İslamköy'den Çankaya'ya uzanan hikaye: Demirel ilkokul diplomasını 70 yaşında alabildi
Rıdvan Akar’ın Cumhuriyet gazetesinin bugünkü (18 Haziran 2015) nüshasında, “Çoban Sülü nasıl yükseldi”  başlığıyla yayımlanan yazısı şöyle:

Babası sobanın sıcaklığında gevşemiş bir ifadeyle çocuklarına nasihat ediyordu. Elindeki avucundakini onlara adamıştı. Vaadi ve umuduyla gurur duyuyordu:

 “Size toprağı işlemeyi öğrettim... dağdan yakacak odun, çalı kesmeyi, çift sürmeyi, ekin ekmeyi, orak biçmeyi, ağaç, bal, tütün, gül ekmeyi, çapalamayı, bellemeyi, harman kaldırmayı biliyorsunuz. Unutmayın, ne olur ne olmaz. Dünya halidir. Toprak sizi aç bırakmaz… İhtiyaç hasıl olursa, yine ona dönersiniz...”

Isparta’nın İslamköyü’nde “Paşa Dayı” diye bilinen Yahya Demirel’i dikkatle dinleyen oğlu Süleyman gözlerini pencereden yağan kara çevirdi. Babasının öğrettiği her şeyi biliyordu. Layıkıyla öğrenmişti ama gözünü köyün, hatta Isparta’nın ötesine çevirmişti. Kendi deyimiyle o minicik çocuk “içindeki dünyayı kucaklayıp, kaldırmayı öğrenmişti.”

Şimdi “Paşa Dayı”nın o sözleri İslamköy’de bir kez daha yankılanacaktı. Köyün oğlu Süleyman “ihtiyaç hasıl olurduğu için yine toprağına dönecekti.”

Demirel’e yaşamı boyunca pek çok lakap takıldı. “Morrison Süleyman” ya da “Barajlar Kralı”ydı. Siyaset abartma sanatının arenası değil miydi? “Nurlu Ufukların Başbakanı” da dendi. Ama o en çok “Çoban Sülü”yü sevdi. Köylülükten gelen bir cumhuriyet çocuğunun Atatürk’ün Çankaya’daki koltuğuna oturmasının en veciz ifadesi bu değil miydi? Ama minik bir parantez açmadan olmaz. Süleyman Demirel’in teyzesi Kübra Turgut’a bakılırsa o çobanlık biraz abartılmıştı. Zira ailenin yemek için ayırdığı ahırdaki 5-10 koyunu eylemişti. (oyalamıştı) “Çobanlığının hepsi o kadardı!”

Gündoğdu’dan Demirel’e

Osmanlı’nın son günleriydi. Hafız Süleyman’ın oğlu “Paşa Dayı lakaplı Yahya asker dönüşü artık İslamköy’de “Yahya Çavuş” olarak anılıyordu. Köyün güzel kızlarından biri olan Ümmühan’ı istetmiş ve bu izdivaçtan önce Afife sonra da sabırsızlıkla bekledikleri erkek evlatları dünyaya gelmişti. Yavrularına Süleyman Sami adını verdiler. Kulağına babası üç kez adını fısıldadı, sonra ezan okudu. Süleyman dindar bir ailenin çocuğuydu. Çocukluğuna dair en canlı anıları evde her gece sesli okunan Kur’an’dı. Daha sonra aileye evlatları Şevket ve Hacı Ali de katılacaktı. Aile soyadı kanunun çıkması ile birlikte önce Gündoğdu soyadını aldı. Süleyman Sami Gündoğdu ilkokul defterine böyle kaydoldu. Ancak Yahya Çavuş’un üvey babası bir demirci ustasıydı. Onu büyüten babasının anısına Demirel soyadını almayı tercih etti. Süleyman Sami Demirel ya da okulda çağrıldığı adıyla “57 Süleyman” köylülerin gayretiyle yapılan okulun başarılı bir öğrencisi olarak sivrilmeye başlamıştı. Oysa okulda bir ayrımcılık vardı. Anılarında A sınıfında memur çocuklarının, B sınıfında esnaf ve ortahalli ailelerinin çocukları ve C sınıfında köylülerin evlatları vardı. Süleyman C sınıfındaydı.

Kimseyle kavga etmeyen, kendi halinde çalışkan bir öğrenciydi. “İnek” tabir edilen bir yapısı vardı. Oyun oynamaz, dersini çalışırdı. Büyük laflar etmeyi severdi. Aile de “büyümüş de küçülmüş” Süleyman’ı dinler umutlanırdı. Bu çocuk öğretmeni Hilmi Dilmen’in tabiriyle büyük adam olacaktı. Süleyman da bu halinden hoşnuttu. Bir gün babasına “Atatürk’ün kurduğu rejime göre bir gün siz de mebus olabilirsiniz” demiş ve kehaneti babası değil ama o gerçekleştirmişti. Demirel 1935 yılında ilkokulu bitirdi. Artık gurbete çıkma zamanı gelmişti. Ortaokulu okumak için Isparta’daki okula kaydolacaktı. Anası Ümmühan Hanım “o daha çok küçük” diye gözyaşı döküyor, babası yutkunuyordu. Elinde başöğretmen Sadık Doğan’ın bir referans mektubu vardı. Ortaokul müdürüne öğrencisinin ne kadar çalışkan olduğunu söylüyor ve diplomasını yetiştiremediği için özür diliyordu. Demirel ilkokul diplomasına ancak 1991 yılında kavuşacaktı. Katıldığı televizyon programında Gazeteci Ergin Konuksever’in elinden 25 yıl boyunca muhafaza ettiği diplomasını alabilecekti. ‘Avrupa gibi olmak’ Ortaokul köye 24 kilometre uzaklıktaydı. Demirel okuldaki hocası Hilmi Dilmen’in yaşamına büyük bir etkisi olduğunu anlatırdı. Örneğin “Avrupa” sözcüğünü ve “Avrupa gibi olmak” hedefini ilk ondan duymuştu. Oysa Demirel’in dünyası sonraki yıllarda anlattığı biçimiyle bu hedefin tahayyül edilmesini bile imkansız kılıyordu. Hulusi Turgut’un özenle hazırladığı Demirel’in Dünyası kitabında şöyle anlatıyordu: “Devlet uzaktaydı. Emeklilik yoktu... Organize değildik. Tınazını savurmazsan, hamurunu yoğurmazsan, ekmeğin yoktu. Dağdan odun kesmezsen yakacağın yoktu. Koyunu kırkmazsan, şalvarın menereğin yoktu. Kumaş bir olaydı başlıbaşına, iskarpin de öyle. Demir kaşıksa lükstü.. Emeğimizle tabiattan, hayatımızı koparıyorduk.”

Aslında babasının bulup buluşturduğu 55 kuruşla kaydolduğu o ortaokul ile birlikte Süleyman “hayatı koparmak” için büyük bir aşama katetmişti. O yıl babasının götürdüğü bir törende ilk kez İsmet İnönü’yü görmüştü. yıllar sonra en önemli siyasi rakibi olacak İnönü ile ilgili ilk anısı buydu. Dayısının oğlu Abdullah ile birlikte anneannesinin evinde kalıyorlardı. Bütün ihtiyaçları köyden geliyordu. Özellikle Türkçe, tarih, coğrafya, fen ve hesap derslerinden 10 alması ile öne çıkmıştı. Müzik, resim, beden eğitimi ve yabancı dilde ise deyim yerindeyse ‘dökülüyordu.’ 1.5 lira kira verdikleri ev, Yahya Çavuş’a ağır gelmeye başlamıştı. Sonunda Süleyman parasız yatılı sınavlarına girmeye karar verdi. Sınavı kazanmış ve Maarif Vekaleti’nden gelen yazıya göre Muğla Lisesi’nde okumaya hak kazanmıştı. Artık ailesine yük olmayacak ama sıla hasreti daha bir artacaktı. Isparta’dan parasız yatılı sınavı kazanan üç kişiydiler. Öğretmenleri dev bir uğurlama töreni ile bu başarıyı özendirici kılmak istiyordu. Yaşamı boyunca (1972) dost olacağı ortaokul müdürü Hilmi Dilmen’in girişimiyle 900 öğrenci, aileler ve meraklı kalabalıktan oluşan devasa bir topluluk tarafından uğurlandıklarında Süleyman ilk kez trene biniyordu. Amaç hasıl olmuş ertesi yıl aynı biçimde uğurlanmayı bekleyen 14 öğrenci parasız yatılı sınavını kazanmıştı.

Leyl-i Meccani

Süleyman arkadaşlarıyla birlikte okulun pansiyonuna yerleşti. 6 kişi bir odada kalıyordu. Ders çalışırken gürültüden çok rahatsız olurdu. Bir defasında arkadaşlarına “susmazsanız bir daha sizinle konuşmam” dediğinde etüd sınıfında derin bir sessizlik çökmüştü. Muğla’da bambaşka bir yaşamın varlığını keşfetmişti. Yemyeşil ormanlar, deniz ve hava adeta sarhoş etmişti. Kahve oyunlarını sevmezdi ama sonraki yıllarda tasavvur etmesi güç olsa da futbol, voleybol ve basketbol oynamıştı. Bir de tango yapmayı çok severdi.

Yine çok başarılıydı. Kendi deyimiyle yaşamı boyunca “koyver gitsin” dememişti. Ancak ilginçtir sınıf arkadaşı Hasan Vardar’ın deyişiyle onlar 18 alırken Süleyman 14’de kalırdı. Vardar gülerek bunun sebebini şöyle anlatmıştı: “Sınavlarda hepimize kopya verirdi. O yazdıklarını bize ulaştırırdı. biz de üç-beş puanı kendi çabamızla almışsak ondan daha iyi not alırdık.” Ama Muğla’da gezip tozmaktan da geri durmuyordu. Muğla’da ortaokul son sınıfı okuduktan sonra 1940 yılında Afyon’da lise yaşamına başladı. Afyon Lisesi başarısıyla bilinen bir okuldu. Rekabet sertti. Sonraki yıllarda birlikte siyaset yapacağı sınıf arkadaşı Dr. Ali İhsan Balım “ölçülü, sormadan cevap vermeyen, başarılı ve çalışkan” zayıf ve çelimsiz, tarşlı kocaman başıyla hatırlıyordu. Demirel Afyon Lisesi’ni bitirdiğinde aklında hukuk ya da mühendislik okumak vardı. “Teknik adam” olmak istiyordu. İstanbul Teknik Üniversitesi (o dönemdeki adıyla, Yüksek Mühendislik Mektebi) sınavına o yıl 4 bin kişi girdi. Süleyman kazanan 150 kişi arasındaydı. Köyde yoksulluk değil ama susuzluk herkesin belini büküyordu. Köyüne su getirdiği gün kendisinden fabrika da isteyen köylüsüne “sizin her evinize bir fabrika kurdum” diyecekti. Aslında sonraki yıllarda yoksul Anadolu toprağında her köye su ve yol hedefinin bir siyaset olduğunu yaşayarak öğrenmişti.

Nazmiye Hanım ve boykot

Okulu kazandıktan sonra köye dönmüş ve bir kahraman gibi karşılanmıştı. Köyün ilk üniversite öğrencisi ve umuduydu. Onun geçtiği yollardan perdeler aralanıyor, merakla İstanbul’da okuyacak Süleyman takip ediliyordu. Artık kız evlatları olan aileler için biçilmiş bir kaftandı. Ancak Demirel kararını çoktan vermişti. Babasının teyze kızı Nazmiye’yi istetti. Kız Sanat Okulu Enstitüsü’nde okuyan Nazmiye ile söz kesildikten sonra Demirel yeniden okuluna döndü.

Nazmiye ise artık çeyiz düzüyor ve uzaktaki nişanlısından gelecek haberleri dört gözle bekliyordu. Demirel ise okulun Gümüşsuyu’ndaki yurduna yerleşmişti. yine eğitimini devlet karşılayacaktı. Daha sonra yanına kardeşi Şevket de geldi. Aynı yurtta kaldılar. Babalarının gönderdiği 15 lira aylık harçlığı paylaşarak kıt kanaat bir yaşam kurdular. Şevket Demirel “ağası” (abisi Süleyman Demirel’e böyle hitap ediyordu) ile bol bol konser ve sinemaya gittiklerini anlatıyordu. İki kardeşin en çok keyif aldığı şey Beyoğlu gezileriydi. Demirel yaz aylarında Isparta’ya dönüyor ve inşaatlarda kontrolör olarak çalışıyordu.

 ‘Anarşist faaliyet’te

Aslında okulun makine mühendisliği bölümüne girmiş ancak bölümü sevmeyince inşaata dönmüştü. 1948 yılında Demirel okulu bitirme hazırlıkları yaparken üniversite yönetimi ek bir dersi zorunlu kıldı. “Hararet Makinaları” dersi okulun eskileri tarafından protesto edildi. Tam da diplomaya bu kadar yaklaşmışken bu ders nereden çıkmıştı? Ders boykot edildi. Sonraları siyasi yaşamı boyunca boykotçu öğrencileri “anarşist faaliyet” olarak gören Demirel de boykota katıldı. Dersin hocası Prof. Fikret Narter, “boykot ederseniz, diploma alamazsınız” restini çekti ve o yıl üniversitenin mühendislik fakültesi mezun vermedi. Demirel ancak 1949 şubat ayında diplomasını alabilecekti. Toplamda 16 saatlik ders yaşamının 8 ayına mal olmuştu.
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.