Eshab-ı Mucibeden - Retoriğe HUKUKTA GEREKÇE

Gerekçenin kişisel serüveninin, Sümer’de suskun kadın davasının mimarları Nippur'lu yargıçlara kadar uzandığını gördük. Yani doğu kökenlidir gerekçe. Doğudan batıya göçü, uygarlıkların göçü kadar eskidir.

Batıda soluklanan gerekçe, bir müddet tarih sahnesinden çekilse de aydınlanma dönemiyle birlikte; batının hukuk aracılığıyla muamma olan her şeye savaş açtığını, her şeyi görünür ve dokunulur kıldığını oluşan bu rüzgârı arkasına almayı başaran gerekçenin, terkettiği yere eskisinden daha donanımlı ve içerik zengini olarak döndüğünü belirledik.

Yeniden doğuşu olanaklı kılan Fransız devrimcileridir. Gerekçeyi bugünlere taşıyan ve onu canlandıran herkese minnettarız. Kendisini mütemadiyen aşan bu buluşun, pozitif hukuk üzerinden başlayan uzun ve meşakkatli yürüyüşünü izlemeye, eriştiği yerlerde kendisini nasıl konumlandırdığını, belirlemeye gayret ettik.

Yeşerdiği topraklar ile geçiş güzergâhlarında karşılaştığı hukuki, ideolojik, politik, kültürel ve toplumsal iklim koşullarından etkilenişini, düğümlenen sorunları nasıl çözdüğünü, hukuki ve toplumsal değişimi nasıl gerçekleştirdiğini, hukukun adalete, tebaanın yurttaşa dönüştüğüne nasıl tanıklık ettiğini belirlemeye çalıştık. Onu anlamaya, onsuzluğun ne anlama geldiğini kavramaya çalıştık. Kendisini bu günlere neden ve hangi araçlarla taşıdığını, demokratik hukuk devletinin değerler setine, toplumsal ve politik değişimlere katkısını, öz ve biçim olarak nasıl yapılandığını, edindiği kimliği büyüteç altına alarak, profilini iyi ve habis yönleriyle tamamlamaya
çalıştık.

Gerekçeye dair edinebildiklerimizle sizleri buluşturmaya çaba harcadık. Onları derledik toparladık. Seslerine kulak verdik, yeri geldi ses olduk, onlarla duygudaşlık kurduk. Kimi zamanlar
farklılıklardan, birlikte ve ortaklaşa bir gerekçe dünyası yaratmayı denedik. Gerekçesizlik motiflerini yasal, hukuki, meşru ve makul modelleri referans alarak etki ve sonuçlarıyla
birlikte belirlemeye çalışırken, hukukun bünyesine musallat olan tehlikeleri, sevdikleri iklim ve coğrafyalarla birlikte, açığa çıkardık. Dahası, eyleyenleri açık ve örtülü bu risklerin yaratacakları etki ve sonuçlara karşı duyarlı olmaya çağırdık.

Geleneksel gerekçe anlayışını sorguladık. Gerekçe dokusundaki değişimi izlemeye, beslendiği damarlar üzerinde yoğunlaşmaya çalıştık. AIHS'in yasalaşmasıyla, onun gerekçe konusuna verdiği ve vereceği katkıyı, açıklayıcı bir tavır içinde olduk. Adil yargılanma ideali ya da toplumsal beklentilere vereceği katkıdan ötürü, hükme yönelen ilginin kısmen de olsa gerekçeye kaymasına vesile olacağını belirledik.

Gerekçenin demokratik bir yargıya olan özlemin dayanaklar üzerinden nasıl ve ne şekilde gerçekleşebileceğine dair önerilerini dinledik.

Bireyseli aşırı kollayan ve onu merkeze alan anlayışların, adalet ve gerçeklik olgusuna erişimi nasıl engelleyeceğini öğrendik. Sizleri buradaki düş, değer ve fırsatlar setiyle buluşturmanın uğraşı içinde olduk. Gerekçenin, nesnel anlamı aracılığıyla sözleşmenin özgürlük, eşitlik, kardeşlik, hukukun üstünlüğü, çoğulcu demokratik toplum ve insan hakları ile ilgili hayallerini, özlemlerini ve umutlarını anımsattık.

Temellendirme düşüncesinin Türkiye sınırlarını, ilk defa modernleşme çabalarıyla birlikte zorlamaya başladığını, Cumhuriyet'i var eden düşünsel ardalanın teorik bir paydaşı olarak onunla, birçok konuda aynı idealleri paylaşmaya devam ederek, cumhuriyeti demokratikleştirmede ne denli isabet kaydettiğini veya başarısız kaldığını saptamaya çalıştık.

Sözleşme'nin teşvik eden bakışını, iç hukukun zorlayan algısıyla birleştiren okumaların bilindik kavramları yorumlayarak varettiği, yepyeni gerekçe anlayışının ruhlarda yarattığı hazzı sizlerle paylaşmanın sabırsızlığını yaşadık. Kimi zamanlar bize bırakılanlardan, kimi kereler de bunlara kattığımız deneyimlerle, yeni sapmaların kaynağına doğru yol aldık. Tüm bunları eylerken de gerekçe ile gerekçesizlik arasındaki sonsuz doğruda sayısız yerleşkelerden, hukukun doğru bilgisinin işaret ettiği kerteye, tutunmayı ve burada vaziyet almayı umut ve hayal ettik.

Gerekçenin ortaya çıktığından bu yana; bazen gücü hapsetmenin bazen de onu yasal ve meşru kılmanın aracı olduğunu, zaman ve mekânı aşarak, devlet ile toplum, toplumu oluşturan aktörler arasındaki gerilimde, ikna ve teskin edici olmayı benimsediğini gördük. Kimi zaman kendisine biçilen rol ile yetinmeyip, sosyolojiden aldığı toplumsal gerçekleri ustalıkla kullanarak, toplumsal karşıtlıkları dengelediği, sertlikleri törpüleyerek geleceğin hukuku ile toplumunu tasarlamaya kalkıştığını, felsefi arka fonuyla içeriğini zenginleştirdiğini, idare ve yasamayı etkisine alarak, zincirlerinden kopup, egemenlik sınırlarını genişletmeye meyilli olduğunu belirledik.

Temel hak ve özgürlüklerin, demokratik isterlerin ve üstün hukukun emrindeki gerekçenin, fırsatını yakaladığında "istisna haline ve hukukuna" kaynaklık yapmakta tereddüt etmeyeceğini saptadık. Var kılınan kılıf ve görünürde gerekçelerle, gerektiğinde toplumsalın duyarsızlaştırılarak sönümlenmesinde, hak ve özgürlükler, demokratik rejim, hukukun üstünlüğü ve hakça bölüşüm gibi kamusal ve toplumsal umarların, büyük bir maharetle ve içten içe
aşınarak yok edilmesinde, rejimin tasfiye ve tesviyesinin muazzam bir aracına dönüştürüldüğünü gördük. Başka bir ifadeyle yasanın hukuku kuşatmasına, devlet aklının gerçeklik olarak lanse edilmesine, ideolojinin hukuka evirilmesine, düşünsel birlikteliğin gerekçeler üzerinden kurulmasına, inancın hükme dönüştürülmesine, gerçeklerin hukukla peçelen-mesine, milliyetçiliğin hukukla ilişki kurmasına ve bireyin hukuk üzerinden aşağılanmasına neden olabileceğini belirledik.

Kuzu postuna bürünen bu tehlikenin, koşullar tahakkuk ettiğinde, merkeziyetçi, otoriter ve dışlayıcı eğilimlerinin yaratacağı tahribatın yakıcılığını iliklerimizde hissettik. Yeri ve zamanı geldiğinde sırla ittifak ederek, temel hak ve özgürlükleri talan ve tasfiye ettiğine ya da savunma hakkını sınırladığına veya bertaraf ettiğine şahit olduk. Savunmadan saklanan dosyalara dayanılarak verilen hükmün, yargılama diyalektiği ve eşitlik ilkesi üzerinden, savunma hakkı ile gerekçeli karar alma hakkını nasıl ve ne şekilde bertaraf ettiğini, bu yok oluşun, birey ve topluma olan maliyetinin trajik öyküsünü Dreyfus'tan; tek varsayım ve olasılık üzerinde duran on bir jüri üyesine karşı, çeşitli olasılıkları sergileyen tek üyenin zaferiyle aklanan sanık örneğinde, karşı oyun savunma için ne anlama geldiğini "On İki Öfkeli İnsan" filminin yaratıcısı Reginald Rose'nin kaleminden, Gregg Toland'n karelerinden öğrendik.

Gerekçenin bu habis yönüyle, toplumu ve onun demokratik isterlerini öteleyen bir güce lojistik sağlayan bir silaha dönüşebileceğini, toplumsal barış özlemini ve toplumsal düzeni koruma idealini, yasaların işlerliğini sağlama ahdini seçtiği retorikle nasıl sönümlediğini, şizofren kimliğiyle umulmadık bir anda, politik ve toplumsalın yumuşak karnını, nasılda yırtarak etkin olabileceğine dair, bilinçlerin uyanık kalmasının, yaşamsal önemine ısrarla vurgu yaptık.

Gerekçenin, hukukun üstün olduğu yerlerde bağlayıcı, Kara Avrupa'sı hukukunda yönlendirici olduğunu, Sözleşme ile birlikte adil yargılanma hakkının bir parçası olarak, demokratik hukuk devletlerinde, gönüllere taht kurduğunu, kendisine gereksinim duyulan her durumda, birey ve toplumun hizmetine hazır hale geldiği, ona duyulan ihtiyacın sönümlenmesiyle bir adım geriye çekilmeyi bildiğini, gelecekte de kendisine ayrılan kulvarda hedefleri için koşmaya devam edeceğine inandık. Adaleti erek edinen hukuk sistemlerinin, yargıcın gerekçe üzerinden bu hedefi gerçekleştirme fikrine sıcak baktığını, bu bakış açısının bireysel beklentilerin sürpriz kararlarla aşılmasına onay vererek, gerekçeler aracılığıyla hukukun adalete dönüştürülmesine izin verdiğini belirledik. Gerçeklikten adalet ve hukuk yaratmaya onay veren dizgelerde kamu gücü, ulusal çıkarı oluşturan referansların, güçlü demokrasi ve hukuk anlayışı tarafından sınanarak, kontrol altında tutulduğunu böylece onların totaliter eğilimlerinin iğdiş edildiğini saptadık. Anılan sistemlerin, gerekçenin etki ve sonuçlarını benimseyerek, ilginin
salt hükme kayma olasılığını aldıkları sıkı ve ciddi önlemlerle önlediklerini, yargılamanın odağına bireysel beklentileri sağlayan hedefleri koyan sistemlerin ise, gerekçenin yaşam alanını daraltarak, temeli hüküm olan bir fetiş
kulesi inşa ettiklerini gördük. Gerekçenin antik doğasının, yaratılan teknik, bireysel ve sığ bir atmosfer içinde yok edildiğini ya da teğet geçildiğini izledik. Kimi sistemlerin ise bireysel olanı kamusal beklentilerle bir arada yürütmeyi yeğleyerek gerekçeye nefes aldırdıklarını saptadık.

Yargılamayla temin edilmek istenen amacını, sistemlerin gerekçe-hüküm bağlamlı paradigmalarını belirleyen temel parametre olduğunu saptadık.

Gerekçesizliğin, insanın yaşamına, malvarlığına ve özgürlüğüne nasıl hükmettiğini, yarattığı etki ve sonuçlara hukukun göstereceği refleksi dilimiz döndüğünce olabildiğince ve soğukkanlı biçimde ifade etmeye çalıştık.

Buna rağmen gerekçe dünyasının ne kadarlık kısmına projektör tuttuğumuzu veya neleri ıskaladığımızı bilmiyoruz. Onu bilecek ve takdir edecek durumda da değiliz. Sizlerin bu mütevazı çalışma karşısında ya da yanındaki duruşunu ilgi ve merakla bekliyoruz.

Bu çabanın yazgısını belirleyecek olanlar sizlersiniz. Anılan çalışmaya yönelen bakışlar ister olumlu, ister olumsuz olsun fark etmez. Kesin olan bir şey var ki; oda, bu eleştirilerin açacağı kanalları kullanarak ve de bu uyarılara tutunarak, geleceğin hukukunu ve toplumunu kurgulamanın zerresi olmaya devam edeceğimizdir. Bizi ayakta ve diri tutan, bu umar ve idealdir. Yenilerinde buluşmak dileğiyle Sultanahmet/İstanbul


Hilmi ŞEKER
İstanbul Hukuk Hakimi



İçerik detayı için TIKLAYINIZ

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.