HÜLYA OKUR- HABERX

“Bir insanda bir tek asabe(sinir) olmaması onu ne kadar özel kılar bilmiyorum ama ipek yolu gibi bir Arif, Çin Seddi gibi insan hakları savunucusu olunca, dünyada tek kalacağı muhakkaktır. Yay’ın iki ucundan geçen doğru bir çizgi gibi hayatı. Bir ucunda mesleği olduğu için değil, karakteristik özelliği sayıldığı için hakkıyla yaptığı işi, diğer ucunda ayaklarının basabildiği, başka yere gidemediği tek yer; memleketi. Onun için onun sevmenin ötesine geçtim ben. Anladım ve alkışladım…O yüzden şimdi sıra sizde…İbrahim Kaboğlu sizlerle…”

“ARADAN GEÇEN 40 YILA RAĞMEN, DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ TEMELİNDEKİ ÖZ AYNI”

Artvinlisiniz, 1950 doğumlusunuz. Hayatınızı Münevver Hanımla birleştirmeden daha önce dünyaya neresinden bakıyorsunuz? 

Artvinli olmak ve şu anda İstanbul’da bu söyleşiyi yapmak, iki açıdan yoğun bir bobinin geriye sarılmasını gerekli kılıyor. Bir zaman bakımından, iki mekan bakımından. Zaman bakımından uzunca bir zaman dilimi. Çünkü Artvin’den ayrılalı 45 yıl oldu. Gerçi sürekli gidip geliyorum, annemi düzenli olarak ziyaret etmeye çalışıyorum. Bir de mekan olayı var tabii, Artvin’den sonra okunulan okullar, görev yapılan farklı kentler, ülkeler dikkate alındığı zaman doğrusu, özel bir değerlendirme yapmam zorlaşıyor. Gençliğin verdiği bir hareketlilikle idealist bakış açılarının ötesinde, yaşananlar; sıkıntılarıyla, umutlarıyla doluydu. Dün Ankara Hukuk Fakültesindeydim, mezun olduğum fakülte. 86. Yıl dönümünü kutlamak amacıyla yapılan “Nasıl bir Anayasa?” panelinde konuşmacıydım. Orada hayatta olan hocalarımızdan söz alan da oldu ve öğrencilerin yoğun sorularıyla karşılaştık, dedim ki:” 40 yıl önce burada biz öğrenci iken 12 Mart sonrası, 71 döneminde, sıkı yönetim ortamında, Anayasa hocamız göz altına alınırdı ve o fakülteye döndüğü zaman, biz coşkuyla karşılardık”. Bugüne gelince; uçaktan iner inmez, dün adliyeye gittim ve meslektaşımız Büşra Ersanlı’yı ziyaret ettim. Aradan 40 yıl geçmiş fakat düşünce özgürlüğü temelinde Türkiye’de öz aynı devam ediyor, bu bunu gösteriyor. Gençlere yönelik olarak “40 yıl sonrasını düşünün, gelecek anayasa sizin için olacak(yapılabilirse), bugün yaşadığımız sorunları yaşamamak için birbirinize daha geniş açıdan bakın ve farklı düşüncelere saygı duyun, farklı düşüncelerin yan yana gelmesiyle ancak Türkiye gelişebilir ve bu kısır döngüden çıkabiliriz” diye fakültenin eski bir öğrencisi olarak tavsiyelerde bulundum. Türkiye’nin gündemi o kadar hızlı geçiyor ki, o zaman bu gündemde, kendinizi düşünmekten daha başka şeyler düşünüyorsunuz. Falan tarihte ben ne düşünüyordum diye düşünmekten çok, Türkiye nereden geliyor, nereye gidiyor? diyorsunuz. Şunu hatırlıyorum, 12 Mart muhtırası verildiği günün akşamı,  hukuk 1.sınıf öğrencisi olarak, not defterime bir takım yazılar düşmüştüm. O zaman insan kendini ülke endeksli düşünceye yönlendiriyor.

“TÜRKAN SAYLAN’IN DİNİNİ LAİK KESİM DE SORGULADI”

Hep ülkesi adına düşünmüş bir gençlikti yani…Akademik kariyerinizin yanında sizi besleyen sivil toplum örgütleri de oldu. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Genel Başkan Yardımcısıydınız ama bu göreviniz sürerken, belki de en zorlandığınız an, Türkan Saylan’ın annesinin Hıristiyan olmadığını ispatlayan belgeyi bir tv programında yanınızda getirdiğiniz halde ifşa edemediğiniz andı. Bunun gibi kendinizi ait hissettiğiniz yapılanmalar oldu mu? Bu dernek ve kuruluşlar sizi nereden nereye götürdü?

Öncelikle bu değindiğiniz konunun Türkiye’nin aslında, çözümde zorlandığımız ve bizatihi bizlerin zorlaştırdığı bir konu bu. Bunun verdiği acı gerçekten önemliydi. Çünkü bir kişi düşünün ölüm döşeğinde, laik Türkiye cumhuriyetinde, o kişinin annesinin kökeninin Müslüman olmayışı çok farklı çevrelerce sorgulanıyor. Ama dikkat edin bu sorgulayan çevreler,  mütedeyyin çevrelerle sınırlı olsaydı, o zaman; “Dinde her zaman fanatikler bulunabilir” denilerek, odağa oturabilirdi; fakat bunu sorgulayan çevreler, aynı zamanda kendilerini laik olarak lanse eden çevreler. Demek ki bu bir, ulusal yara. Türkiye’de her ne kadar laik-anti laik çatışması olsa da bazı konularda her iki taraf irrasyonalizm dediğimiz alanda buluşabiliyor. Bir kişinin cibilliyetinin sorgulanmasının ötesinde bir şey bu. Bu son derece önemli.  Aidiyet açısından, beyin aktiviteleri açısından baktığımız zaman çağdaş yaşamda bulunduğum faaliyetler ve diğerlerini dikkate aldığım zaman benim yoğun faaliyette bulunduğum etkinlikler, insan hakları alanında oldu.

“AVRUPA KONSEYİ YERİNE ARTVİN’İ TERCİH ETTİM”

İnsan Hakları Danışma Kurulu Başkanı idiniz

Evet. Önce İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi Başkanlığı. Türkiye Barolar Birliği İnsan Hakları, Araştırma ve Uygulama Merkezi kurucu başkanlığı gibi…bu açıdan mesaimin çoğunun bunlara harcadığım söylenebilir. Ve mesleki kuruluşlar da var. Ulusal ve uluslar arası alanda. Çağdaş Yaşamı Destekleme derneğinin burs verdiği kamuoyu tarafından biliniyor; fakat eğitim hakkına sağladığı katkı yanında örneğin insan hakları konusundaki çalışmalarından pek söz edilmez. Türkan Saylan ile sabahın köründe Erzurumlara, Adanalara gidip, polislere insan hakları derslerini vermemiz ya da kahvehanelerde insan hakları projesini geliştirmemiz, uygulamamız gibi.  Etkinlikte bulunduğum, bizzat yöneticisi olduğum, yürütmesinde yer aldığım veya üyesi olduğum kuruluşlar arasında biri var ki mesela Borçka’nın İçkale vadisinin derneğine geçtiğimiz yaz üye oldum ve orada inşa edilecek olan HESlere karşı da halkı duyarlı kılma çabasına katkıda bulunmayı amaçladım. Çünkü nasıl çağdaş yaşamda özellikle doğudan gelen bir öğrencinin eğitim hakkı söz konusuysa, burada da o yörede yaşayan insanların su hakkı,  yani yaşam ortamlarının korunması söz konusu. Sadece insanların değil, yaşayan bütün canlıların yaşam ortamının korunması söz konusu. Ben geçtiğimiz yaz yurtdışı seyahatlerimin bir kısmını iptal ettim. Örneğin Almanya’daki Anayasa Hukukçularının Avrupa kongresi yerine Artvin’i tercih ettim. Belki Türkiye’nin Anayasa arayışı hedef olarak var ama esasen insanların yaşam hakkı, çevrenin korunması, hak ve özgürlükler alanının iç içe geçmesi durumu var. İnsan haklarına bütüncü bakış açısı, özellikle uluslar arası etkinliklerin bilgi düzeyinde sağlamış olabilir ama; bu kadar insan hakları ihlallerini derinden hissedebilmek, oradaki bir toplantıya hatta protestoya gidebilecek kadar bu konuda duyarlılık göstermek, belki de o bölgenin çocuğu olmakla doğrudan ilişki kurulabilir.



“AKP’YE OY VERMEDİĞİM BİLİNİR”

İnsan hakları konusu en hassas noktamız. Ama sizi insan olarak tanımlarken,  Ahmet Hakan şunu demiş: “Sosyal demokrat ama klasik CHP çizgisinde değil. Ödünsüz bir insan hakları savunucusu. 367 konusunda Erdoğan’ın önünü kesmek niyeti taşımıyor.” Gerçekten CHP çizgisinden bağımsız, hükümete çeşitli açılardan ket vurmayan, ortada duran bir hukukçu olarak tanımlanabilir misiniz?

26 Şubat 2003’de, AKP'nin ilk ayları, henüz Abdullah Gül hükümeti vardı, Ertuğrul Yalçınbayır da İnsan Haklarından Sorumlu Başbakan Yardımcısıydı. Bu tarih neden önemli? Çünkü İnsan Hakları Danışma Kurulu ilk toplantısını o zaman yaptı ve 26 Şubat günü yaptığımız toplantıda, 64 üyenin oylarıyla bir başkan, iki başkan yardımcısı ve bir de raportör seçildi. Biz hemen ilk  konuşmayı şöyle yaptım: “ 2003 ve 2004 yılı Türkiye için çok önemli, Avrupa Birliği süreci, müzakere süreci açılacak mı, açılmayacak mı, Kopenhag kriterlerine kadar karşılandı, uyum yasa paketlerine kadar gündemde… bizim insan hakları üzerinde çalışmamız da önem kazanıyor, o bakımdan bizim çalışmalarımıza iktidar mücadelesini karıştırmayalım” dedim. O sırada Türkiye ABD’ye, Irak için topraklarını açsın mı açmasın mı? tartışılıyordu, ilk kararımız açmasın yönündeydi. Hemen bunu Ertuğrul Yalçınbayır’a gönderdim. Basına verildi, iki sonra meclis iki oy farkla ‘Hayır’ dedi. Biz de: “Herhalde danışma kurulu olarak, bizim de bir katkımız olmuştur” dedik. Ben üniversitenin davetlisi olarak Atina’ya, oradan Paris’e gidecektim ve 3 hafta sonra Ankara’da Ertuğrul Bey ile buluşacaktık ve insan hakları dosyalarını açıp, çalışmaya başlayacaktık. Böyle bir heyecanla işe başladık. Ben işe başlarken, konumum belliydi, AKP’ye oy vermeyen bir kişi olduğum biliniyordu, sözlerimi de esirgemeden görevimi yapıyordum. 21 Haziran 2001’de Fazilet partisinin kapatma kararının açıklayacağı gün, CNN Türk, programa katılmam konusunda ısrarcı davrandı, gittim, Abdullah Gül, partinin mağduru olma potansiyeli taşıyor, beni de uzman olarak çağırdılar. Mehmet Ali Birand, sözü bana verdi, ben Anayasa Mahkemesi kararını yadırgadığımı beyan ettim, açıkça.

“EŞİM İNSAN HAKLARI DANIŞMA KURULUNDAN İSTİFAMI İSTEDİ”

Siz AK Partinin kapatılmasına da aynı tepkiyi göstermiştiniz

Evet, aynı tepki... Ben İnsan Hakları danışma kuruluna aday gösterildiğim zaman, kendimle muhakeme yaptım. Arkadaşlara dedim ki: ”Bizim merkezimizde insan hakları var ve AKP’nin, insanları hakları alanında attığı her adımı destekleyeceğiz ve biz de önerilerde bulunacağız.” Bu şekilde coşkuyla yola çıkmıştık.  Ben 3 hafta sonra gelip, Ankara’ya varıncaya kadar hükümet değişikliği olmuştu ve  Yalçınbayır, devre dışın kalmıştı.  Yerine Gül geldi. Dış işleri bakanı oldu. Onu ziyaretle işe başladık, ilk açılış konuşmasını yaptı, komisyonları oluşturduk, fakat çalışmalar politize edilmeye başladı. Haliyle ben, hiçbir zaman buradaki görevimi aksatmaksızın, pazartesi akşamı geliyordum, Salı günü mutlaka dersine geliyordum, Çarşamba günü gittiğim oluyordu. Bir gece yorgun argın çok tatsız bir şekilde eve gelince, Münevver Hanım tepki gösterdi: ”Niye hala duruyorsun, bunlar seni çalıştırmazlar, istifa et” dedi. Dedim ki: “Belki de onu istiyorlar ama insan hakları çalışması kızıldığı zaman bırakılacak alan değil, ben gidebildiğim yere kadar gideceğim” dedim. Ama hakikaten çok dikenli oldu o yol.

“OY VERDİĞİM PARTİNİN YANINDA YER ALAMADIM”

Görevlerinizi yerine getirmenizde engeller karşınıza çıktı. 

Çok ciddi ve etik açıdan sorunlu olan engeller çıktı. AKP’li olmak ya da onun karşısında olmak,  bir bilim insanı olarak anayasada, hangi doğruları görüyorsam, benim tutmadığım bir siyasal akıma karşı cephe almamam gerektiği gibi oy verdiğim bir partinin de yanında yer almamalıyım. Eğer yer alırsam bilinçli olarak, o zaman bilim adamlığımın, uzmanlığımın bir anlamı kalmaz. Yanlışlara düşmüyor muyuz? Her gün yapıyoruz ama önemli olan bilinçli olarak yapmamak. Hele hele bir alanda uzman olmanın ötesinde siz insan haklarını savunma idealini öne çıkartmışsanız, o zaman böyle bir yanlılığa kapılma hakkınız hiç yok.

“BAŞ ÖRTÜSÜNE EVET DİYECEĞİNİZ ZAMAN, SONRASI İÇİN KAYIT KONMALI”

Ak Partinin kapatılmasında bir ifadeniz vardı: “Kötü bir gerekçeyle partiyi kapatıp cezalandırmaktansa, çok iyi bir gerekçeyle kapatmayıp yol haritası çizmek daha iyidir."  Bugün bu haritada gördüğünüz kapalı yollar neler?

Kapalı yoldan çok soru işaretleri önem taşıyor. Ve bu soru işaretlerini hem benim gözlemlerimle hem de yurt dışında bana yöneltilen sorularda kendini gösteriyor. Mesela 2008 Anayasa düzenlemesi -baş örtüsü ile ilgili- şunu söylemiştim: “Üniversitede baş örtüsüne, ‘Evet’. Fakat üniversitede baş örtüsü için anayasal düzenleme yapmaya gerek yok, ancak siz anayasa düzenleme yapma gereği duyuyorsanız, o zaman şunu da koymalısınız. Üniversitede baş örtüsüne evet diyeceğiniz zaman, sonrasında ne olacağına dair kayıt koymanız gerekir. Yoksa bir genç kıza üniversiteye buyurun dedikten, doktorasını, yüksek lisansını vs yaptırdıktan sonra asistan olarak alırken mesela, baş örtüsünü çıkartın deme hakkım olamaz. Siz eğer, üniversitede baş örtüsünü istiyorsanız, o zaman kamu göreviyle ilgili bir kayıt koymanız gerekir. Koymadığınız zaman bugünkünden daha büyük kargaşalar ortaya çıkacak” diye görüşümü ortaya koyuyordum. Hatta bir akşam Bekir Bozdağ ile televizyon programında bile tartıştık. “Gerek yok” dediler. Hayır gerek var. Ben “Demokratik bir ülkede demokratik saydamlık ilkesi gereği, şu andaki yöneticilerimin Türkiye toplumunun geleceğini nasıl görüyorlar, nereye gitmek istiyorlar, bu konudaki niyetlerini bilme hakkım var” diyordum. Yapmadılar bunu, Anayasa Mahkemesi iptal etti.

“AKP, BAŞ ÖRTÜSÜ KONUSUNDA İKİRCİKLİ TAVIR SERGİLİYOR”

Aradan bir iki yıl geçti. Adana’da bir veli, ilkokula kızını baş örtüsüyle göndermek istedi. Sonra kamu görevlerinde baş örtüsü ne olacak” dendi.  Önceki Milli Eğitim Bakanı, şimdi AKP Genel Başkan yardımcısı, “10 yıl sonra ne olacağına millet karar verir” dedi.  Şimdi açıkçası, bu bana şunu çağrıştırdı. Avrupalı liderler, kamuoylarını yatıştırmak için sergiledikleri tutum gibi Türkiye’nin Avrupa üyeliği konusunda; popülist ve manipülatör bir yanıt veriyorlar. Oysa Milli Eğitim Bakanlığı düzeyinde bulunan bir kişi, bir Başbakan yardımcısı ya da bir Başbakan söyleyebilmeli: “10 yıl sonra bir ilkokul öğrencisi, ilkokula baş örtüyle gidebilecek mi, gitmeyecek mi?” Bu bizim çağdaş toplumda, özgürlüklere bakış açımızın bir kriteridir. Bu konulardaki AKP'nin ikircikli tavırları,  dünyaya yön verme cesaretini ve yetkisini özellikle Orta Doğu mekanında gören bir partinin liderinin veya liderlerinin ilkokula baş örtülü gidilip gidilmeyeceği konusunda açıklama yapmak bir kenara, açıklama yapanları da, geri planda durun, biçimindeki tavırları, beni insan hakları savunucusu olarak düşündürtmüyor değil.

“ÇOK YÖNLÜ ELEŞTİRİLER ALIYORUM”

Ben size soracaktım zaten… Türkiye’de reformların Avrupa’nın isteği ile gerçekleştirildiğini savunuyordunuz. Ortadoğu ve Arap ülkelerindeki erkçi yapıyı Avrupa’da neden gösteremiyoruz? diye…değinmiş oldunuz.  

       Ali Bulaç köşesinde sizin "AK Parti'yi halk seçmemiştir" deyişinize yer vermiş. Bu, bu partiyi iktidara getiren milyonlarca insanın oyunu "nitelikli oy" kabul etmemenin bir başka ifadesi midir?

Ben ilk kez haberdar oluyorum. Benim hakkımda kötü şeyler yazıldı. Çok şükür farklı çevreler yazılıyor. Ali Bulaç gibi çok mütedeyyin çevrelerden olduğu gibi birkaç hafta önce ilginçtir Rasim Ozan yazmış ve tam tersine Yeni Çağ gazetesinde Arslan Tekin yazmış. Biri diyor ki, “sosyalist insan hakları savunucusu Kaboğlu, Anayasa meclisi istemekle demokrat değil”(bunlar Türkiye’de gazetecilerin düzeyini gösteriyor ama neyse)  demeye getiriyor. ”Yeni çağdaki yazar da, “Bu bölücü adamın TBMM’de ne işi vardı” diye yazmış. Bir bakıma can sıkıcı. Türkiye’de köşe yazarı konumuna gelmiş kişilerin bu kadar sorumsuzca kalem oynatabilmeleri üzücü. Bu ülkenin bir aşığı olarak, yurt dışı olanakları varken, hadi ne olur terk et şu ülkeyi, başına bir şey gelecek uyarısı aldığında bile ülkesini terk etmeyi düşünmeyen biri olarak bu tür yaftalarla karşılaşmak acı verici. İbrahim Kaboğlu adına değil, ülke adına üzücü. Gazetecilerin, tanımadıkları, kitabını okumadıkları, doğru dürüst dinlemedikleri bir insan hakkında kendilerince etiket kullanmaları. Bu, bugün de devam ediyor. Ali Bulaç’ın yazısından ilk kez haberdar oluyorum. Ben öyle bir cümle harcamadım. Yılmaz Dikbaş diye biri var ulusalcı. Dikkat edin, ne kadar çok yönlü eleştiriliyorum. Mesela, hükümeti alkışlamada sınır tanımayan Rasim Ozan Takvim’de. Öbür tarafta ise milliyetçi Yeni Çağ. Ama bir başkası ulusalcılık adına, çağdaş yaşamda çalışmış olmamla, kahvehanerlerdeki insan hakları projesindeki 50 bin euro’luk Avrupa Birliği yardımına el sürdüğümüz yokken, kendi kendine sayılar uydurmuş, onunla itham ediyor. Dava ettim, dava devam ediyor. Aynı kişi, “Türkan Saylan misyonerdir”  diye yazıyor. Bir kitabın arka kapağı önemlidir. Benim adımı kullanarak, hakkımda, İbrahim Kaboğlu, Kemalizm hakkında şunu söyledi yazmış. Ben o lafı etmedim. Bu şunu gösteriyor. Bir biçimde bana düşman. Belden aşağı vurarak, itibarımı düşüreceğini sanıyor.

“AKP’NİN, TEK PARTİ ZİHNİYETİNİ UYGULAMAYA GEÇİRECEĞİNİ SÖYLEDİM.”,

“PARLAMENTODAKİ PARTİLER TAM OLARAK DEMOKRATİK TEMSİLİ YETKİSİNİ YANSITIYORLAR”DİYEMEM”

Eleştirim vardı, 2004’te insan hakları kurultayı düzenleyeceğiz, kurultay öncesi basın açıklamasında, AKP hükümetinin eğilimlerini, tek parti zihniyetini uygulamaya geçireceğini, 1950’li yıllardaki DP’nin girdiği politik çizgiyi çağrıştırır bir siyasete giriyor diye açıklamalarda bulunmuştum acaba ondan mıdır, ya da kongrenin ilk gününde %10 barajını eleştirmiştim. “%10 barajının olduğu bir yerde, tam temsili özelliğin ortaya çıktığı söylenemez” diye. “Milyonlarca oy, parlamento dışı kalmıştır ama  parlamentodaki partiler tam olarak demokratik temsili yetkisini yansıtıyorlar” dememi mi bekliyordu bu kişi?

“ATATÜRK OLMASA 30’LARA DA VURACAKLAR”,

” ORTA SAĞIN HESAPLAŞMA ZEMİNİ, 1940’LARIN CHP’Sİ”,

“AKP, SADAKA KÜLTÜRÜNÜ YERLEŞTİRMEK İSTEDİĞİ SÖYLEMELİ”

DİSK’in, Türk solundaki tıkanıklığa çare bulmak için verdiği konferanslara da katılmıştınız. Ülke politikaların uzunca bir süre daha merkez sağdan yürütülecek olmasının ne gibi zararları olabilir?

Türkiye’de tek parti orta sağın, ya da kendilerine muhafazakar demokrat diyen sağın, elinde yönetimin olması tabii ki demokrasinin sonucudur. Ancak iki nokta önemli.  Birinci nokta, Avrupa’ya baktığımız zaman, bir alternas, siyasal dönüşüm var. Bu dönüşüm de genellikle, orta sağ ile orta sol arasındadır. Bu dönüşüm, uzun vadeli olarak ülkenin dengeli yönetimi açısından son derece önemlidir. Genel çerçeveye uygunluk bakımından, Türkiye için öyle bir dönüşüm temenni edilir. Tersine olsaydı da, söz konusu olmalıydı. Fakat Türkiye için ikinci konu şudur, sadece AKP değil, ANAP da, Demokrat Parti de öyle oldu. Baktığımız zaman 50’li yıllar, Adalet Partisi sonra ANAP, AK Parti, Türkiye daha çok orta sağ, biraz milliyetçi vurgu, kimisinde maneviyatçı vurgu, kimisinde piyasa ekonomisi vurgusu, orta sağ ekseninde fakat buna rağmen bu orta sağın hesaplaşma zemini, tek parti yönetimi, 1940’ların CHP’si. Atatürk olmasa 30’lara da vuracaklar da, o kadarına cesaret edemiyorlar. Bu siyasal etik açısından doğru bir şey değil. Çünkü, bugün yapılanların gerekçesini, 1940’lı yıllara dayandırmak, bana Türkiye’nin hedefleri açısından doğru bir politika gelmiyor. Açıkça ortaya koymalı sadaka kültürünü bu ülkede yerleştirme eğilimi… Tunceli’nin göbeğinde buzdolabı dağıtmanın mantığını ortaya koymak, zor olur.

“SOSYAL DEVLET, DEĞİŞMEZ HÜKÜM OLMAKTAN ÇIKARILMALIDIR”

Ben bir yazımda ‘Sosyal devlet de değişmez hüküm olmaktan çıkarılmalıdır” dedim. Bir parti sosyal devlet politikası izlemeyebilir. “Ben daha çok zenginlere çalışan bir parti olacağım, oyunuzu bana verin” diyebilmeli. Diyemediği için, inanmadığı halde ‘sosyal devlet’ diyor. Ama geldiği zaman sosyal devletin tam tersini yapıyor. Özelleştirme alabildiğine. Ben 25 yıldır, Avrupa devletlerine ders veriyorum. Bu kadar tek yönlü özelleştirmeye hiçbir ülkede tanık olmadım. Bizimkiler ne yaptılar, önlerdeki engeli kaldırmak için mahkemelerin yetkilerini daralttılar, siyasi alternatif yok. Gördünüz partileri, doğuya gittiğiniz zaman heyelanlarla karşılanacaksınız.

“CHP SEÇENEK OLSAYDI, AKP DAHA DİKKATLİ DAVRANIRDI”,

“AKP, ÜÇÜNCÜ DÖNEM ADAYLIĞINI KOYMASIN”,

“TÜRKİYE’NİN CİDDİ BİR SOL HAREKETE İHTİYACI VAR”

Uzun dönem iktidar için hep yıpratıcıdır. İkinci seçimden sonra mutlaka yıpranır. O bakımdan AKP’nin bireysel olarak adaylığı üç dönemle sınırlı tutması olumlu.  AKP, eğer  CHP’nin iktidar olma seçeneğini görseydi, daha dikkatli davranırdı. Ya da AKP, %10 baraj ile değil de, barajsız gelseydi, yine hükümet olacak çoğunluğu alırdı. Fakat AKP, bu kadar tepeden bakmazdı, bu kadar diğerlerini aşağılayıcı bir tavra girmezdi. Ya da 2007’de 367 sendromunda,  meclis başkanı, “Ben 184’ü bulurum, seçerim bal gibi” diye meydan okuma havasına giremezdi. Derdi ki o zaman: “Ben meclis başkanıyım, anayasada 367  yazıyor. Bunun gerçekleşmesi için elimden geleni yaparım, ama olmazsa da ikinci tura geçerim” derdi. Niçin bunu söylemeye gerek duymadı? Sadece ilgili başkanın, demokrasi kültürünün düşük olmasından kaynaklanmıyor, aynı zamanda, “Çoğunluk bende, siz azınlıktasınız, aldığınız oyun hesabını yapın, karşımda o kadar konuşun” yaklaşımıyla açıklanabilir bu durum. Bu kendisine özgü siyasal kültür yaratıyor ve çoğulcu siyasal kültürden, çoğunlukçu ve hakimiyetçi siyasal kültüre yönlendiriyor. O bakımdan siyasal dönüşüm çok önemli. Siyasal seçeneğin de bir sol seçenek olması son derece sağlıklı olur. Çünkü hep sağda dolandı…Türkiye’nin ciddi, çağdaş, sol, sosyal demokrat, özgürlükçü bir sol harekete ihtiyacını bu günde dile getirmek istiyorum.

“DİKEN BEN İDİMSE DİKEN KALMADI, SADECE GÜL KALDI”

2004 yılında “İnsan hakları yasalarını iyileştirdik ancak yeterli değildir. Kurumlar, reformlara henüz uyum sağlamadı" demiştiniz. İnsan hakları en zayıf olduğumuz nokta mı ülke olarak?

Tabi kurumsal düzenleme önemli. Kurumsal alanda ciddi sorunlarımızın olduğu açık. Üç örnek; biri içinde bulunduğumuz kurumdu, İnsan Hakları Danışma Kurulu. 2005 yılında istifa ettim, eğer sorun İbrahim Kaboğlu idiyse ben çekildim, önlerini açtım, diken ben idimse diken kalmadı, sadece gül kaldı, o zaman pekala hükümete sempati duyan insan hakları uzmanlarını çağırabilirlerdi. Ve insan hakları danışma kurulunu işletebilirlerdi. Aradan 6 yıl geçmiş, 4643 sayılı yasa hala yürürlükte. Ama hiçbir biçimde hükümet, toplantıya çağırmadı. Bu kurumları işletmeme bakımından bir tür irade değil mi bu? İkinci örnek, danışma kurulunda, ne yapabiliriz diye tartışıp gündeme öneri geliştirici taslakları da alıyorduk,( azınlık raporuyla meşhur olduk ama onun perde arkası var). O zaman adalet bakanlığı temsilcisine adli kolluğa ilişkin çalışmaların ne durumda olduğunu sorduğumuzda, yasa tasarısının varlığını öğrendik.   O tasarıyı adalet bakanlığında getirttim, insan hakları danışma kurulunda tartıştık ve Türkiye’de kolluk hizmetlerinin etkililiği için, adli kolluğun kurulması gerektiğini biz kurul olarak saptadık ve aradan 7 yıl geçti ama adli kolluk yok, önemli bir kurumsal boşluktur ve şu anda da gündemde yok. Özellikle uzun tutukluluk sorununun çözümüne de katkıda bulunabilecek önemli bir süreçtir. Yine kurumsal 3.örnek. 2004’te çıktı, istinaf-bölge mahkemeleri ile ilgili kanun. Bu tür kanunların uygulamaya geçirilmesi için 1-2-3 yılı anladık ama 7-8 yıl geçerse ve siz bu mahkemeleri, “Dünyanın en büyük adliye sarayını kuruyoruz, buna gücümüz var” diye büyük törenlerle bu sarayları açtığınız halde burada ciddi bir irade zaafı var. Bir gazeteci veya bir hukukçu, “Nasılsa AKP, o mahkemeleri uygulamaya geçirtmek için, anayasa değişikliği ile kendi yandaşı olan hakimleri atamak için bekledi” gibi bir açıklamada bulundu, tabii talihsiz bir açıklama. Özellikle Danıştay ve Yargıtay’daki telefon mesajıyla kitli oy kullanımı, maalesef bu tür kuşkuları haklı çıkartabiliyor.

“HÜKÜMETİN İNSAN HAKLARI DANIŞMA KURULUNU TOPLAMAMASI HAYIRLI OLDU”

Bu üç örnek kurumsal zaaftır. Bu kurumların işletilmesine de yansıyor. Tabii, İnsan Hakları Danışma Kurulunu toplayabilirdiniz de, insan haklarının önünü açsın diye değil de, hükümet politikasının meşrulaştırma aracı ya da yandaşlara ortam oluşturmak için kullandığınız zaman,  olmaması olmasından hayırlı denebilir. Adliye mahkemeleri de öyle. Anayasa Mahkemesinin, HSYK’nın durumu. Ben geçen sene, anayasa değişikliği konusundaki kuşkularımı getirdiğim gibi, bunu kitaba da döktüm, “Halk neyi oylayacak?”  diye.  2010 değişikliklerinin anlamını irdeliyorum. Anayasa yenilensin diyoruz ama anayasada yapılan değişiklikler, hep farklı siyasi partilerce yapıldı. Hiçbir parti yok ki parlamentoya giren, bu anayasaya dokunmamış olsun. Anayasayı 25 yıllık zaman diliminde, çok farklı partiler, farklı biçimlerde değiştirdiler. Ben her seferinde nasıl olması gerektiğini eleştirmişim.

“BİR YARGIÇ’IN “TECAVÜZ EDİLEN KIZ, EDEN İLE EVLENİRSE DAVA SAYISI AZALIR”DEMESİ CİDDİ BİR SORU İŞARETİDİR”

Liberalizm ve sosyalizmin damgasını vurduğu 20.Yüzyıl anayasasından, insan hakları ideolojisinin hakim olduğu 21. Yüzyıl anayasasından söz ediyorsunuz.

Bir, anayasa değişiklerinin tümüne eleştirel baktım. Çünkü uyarmak gerekiyor. Ben uzman isem meclistekilerden anayasacı olmayı bekleyemeyiz. Onların uzmanları dinlemesini bekleyebiliriz. Anayasa bilgisi hepsinde olacaksa ben neden ömrümü burada geçireyim? O sıralardaki tartıştığımız meselede, keşke yanılsaydım, demişimdir, ama olmadı o kaygılar maalesef öne çıktı. Anayasa Mahkemesinin yapılanma tarzı, karar süreci ve HSYK’da şunun bile konuşulabilmiş olması: “Tecavüz edilen kız, eden ile evlenirse dava sayısı azalır” biçiminde üst düzey yargıçların bunu gündeme bile getirmiş olmaları, çok ciddi soru işaretleridir. Bu açıdan 12 Eylül 2010 değişikliği üzerine yaptığım sorgulamanın çoğu isabetli oldu, çoğu kaygılarımı teyit etti. Yanıldım demek isterdim. Ders kitabımdaki  yanlışları söylüyorum öğrencilerime. Benim yanılma hakkım var ama yanılgımı örtme hakkım yok. Keşke yanılsaydım. 

“YETMEZ AMA EVETÇİLERİN YANILDIKLARINI SÖYLEMELERİNİ BEKLERDİM”

Referandumda, ‘Hayır’ kampanyası yürüten  sivil toplum kuruluşlarından “10 Aralık Hareketi’nin içindeydiniz. Bu panellerdeki hayır’ın, sıradan bir hayır olmadığı iddia edilmişti. Bugün toplumda yeni anayasa konusunda ortak bir görüş hakimken evetler mi sıradanlaştı? 

10 Aralık hareketi tavrını politik anlamda değil de gerekçeli hayır yönünde gösterdi. Ben bu sabah gazetelere baktım, Yetmez ama evet diyen meslektaşlarımın yazılarına baktım. Özellikle son tutuklamalar, Büşra Hanım ve Ragıp Bey’in de dahil olduğu… Ben şunu beklerdim, “Anayasa paketini destekledim fakat yanılmışım, anayasa değişikliği, özgürlükler ve demokrasi anlamında bize adım attırmadı, ama anayasa değişiklikleri iktidarın elini güçlendirdi” demelerini beklerdim ben. Ben olsaydım bunu derdim. Ben de sonuçta sorgularken, evet olumlu tarafları var ama olumlularla olumsuzları tarttığım zaman olumsuzlar ağır basıyor, diyordum.

“ANAYASA İKTİDARIN ELİNİ GÜÇLENDİRECEK, TEZİMDE HAKLI ÇIKTIM”

Ben yeni anayasa hedefine baktığım zaman, bu değişiklik geçerse eğer, yeni anayasanın önünü açmak yerine tıkayıcı bir  işlev görebileceğini söylüyordum. İktidarın elini güçlendirecek, tezimde haklı çıktım. Umarım ikincisinde yanılırım. Yeni anayasa konusunda karamsar bir konuşma yapma hakkım yok benim. Önemli olan mecliste oluşan az çok bir uzlaşma ortamının ileriye nasıl götürülebilir sorusuna olumlu yanıt aramak olmalı. Biz, Anayasa Hukuku Araştırmaları Derneği olarak, yıl sonuna kadar raporumuzu hazırlayıp, meclise sunmayı düşünüyoruz.

“YENİ ANAYASADA EN CİDDİ SORUN, FREN VE DENGE MEKANİZMALARI”

Bir önceki anayasa için hazırladığınız temel ilkeler raporunda üç kırılgan noktaya değinmiştiniz: Yurttaşlık, Laiklik ve Yönetim biçimi. Şimdi bu zorluluklar hala söz konusu mu yoksa yenileri mi mevcut?  

Çok yerinde bir soru bu. Üç kırılma noktası geçerli. Anakara Hukuk’taki o büyük toplantıda da dile getirdim. Bu sadece Kürt sorununu çözmek anlamında değil, bütün Türkiye’nin sorununu çözmek anlamında bu 3 kırılma noktası çok önemli. Fakat ben buna bir 4.’üncüsünü de ekliyorum. “Fren ve dengeler mekanizması”.  Fren ve dengeler mekanizması, anayasanın tanımını belirleyen bir kavram. Fakat bizde fazlaca önemsenmeyen bir kavram. Mesela bazı arkadaşlar asker-sivil ilişkisini merkeze oturtuyor; ama bugün bana göre asker-sivil ilişkisindeki dengeler, siviller lehine çözüme bağlandı. Bugünkü denge sorunu, yasama-yürütme ve yargı arasındaki denge sorunudur. Askeri, kışlaya sokabiliriz, ve büyük ölçüde soktuk da. Çünkü Türkiye toplumu, askeri kışlada görmek istiyor. Yeni anayasada, askeri Yargıtay’ı askeri  yüksek idare mahkemesini, Yargıtay-Danıştay içerisinde bir daire olarak düzenleyebiliriz, hiç kimse buna bir şey diyemez. MGK’yı anayasadan çıkartabiliriz de. Onu, danışma niteliğinde bir ulusal savunma birimi olarak öngörebiliriz ama acaba yargıyı, yürütmenin vesayetinden çıkartabilir miyiz?.  Bana en büyük sorun bu gibi görünüyor.  Askerlerin yaptığı anayasa üzerinden 30 yıl geçtikten sonra o dönemi eleştire eleştire Adalet Bakanını onun üstünde tutuyorsanız, inandırıcı olamazsınız ve olmadı da…Onun için yeni anayasada benim gördüğüm en ciddi sorun, fren ve denge mekanizmaları çerçevesi ve yargıyı bağımsız bir organ olarak tutabilecek miyiz?

“BU METNE ÖZGÜRLÜK METNİ OLARAK BAKMIYORUM”

Peki  Yargının yeni anayasa çıkartmak konusunda nasıl bir desteği var? zira sizin anayasa yargısı isimli bir kitabınız da bulunmakta. 

Geçen dönemlerde, farklı zeminlerde kendi önerilerini ortaya koymuşlardı zaten. Yargının, özellikle yargı bağımsızlığı, adil yargılamanın nasıl tesis edileceği konusunda tarafsız bir organ olarak nasıl örgütlenebileceği üzerine önerilerine ihtiyacımız var; ama yargı deyince aklımıza, Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay geliyor. Oysa Malkara’da da, Beytüşşebap’ta da yargı var…Onları yargı dernekleri, yargı örgütleri, yargı sendikaları yoluyla dinleyeceğiz. Ama ne oldu? Yargıçlar ve savcılar örgütlenmeye başladılar; fakat Adalet Bakanlığı, onları nasıl kapatırım, seslerin kısarım diye faaliyete geçti. Bu süreçte yargı ikiye ayrıldı ve YARSAV’ın yanında Demokrat yargı derneği kuruldu ve Demokrat yargı, YARSAV’ın tersine olumlu bir tavır koydu, HSYK’nın oluşumu tamamlanıncaya kadar. Ne zamanki tamamen Adalet Bakanlığının güdümünde oluştu, işte o zaman, Başkan Orhan Gazi Ertekin’in, ‘Yargı meselesi halloldu, eşekli demokrasi’ adlı kitabını yazdı, iyi ki yazdı; çünkü, Sayın Ertekin bana 12 Eylül akşamı, bir tv programına girmeden önce karşılaştığımız zaman hayranlık duygularını ifade etmişti. “Hocam siz bizim idolümüzdünüz, özgürlükler hukuku kitabınız bizi çok etkilemişti” cümlelerini sarf edince, -Peki şimdi?  “Son 2 yıla kadar” diye bir cevap verdi. Bu kampanyalar onlar için belirleyici olmuş gibi, ‘Hayır dedim, bu metne özgürlük metni olarak bakmıyorum, bana bu metni özgürlükte ilerleme olarak dayatmak isteyenlerin oyununa gelemem” şeklinde bir diyalogda bulunmuştuk. Ve bu kişi aradan 6 ay geçmeden bu kitabı yazdı, iyi ki yazdı. İbrahim Kaboğlu yazsaydı, bu kitapta ben haklı çıktım diye, onun değeri olmazdı. Ama  özellikle Anayasa değişikliğini destekleyen bir Yargıç’ın yazmış olması bence çok anlamlı. Aslında anayasaya, anayasa ile görüşleri, YARSAV gibi Demokrat Yargı Derneği gibi derneklerin ortaya koyması gerekir. Bu kez YARGISEN sendika kurmak istedi, onu da yargı kapattı, yani onu da hemen kapattırdılar. Böyle bir ortamda siz aslında bu tür kuruluşların savunucuları, insan hakları savunucuları, ülkenin insan hakları sorunlarını çözmek için var olurlar. Ama kendilerini savunma konumuna düşürüldükleri zaman roller değişiyor. Bu bakımdan benim temennim, yargı organları, dernekleri ve sendikaları yoluyla görüşlerini beyan etsinler. Gönül ister ki, HSYK, “Bu yapı fazla güdümlü bir yapıdır, daha yargı bağımsızlığını sağlayıcı bir yapı olsun” desin, umut kesilmez.

“BU MECLİS ANAYASA YAPAMAZ”

Cemil Çiçek’in Yeni Anayasa görüşmelerinde içeriği ele almadan, usüle yönelik görüşlerini aldığı toplantının bir üyesiydiniz. Anayasa yapmak uzmanlık işidir dediğinize göre şu an bu iş, ehillerine bırakılmış durumda mı, içiniz rahat mı?

Cemil Çiçek’in bizlerin görüşünü alması çok önemli. Uzmanların önerisi doğrultusunda adım atma isteği, kayda değer. Uzlaşma komitesi  kurması da çok önemli. Fakat şu konudaki tereddütlerim giderilmiş değil. Onu da belirtmemde yarar var. Ben farklı seçenekleri öne sürdükten sonra, en sağlıklı yolu, bu meclisin yeni bir meclise yol açması, anayasanın 175. Maddesinde değişiklik yapılması, bu meclisin anayasaya giden yol üzerindeki dikenleri temizlemekle uğraşması( düşünce özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü);  yeni meclisin de anayasa metnini hazırlaması ve bu şekilde anayasa üzerinde yoğunlaşmış bir meclisin anayasa yapması, bu meclisin de onu dengeleyici görev görmesi şeklinde, bana göre en uygun yol budur, görüşünü ortaya koyduktan sonra, meclis başkanı haklı olarak  “Bu meclis dururken, benim yeni bir meclise ben durayım sen yap şeklinde kapı açmam uygun değil” dedi. Haklısınız dedim, “Ama korkarım ki bu meclisin atacağı adımlar bizi yeni bir anayasaya götürmekten çok, yeni bir anayasa değişikliğine götürür.” Bu kaygım devam ediyor. Uzlaşma  komisyonu önemli, fakat uzlaşma komisyonu şu anda hukuki alt yapıya sahip değil. Bu ancak  demokratik geleneklerin yerleşik olduğu toplumlarda işletilebilen bir kurum. Bu bakımdan eğer işletilebilirse alkışlayalım. Ama bu alkış irademizi ortaya koyduktan sonra, rezervlerimizi de koymamız gerekir. Bir hukuki alt yapıya kavuşturulmadığı ve Komisyonun hazırladığı teklif bütün partilerce imzalanmadığı sürece, her an geri tepebilir. Anayasa Komisyonu, komisyon benim, diyebilir. Anayasa Komisyonunda orantılı temsil yetkisi geçerli. “Hayır sen yetkili değilsin” diyemezsiniz. Genel Kurula geldi, oylama gizli. Peki yeterli oy çıkmadığında kimden hesap soracaksınız. Bütün bunların yavaş yavaş aşılması gerekiyor. Bunların yanında en ciddi tartışma, yeni dediğimiz anayasa nasıl olacak?

“ASKER DEMOKRAT DEĞİL, YAPISI ÖYLE”

Bu konuda TÜSİAD’ın Yeni Anayasa çalışmalarına katıldınız. Peki önerilerden en çok hangisinin destekçisi yada muhalefeti oldunuz? “Vatandaşlık tanımında Türklük kavramına yer verilmemesi, cumhurbaşkanının yetkilerinin sınırlandırılması, nüfus kağıtlarında din hanesinin çıkarılması, din dersinin zorunlu ders olmaktan çıkarılması ve yüksek komuta kademesine atamaların TSK'nın göstereceği belli sayıda aday arasından sivil otorite tarafından gerçekleştirilmesi ve Genelkurmay Başkanlığının Milli Savunma Bakanlığına bağlanması” 

Önemli bir o konuya değindiniz. Benim esasen benim çok emek verdiğim, benim sorumluluğum altında hazırlanan rapor, DİSK raporudur. TÜSİAD’ın 12 toplantısından sadece 2’sine katıldım. Özellikle usul ile ilgili kısmına ve orada da zaten görüş ayrılığımız yazıldı. Çünkü Ergun Bey ve arkadaşları bu meclis yapabilir, diyordu. Biz ise, “Bu meclis yapamaz” diyorduk. Sonuç olarak öneriler listesinde benimsediklerim var tabi ki. Mesela yurttaşlık, din hanesi vs. büyük kısmına katılıyorum. Ama bunlardan bazıları teknik konular. Eğer askeri ile ilgili teknik veya uzmanlık konusu varsa oradaki yükselmede, bir kişi yarbaylıktan, albaylığa terfi edecekse, hak etmişse, bunu politikaya bırakmanın ben bir mantığını göremiyorum. Burada önemli olan, askerin ve sivilin kendi işini yapması ve askerin ülke yönetiminde sivilin otoritesine tabi olması. Bu sağlandıktan sonra terfi, anayasanın konusu değil. Anayasa’da Milli Güvenlik Kurulu yerine, Milli Savunma diyeceksiniz. Milli Savunma dediğiniz zaman, orada, 10 bakanın ne işi var? Milli Savunmada kim bulunur; askerler, Milli Savunma Bakanı, Başbakan, gerekirse Cumhurbaşkanı bulunur. Çünkü ben nasıl ki ben üniversite yönetiminden sorumluysam, onun da varlık nedeni, Milli Savunma. General tabi olsun, otursun yerine, Başbakanın önüne diz çöksün, gibi söylemler, kulağa hoş geliyor;  ama daha çok sivillerin “asker-bilinçaltı” gibi.. . Sonra asker, zaten demokrat değil, onun yapısı öyle. Ben sivil olarak ne kadar demokratım? Ben kendimi sorgulamıyorum. Esasen demokrat olması gereken sorgulamıyor, demokrat olması beklenmeyen, hiyerarşik düzende yetişen kişilerden demokratlığı bekliyoruz. Bu garip bir şey, alaturka bir yaklaşım tarzı.

1982 Anayasası için Cumhuriyetin 75'inci yılının heyecanını gölgelediğini söylemiştiniz. Şimdiki Anayasa cumhuriyetin 88’inci yılının heyecanına nasıl bir katkı sağlayacak dersiniz?

Yeni anayasayı savunduğumuza göre, 75’inci yıldan bu yana anayasa değişikliği yapıldı 2001, 2004 anayasa değişikliği kayda değer değişikliklerdi. 75’inci yılla, 88’inci yıl farklı bunu teslim etmemiz gerekir. Ancak yeni anayasa istediğimize göre ve bu anayasayı 12 Eylül ruhundan kurtaramadığımıza göre, o zaman bu görüşüm devam ediyor. Fakat, bilimsel dürüstlük açısından, din hanesinin çıkartılması saptamasından esinlenerek, anayasa şikayet ettiğimiz bir metin, doğru. Yasalar var ki, anayasadan da geri. Ama öyle uygulamalar var ki açıkçası anlaşılır gibi değil. din hanesi konusu.

“NÜFUSTAN DİN HANESİNİN ÇIKARTILMASI ÜLKEYE GELİR SAĞLAR “

12 Şubat 2010’da İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi, Türkiye’yi din hanesi nedeniyle, sözleşmeyi ihlal ettiği sonucuna ulaştı. Yaklaşık 20 ay önce. Ama Türkiye bu karar ı uygulamadı. Burada anayasal bir engel yok tam tersine, en kötü ihtimalle nüfus kanunu değiştirilecek; fakat bana göre ona da ihtiyaç yok. İçişleri Bakanlığı, nüfus müdürlüklerine bir genelge yayınlayacak. Diyecek ki: “Ekte, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesinin kararının Türkçe çevirisi yer almaktadır. Bu kararı Türkiye olarak uygulamak zorundayız, siz de nüfus müdürlükleri olarak, bütün nüfus cüzdanlarını düzenleyiniz” Burada devlete mali bir yük de getirmez. Bizim işimiz olduğunda, nüfus cüzdanının tutarı örneğin 1 liradır, bizden 2 lira alacak, 72 milyon da kasaya girecek. Harcama yerine devlete gelir gelecek. Bu bir zihniyet ve yaklaşım sorunu. Türkiye şu anda Alevilik-sunilik çatışmasını nasıl aşarım diye kıvranıyor. Nüfus cüzdanından çıkartacaksınız, o haneyi boş bırakacaksınız, rahatlatıyorsunuz, tıpkı yurttaşlık sıfatında rahatlattığınız gibi. Türkiye dediğiniz zaman zaten resmi adı, kimseye bir bedel ödemenize gerek yok. O bakımdan irade çok önemli. Bu iradenin ortaya çıkmaması, beni, yeni anayasaya giden yolda ciddi tereddütlere yönlendiriyor. Bu çok basit bir konu, din hanesini, Avrupa Mahkemesinin yardımıyla kaldırmamız gerekirdi, kaldırmıyoruz. Peki yeni anayasaya, zorunlu din eğitimi konusundaki maddede, eğer  zorunlu olmaktan çıkartamayacaksak, en azından 61 anayasasında olduğu gibi ‘Tercihe bağlıdır’ diyemeyeceksek, o zaman buna yeni anayasa diyebilir miyiz?

“ANAYASA İDEOLOJİSİZ OLMAZ”,  

“ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ ANAYASADAN ÇIKARTILMALI”

Yeni anayasa diyemeyiz ama sizin yeni anayasadan çıkartılması gerektiğine inandığınız bir konu var. "Atatürk milliyetçiliği".  Sadece "Atatürk milliyetçiliği"nden değil, her türlü milliyetçilik ve "resmî ideoloji"den arındırılmış bir toplum sözleşmesine ihtiyacımız yok mu?Ki siz,  “Anayasa ideolojisiz olmaz” da diyorsunuz. 

Anayasa ideolojisiz olmaz, diyorum ama oradaki anayasayı, üzerine dayandırdığımız değerler sistemi. 21. Yüzyıl toplumunun temel değerleri bunlar olmalıdır, diyorsak o zaman temel ideoloji olarak, insan haklarını dikkate almamız lazım. Üst çatı ise, hukuk devleti olacak. Bunun için sıraladığım hangi yeni kurumlar, hangi yeni fren ve denge mekanizmaları, konularını sorguluyorum ancak Atatürk milliyetçiliği gibi ya da anayasada yer alan bir çok formül, anayasada yer almaması gereken, hukuki olmayan ibarelerdir. Siz Atatürk hayranı olabilirsiniz. Başka bir şeydir o.  Ama bu tür şeyleri koymak istiyorsanız,  başlangıç kısmında, “Çağdaş uygarlık düzeyini aşmamızı öğütleyen önder Atatürk” diyebilirsiniz. “Bu ülkenin ilk kurucu erki kullanan 1921 anayasasını kullanan Atatürk ve arkadaşları” demenin hiçbir sakıncası yok. “Biz Türkiye Cumhuriyetinin kadın ve erkek yurttaşları olarak” diye başlarsınız ve ondan sonra bunu da belirtirsiniz. Ama normatif yapıda bu tür ibareler, çağdaş anayasalara yabancı şeyler.

“BÜŞRA ERSANLI, TÜRK VATANDAŞI YERİNE TÜRKİYE VATANDAŞI DEDİĞİ İÇİN HAPİSTE”

Bir kitabınızda 12 soruda hangi Türkiye sorusuna yanıt aradınız.  "Türkiyelilik" kavramı çok başınızı da ağrıttı. 301. Maddeye de takılmayan kalmadı neredeyse. Bu alınganlıkların, hassasiyetlerin üzerine gitme nedeniniz ne? Yırtıldığı için uzunca bir süre ülke gündeminde kalan  “Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar” raporunun ülkemiz için kutsal bir niteliği neydi?

Her günkü yaşantımızda karşımıza çıkan bir soru. Büşra Hanıma da, “Neden derslerinizde Türk vatandaşı yerine Türkiye vatandaşı kullandınız? Diye sormuşlar. Düşünün, bu, hapishaneye gönderilme nedenleri arasında yer alıyor. Şu halde, bizim vatandaşlık tanımına ilişkin yaptığımız öneri, Türkiye’nin en güncel sorunları arasında yer alıyor. Benim hukukçu olarak çok güçlü bir dayanağım var. Çünkü diyorum ki, ilk 3 maddede, ‘Türk’ yok, ‘Türkiye’ var. Dolayısıyla 66. maddedeki Türk devletine ilişkin tanım, anayasanın ilk 3 maddesine aykırıdır. Kişisel olarak bu Baskın Oran’ın, Büşra Ersanlı’nın sorunu değil. Bu Türkiye’nin bir olgusudur. Ben Türkiye’nin anayasal geleceği açısından baktığım zaman benim önerim bu.

“KURUCU BABALARIN KURDUĞU TÜRKİYE DEVLETİ HİÇ DE FENA DEĞİL”

21. Yüzyıl anayasacılığı; kapsayıcı ilkelere doğru yol almalı, daraltıcı değil, etnisiteden uzak, dinsel aidiyetlikten uzak, bölgecilikten uzak, bizi birleştiren, ortak hedefler doğrultusunda gelişmemizde itici güçleri olan kuralları ortaya koymalıyız. Bu açıdan kurucu babaların koyduğu ilkeler hiç de fena değil. Türkiye halkı gibi, Türkiye devleti gibi.. Yeni anayasayı yapma nedenimiz, sırf 12 Eylül’ün psikolojik travmasından uzaklaşmak değil, Türkiye’nin anayasadan kaynaklı mevcut sorunları anayasal yoldan çözüme bağlamak. Türkiye, çok etnik yapılı bir toplum ve böyle bir toplumda bazı kesimler var ki, “Hayır biz köken olarak farklıyız, bir başka kökene kendimizi ait hissetmiyoruz, bunun da anayasal olarak bir çerçeveye sokulmasını hazmedemiyoruz” diyorlar. İnsan hakları açısından bakıyorum, bunlar, çoğunluğun dışında azınlıksa buna kulak vermemiz gerekiyor.  Çünkü insan hakları gereği, çoğunluğun hakkını savunmak değil, azınlığın, sıkıntıda olan erkeklere karşı kadınları, özgürlere karşı hapishanedekileri savunacaksınız. Bir savcı, bir öğretim üyesine, devletimizin değişmez hükümleri arasında yer alan resmi adı ile yurttaşlık kavramını özdeşleştirdiği için, -Neden bunu yaptın? diye sorabiliyor. İlginçtir, 2005’te Ankara savcılığının bana sorduğu bir soruydu. Bunun üzerine savunma vermeyi reddettim ve daha sonra dava açtılar. Bu ayıptan Türkiye’nin kurtulması gerekir.

“TERÖR OLMASAYDI DA KÜRT AÇILIMI YAPMAK GEREKİRDİ”

Azınlıklar deyince. Kürt açılımına verdiğiniz desteği biliyorum. Bugün Başbakan’ı, “Terörist evlerine taziyeye gidenler, Bingöl’de çocuklarının önünde masum kadınları katleden canlı bombanın evine de taziyeye gidecekler mi?” şeklindeki isyan noktasına getiren olaylara baktığımızda Kürt açılımını teröre çare aramak gibi algılamak yanlış mı?

Kürt açılımı, terörle ilişkisi yadsınamaz. Önemlidir. Ama terör olmasaydı da bu açılımı yapmamız gerekirdi. Yani Kürt açılımı sadece, dağdakileri, kandildekileri ülkeye kazandırmak değildi. Kürt açılımı, bu terör olaylarının çıkış noktası olan olayları giderme yolu idi. Bunlar için de, din konusu, kimlik konusu var. Bu açıdan iç içe geçmiş durumlar bunlar. Bir büyük travma yaşıyoruz, Türkiye toplumu olarak. Biz burada değil de Dicle Üniversitesinde yapıyor olabilirdik bu röportajı ya da ben ya da siz Hakkari doğumlu olabilirdik, yakınlarımız dağa kaçmış olabilirdi. Ben buna Dicle Üniversitesinde görev yaparken tanık oldum. Ve ölen çocuğumuz, kardeşimiz… o öldü, öldürüldü diye acaba tümüyle, annelik-babalık, kardeşlik duygusundan uzak mı kalalım, günümüzde hayvan bile öldüğü zaman atılmıyor, gömülüyor. Öyle oldu diye onları leş kargalarına mı bırakalım? Burada derin ve ciddi bir insancıl bakış açısına ihtiyacımız var. Evet bu kanlı çatışma hepimizi derinden yaralıyor, hepimiz lanetliyoruz. Burada da bizim yardımımıza insan hakları koşuyor.  Şiddete ne olursa olsun karşı durmamız gerekir. Şiddeti meşrulaştıran kişilere bunu anlatmamız gerekir; ama anlatamasak da, şiddeti kullanan kişilerin birer insan olduklarını ve buna isteyerek ya da istemeyerek sürüklendiklerini göz önüne almamız gerekir.

“LİBYA’YA GÖRE FARKLI DAVRANMALIYIZ”

Çatışma ortamı yaratmış olmaları sorun olarak algılanmamalı mı?

Bu ciddi bir sorun. Onlar etkisiz hale getirilmeli, yaptırıma tabi tutulmalı, artık Türkiye bunları yaşamamalı; fakat bunları yaşıyor olsa da mesela Kaddafi’nin öldürülmesini düşünün. Biz 21.yüzyılda balıkların nasıl avlanacağına dair  kuralar koyarken, bir kişinin başına vura vura hunharca öldürülmesi, o ülkede insan hakları ve demokrasinin temellenmesinin ne kadar zor olacağını, Libya’nın buna ne kadar uzak olduğunu söylemek, zor olmaz. Bizim madem ki onlara göre demokrasi deneyimimiz var, daha da gelişmişiz, o zaman çok daha farklı davranmalıyız. Kendi yaşantımdan bir örnek, lise son sınıftayım, Bursa’da. Libya devlet başkanı Şeyh İdris El Sunusi, tedaviye Bursa kaplıcalarına geliyor. O sırada üst teğmen Kaddafi, darbe yapıyor.1969’da 27 yaşında kendini albaylığa terfi ettiriyor. Yıl 2011: ben kıdemli profesör. Ve o kişi daha orada devletin başında. Bu başlı başına bir sorundur. Biz kaç hükümet, kaç Başbakan gördük. O zaman Türkiye’nin durumu daha farklı olmalı.

“VAN DEPREMİ, AYRIŞMA FAYLARINI SU YÜZÜNE ÇIKARDI.”

Önemli tespitlerinizden biri yine. ‘‘17 Ağustos, depremi toplumsallaştırdı. Bu tartışma da hukuku’’ demiştiniz. Peki Van depreminin toplum üzerindeki etkisi nedir? toplumsallaşma yolunda daha büyük bir örnek olmadı mı?

Ben Van depremini, Çin’de otelime ayak basar basmaz öğrendim. Uzaktan izledim. Bazı toplumsallaştırma sürecine katkıda bulunmuş olabilir; ama bir o kadar da, kırılma ve ayrışma faylarını da su yüzüne çıkardı. 17 Ağustos depreminin daha bir toplumsallaşma yönü olduğunu, burada ise yapılmaması gereken bir alanda etnik merkeze konmuş olmasının son derece tehlikeli olduğunu gösteriyor. Şöyle bir ders oldu. Her birimizin bakış açılarını, davranışlarımızı gözden geçirmemiz gerekiyor. Başbakanın, “Şu kadar konut yapacağız” şeklindeki açıklamasını, bir özeleştiri olarak alıyorum. 10 yıl yönetimde, 20 yıl belediyelerde… İstanbul’da yeşil alan kalmadı.  Buna rağmen böyle deniyorsa, bunun anlamı şu olur:  biz, politikamızı değiştireceğiz. İktisadi ve ticari faaliyetleri bundan böyle düzenleyeceğiz, başı boş olmayacak. Ama bunun amacına ulaşması için, düşünce ve örgütlenme alanında geçerli olan sıkı kuralları gevşetmemiz gerekir. İktisadi- Liberalizm ile Siyasal-Liberalizmi dengelemeniz gerekir. Çünkü Türkiye İktisadi- Liberalizm alanı yine başı boş. Binalar yapılıyor, sanki çölde yaşıyoruz, devletin bulunmadığı bir yerde yaşıyoruz, siyasal liberalizm açısından siz, anayasanızın resmi adını koyuyorsunuz. Türkiye’de hapsi boylayabiliyorsunuz.

“BAŞBAKAN YIKIM KARARI İLE OY KAZANIR, SEÇİM KAZANIR”

Temennim tabi ki; Van depreminin hepimize ders olması. Başbakan diyor ki, konut yenileme iradesini ortaya koyarken, “oy kaybına rağmen” diyor, ben de diyorum ki, “Hayır, oy kazanırsınız. Siz yeter ki bunu yapın, seçim kazanırsınız. ”

“POLİTİKACI OLSAYDIM EGEMEN BAĞIŞ’IN BAKANLIĞINI SORGULARDIM”,

“EGEMEN BAĞIŞ, AVRUPA BİRLİĞİ SORUMLULARINA KOZ VERİYOR”,

“EGEMEN BAĞIŞ, AVRUPA BİRLİĞİNE KARŞI SÖYLEMLERİYLE GÖREVİNİ YERİNE GETİRMİYOR”

AB Raporunun bir ilerleme değil gerileme raporu olduğunu iddia ediyor, bir anlamda AB’den sorumlu Bakanı istifaya çağırıyorsunuz.  Peki AB Bakanlığının kurulmuş olması neden gerileme anlamına geliyor sizin için? 

Bir düzeltme. AB Bakanlığının kurulması bir ilerlemedir. AB’den sorumlu bakanlığa atanan kişinin tavırlarını sorguluyorum. Ama şunu sorgulamıyorum. Politikacı olsaydım sorgulardım. Neden Tayyip Erdoğan, AB’ye bu kadar önem verdiği halde, Abdullah Gül ile birlikte Avrupalara gittiği halde, Türkiye’de müzakere sürecini başlatmak için neden Avrupa’yı iyi tanıyan bir politikacıyı değil de daha çok Amerikalarda bulunmuş bir kişiyi Bakan yaptı diye sorgulardım, politikacı olsaydım. Nedendir mesela, Avrupa’da büyük elçilik yapmış, Avrupalıları zihniyeti ile çok iyi tanıyan, kendi partisinde bulunan emekli büyükelçilerden birini yapmayıp da Egemen Bağış’ı, sorgulardım açıkçası. Ama politikacı olmadığım için böyle bir politik sorgulamaya girmedim.  Fakat şunu sorgulamak hakkım. Egemen Bağış’ın tavrı, sanki Türkiye Avrupa Birliğinin bir adayı değilmiş de, iki büyük güç karşılıklı olarak bir tür güç yarışı yapıyorlarmış gibi bir hava yansıtıyor. Ve sürekli ona bir şey söyleme gereği duyuyor. Bizi üye almazlarsa kendileri düşünsünler, biz kaybetmeyiz, onlar kaybeder, diyor. Bunlar bu kadar üst düzeyde makamın başında bulunan bir kişinin söyleyeceği şeyler değil. Bunlar bence Türkiye’yi Avrupa Birliğine yaklaştırmaz, uzaklaştırır ve Avrupa Birliği sorumlularına koz verir. Avrupa Birliği üyesi devletlerin sorumluları, nasıl ki sorumsuz konuştukları zaman, biz orada bile dalga geçiyoruz, ben Fransa üniversitelerinde bile Sarkozy’nin, Merkel’in Türkiye hakkındaki sözleriyle dalga geçiyorum, Mesela Sarkozy’in sözlerini ”Türkiye coğrafyasını sorguluyor, ben bunun ilkokul bilgisi olduğunu zannediyordum” diye dalga geçiyorum, bu adamların karşısında elimizde  kozlar varken, Türkiye’nin Avrupa Birliğinin gerekleri neyse onu yapmaya çalışırım, ve Avrupalıları o yolda sıkıştırırım. Avrupalılara söyletirim ben, “Türkiye’ye, Türkiye’nin bize olan ihtiyacından çok bizim ihtiyacımız var” diye. Bu bir diplomasidir aynı zamanda. Türkiye’nin Avrupa’ya giden yolu, çok önemli bir diplomasi yoludur. Avrupa Birliğine taraf olmak, karşı olmak başka şey ama Türkiye ülkesi olarak, üye olsanız da olmasanız da siz, kişiliğinizi, onurunuzu çok üst düzeyde tutmanız gerekir. Doğrusu ben, Sayın Bakanın Avrupa Birliğine karşı söylemi ile bu görevini yerine getirmediğini düşünüyorum. Sayın Bakan, “Rapor taraflıdır, onlar şu şekilde yazmışlar” diyeceğine, “Hangi sözler gerçeği yansıtmıyor, şunlar gerçek değildir, desin ve beni de vatandaş İbrahim Kaboğlu olarak inandırsın. Ama karşı söylemini geliştirirsen, o zaman böyle bir ortaklığın bizi götüreceği yer, ülkemiz adına beklediğimiz bir yer değil.

“ARTIK ANAYASAYI AVRUPA’YA BİZ ÖĞRETİYORUZ”

Son olarak bir Çin seyahatiniz vardı. Orada konusu 'Pozitif Anayasa Hukukunda Sosyal Haklar', Çin tarihinde kendine özgü bir yere sahip olan Xi'an (Siyan)'da yapılmakta olan anayasacılar” toplantısına katıldınız.  Çin usulü sosyalizm, Türkiye’ye de uygulanabilir mi?

Çin çok büyük bir ülke. Benim de ilk kez gittiğim bir ülke.  Gerçekten keşfedilmesi gereken bir dünya. Dünya nüfusunun 1/5’inden çoğu orada. Bu açıdan önemli fakat, arayışları, tartışmaları, bize bakışları….  Çin’e gittikten sonra bizim konumuzun ne kadar özgül ve hatta özgün olduğunu bir kez daha düşündüm. Çünkü 10 yıl öncesini düşünelim. Tunus’a baktığım zaman, Tunus anayasa sürecini Avrupa’dan öğrenecektik. Oysa şimdi  oraya gidip geliyoruz ve biz öğreniyoruz. 2 Aralık’ta ders vermeye gideceğim bu kez. Zamanım olmadığını söylediğim halde,  cumartesi- Pazar da ders yapma olanağını sağladılar. İki hafta sonra Fransa’da, Caen Aşağı-Normandiya Üniversitesine gideceğim: Türk anayasa hukukunu anlatıyordum, karşılaştırmalı anayasa hukuk çerçevesinde. Bu sefer, Tunus’ta, ‘Anayasa nasıl yapılıyor? Onu anlatır mısın’, dediler. Ama 20 yıl öncesi olsaydı, Fransızlardan biz öğreniyor olacaktık. İstanbul’dan baktığım zaman; Tunus, Çin, Fransa… Fransa’ya karşı biz, Asyalıyız. Sarkozy gözüyle hele hele Asyalıyız. Tunus gözüyle Türkiye, Atatürk’ün Cumhuriyeti, Laik-demokratik Cumhuriyet, acaba esinlenebilir miyiz?  Bunun için benimle özel programlar hazırlıyorlar.

“KENDİMİ AMERİKALIDAN DAHA ÇOK ÇİNLİYE YAKIN HİSSETTİM”

Çin, Asya, kökenlerimiz oradan diyoruz, bugün bile Asya referansımızı kullanıyoruz, baktığınız zaman orada Avrupalılarla, Amerikalılarla birlikte idik, doğru ama ben kendimi bir Amerikalıdan daha çok Çinliye yakın hissettim. Mutfağıyla, davranış tarzıyla, yaşam tarzıyla. Bizim konumumuzun bilincinde olmak, anayasa çalışmaları açısından önemli. Ama Çin usulü sosyalizm bakımından, konuşmalarının temeli, merkeze insanı yerleştiriyor olmaları. Diyor ki, “Eğer benim annem hasta ise, annemin hastalığı şuysa, ben uzmanlık alanımı onun tedavisinin hizmetine sokamıyorsam, o zaman benim oradaki varlığım çok fazla bir şey ifade etmez” . Bir hekim olarak değil, hukukçu olarak söylüyor ve “Sosyal güvenlik sistemi öyle kurulmalıdır ki, insanı merkez olarak alalım. Toplumun bu iktisadi gücünü toplumu eşitlemek için, sosyal hakları güvence altına almak için ortaya koyalım, onun hizmetine sokalım” diyor. Burada bizim için ciddi soru işaretleri var. Çünkü o sosyalizmden, iktisadi liberalizm temelinde liberalleşmeye çalışıyor; ama sosyalizme de sürekli vurgu yapıyor.  Gördüğüm kadarıyla onlar bizden ve batıdan bir şey almaya çalışıyorlar, ciddi bir çaba içerisindeler, ama devasa bir ülke. Tek parti hakimiyeti altında bunu yapmaya çalışıyorlar, zor bir şey tabi ki. Sosyal haklar üzerine derinliğine yoğunlaşan  böylesi bir toplantı ardından şunu düşündüm, “Acaba biz yeni anayasaya, sosyal haklar alanını nasıl dahil edeceğiz, ne kadar dahil edeceğiz?” Çünkü  öyle saptırdık ki konuları,19 61 anayasasının kazanımlarını telaffuz etmekten bile hicap duymaya başladık. Oysa sosyal haklar alanında kazanımı çok önemliydi, ve açıkçası sosyalistlerden hayli esinlenmişler. 61 anayasasında liberalizm ve sosyalizmin bir sentezi yapılmaya çalışılmış, Hülya Hanım, Çinin de aramaya çalıştığı şey o. Bu açıdan anayasa sürecinde taklit aşamasının çoktan geride kaldığını düşünüyorum; ama esinlenme her zaman mümkündür ve yararlıdır.




Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
BURHAN İŞCAN 5 yıl önce

Türkiye’de gerçek iktidar “kimler”? Türkiye’de 1946-1980 arasında görülen “seçkinler iktidarı”, 1980 sonrası yerini, halk adına hareket eden-eder gibi görünen yeni tip “iktidar seçkinlerine” bırakmıştı. Şimdi yeni anayasa ile, cumhuriyet değerlerine yapılan bu karşı devrimin son rütuşları yapılacaktır

"Seçkinler iktidarı" ve "iktidar seçkinleri" kavramları arasındaki fark nedir?”
Seçkinler her zaman iktidardadırlar, iktidar seçkinleri ise seçkinler sınıfına gerçekte ait olmayan fakat seçim sonucu iktidara gelerek geçici olarak gerçek iktidar sahipleri ile işbirliği yapanlardır…Halkın içinden çıkarlar, iktidar seçkini olarak sınıf atladıklarını ve geldikleri yerde kalıcı olduklarını düşünürler…Bir sure sonra “seçkinlerin” tuzağına düşerler ve “sistemle barışırlar” ! Hayattaki en büyük yanılgıları budur…Çok az bir kısmı tutundukları halka sadakat dalında kalırlarken, pek çoğu kullanılırlar. İktidarlarının süresi bu kullanım süresi ile sınırlıdır.

Bazıları nadiren varolan iktidarın yapısını değiştirme yolunda adım atabilirler…Sistemle “barışmadan” var olmayı denerler. İktidar olmanın, yada seçilmişliğin nimetlerini ideallerine tercih edip, gemileri yakmayı beceremedikleri için başarılı olan görülmemiştir.

Bugünün Türkiye’sine baktığımızda, son 10 yıldır hükümet edenler(iktidar seçkinleri) ve seçkinler açısından çok önemli bir gerçek ortaya çıkıyor: “yerli seçkinlere” dokunur görünüp “küresel seçkinler” ile işbirliği yapan bir iktidar ve yine küresel seçkinlerle işbirliği içinde iktidara dokunur gibi gözüken muhalefet seçkinlerinin oluşturduğu parlamento yapısında, uygulamaya konan küresel işbirliği politikası panoraması görüntüsü.
Bugün AKP’nin “karar noktasında” durduğu “ayrım da” tam olarak bu ! Sistemle “halk adına çatışmayıp, halka sistemi kabullendirmek ve“sistemle huzur arayışına girmek. Okyanus ötesindeki Belam ın buyurduğu gibi otoriteye itaat etmek ve ettirmek.
Bugüne kadar AK Parti’nin, bu rolü iyi oynadığı ve “denge” konumunda kaldığı söylenebilir. İşte kendisine önemli oy çoğunluğu desteği getiren en önemli dinamik de burada gizli; Yolsuzluk ekonomisi politikalarında başarılı olmak. Halk adına “yerel seçkinlere baş kaldırır” görünmek ama aynı zamanda “küresel seçkinler” ile işbirliği yaparak “bulunduğumuz bölgede denge” dinamiği yürütmek !
AKP Türkiye Halkı adına, "sistemle dalaşma” yerine, halkı sistemle barıştırma çabasına girmiştir. Ancak şu husus açık ve net bir şekilde bilinmelidir; Türkiye’de yerleşik seçkinler iktidarına kafa tutar görünüp, küresel seçkinlere teslim olan iktidarlar, asla gerçek bir “halk iktidarı” tesis edemezler. Böyle zihniyet anlayışında parlamentodan da halk adına bir politika çıkmaz. Türkiye’de “doktrin olarak” doğmuş ve “benimsenerek” iktidar olmuş gerçek yapı Atatürk Cumhuriyeti Politikaları dır. Bu politikalarda, halka rağmen oluşan; yerli yerleşik seçkinlerininde, yerli seçkinlerinin de küresel seçkinlerinde kendi gaye amaçları için yaptıkları uğraşlar akim kalmıştır. Unutulmamalıdır ki aç ve harisleri tatmin etmek zordur. AKP geçici olarak bunu başarmış olabilir. Ancak bu durumu sürdürmesi imkansızdır. Çünkü beklentiler sınırsızdır.

“Seçkinler iktidarına hizmet etmek veya iktidar seçkini olmak” Türk Halkının yararına değil…Sistemle dalaşmayayan halk iktidarı olmaz. AKP, içerde yerli yerleşiklerle ( Kendi çıkarları için bu ülkeyi “çekip çevirenler, hükümetler kurup devirenler” ve gerektiğinde TSK’yı da kışkırtmaya çalışanlar !=derin devletciler ) barışık olmuş,bunlar yerine bunlara halk adına karşı çıkanlarla savaşmış ve onları yenmeyi başarmıştır. Bunu da kavram karmaşası ile lanse ederek prestij sağlamıştır. Bu başarısı küresel seçkinlerle işbirliği yapan iktidarı oluşturma gayreti içindir. Bu işbirliği, Türkiye önderliğinde, Türkiye dahil tüm İslam Coğrafyasını ABD nin müstemlekesi yapma işbirliğidir.
Deniz Baykal'ın ayak oyunları ile parti başkanlığından çekilmesi ile birlikte oluşan Kılıçdaroğlu başkanlığındaki yeni CHP'nin sistemden yana muhalefet yapar görüntüde olduğu aşikardır. Öyle ki Sistem otoritesi, CHP yi bu konumdaki duruma; sistem otoritesi politikalarına uygun politika çıkaran çift partili TBMM oluşturmak gayesi ile getirmiştir. Zaten gündemde de başkanlık sistemi ve çift partili meclis düzeni için anayasa oluşturma gayreti vardır. Bu gayretinde, Atatürk Cumhuriyetini temelden yıkmak için olduğu aşikardır. Sistemle barışık, sistem için hareket eden güya halk için hareket ettiğini ileri süren muhalefetle oluşan iki partili meclis sistemi. Peki niçin İki meclisli parlamenter sistemini tartışmıyoruz?
İki meclisli tarz, teşriî tarihimizde iki defa görüldü. II. Meşrutiyette Meclis-i Meb’usandan başka bir de Âyân meclisi vardır. 1961 Anayasası ise Senato’yu ihdas etti. 27 Mayıs zihniyeti, meclise çifte kontrol getirmişti. Senato ve Anayasa Mahkemesi. İlki 1980 Anayasasıyla kaldırıldı, Anayasa Mahkemesi ise varlığını sürdürmekte.
Yüksek mahkeme, TBMM tasarruflarını münhasıran şekil bakımından tetkike mezunken son kararıyla anayasayı ihlal ederek kendini fiilen iktidar yandaşı mevkiine yükseltmiştir. Adalet, yargı mensubu tarafından çiğnenmiş, hukukçu hukuksuzluk ortaya koymuştur. Bundan böyle yasama organının her kararının akıbeti meçhuldür.
Peki çıkış yolu ne?
Türkiye, ikiye ayrılmış vaziyette. Bir kısmı “iyi oldu” derken, diğer taraf, kazanın fotoğrafını teşhirle meşgul. Aklıselim böylesi zamanlar için lazım. Eski TBMM başkanı Sayın Köksal Toptan, girilen bu çıkmaz sokaktan kurtulmak için senato teklifini yapmıştı. "Bizim teklifimiz, senatoyla da sınırlı değil:TBMM “meclis” ve “senato” diye iki kanatlı olacaktır. Senatoya “Bilgeler Meclisi” de denebilir. Kanun tasarıları, komisyon, genel kurul, Bilgeler Meclisi, Cumhurbaşkanı kademelerinden geçer. Bu sıralamadan geçen meclis tasarrufları için Anayasa Mahkemesi ancak istişari olarak karar verebilir. Olumsuz istişareler üzerine o işlem TBMM genel kurulunda bir kere daha görüşülür ve kesinleşir. Bilgeler Meclisi100 kişidir. Buraya seçilebilmek için 4 yıllık fakülte bitirmiş ve 40 yaşına girmiş olmak gerekir. Bilgeler Meclisinde bir de Devlet Umuru Görmüşler vardır. Bunlar, hayatta olan eski cumhurbaşkanları, başbakanlar, meclis başkanları, genelkurmay başkanlarıdır. Yasama çalışmalarına katılma mecburiyetleri yoktur. Maaş alamazlar. Devlet Umuru Görmüşler, aynı zamanda başbakan ve cumhurbaşkanının fahri müşavirleridir. Başbakan, bunlarla 4 ayda bir ve Cumhurbaşkanı 6 ayda bir toplantı yaparak iç ve dış hadiseler hakkında mütalaalarını alır. Meclis 350 kişidir. Bu sayının 50 kişisi Türkiye Milletvekilidir. Bu 50 kişi seçim listelerinin ilk sıralarında yer alarak veya genel seçimlerden sonra Başbakan, TBMM başkanı ve Cumhurbaşkanı tarafından seçilirler, 35 yaşın üstünde olma ve 4 yıllık fakülte bitirme mecburiyeti vardır. Kamuoyunun tanıyıp itimat ettiği isimlerdir." diye fikrini ortaya atmıştı.
Maksat Türkiye Cumhuriyeti coğrafyası içindeki halkların çıkarına "devlet politikası" oluşturmaktır. Seçilmişleri ve seçilecekleri bu politikayı geliştirmek ve idame ettirmek için seçmektir.
Nereden bakarsak bakalım olağanüstü hâl mahsulü anayasa, kurumların keyfiliklerine fırsat vererek devletin yara almasına, milletin mağduriyetine yol açmaktadır. Sivil bir anayasaya ihtiyaç vardır. Değişiklikler, mevcut anayasada tadilatla mümkün olamaz.
AKP, "YOLSUZLUK EKONOMİSİ POLİTİKALARI" dediğimiz politikalarla, bu politikaların oluşturduğu butlan hukukundan kaynaklanan vahşi kapitalizmin kuralsızlıklarıyla; küresel seçkinlerin dayatmalarını kabul edecek ezilenler sınıfı oluşturma ve bu sayede iktidarda kalma gayretindedir. Bu politikaları uygulama zemini hazırlamak içinde, sistem içindeki denge unsurlarının yanlışlarının varlığını bahane ile göstermekte; düzeltme gayesi ile de ya bu unsurları yok etmekte ya da emri altına almaktadır.

15.11.2008 tarihinde Başbakan Tayyip Erdoğan, ABD'nin önemli düşünce kuruluşlarından Brookings Enstitüsü'nde Türkiye siyasetinde yapmak istediklerini anlatmıştı. Bahsettiği konular içinde birisi çok ilginçti. Mecliste çoğulcu katılımcılık oluşması için şunları söylemişti " Parlamentoda bizim baraj diğer ülkelere göre yüksek, yüzde 10. Bu düşürülebilir.Düşürülemiyorsa şöyle bir önerim var; 450 milletvekili bu baraja tabi olur,100 milletvekili bu barajın dışında tutulur onlara uygulanmaz. Yüzde 1 oy oranı olan bir parti bile gelir parlamentoda temsil edilir. Türkiye milletvekilliğini savunanlardan biriyim. Bunu başarmanın önemli olduğunu,çünkü katılımcı demokrasinin bir gereği olduğunu düşünüyorum."

Eski Meclis Başkanı Toptan’ın AK Parti’nin yeni anayasa taslağında da yer alan 100 Türkiye milletvekilliği için anayasa değişiklik çalışmasına muhalefetten destek gelmişti. Peki sonra ne oldu? Sadece milletvekilleri sayısı artırıldı. Gerisi yalan oldu..
Şurası açıkca görülmektedir ki Muhalefet partileri aslında iktidar politikalarına destek vermekteler.
Halka karşı iş yapıyor görünmek için iktidara dokunuyormuş gibi gözüken gereksiz polemikler ve demagojiler siyaset ezberi sürdürüyorlar. Oysa iş, politikanın birlikte yargılanmasına gelince suspus olmaktalar. Mesela 12 eylül 2010 tarihinde referandumda oylanan anayasa maddeleri muhalfet tarafından hiç tartışılmadı ve topluma yeterince anlatılmadı. Bunlar yerine yolsuzluk ve rüşvet gibi herkesce malum olunanalar üzerinden polemiklerle siyaset yapıldı!.
Sonuç olarak denebilir ki, AKP'nin “terörü bitireceğiz” vaadiyle insanları aldatmış olması ve onları sadece sandıktaki bir oy olarak değerlendirmesini anlayabiliriz ama, toprak bütünlüğümüzü tehdit eden projelere “evet” denmesini anlayamayız!.. Bir savaşta yenildik de “savaş tazminatı” olarak toprak vereceğiz?!.. Bu ne iştir? Bütün ayrıntıları ile kamuoyu önünde tartışılması gerekmez mi?..
Hedefler ve amaçlar bu şekilde belli olunca, yaşananlarda bir yanlışlık veya tesadüf aramamak gerekir.
Yanlışlık ve bir türlü anlayamadığımız, bir başka sürü zihniyeti içinde algılayamadığımız CHP ve MHP'nin bu tehlikeli oyunda üstlendiği roldür!..
Pek çok insanın aklından geçen bir soru da şudur: Acaba CHP ile MHP, bu oyunda bilerek mi bir rol aldılar... Perde arkasında AKP ile anlaşmış olabilirler mi? Öyle ya, koşulsuz ve kırmızıçizgileri olmadan AKP ile masaya oturmalarının başka ne anlamı olabilir? CHP ve MHP'nin edilgen ve bu “işbirlikçi” tutumu, haklı olarak insanların aklına bu soruları getiriyor!..
“Yeni Anayasa” yapılması konusunda muhalefetin düşürüldüğü acıklı durum, 12 Eylül Referandumu’na bir yıl gecikme ile “evet” demekle eş değerdedir... AKP'nin perde arkasında terör örgütü ile görüşerek mutabakata varması, perde önünde ise, mücadele ediyormuş gibi yapması kamuoyunu aldatmak içindir… Aynı şekilde muhalefet partileri CHP ile MHP'nin “Yeni Anayasa” yapılması için komisyonda yer almaları halkı aldatıcıdır. Bölünmeyi ve ilersinde de ABD Müstemlekesi hayalini gerçekleştirmeyi amaçlayan bir anayasanın, komisyonlarında yer almış olmakla, yapılan değişikliklere meşruiyet kazandırılmış olunur.. AKP'nin antidemokratik olan ve kırmızı çizgi olarak ilan edip dokunmayacağını söylediği değişikliklerin, içinde bulunacağı bir anayasa, hiç bir koşul altında savunulamaz!.. İşgal altındaki bir ülkede dahi böylesine kötü bir anayasayı halka dayatmaya kimse cesaret edemez!..
O halde “hayır” deneceği daha baştan kesinleşmiş olan bir anayasanın komisyonunda yer alarak AKP'nin değirmenine su taşımakta gaye ne?
Böyle bir durum pratikte şu sonucun yaşama geçirilmesine katkı sunar: Muhalefet partileri CHP ile MHP'ye 12 Eylül Referandumunda “ hayır” dedikleri anayasa değişikliklerine, bu defa ve bu yolla “evet” dedirtilmiş olur!.. Bu nedenle 12 Eylül değişikliklerine “evet” demeyen siyasal partiler, bu komisyonlarda yer almayı hiç bir şekilde izah edemezler!..
Ya çağdaş bir anayasa için diretilecek ya da o masadan kalkıp, sine-i millete gidilip halka gerçekler anlatılacaktır... Muhalefetin gayesi bu olmalıdır.
Görüldüğü gibi “başkanlık sistemi”ne geçilerek, AKP'nin iktidarı sürekli hale getirilmek istenmektedir. Onlar Atatürk Cumhuriyeti’ni tarihin tozlu sayfalarına atarken, kurnazlıklarla CHP ile MHP'nin de katkısını almak hesabındalar. Bu duruma hiç bir mazeret ve gerekçe ile katkı sunulamaz!..
AKP ve Erdoğan'ın onlarca defa kurduğu tuzağa düşen CHP ve MHP'nin, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının akıllanmaları için daha ne kadar aldatılmaları gerekir?..
Hiç kimse görmek istemeyenden kör, duymak istemeyenden sağır değildir. Ayinesi iştir kişinin lafına bakılmaz. Yaptıkları iş ortada. Vaad edilen ve sonradan cayılanlar da belli. ALDANMAYI, ALDATILMAYA MECBUR OLACAK KADAR MI SEVİYORUZ.

Avatar
akıllı 5 yıl önce

1 sen senin zulmünü çektik okulda . konuşmasını bilmeyen ,derdini anlatamayan, öğrenciyi eğitmekten çok militan yetiştirme zihniyetindeki bir adam nasıl olur da ahkam keser.
sınıftaki chp zihniyeti görüşlerinden hiç bahsetmiyorum
isteyen ekşi sözlik e bir baksın