Başkanlık için anayasal hazırlık yeter mi?
Levent Köker 

Merhum Özal'ın cumhurbaşkanlığından bu yana geçen çeyrek asra yaklaşan dönem boyunca, bu konu iktidar ve muhalefet arasında yer yer sert polemiklere konu olmuştur. 

Bugün de yine doğru dürüst, derinlikli tartışmalar yerine polemikçi yaklaşımların öne çıktığı gözlenmektedir. Bunları bir ân için göz ardı ederek, başkanlık sisteminin ne olduğu üzerinde duralım. 

Önce bir tespit: Başkanlık, tüm siyasî sistemler gibi, sâdece anayasal ve diğer hukukî kurallar ile tanımlanabilecek ve bundan ibâret sayılabilecek bir sistem değil. Bu bakımdan, sistemin hukukî yönlerini, sistemin gerektirdiği siyasî ve kültürel gelenekler ve toplumsal yapı özellikleriyle birlikte ele almak gerekmektedir. 

Hemen bir tesbit daha: Başkanlık sistemi, hukukî açıdan, devlet başkanının güçlü bir konumda bulunması demek değil. Türkiye'deki tartışmalarda her zaman başkanlık denince "tek adam diktatörlüğü"ne yönelik bir "baskıcı" sistem anlaşılıyor ve tartışma da bu noktada sert polemiklere dönüşerek anlamını yitirebiliyor. Oysa bu doğru değil. Hattâ tam aksine, başkanlık, parlamenter sistemdeki 'başbakan'dan daha güçsüz bir devlet başkanı öngörüyor. 

Başkanlık sisteminde yasama organı, parlâmenter sistemde olduğu gibi halk tarafından doğrudan seçiliyor. Buna karşılık yürütme organı (yâni hükûmet) parlâmenter sistemde yasama organının içinden çıkıyor ve yasama organının denetimi altında bulunuyor. Bu denetim, koşullar oluşursa, yasama organının hükûmeti düşürmesi gibi bir sonucu da içeriyor. Buna karşılık yürütme organının da yasama faaliyetlerine örneğin "bakanlar kurulu tasarısı" biçiminde kanun önerileri getirmek suretiyle doğrudan etki etmesi mümkün ve genellikle sistem de bu etki altında işliyor. Başkanlık sisteminde ise yürütme "tek kişi"den, halk tarafından seçilen "başkan"dan ve onun tâyin edeceği, yasama organına karşı doğrudan sorumlu olmayan "sekreterler"den (parlâmenter sistemdeki "bakanlar") meydana geliyor. Parlâmenter sistemde yürütme organının yasama organından "güvenoyu" alması gerekiyor, başkanlık sisteminde ise yürütme organı olan "başkan" için böyle bir zorunluluk yok. 

Buna karşılık "sekreter" tâyinlerinde yasama organının (daha doğrusu bu organın bir bölümü olan "senato"nun) onayı gerekiyor. Bu onay, 'başkan'ın sâdece önemli atamaları için değil, icraî önem taşıyan örneğin "bütçe" gibi pek çok tasarrufu bakımından da zorunlu. 

Buraya kadar söylenenlere bakılarak, başkanlık sisteminde 'başkan'ın, parlâmenter sistemdeki başbakandan daha güçsüz veya daha sıkı bir denetim altında olduğu ortaya çıkıyor. Burada, bir noktayı daha hatırlatalım. 

Parlâmenter sistemde başbakan (koalisyon dönemleri hâriç) parlâmento çoğunluğunu elinde bulunduran siyasî partinin lideri olarak hem yürütmeyi hem de yasamayı kendi kontrolünde tutabiliyor. Bu nedenle iktidardaki konumu, ünlü siyaset bilimci Maurice Duverger'in kırk yıl kadar önce Türkçeye tercüme edilmiş eserinin başlığında olduğu gibi, "seçilmiş kral" gibi nitelendirilebiliyor. Başkan ise yasama ve yürütmenin birbirinden (organik bağların kesilmesi anlamında) kesin olarak ayrıldığı bir "fren ve denge" sistemi içinde sürekli olarak yasama organının onayına tâbi işlemlerle siyaset icrâ etmek durumunda ve hem hukukî olarak hem de siyasî kültür özellikleri bakımından yasamayı kontrol etme gücüne sâhip değil. 

Bu son noktayı biraz açalım. Başkanlık sistemindeki yasama-yürütme ayrılığı parlâmenter sistemdekinden farklı. Bu farklılığı ifâde etmek için zaman zaman, başkanlık sistemindekine "kuvvetler ayrılığı", parlâmenter sistemdekine ise "görev (fonksiyon) ayrılığı" veya hattâ işbölümü gibi adlar verilebilmektedir. Bu terminoloji farklılığı, aslında iki sistemin özünde farklı bir mantığa dayandığını da göstermektedir. Başkanlık sistemi, kuvvetlerin kesin (organik) ayrılığını öngörürken, bunu özgürlüklerin korunması bakımından bir zorunluluk saydığı "fren ve denge sistemi"nin ifâdesi olarak düşünmüştür. Buna göre "bireysel özgürlük" en temel değerdir ve bu değere yönelik en büyük tehdit siyasî iktidardan gelmektedir. Bu nedenle, tek kişi iktidarının özgürlüğü tehdit etmesi ne kadar endişe verici bir ihtimal ise çoğunluğun zorbalığı da o derece endişe verici ve gerçek bir ihtimaldir. Dolayısıyla devlet iktidarının iki önemli parçasını oluşturan yasama ve yürütme birbirinden kesin olarak ayrılmalı ve bu suretle birbirlerinin özgürlüğü tehdit edecek aşırılıklarını denetleme ve dengeleme imkânına kavuşturulmalıdır. Bu, "özgürlük için denetleme/dengeleme" temeline dayanan kuvvetler ayrılığı anlayışı, ayrıca yasama organını da kendi içinde iki bölüme ayırmayı da içermiştir. 


Başkanlık sisteminin en canlı ve iyi işleyen örneği olan ABD'de örneğin yasama organı olan "Kongre", Temsilciler Meclisi ile Senato'dan oluşmaktadır.Şimdi bu noktada hemen belirtmek gerekir ki, yasama organının bu biçimde iki bölümden oluşması başkanlık sisteminin ayırt edici özelliği değildir. 

Sistem başkanlık da olsa, parlâmenter de olsa veya bunlar arasında kalan bir alternatif olarak örneğin yarı-başkanlık biçiminde de örgütlense, yasama organında "senato" bulunabilmektedir. Örneğin parlamentarizmin beşiği olan İngiltere'de "Lordlar Kamarası", Almanya'da "Bundesrat", Fransa'da, İspanya'da ve İtalya'da senato vardır ama bu ülkelerin yarı-başkanlık olan Fransa dışında, hepsi parlamenter sisteme sâhiptir. 

Bununla birlikte, senatosuz bir yasama organının başkanlık sisteminin gerektirdiği fren ve denge işlevini yerine getirmekte zorlanacağını söylemek mümkündür. Kanımca, "senatosuz parlâmenter sistem" olabilirse de aynı şeyi başkanlık sistemi için söyleyemeyiz. Daha kestirme olarak, senatosuz başkanlık sistemi olmaz veya olmamalıdır demek daha yerinde olacaktır. 

Başkanlık sistemi için "senato" vazgeçilmezse, o zaman senatonun hangi esasa göre düşünülmesi gerektiğini konuşmamız gerekecektir. Bu konu Türkiye açısından özel olarak önemlidir ve 1961 Anayasası döneminde yaşanan Cumhuriyet Senatosu tecrübesinin değerlendirilmesini de gerekmektedir. Şu kadarını hemen söyleyeyim: Özgürlükçü yanları olan 1961 Anayasası'nda Senato, halk çoğunluğuna karşı devlet seçkinlerinin duyduğu güvensizliği ifâde eden vesâyetçi niteliği öne çıkan bir yapıdaydı. Bunu 1960 darbecilerinin 'tabiî senatör' olarak mevcudiyetlerinde, cumhurbaşkanı kontenjanından atanan "kontenjan senatörleri"nde ve halk tarafından senatoya seçilebilmek için getirilmiş olan 40 yaşını bitirmiş ve yüksek öğretim görmüş olmak şartlarında görebilmekteyiz. Oysa bir siyasî sistem unsuru olarak senato, çağdaş demokratik cumhuriyetlerde özgürlüklerin siyasî iktidara karşı güvencesini oluşturan bir kurum niteliği kazanmıştır. Bu bakımdan Türkiye için de, eğer başkanlık sistemi düşünülecekse, bunun vesayetçiliğin değil özgürlüğün güvencesi olma temelinde yapılandırılacak bir senato ile birlikte düşünülmesi zorunludur. 

Başkanlık sisteminin ana hatlarıyla ortaya konulabilecek kurumsal yapı özelliklerinin yanında, bir de sistemin içinde yer aldığı genel devlet anlayışı ve buna bağlı olan siyasî kültür özellikleri önemlidir. Demokratik ve özgürlükçü bir düzeni sürdürmek bakımından başarılı olduğunu kanıtlamış tek başkanlık sistemi olan ABD'nin bu başarısının altında bireysel özgürlüğü esas alan, adem-i merkeziyetçi, Kıt'a Avrupası'ndan farklı olarak gevşek disiplinli ve bireysel temsil esasına dayalı bir siyasî parti hayatına sâhip olmakla nitelenen bir siyasî kültürün yattığı sıklıkla vurgulanmış olan bir husustur. Türkiye'deki tartışmalarda bu boyutun da ihmâl edilmemesi gerekir. Acaba Türkiye'de böyle bir özgürlükçü siyasî kültür zemini var mıdır?




Zaman
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.