Ceza hukukunun evrensel anlamda kabul görmüş ve bütün çağdaş hukuk sistemlerinde uygulanmakta olan birtakım ilke ve prensipleri bulunmaktadır. Tarihi süreçte dünyada yaşanan olaylar, toplumsal eylemler, devrimler ve doktrinsel anlamda yapılan çalışmalar sonucunda; ceza hukukunun temel ilkeleri, pozitif hukukta bugünkü halini almış bulunmaktadır. Bu evrensel ilkeler kendilerine kimi zaman Anayasa metinlerinde, kimi zaman uluslararası sözleşmelerde, kimi zaman ise yürürlükte bulunan ceza kanunlarında yer bulmaktadır.

Hukukumuzda ise evrensel ceza hukuku ilkelerinin bir kısmı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile güvence altına alınmış iken, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde yer alan birtakım düzenlemeler de bu ilkelerin yerinin daha da sağlamlaşmasına yol açmıştır. Bu doğrultuda ceza hukukunun evrensel ilkeleri, Türk Ceza Kanunu’nda ve Ceza Muhakemesi Kanunu’nda da karşımıza çıkmaktadır.

Evrensel olarak kabul görmüş ceza hukuku ilkelerinin en başında, suçta ve cezada kanunilik ilkesi gelmektedir. Bu ilke, bir “hukuk devletinde” hangi eylemlerin suç olduğunun kişiler tarafından bilinebilmesini ve bunlara uygulanacak olan yaptırımların yargı mercilerini şüpheye düşürmeyecek şekilde kanunda açık ve net bir şekilde belirli olmasını güvence altına almaktadır. Kanunilik ilkesi, hukuk devleti olmanın ve bireylerin temel haklarını korumanın bir gereğidir. Bu ilkeye göre bireylerin, kanunlara uygun davranma anlamında hangi eylemlerinin kabul edilebilir olduğunu veya hangi eylemlerin suç teşkil ettiğini önceden bilebilmeleri sağlanmaktadır. Bu ilkenin bir alt kavramı olan belirlilik ilkesi ise; kanunlarda hangi fiillerin suç teşkil ettiğinin açık ve anlaşılır bir şekilde anlatılması, sınırlarının belirlenebilir olması ve suç için uygulanacak olan yaptırımların yani ceza ile güvenlik tedbirlerinin gösterilmesini sağlamaktadır. Zira, kanunun meçhul ve anlaşılamaz olması halinde, kişilerin hukuki güvenliğinin ve adil yargılanma hakkının ihlal edilmesi sonucunun doğması muhtemel olacaktır. Belirlilik ilkesi, kanunda kullanılan ifadelerin yoruma açık olmamasını, bireylerin hak ve yükümlülüklerinin bilincinde olabilmesinin güvencesi niteliğindedir.

Anayasa Mahkemesi’nin 26/12/2013 gün ve 2013/67 E. 2013/164 K. sayılı kararında “belirlilik” ilkesi oldukça isabetli bir biçimde açıklanmıştır: “Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan hukuk devletinin temel ilkelerinden biri belirlilik”tir. Bu ilkeye göre, kanun düzenlemelerinin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir tereddüde ve şüpheye yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır ve uygulanabilir olması ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı koruyucu tedbirler içermesi de gereklidir. Belirlilik ilkesi, hukuki güvenlikle bağlantılı olup birey hangi somut eylem ve olguya hangi hukuki müeyyidenin veya neticenin bağlandığını, bunların idareye hangi müdahale yetkisini doğurduğunu bilmelidir. Birey ancak bu durumda kendisine düşen yükümlülükleri öngörebilir ve davranışlarını belirler. Hukuk güvenliği, normların öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar.”

Kanunilik ilkesinin önemli sonuçlarından birisi de kıyas yasağıdır. Kıyas, mevcut yasal düzenlemelerde açıkça dile getirilmemiş veya düzenlenmemiş bir olayla karşılaşıldığında, benzer bir olaya ait mevcut kanuni düzenlemeleri veya önceki yargı kararlarına binaen bir çıkarımda bulunma anlamına gelmektedir. Bu şekilde, yasanın bir normuna dayanılarak, yasanın öngörmediği başka bir norm meydana getirilmektedir. Ceza kanunlarındaki boşlukların hakim tarafından doldurulması mümkün değildir. Kıyas yasağı sadece yasanın suç ve ceza içeren hükümleri açısından değil, genel hükümler bakımından da geçerlidir. Nitekim bu husus Türk Ceza Kanunu’nun 2. maddesinde de kendisine yer bulmaktadır. Buna göre: "  1. Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz. Kanunda yazılı cezalardan ve güvenlik tedbirlerinden başka bir ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunamaz. 2. İdarenin düzenleyici işlemleriyle suç ve ceza konulamaz. 3. Kanunların suç ve ceza içeren hükümlerinin uygulanmasında kıyas yapılamaz. Suç ve ceza içeren hükümler, kıyasa yol açacak biçimde geniş yorumlanamaz." Görüleceği üzere ceza hukuku anlamında açıkça suç sayılmayan bir eylem nedeniyle kıyas yoluyla ceza veya güvenlik tedbirine karar verilmesinin önüne geçilmiştir.  

Bir hukuk devletinin gerekliliği olan ceza hukukunun evrensel ilkeleri doktrinde de pek çok kez açıklanmış bulunmaktadır. Özellikle “hukuk güvenliği” ve “belirlilik” ilkelerinin önemine vurgu yapan birtakım çalışmalarda; yalnızca hangi eylemin suç teşkil ettiğinin bireyler tarafından bilinebildiği bir düzende hukuk devletinden bahsedilebilmesinin mümkün olacağı ve yine bu sayede hukuk güvenliğinden söz edilebileceği değerlendirilmiştir. Anayasada öngörülen temel hak ve hürriyetlerin yalnızca yazılı bir metinden ibaret olmadığının anlaşılabilmesi ve bireylerin hukuki anlamda kendilerini güvende hissedebilmesi devletin asli ödevlerindedir. Bu husus da ancak hukuki güvenlik ilkesinin sağlanması ile mümkün olabilir. (Anayasa Mahkemesi 2015/94 E. ve 2016/27 K.) Doktrinde hukuki güvenlik ilkesinin gerekleri şu şekilde sıralanmıştır. 1- Devlet faaliyetleri, önceden öngörülebilir, tahmin edilebilir olmalıdır. 2- Devlet faaliyeti, önceden hukuk kurallarıyla düzenlenmiştir. 3- Hukuk düzeninde mümkün olduğunca hukuki istikrar sağlanmalıdır. 4- İdarenin tek yanlı işlem yapma üstünlüğüne karşı, güvece niteliğindeki kurallarla (bireylere katılma, dinleme ve savunma hakkı gibi haklar tanınarak) birey ile idare arasında denge sağlanmalıdır. 5- İdare, bireyin haklı beklentilerine uygun davranmalıdır. 6- Yasal düzenlemelerde hukuka ve devlete olan güveni zedeleyici hususlardan kaçınılmalıdır. 7- Devlet kişinin maddi ve manevi varlığını geliştirilebilmesi için hukuk güvenliğinin sağlandığı bir hukuk devleti yaratmalıdır.(Prof Dr. Bahtiyar Akyılmaz, Prof. Dr. Murat Sezginer, Doç. Dr. Cemil Kaya- Türk İdare Hukuku - Ankara 2009, 5.130.131)

Anlaşılacağı üzere bir hukuk devletinde bireylerin, hangi eylemleri nedeniyle ceza veya güvenlik tedbiri ile karşı karşıya kalabilecekleri konusunda bilgi ve bilinç sağlayabilecekleri yegâne kurum, ceza hukuku normlarıdır. Bireyler, meydana getirdikleri eylemlerin kanunda açıkça suç sayılıp sayılmayacağını bilebilmeli, suç teşkil etmeyen bir eylemin kıyas yoluyla suç haline getirilmeyeceği konusunda devlete karşı güven duyabilmelidir. Kısacası ceza hukuku normları; kanuni, belirlenebilir, öngörülebilir ve tespit edilebilir nitelikte olmalıdır.

Yürürlükteki Türk Ceza Kanunu ve Ceza Muhakemesi Kanunu’nun suç, ceza ve güvenlik tedbirlerine ilişkin normlarının kanuni, belirlenebilir, öngörülebilir ve tespit edilebilir nitelikte olduğuna ilişkin kuşku yoktur. Ancak bireylerin hangi eylemlerinin suç teşkil edeceği ve bu eylemleri nedeniyle haklarında ceza veya güvenlik tedbirine hükmedileceğine ilişkin düzenlemeler Türk Ceza Kanunu ile sınırlı değildir. Hukukumuzda, başkaca kanunlarla da bazı eylemlerin suç veya kabahat teşkil edeceğine ilişkin birtakım düzenlemeler getirilmiş olup, bu eylemler nedeniyle başvurulacak ceza veya güvenlik tedbirlerine ilişkin hükümler de yine aynı kanunlarda yer almaktadır.

31 Mart 2011 tarihinde kabul edilip, 14 Nisan 2011’de Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren 6222 sayılı Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun; bireylerin, spor müsabakaları başta olmak üzere, sporu ilgilendiren her alanda meydana getirdiği eylemler nedeniyle birtakım yaptırımlarla karşılaşabildiği, doğrudan ceza hukukunu ilgilendiren bir düzenlemedir. İşbu kanunun getiriliş amacı, isminden de anlaşılabileceği üzere spor müsabakaları öncesinde, esnasında veya sonrasında spor alanları ile bunların çevresinde, taraftarların sürekli veya geçici olarak gruplar halinde bulundukları yerlerde veya müsabakanın yapılacağı yere gidiş ve geliş güzergâhlarında şiddet ve düzensizliğin önlenmesidir.

Kanunun 2. maddesi: "müsabaka öncesinde, esnasında veya sonrasında, spor alanları ile bunların çevresinde, taraftarların sürekli veya geçici olarak gruplar halinde bulundukları yerlerde veya müsabakanın yapılacağı yere gidiş ve geliş güzergâhlarında, takımların kamp yaptığı yerlerde uygulanacak güvenlik önlemlerini, şike, teşvik primi ve diğer yasak fiil ve davranışları, bunlara uygulanacak yaptırımları, spor kulüplerinin, spor kulübü yöneticilerinin, sporcularının ve diğer görevlilerinin, genel kolluk veya özel güvenlik görevlilerinin, hakemlerin, taraftarların, taraftar derneklerinin, taraftar temsilcilerinin, spor federasyonlarının, yazılı veya görsel ya da işitsel kitle iletişim kuruluşları ile mensuplarının ve diğer ilgili kişi ve kurumların spor müsabakalarında şiddet ve düzensizliğin önlenmesine ilişkin hususlardaki görev ve sorumluluklarını kapsar." şeklindedir. Kanunun kapsamının, spor ile doğrudan veya dolaylı ilişki içinde bulunan herkesin hemen her türlü eylemini içerdiği görülmektedir. Ancak düzenleme incelendiği taktirde; şike ve teşvik primi hariç hemen hemen her yaptırımın doğrudan “taraftara” yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Kulüplerin sorumlulukları da genel olarak yine taraftarların eylemiyle ilişkili tutulmuştur. Bu nedenle, hayatımızda uzun bir süredir yer alan ve söz konusu kanuni düzenleme kapsamında getirilen Passolig uygulaması da esas düzenin tribünlere ve taraftarlara getirilmesi amacından kaynaklanmaktadır.

6222 sayılı Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanunun tanımlar başlıklı 3’üncü maddesinde “taraftar grubunun” ne anlama geldiğinin tanımının yapılması yoluna gidilmesi tercih edilmemiştir. Ancak ilgili kanunun birçok bölümünde “taraftar”, “taraftarı olan” gibi kavramlara yer verildiği görülmektedir. Bu nedenle öncelikle “taraftarlık” kelimesinin sözlük tanımının yapılması gerekmektedir: Birbirine karşıt yanlardan herhangi birini destekleyen, tutan ya da herhangi bir şeyden yana olan kimse, yandaş” şeklinde tanımlanan taraftarlık olgusu, yukarıda da belirtildiği gibi kanunun birçok yerinde kullanılmaktadır.

6222 sayılı kanunun 18. maddesinin 8. fıkrasında şu hususlar belirtilmektedir: "Bu madde hükümlerine göre spor müsabakalarını seyirden yasaklanan kişi, yasaklama kararının sebebini oluşturan fiilin işlendiği müsabakanın tarafı olan ve taraftarı olduğu takımın katıldığı spor müsabakalarının yapılacağı gün, yurt içinde bulunduğu takdirde, müsabakanın başlangıç saatinde ve bundan bir saat sonra bulunduğu yere en yakın genel kolluk birimine başvurmakla yükümlüdür." 6222 sayılı kanunun 18. maddesinin 9. fıkrasında ise Sekizinci fıkradaki yükümlülüğe aykırı hareket eden kişi, her bir müsabaka için yirmibeş günden az olmamak üzere adli para cezası ile cezalandırılır.” hükmü yer almaktadır. İlgili kanun maddesinde, kişinin yasaklama kararının sebebini oluşturan fiilin işlendiği müsabakanın tarafı olan ve taraftarı olduğu takımın katıldığı spor müsabakalarının yapılacağı gün imza atmakla yükümlü olacağı belirtilmektedir.

Seyirden yasaklama tedbirinin düzenlendiği işbu kanun maddesi, hukuk güvenliği ve belirlilik ilkeleri açısından sakıncalı ve iptal edilmesi gereken bir hükümdür. Zira bir kimseye "taraftarı olduğu takımın katıldığı spor müsabakalarının yapılacağı gün" imza atma gibi bir yükümlülük getirilebilmesi için; o kişinin taraftarı olduğu takımın hangi takım olduğunun açık, net ve belirlenebilir nitelikte olması gerekmektedir. Söz konusu kanun maddesinde ise net olmayan, ucu açık bir ifade kullanılmış ve ilgili hüküm ceza muhakemesi hukukunun temel ilkelerine aykırı bir biçimde yoruma açık bırakılmıştır.

Gerçekten de bir kimsenin taraftarı olduğu takımın tespitinin yapılması bakımından, kesin bir kanaat oluşturması mümkün olmasa da birkaç yöntemin varlığı söz konusu olabilecektir:

Kişinin taraftarı olduğu takımın belirlenebilmesi için kullanılabilecek yöntemlerden ilki: O kişinin daha önce başvurmuş olduğu bir Passolig kartının ve hesabının olup olmadığının sorgulanmasıdır. Kişi, eğer ki bir Passolig kartına sahip ise bu kartı çıkarırken ve üyelik kaydı oluştururken takım seçimi yapmak zorundadır. Eğer ki kişi, Passolig kartı çıkarılırken takım seçimi yapmak zorunda kalmış ise; kişinin seçim yaptığı o takımın taraftarı olduğu yönünde bir karine oluşması mümkün olabilecektir. Ancak bu durumun aksinin tespiti de kolaylıkla ortaya konabilmektedir. Kişi, Passolig kartı çıkarırken herhangi bir takım seçimi yapabileceği gibi, eğer ki takım seçimi yapmak istemez veya taraftarı olduğu takım bulunmaz ise; herhangi bir takıma ait olmayan, doğrudan Türkiye Futbol Federasyonu logosu bulunan bir kart çıkarması da mümkündür. Ayrıca yine kişinin, Passolig kartı çıkardığı ve seçim yaptığı spor kulübünün taraftarı olmasa dahi, sırf yaşadığı şehirde oynanacak bir futbol müsabakasını izleyebilmek için dahi o müsabakanın oynanacağı stadyuma ev sahipliği yapan takım logolu bir Passolig kartı çıkarmış olma ihtimali mevcuttur. Hal böyle olunca, bir kimsenin Passolig kartında herhangi bir takım logosunun bulunması dahi tek başına o takımın taraftarı olduğu yönünde kesin bir kanaat oluşturmayacaktır. Bu nedenle, bu yöntemin kullanılarak kişinin tuttuğu takımın tespit edilmesi ve kanunun aradığı "taraftarlık" şartının sağlanması mümkün değildir.

İkinci yöntem ise, kişinin bir spor kulübüne veya taraftar derneğine üyeliğinin bulunup bulunmadığının sorgulanmasıdır. Bilindiği üzere, ülkemizde faal olan spor kulüplerinin mevzuatımız gereğince birer anonim şirket olmalarının yanı sıra, bu spor kulüplerinin aynı zamanda dernek statüleri de bulunmaktadır. Kişi, taraftarı olduğu takıma üye olmak istediğinde; dernek tüzüğünde yer alan şartları karşılamak kaydıyla aslında kulübe değil kulübün ismini ve sıfatını taşıyan derneğe üye olmaktadır. Bununla birlikte; spor kulüplerini desteklemek, organizasyonlar düzenlemek ve birlik sağlayabilmek adına kurulan birtakım taraftar dernekleri de mevcuttur. Kişiler, yine dernek tüzüklerinde aranan şartları sağlamak kaydıyla bu derneklere de üye olabilmektedir. Bir kimse, taraftarı olduğu kulübe veya kulüp için kurulmuş taraftar derneklerine üye ise o takımın taraftarı olduğu yönünde bir karine oluşması yine mümkün görünmektedir. Ancak bu husus dahi başlı başına “taraftarlık” olgusunun ortaya konabilmesi için yeterli değildir. Zira kişinin herhangi bir derneğe üye olmasının altında başkaca pek çok sebep yer alabilir. Kişiler, yaşadıkları şehirde sosyal hayatlarını genişletmek veya kendilerine iş çevresi edinebilmek için de siyasi partilere ve derneklere üye olabilmektedir. Hal böyle olunca, kişinin bu gibi derneklere üye olması dahi başlı başına "taraftarlık" kavramının somut hale gelebilmesini sağlayamamaktadır.

Bu yöntemlerden üçüncüsü ise, kişiye taraftarı olduğu takım hakkında adli merciler tarafından sorgu veya ifade alma işlemi yapılmasıdır. Kişiye, mahkeme tarafından yapılan sorguda, Cumhuriyet Savcılığı veya kolluk kuvvetleri tarafından yapılan ifade alma işleminde hangi takım taraftarı olduğunun sorulması mümkündür. Ancak bu durum dahi kişinin beyan ettiği takımın taraftarı olduğunu ispat etmek için yeterli olmayacaktır. Zira taraftarlık hususu çok öznel, kişiye bağlı, sübjektif ve değişkenlik ihtimali mevcut bir durumdur. Kişi, taraftarı olduğunu beyan ettiği kulübe olan bağlılığını ve sevgisini zamanla yitirebileceği gibi, başkaca bir kulübe de süre içerisinde ilgi ve sevgi duyabilecektir. Sosyal hayatta bu gibi örneklerin sayısı oldukça fazladır. Taraftarlık kurumu, bir ülkenin vatandaşı olmaya veya bir dine mensup olmaya benzerlik göstermemektedir. Kişilerin dini inançları ve hatta vatandaşlıkları bile, şartlarını taşıdıkları ve gerekliliklerini yerine getirdikleri taktirde değişebiliyor iken; taraftarlık gibi hiçbir nesnel ölçüt veya şart taşımayan sübjektif bir durumun zamanla değişemeyeceği düşüncesi hayatın olağan akışına uygun değildir.

Görüleceği üzere taraftarlık kurumunun objektif, nesnel, kesin ve somut bir karşılığının bulunmaması gerçeği, 6222 sayılı kanunun 18/8. maddesini ve buna bağlanan adli para cezası hükmünü içerir 18/9. maddesini; hukuk güvenliğinden uzak, kişilerin "keyfi" şekilde cezalandırılabileceği, Anayasa, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve ceza hukukunun evrensel olarak kabul görmüş tüm ilkelerine aykırılık taşıyan bir hale getirmektedir. Bir kimseyi cezalandırabilmek için "taraftar olma" şartı aranıyor ise, o kişinin "taraftar olduğunun" hiçbir tartışmaya ve kuşkuya yer bırakmayacak şekilde somut ve kesin olarak tespit edilebilmesi gerekmektedir. Bu tespit gerçekleştirilmeden verilen ceza veya tedbir açıkça hukuka aykırılık teşkil edecektir.

Nitekim daha önce Erzurum 3. Sulh Ceza Mahkemesi, Demirci Sulh Ceza Mahkemesi ve Derik Sulh Ceza Mahkemesi tarafından yapılan başvuru üzerine, Anayasa Mahkemesi tarafından 2013/157 E. ve 2014/108 K. sayılı kararda yukarıda belirtmiş olduğumuz hususlara benzer nitelikte tespitler yapılmış ve o dönem ilgili kanun maddesi Anayasa Mahkemesi'nce değerlendirilmiş ve iptal edilmesi gerektiği belirtilmiştir. Ancak başvurudaki usuli eksiklikler nedeniyle iptal kararı verilmesi mümkün olmamıştır. Kararın ilgili kısmı şu şekildedir: "...Diğer taraftan hukuk devletinin temel ilkelerinden biri "belirlilik"tir. Bu ilkeye göre, yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır, uygulanabilir ve nesnel olması, ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesi gerekir.  Belirlilik ilkesi, hukuksal güvenlikle bağlantılı olup birey, yasadan, belirli bir kesinlik içinde, hangi somut eylem ve olguya hangi hukuksal yaptırımın veya sonucun bağlandığını bilmelidir. Birey ancak bu durumda kendisine düşen yükümlülükleri öngörebilir ve davranışlarını ayarlar. Hukuk güvenliği, normların öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar."

Yine aynı kararda şu hususa da yer verilmektedir: "İptali istenen yasa hükümleri ile aleyhine tedbire başlanan şüpheliye uygulanmak istenen tedbirle yüklenen sorumluluk, kişiyi bir takımın sürekli taraftarı olmaya zorladığı ve taraftarlıktan vazgeçme olanağı tanımadığı için, insan onuru ve kişi hürriyeti ile bağdaşmaz. Öte yandan, yurt içinde bulunma koşulu ile ve başkaca istisnaî durum öngörülmeden kişiyi taraftarı olduğu takımı tutmaya zorlamak ve bireye bu takımın spor müsabakalarını takip ederek kolluk birimine her şart ve durumda başvuru yapma zorunluluğu yüklemek insan hakkı ihlâli anlamına gelir ki bu durum ülkemizin de taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 5. maddesinde ifadesini bulan özgürlük ve güvenlik hakkı ve 1. Maddesindeki insan haklarına saygı yükümlülüğü ile de bağdaşmaz ve düzenleme, bu yönüyle de Anayasamızda güvence altına alınan insan haklarına, devletin sporun kitlelere yayılması ödevine, seyahat hakkı ile kişi hürriyeti ve güvenliğine aykırılık teşkil eder."

Taraftarlık olgusunun somut ve belirlenebilir olmamasının haricinde, ilgili kanun maddesinde "spor müsabakası" hususunun kapsamının tespitinin soyut olması da hukuka aykırılık teşkil etmektedir. Zira ilgili maddenin "taraftarı olduğu takımın katıldığı spor müsabakalarının yapılacağı gün" şeklinde açıklanması, söz konusu yükümlülüğün hangi "spor müsabakalarını" kapsayacağının açık şekilde belirtilmediği kanaatine varılmasına olanak vermektedir. Uygulamada genellikle kişi aleyhine, futbol müsabakasında icra ettiği eylem nedeniyle 6222 sayılı kanun kapsamında tedbir uygulanmakta ve tedbir uygulanan kişiye yalnızca futbol A takım müsabakaları sırasında imza yükümlülüğü getirilmektedir. Kişi futbol A takımının müsabakalarına göre en yakın kolluk birimine müracaat ederek imza yükümlülüğünü yerine getirmek durumunda kalmaktadır. Ancak kanun maddesinde böyle bir husus yer almamakta, "spor müsabakaları" terimini kullanılmaktadır. Bu durum ise yine hukuk güvenliğine aykırı bir durumu ortaya çıkarmaktadır.

Özellikle büyük spor kulüplerinin tarafı olduğu spor müsabakası sayısı oldukça fazladır. Spor kulüpleri bir hafta içerisinde, birden çok kez erkek futbol A takımı, U20, U19, U18, U17, U16, U15, U14 futbol takımları, kadın futbol takımları, erkek basketbol A takımı ve alt yaş erkek basketbol takımları, kadın basketbol A takımı ve alt yaş kadın basketbol takımları, erkek voleybol takımı ve alt yaş erkek voleybol takımları, kadın voleybol takımı ve alt yaş kadın voleybol takımları, hentbol, boks, yüzme, jimnastik, güreş, atletizm gibi pek çok branşta spor müsabakalarının tarafı olmakta, diğer bir deyiş ile belki de haftanın her günü farklı farklı branşlarda birden çok kez müsabakaya katılmaktadır. Bununla birlikte ülkemizde de yeni yeni yaygınlaşmakta olan ve hatta kendi federasyonu dahi kurulmuş olan e-spor müsabakalarına ilişkin de spor kulüpleri takımlar kurmakta ve bu kapsamda haftada pek çok kez müsabaka gerçekleştirilmektedir.

İlgili kanun maddesindeki "spor müsabakaları" tanımı tam olarak da bu sebeple Anayasada yer alan temel hak ve özgürlüklere aykırılık teşkil etmektedir. Zira eğer ki kanun maddesi, aleyhine tedbir uygulanan kişinin "spor müsabakalarının" yapılacağı gün imza yükümlülüğü altında olacağını öngörüyor ise; o halde kişinin, "taraftarı olduğu" kulübün tüm spor müsabakalarının oynandığı günlerde ve anlarda kolluk kuvvetlerine başvurmak zorunda kalacağı sonucu ortaya çıkmaktadır ki bu durum da yükümlülük altında olan kişinin haftanın 7 gün ve 24 saatini karakolda geçirmesi gerekeceği gibi hukuka aykırı bir durumu meydana getirecektir. Zira bir tedbir uygulanmak suretiyle kişiye 7 gün 24 saat karakolda geçirme yükümlülüğü getirilerek, herhangi bir mahkeme kararı olmaksızın adeta fiiliyatta bir hapis cezası uygulaması yaratan böyle bir kanun maddesinin hukuka uygun olacağından söz edilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla ilgili kanun maddesinde "kişi aleyhine tedbir uygulanan spor müsabakası türünde ve kişinin tedbir uygulanmasına sebep olan eylemi sırasında bulunduğu tribüne ev sahipliği yapan takımın ilgili spor müsabakası türündeki resmi maçları ile sınırlı kalmak kaydıyla" şeklinde bir düzenleme de yer almadığından, tam aksine "spor müsabakaları" denmek suretiyle ucu açık ve yoruma müsait bir açıklama yapıldığından, kişilere böyle bir yükümlülüğün getirilebilmesi de hukuka uygun değildir.

Ayrıca, uygulamada olduğu gibi kişi yalnızca futbol müsabakalarını seyirden yasaklanıyor ve sadece futbol A takımı müsabakaları oynandığı gün ve saatte imza atma yükümlülüğüne tabi tutuluyor ise; bu kişinin aynı kulübe ait başkaca spor müsabakalarına seyirci olarak katılmasının önüne nasıl geçilebilecektir? Zira bilindiği üzere spor müsabakaları arasında yalnızca futbol A takımı maçlarında Passolig uygulaması bulunmaktadır. Futbol A takımı hariç, özellikle basketbol, voleybol, hentbol, boks, yüzme gibi branşlarda e-bilet uygulaması bulunmamakta ve hatta kişiler bilet alırken kendilerinden T.C. kimlik numaraları dahi talep edilmemektedir. Hal böyle olunca kanunun aradığı şekilde "spor müsabakalarından men edilen kişinin", futbol A takımı haricindeki bütün spor müsabakalarına katılabilmesi, seyirci olarak izleyebilmesi ve benzeri "taşkınlıkları" o müsabakalarda gösterebilmesinin önü açılmaktadır. 6222 sayılı kanunun 18/8. ve 18/9. maddeleri bu anlamda da hukuk güvenliğinden uzaktır ve kanun koyucunun kanunu getiriş amacına, özüne ve sağlayacağı faydaya hizmet edememektedir. Bu nedenle kanaatimizce ilgili maddenin iptali istemi ile Anayasa Mahkemesi'ne yeni bir başvurunun yapılması ve bu sayede belirtmiş olduğumuz hukuka aykırılıkların düzeltilmesi; hukuk devletinin olmazsa olması olan ceza kanunlarının “belirli” ve “kanuni” olması gerekliliği anlamında isabetli olacaktır.

Av. Batıkan Çetin KARAOĞLU

Aygül SÜMER

(Hukuk Fakültesi Öğrencisi)

ALINTI YAPILAN KAYNAKLAR:

Anayasa Mahkemesi’nin 26/12/2013 gün ve 2013/67 E. 2013/164 K. sayılı kararı

Anayasa Mahkemesi’nin 2015/94 E. ve 2016/27 K. sayılı kararı

Prof Dr. Bahtiyar Akyılmaz, Prof. Dr. Murat Sezginer, Doç. Dr. Cemil Kaya- Türk İdare Hukuku - Ankara 2009, 5.130.131

Anayasa Mahkemesi’nin 2013/157 E. ve 2014/108 K. sayılı kararı