Demokratik toplumda hukuk-siyaset ilişkisini nasıl anlamalı?


Levent Köker  

Bu tartışma ekseninde ilgi çeken tezlerden biri, Anayasa da dâhil olmak üzere mevzuatta yapılan bir dizi değişikliğin "hukukun siyasallaşması" diye nitelendirilmesi. Buna göre hukuk siyasetten, siyasî olandan bağımsız bir biçimde var olabilir. Ayrıca, siyasetten bağımsız bir alan olarak hukukun siyasallaşması istenmeyen, kötü bir şeydir. Oysa burada ciddî bir paradoks mevcut: Hukuk iddiâ edildiği gibi siyasetten arınmış ve arınması, arınmış kalması gereken bir alan ise, o zaman siyaset de imkânsızlaşıyor. Var olan en yaygın tanımlarından birine göre siyaset, mevcut bir toplum ve devlet düzenini muhafaza etmeye veya değiştirmeye yönelik düşünce ve eylemler bütünü. İster mevcudu muhafazayı, ister değişimi hedeflesin, siyasetin özü hukuk kurallarıyla ilgili olması. Örneğin günümüz Türkiye'sinde "statükoculuk" ve "değişimcilik" diye adlandırılabilen tavır alışların tümü, başta anayasa olmak üzere mevcut (pozitif) hukuk kurallarına yönelik bir hesaplaşmayı içeriyor. Bunu görmeyip, hukuk düzeninde yapılan veya yapılması düşünülen değişikliklere "hukukun siyasallaştığı" teziyle karşı çıkmak, kendi statükoculuğunu "siyasî" bir tavır gibi görmekten âciz ve siyasetin varlık nedenini inkâra yönelen bir yaklaşım olmaktadır. Bu yaklaşımın bir diğer boyutu, siyaset dışı bir alan olarak kavramak istenilen hukukun (hukuku meydana getiren kurallar manzumesinin) kendisinin siyasetin ürünü olduğunu ve dolayısıyla hukuk ile siyaset arasında koparılması mümkün olmayan, içsel, doğal ve zorunlu bir bağ bulunduğunu fark edememesi veya fark etmek istememesidir. Bu nedenle, hukuk ile siyasetin birbirini dışlayan alanlar olarak görülmesi ve bu temelde hukukun siyasetten arındırılması gerektiği fikri, sâdece siyaseti inkâr ettiği için değil, asıl mes'eleyi görmediği, göremediği için de terk edilmesi gereken bir fikir. Zira, hukuk ile siyaset arasında içsel ve zorunlu bir bağ bulunduğunu gördükten sonra anlaşılabilecektir ki asıl mes'ele, hukukun siyasetten arındırılması değil, hukuk ile siyaset ilişkisinin demokratik bir toplumda nasıl anlaşılması gerektiğidir.

Evet, hukuk ile siyaset arasında içsel ve zorunlu bir bağ bulunmaktadır. En iptidaî anlamıyla hukuk, din ve ahlâk gibi, insan davranışlarını düzenleyen müeyyideli kurallar bütünüdür. Bu en iptidaî anlamıyla bile hukuk, hangi davranışların ne gibi müeyyidelere bağlı olarak düzenleneceğine ilişkin tercihler içermesi nedeniyle "siyasî" mahiyet taşımaktadır. Burada ayrıca hukuku din ve ahlâk gibi alanlardan ayırt etmeyi mümkün kılan ayırt edici bir özelliğine de dikkât etmek gerekmektedir: Ahlâk ve dinden farklı olarak, hukukta bir ihlâl söz konusu olduğunda bu ihlâli tesbit ve uygulanacak müeyyideyi tâyin işinin "devlet", yâni bir kamu gücü tarafından gerçekleştirilmesidir. Modern dünyada hukuk, bu kamu gücünün örgütlenişini ve işleyişini düzenleyen kurallar bütününü de içeren daha kapsamlı ve karmaşık bir yapı niteliği kazanmıştır. Dolayısıyla hukukun sadece hangi insan davranışlarının ne gibi müeyyidelere bağlanarak düzenleneceği yönündeki tercihler anlamında değil, ayrıca devletin örgütlenmesi ve işleyişi ile ilgili tercihleri de içermek anlamında siyasî bir niteliği bulunduğu açıkça ortaya çıkmaktadır.

SİYASÎ SÜREÇ HUKUKU BELİRLER

Dolayısıyla, modern toplum ve devlet düzeninde temel sorun, hukuk ile siyaset arasındaki ilişkiyi kavramakla ilgilidir ve bu sorunun "temel" olması modern toplumun karmaşık, çoğulcu yapısından kaynaklanmaktadır. Modern toplum, yekpâre, türdeş bir bütünlük arz etmekten uzak, çoklu ve çoğulcu bir mahiyettedir. Modern ulus-devlet yapısının ve bu yapının gerisindeki siyasî ideoloji olarak milliyetçiliğin temel kabûl ve hedeflerinin aksine, modern toplum kültürel, meslekî, sınıfsal, cinsiyet ve etnik temelli bir dizi farklılığı içermesinin yanında, birey hayatının çok katmanlı ve ayrışmış yapılar içinde bölümlere ayrıldığı bir nitelik göstermektedir. Bu nedenle hukuk, modern toplum ve devlet düzeninde, bu çoklu ve çoğulcu yapı özelliklerini kavrama yeteneğine sâhip, özgürlükçü ve demokratik bir niteliğe kavuşturulmak durumundadır. İşin özünde hukuku var eden ve ondan ayrılması mümkün olmayan siyasetin bu nitelikle uyumlu bir kavrayışa kavuşturulması gereğini kavramak yatmaktadır.

Modern dünyada hukuk ile siyaset arasındaki ilişkiyi kavramaya yönelik bir yaklaşım, hukukun varlığını bir insan topluluğunun kendi kimliği ve varlığı ile ilgili olarak yaptığı bir tanımlama ve tercihin varlığına bağlamaktadır. Alman düşünürü Carl Schmitt'e bağlanan bu yaklaşım, hukuku siyasete tâbi kılmakta ve siyaseti de bir "ulusal" topluluğun kendi kimliğini ve varlık irâdesini ortaya koymakla ilgili bir kolektif karara atıfla tanımlamaktadır. Böylece hukuk, kendisinden önce verilmiş bir "ulusal varoluş" kararına tâbi olarak varlık kazanmakta ve onunla çatışmadığı ölçüde geçerli, yâni muteber addedilmektedir. Bu yaklaşım, esas itibariyle, hukukun varlığını ve itibarını bir "ulus-devlet"in bekasıyla ilişkilendirilen "siyasî karar"a bağlaması nedeniyle, Türkiye'deki tartışmalarda ileri sürülen "hukukun siyasallaşması" tezine bağlanabilmektedir. Türkiye'de bu tezde ileri sürülen "siyasallaşma" ifâdesi, aslında, Cumhuriyet'in "ulus-devlet" projesiyle çatışan ve dolayısıyla onu tehdit eder biçimde algılanan yeni bir hukuk üretme sürecinin adı olmaktadır. Burada, paradoksal bir biçimde, değiştirilmekte olan düzenin korunması hedefinin ise "siyasî" bir anlam taşıdığı ise gözlerden kaçmaktadır.

Siyasete ilişkin bir diğer modern kavrayış, siyaseti içinde çatışma ve uzlaşmanın bir arada bulunduğu bir iktidar mücadelesi süreci ve bu mücadelenin hedefini de toplumdaki değerlerden pay alma olarak görmektedir. Çağdaş siyaset biliminin ana gövdesine hâkim olan bu yaklaşım açısından hukuk, özünde bu iktidar mücadelesinin çerçevesini ve araçlarını oluşturmaktadır. Türkiye'de "hukukun siyasallaşması" tezini ortaya atan görüş sâhipleri, bu tezi zaman zaman hukukun bir iktidar mücadelesinin aracı hâline getirildiğini ifâde etmek üzere de ortaya koymaktadırlar. Modern toplum ve devlet düzeninde böyle bir kavrayışın yeri olmakla birlikte, hukuk-siyaset ilişkisinin bu kavranış biçimi de, demokratik çoğulculuğun gereklerini karşılamakta yetersizdir.

Hukuk-siyaset ilişkisinin modern demokratik toplum düzeni bağlamında nasıl kavranması gerektiğine cevap oluşturabilecek üçüncü yaklaşım ise, siyaseti hukuk normlarını oluşturma süreci olarak görmekte ve bu süreci modern toplumun karmaşık, çoklu ve çoğulcu yapısına uygun düşen kuralların belirlemesi gerektiğini ileri sürmektedir. Burada öne çıkan birinci husus, hukuku var eden siyasî sürecin hiçbir (ahlâkî veya dinî veya inanç temelli) metafizik zemine dayanmaması, hiçbir "homojen" toplum tasavvuruna sâhip olmaması gerektiğidir. Bunu izleyen ikinci ve üçüncü hususlar ise, özgürlüklerin ve katılım imkânlarının genişliğini sağlamak ve bu yolla hukuk-siyaset ilişkisinin doğru kuruluşuyla ilgilidir. Türkiye'nin önümüzdeki dönemde hukuk-siyaset ilişkisini doğru zemine oturtması bakımından önemli görünen bu hususları bir sonraki yazıda ele alacağım.


Zaman

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.