Bu yazıma "ADALET MÜLKÜN TEMELİDİR" özdeyişi ile başlamak istiyorum. Bu "MÜLK" kelimesinin anlamı "DEVLET'tir. Anayasamız, devletin niteliğini, demokratik, laik ve sosyal  bir hukuk devleti olarak tanımlamıştır.  Günümüzdeki çağdaş devlet olmanın en bariz özelliği o ülkedeki idare şeklinin kurum ve kurallarıyla yasa ve hukuka bağlı olması, uluslararası sözleşmelere ve evrensel hukuk kurallarına uymalarıdır. Bu idare şeklinin adı demokrasidir.

Demokrasiyle idare edilen ülkelerin anayasaları vardır. Anayasada yer alan kurum ve kurallar yer almaktadır. Bu kurumların başında kuvvetler  ayrılığı  prensibini benimseyen  yasama, yürütme  ve yargı erkleri bulunur. Kuvvetler ayrılığı prensibi, devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli  devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medeni bir işbölümü ve işbirliği olduğu, üstünlüğün ancak anayasa ve kanunlarda bulunduğu esasına dayalı olmasıdır. Bu erklerin en belirgin özelliği, görevlerini yaparken ve yetkilerini  kullanırken yasa ve hukuka bağlı olmalarıdır. Bu anlayışın gerçekleşmesi için kuvvetler ayrılığı prensibinin gereği yargının bağımsız olması gerekir. Yargının bağımsız olmasının sonucu, yasama ve yürütme organları ile idarenin, mahkeme kararlarına uymasının  zorunlu  olması ve  mahkeme  kararlarının değiştirilip geciktirilmeyeceğinin  öngörülmüş olmasıdır. Bu anlayışı benimseyen  ve uygulamaya koyan devletin ismi Hukuk Devletidir. Bu açıklamadan sonra adaletin devletin varlığını idame ettirmesinde ne kadar önemli olduğu ortaya çıkmaktadır. Aksi taktirde,  o devletin Hukuk Devleti  olma özelliği  sadece  kağıt üzerinde kalır.
               
Ülkemizde, halkın adalete olan inan ve güven duygusunun yüksek  olduğunu , adaletin  hızlı işlediğini ve gecikmediğini  söylemek oldukça zordur. Oysa herkesin hakkını en son aradığı mercii, mahkemelerdir . Eğer, inandığı  ve güvendiği  en son merciden  hakkına  kavuşmazsa, adalete olan  inanç ve güven duygusu  bütünüyle yok olur. İhkak-ı hak yolu açılır. Herkes  kendi hakkını yasa dışı yollarla aramaya başlar. Bu yol açılırsa, sonucun   nereye  gideceğini  kestirmek  mümkün  olmaz. İşte o   zaman  devletin  devlet olma niteliği iyiden iyiye zayıflar.
             
Adaletin gecikmesindeki çok önemli sebepleri şöyle ortaya koyabiliriz:

İş  yoğunluğu
 : Geçmişten  günümüze, adaletin gerçekleşmemesinden ve  gecikmesinden  haklı olarak şikayetçiyiz. Şikayetin en büyük nedeni, mahkemelerdeki iş yoğunluğudur. Mahkemelere intikal eden dosya sayısı günden güne artmaktadır. Vatandaşla, vatandaş arasındaki ihtilaflar çoğalmaktadır. Aynı durum, vatandaşlarla kamu kurum ve kuruluşları  arasında da söz konusudur. Vatandaşla idare arasındaki ihtilafların çoğalmasının en büyük nedeni, idarenin yasa ve hukuka bağlılık kuralına uymamasından kaynaklanmaktadır. İdare temsilcilerinin, yasa ve hukuka aykırı işlemlerinden dolayı, maddi ve manevi anlamda bir yaptırım uygulansa, idare temsilcileri eylem ve işlemlerinde daha titiz ve özenli olma gereği duyarlar.

Büyük  illerde, ağır ceza mahkemeleri  3 kat , asliye ceza mahkemeleri  5 kat, asliye hukuk mahkemeleri 3 Kat, iş mahkemeleri 4-5 kat  artmasına rağmen ihtiyacı karşılayamamaktadır.  Özetle mahkeme sayısı her alanda üçe beşe katlanırken de her mahkemenin dosya sayısı azalmamış, aksine çoğalmıştır. Genelde ceza  mahkemeleri ve hukuk mahkemelerinin sayısı üçe beşe katlanırken mahkemelerdeki dosya sayısı  da aynı şekilde üçe beşe katlandı. Adalet hizmetlerinin görülmesi için yapılan adalet sarayları 30-40 yıllın ihtiyacını karşılayacak şekilde yapılıyor  denilmesine rağmen, aradan  beş altı yıl geçtikten sonra, yapılan binalar ihtiyaca cevap veremez  hale geliyorlar. Geleceği hesaplamadığımız, dar ufuklu bir anlayışla ülkenin yönetildiğini ortaya çıkmaktadır.

Adaletin gecikmesinin bir başka nedeni de, yerel mahkemelerce verilen kararların büyük bir ekseriyetinin  temyiz  edilmesi  ve Yargıtay’a gönderilmesidir. Yargıtay da yapılan yeni düzenleme ile Yargıtay Daire sayısı ve üye sayısı arttırılmasına rağmen Yargıtay’a giden dosyalarla ilgili inceleme 2,3,4 yıl kadar, uzun bir  süre bekletilerek sıraya alınıyor. Yargıtay incelemesi  2 yıl, 3 yıl bazen 4 yıl sonra  ele alınıp incelerek karar verilebiliyor. Demek  ki , daire sayısı ve hakim sayısının arttırılması adaletin hızlandırılması için çözüm olmamıştır. İşte geciken adaletin bir başka örneğidir. Bu itibarla da öncelikle   Bölge Adliye  Mahkemeleri ‘nin  acilen kurulması  ve köklü çözüm yolunun bulunması gerekir.
              
Yasal bir takım  yeni düzenlemeler yapıldı. Bu yeni yasa değişiklikleriyle,mahkemelere intikal eden dosya sayısının azaltılması öngörülüyordu. Örneğin  karşılıksız çeklerle  ilgili yapılan yeni yasal düzenleme ile karşılıksız çek tanzim etmek suç olmaktan çıkarılmıştır. Oysa karşılıksız çek suçundan dolayı açılan dava sayısı oldukça büyük bir sayıya ulaşmaktaydı, bu durum dahi, dava sayısının azalmasına neden olmadı.  Keza, elektrik  ve su kaçakçılığından dolayı  TCK168/5 de yapılan yeni düzenleme de  dosya sayısının azalmasına neden olamadı. T.C.K.md.168/5 de yapılan, yeni düzenleme ile,bu konudaki, mahkemeye intikal eden dosya sayısında büyük azalma olmasına rağmen, genel anlamda, mahkemelere  intikal eden dosya sayısında azalma olmadı.
                
Bu arada 2005 yılında, Türk Ceza Kanunu'nda yapılan değişiklikten bir sene sonra kentlerde 
Denetimli Serbestlik Şube Müdürlükleri kuruldu. Denetimli serbestlikte amaç; şüpheli, sanık veya hükümlünün toplumla bütünleşmesini sağlamak.ve topluma  kazandırmak. Suç işlemeye neden olan davranışların düzeltilmesi, ceza infaz kurumundan salıverilen hükümlülerin takibi, madde bağımlılarının rehabilitasyonu, mağdurların uğradıkları zararın giderilmesi hedefleniyor. Başlangıçta denetimli serbestlik mahkemelerin tercih ettiği bir yöntem değildi ancak son yıllarda bu yöndeki kararlar art arda gelmeye başladı. Denetimli serbestliğin; adli kontrol, tedavi, elektronik kelepçeyle takip, konutta infaz, etkin pişmanlık, çocukların denetim altına alınması gibi uygulama türleri bulunuyor. Karar türleri içerisinde ilk sırayı uyuşturucu madde kullanıcılarına denetimli tedavi aldı. Bunu suçluların, belirli kamu görevlerinde çalıştırılması, eğitimlere katılması, karakola gidip imza vermesi gibi uygulama kararları takip etti. Bu uygulama, ile hükümlünün infaz edilecek cezasının bir yılının dışarıda geçirmesi sağlandı.
            
Bütün bu uygulamalara rağmen 
adalette ki gecikme devam ediyor. Zira , suç ve suçlu sayısı sürekli artıyor. En çok işlenen suçlar,  uyuşturucu suçları, hırsızlık , yağma , evrakta sahtecilik, dolandırıcılık , yaralama , mala zarar verme, cinayet, kadına şiddet  ve kadın cinayetleri, cinsel taciz, yolsuzluk, suçlarında büyük artış bulunmaktadır. Suçlu  sayısının artması sonucu, ceza evlerinin doluluk oranı yüzde yüze ulaştı. Ceza evleri dolup taşmış ihtiyaca cevap veremeyecek hale gelmiştir. Bu istatistik verilere göre inceleme ve değerlendirme yapıldığında, adaletin gecikmemesi mümkün mü?

Suç  ve suçlu sayısının artmasının en büyük nedeni,  toplumda büyük bir ahlaki bozulma ve erozyon olduğu, suçların çoğunun nedeni, eğitimsizlik, işsizlik ve kısa sürede köşeyi dönüp zenginleşme anlayışının toplumda öne çıkmış olması. Bu durumda, ülkedeki büyümenin sağlıklı olmadığı, işsizliğin arttığı, gelir dağılımının adaletsiz olduğu , iyi bir eğitim verilmediği , sosyal ve ekonomik sorunların yeterince çözülmediği, insani  ve etik değerleri gönlümüze ve zihnimize yerleştirmeğimizin  bariz bir göstergesidir. Bu  duruma  göre, ülkemizi yönetenlerin de kusur ve sorumluluğunun bulunduğunu söylemek gerektiği kanaat ve  düşüncesindeyim. Zira adaletin gerçekleşmemesi ve gecikmesinin, ülkenin sorunlarından soyutlamak olanaksızdır.
   
Hakim  ve savcılar, iş yükü altında ezilmektedir. Haklı olarak yeterince dosyaları inceleyememektedirler. Duruşmaya  ortalama 40- 50 dosya ile çıkan hakime kararlarını  geciktirmeden, doğru, yasa ve hukuka uygun karar ver deme hakkımız  olur mu?                                                                                                                                                  

HAKİMLERİN SAVCILARIN VE AVUKATLARIN DA, ADALETİN GECİKMESİNDE VE GERÇEKLEŞMEMESİNDE ÖNEMLİ ROLLERİ VARDIR.

Adaletin gecikmesinde HAKİMLERİN ,  SAVCILARIN VE AVUKATLARIN DA GÖREV VE SORUMLULUKLARINI GEREĞİ GİBİ YERİNE GETİRMEMELERİ DE ÖNEM ARZETMEKTEDİR.

Önce şu hususu özellikle açıklamakta fayda vardır. Hakim, savcı ve avukatın görevini layıkıyla yapabilmesi  iyi bir hukukçu olmasıyla doğru orantılıdır. İyi bir hukukçu olmak için, hukukçu olarak iyi bir eğitim alması, sürekli okuyarak, kendisini yetiştirmesi ve geliştirmesi, araştırma ve inceleme yapması, önüne gelen meseleyi  analiz eden, adeta  bir matematik problemi  çözer gibi, analitik bir düşünce  tarzıyla bakabilmeli ve üstün bir hukuk nosyonu ve formasyonuna sahip olması ile gerçekleşebilir.

Hakim, savcı ve avukat şunu iyi bilmelidir;  Savcı, Cumhuriyet Devletinin temsilcisi, haksızlığa uğrayanın, mağdurun sesi, hakim hakkın ve adaletin sesi, avukat ise, herkes için kutsal olan yaşama hakkı ile özdeşleşen savunmanın sesidir. Bu itibarla, hakim, savcı ve avukat  muhteşem ve kutsal bir görev yaptıklarının  farkında olabilmeli  ve bu anlayışı  içselleştirerek  görevlerini yapmalıdırlar.
             
Hakim, savcı  ve avukatı eleştirirken bir komplekse kapılmamalıyız. Bu konuda rahat olmalı,öz eleştiriden çekinmemeli ve arada sırada empati yapmalıyız. Bu anlayışla konulara bakarken hatalarımızı  yanlışlarımızı görür ve doğruyu buluruz. Aksi takdirde, iyi  bir hukukçu olma olgunluğuna erişemediğimiz  gibi doğru ve adaletli  bir karar verme noktasına ulaşmamız da mümkün olmaz.
                
Öylesine hakimlerimiz ve savcılarımız var ki;  bunlar  gece gündüz demeden çalışırlar. Doğru ve adaletli karar vermek  için adeta dosya ile bütünleşen işini severek ve benimseyerek yapan  dosyasını evine götürüp araştıran inceleyen, açıkçası , yüklendiği görevin sorumluluğunu yerine getiren  aldığı aylığı hak etmek için elerinden geleni  yapan ve büyük bir özveriyle çalışan hakim ve savcılarımız vardır. Bunlar saygıya layık insanlardır. Karşılarında saygıyla eğilmek geçiyor içimden. Ama öyleleri de var ki dosyayı okumadan duruşmaya  çıkan, duruşmada dosya okuyup, yanlış ve hatalı karar veren, karar verdikten sonra, karar yazmayıp, dosyayı  sürüncemede bırakan, salla başı  al maaşı anlayışı ile görev yaptıklarını sananların da  olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.

Zaman zaman dosyasını okumayan ve incelemeyen hakim ve savcılarımızın, bu eksiğini kapatmak için ahkam kestiğini bağırmakla çağırmakla durumu kurtarmaya çalıştıklarını da görmekteyiz. Böyle yargılama yapan hakim ve savcılar, durumu kurtarmaya çalıştıklarını sanıyorlarsa yanılıyorlar. Onlar sadece   kendi  kendilerini  kandırıyorlar. Bu anlayışla görev yapanlardan  ne hakim ne de savcı olur.

Adaletin gerçekleşmesini  sağlamak için öncelikle, hakim savcı ve avukatlar,birbiriyle iletişim içinde olmalıdırlar. Zira,aynı yerde görev yapan hakimler,aynı konuda  birbirlerinden farklı kararlar verebiliyorlar. Yargıtay daireleri de aynı şekilde aynı konuda birbirlerinden  farklı kararlar verebiliyor. Gerek yerel mahkemeler ve gerekse  Yargıtay da aynı konularda  farklı kararlar çıkmasını önlemek için, bu iletişim noksanlığının mutlaka giderilmesi  gerekir. Bu iletimsizliğin sonucudur. Bu iletişimde barolar ve avukatlar da devre dışı bırakılmamalıdır. Ancak böyle bir uygulamanın olduğunu söylemek mümkün değildir. Gerek yerel mahkemelerde, gerekse Yargıtay  da, aynı konuda farklı kararlar çıkmasının yolunun önlenmesi için bir çözüm yolu mutlaka bulunmalıdır. Bu çözüm yolunun bulunması, çelişkili  karar verilmesini ortadan kaldırır ve verilen kararlarda istikrar sağlar.

Hakimler ve savcılar görevlerini  yaparken, avukatlara  karşı olumsuz bir tutum ve davranış içine girerek,avukatın yargının kurucu unsuru ve adil yargılamanın şartı olduğunu unutarak, onlara üvey evlat muamelesi  yapıyorlar. Hakim ve  savcı şunu unutmamalı, Emekli olduklarında ve mesleklerinden ayrıldıklarında avukat  oluyorlar. Açıkçası onların  en son terfi ettikleri makamın avukatlık olduğunu unutmamalarını .Bu anlayışı benimsemelerini diliyorum…
 
Montaigne’nin
 bir sözü vardır. ’’İnsanlar, buğday başağına benzer, dolu başağın başı  öne eğik, boş başağın ise yukarıdadır.’’  Hiçbir hakim, savcı, ve avukat, havalara girmesin, hepsinin dolu başak  misali alçakgönüllü  olmalarını dilerim.
                
Geçmiş gün yaşadığım bir anımı anlatmadan geçemeyeceğim: Bir tapu iptali ve tescil davası açmıştım Hakim yedi kez keşif günü vermiş ve yedi kez keşfi  ertelemişti. Hakimin bu tutum ve davranışına  karşı sabrım kalmamıştı. Ertelenen bu keşiflerden sonra çıktığım duruşmada  ”Hakim bey artık yeter, bana gitmeyeceğin keşif gününü verme” diye itiraz ettim. İşte ondan  sonra hakim verdiği keşif gününde keşfe gitti ve dosya karar bağlandı. Takip ettiğim dosya ilgili karardan sonra davam sürüncemeden dava karar İşte geciken yaşanmış  adalet örneği. Böylesi hakim olur mu diyeceksiniz. İşte böyle hakimlerde var maalesef?
 
Bu arada da MEVZUATTA HER GÜN YAPILAN DEĞİŞİKLİKLER de gecikmenin başlıca nedenleri arasındadır.

ADALETİN GECİKMESİNDE AVUKATLARIN DA SORUMLULUĞU VARDIR. Duruşmalarda, meslektaşlarımı  izliyorum Dosyasını  okumadan ve incelemeden duruşmaya çıkan ,konuyu irdelemeden,aleyhe olan hususları kabul etmiyorum diye baştan savma anlayışı ile hareket ederek,savunma mesleğinin gereklerini yerine getirmeyerek,mesleğin itibar  kaybına  neden olanlarını da  unutmamalıyız. Ayrıca,  duruşmalarda savunma yaparken, mahkemenin takdirine bırakıyorum  diyerek, baştan savma bir anlayışla savunma yaptığını zanneden  meslektaşlarımızın bulunduğunu de söylemeliyim.
 
Oysa AVUKAT, aleyhe olan hususları kabul etmiyorum diyerek savunma  görevini , baştan savma bir anlayışla,dosyasını okumadan  incelemeden ve değerlendirmeden, üstlendiği işin sorumluluğunu  gereğince yerine getirmemiş olmaktadır. Aleyhe olan hususları kabul etmiyorum sözü yerine,aleyhe olan hususları  neden kabul etmediğini yasa ve hukuka bir şekilde açıklamalı ve gerekçesini ortaya koymalıdır.

Diğer yandan, hakimin takdirine bırakmakta o denli yanlış bir savunmadır. Özellikle, hukuk davalarında ,taleple bağlılık ilkesi gereğince, hakimin takdirine bırakmanın yanlış ve hatalı bir savunma  olduğunu avukatın bilmesi gerekir. AVUKAT hukukçu kimliğiyle, davasının dayanağını teşkil eden  ilgili yasa maddesini, bu konudaki   Yargıtay kararlarını sunmalı ve gerekli açıklamayı yaparak , karar veren hakime yardımcı  olmalı ve yol gösterebilmelidir.
                          
Avukatlık  kanunu , Avukatı yargının kurucu unsuru olarak tanımlamıştır. Hakim karar veren, savcı  iddianamesi  ve mütalaasını hazırlayan,avukat ise savunma yapan kişidir. Bu üç saç ayağının birisi eksik olursa yargılanmanın  adil olmadığı ve hak ihlaline neden olduğu bilinmelidir. Zira  adil yargılanma  hakkını düzenleyen , Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6.maddesinin gereği olduğu unutulmamalıdır.

Avukat, 
mesleğini  yaparken ,Avukatlık kanunun 9.maddesindeki, ”Hukuka, ahlaka mesleğin yeminine sadık kalarak mesleğini yapmalıdır. Avukat  görevini yaparken,etik anlayıştan  ve insani değerlerden  hiçbir şekil ve surette  uzaklaşmamalıdır. Keza avukat, savunma  görevini yerini getirirken Millet adına görev yapan ve karar veren hakim ve savcıya karşı saygıda kusur etmemeli ve nezaketli  olmalıdırlar Onlara saygı aynı zamanda Cumhuriyet Devletine de saygıdır. Hakimlere ve Savcılara saygı gösterirken onlardan da saygı görmeliyiz. Bunun da bizim hakkımız olduğunu düşünüyorum. Zira Saygı tek taraflı olmaz. Avukat görevine yerine getirirken meslektaşlarına karşıda aynı şekilde saygıda kusur etmemelidir. Zira her gün  yüz yüze bakıyoruz  ve  savunmasını yasa ve hukuka bağlı olarak yapmalıdır. Bu anlayışı  içselleştirerek  mesleğimizi icra ettiğimiz zaman mesleğimiz seçkin,saygın ve itibarlı bir meslek haline gelir. 
                
Biz avukatlar yargının kurucu unsuru  ve kutsal savunma hakkının temsilcisi olarak çok önemli görev yaptığımızdan  dolayı, hakim ve savcı ile  aynı haklara  sahip olmalıyız. Hakim ve savcı ile aynı haklara sahip olmamız için; haklı nedenlerimiz olmalıdır. Hakim ve savcı, sınavla  hakim ve suvcı olmaktadır.Biz avukatlar ise sınavsız avukat olmaktayız. Yargının kurucu unsuru olan avukatın sınavsız  avukat olmasının izahı var mıdır ? Avukatın sınavla alınması, meslek itibarını artırır, seviyeyi  yükseltir. Bu anlayışla biz avukatların  , hakim ve savcıyla aynı haklara sahip olmamız  gerektiğini söylememizin haklı bir nedeni kalmamaktadır.
 
Hakim, savcı ve avukatın görevlerini eksiksiz yapmaları, doğru, dürüst ve adaletli olmaları gerekir. Bu anlayışı benimsemeyen değerleri gönlüne almayan ve zihnine koymayandan, yasa ve hukuka  uygun ve vicdanı rahatlatan karar beklemek mümkün değildir. Verilen bir karar hakkı ve adaleti içermelidir. İşte o zaman başı dik, alnı açık  onurlu yaşama hakkına sahip olur.
 
Bazı hakimlerimiz var ki kendileri  dosyayı incelemeden ve değerlendirmeden bilirkişi incelemesi yaptırmak suretiyle bilirkişi raporuna bağlı olarak karar veriyor . Bilirkişi adeta hakim oluyor. Elbette ki, bilirkişiden rapor alınmasını gerektiren  hususlar vardır. Uzmanlık isteyen teknik bilgi  ve beceri isteyen konular vardır. Bu konuda rapor almak gerekir. Bunun dışında, hukukçu olan hakim, hukukçu bilirkişiden rapor alıp karar veriyor. Sormak gerekir sen hukukçu değil de nesin be kardeşim?
                
Birazda bilirkişi olayına göz atalım. Bilirkişilerin bir çoğu  kamu  kuruluşlarında görev yapanlardan seçiliyor. Bu bilirkişiye rapor verirken, objektif bir inceleme ve değerlendirme yapmadan rapor hazırlayıp rapor veriyorlar. Kamu kuruluşlarında görevli  bulunan bilirkişiler,manevi  baskı altında kaldıklarından doğru ve düzgün rapor veremiyorlar. Böylesi raporlara dayalı olarak verilen karar doğru ve adaletli olabilir mi?  Kaldı ki, hakim, bilirkişi  raporlarına bağlı olmak zorunda da değildir. HMK 282 ‘’Hakim bilirkişinin oy ve görüşünü diğer delillerle birlikte serbestçe değerlendirir.’’ diyor.
 
Hele bir adlı tıp kurumumuz var ki, bütünüyle, ele alınıp değerlendirildiğinde, böyle bir kurum olabilir mi demek geliyor insanın içinden. Kusur tespiti için dosya adlı tip kurumuna gönderiliyor. İhtisas dairesi, olayın failini kusurlu buluyor. Bu raporda ismi olan uzmanlar, Adlı Tıp Genel Kurulunda olayın failini kusursuz buluyor. Bu ne biçim bir uzmanlıktır anlamak mümkün değildir. Ayrıca  , Adli Tıp Kurumuna gönderilen dosyaların incelemesi ve rapor verilmesi için geçen süre  bir yıl , iki yılı buluyor. Bu kadar uzun süre içinde rapor verilmemesi de  kararın verilmesini geciktiriyor.Böylelerine bilirkişi  demek yerine  bilmeyen kişi demek  daha doğru olur !

Bilirkişi olan Adli Tıp Kurumu Daire kararında evet kusur vardır diyerek imza atan üyeler  bilahare katıldıkları, Adlı  tıp genel  kurulunda,aynı dosyada, aynı sanık hakkında ,kusuru yoktur diye rapor verebiliyorlar  ve bu raporu imzalıyorlar. Böyle bilirkişilik olur mu? Gel de buna şaşırma. Doğru tektir. Aynı konuda verilen bu çelişkili raporlara dayalı olarak Hakim nasıl doğru ve adil karar verebilir. Böylesi bilirkişi olur mu ? Bunlara bilirkişi demek yerine bilmeyen kişi demek daha doğru olur kanaatindeyim . Böylesi  raporlara göre hakimin doğru ve gecikmeden karar vermesini  beklemek ,haksızlık ve insafsızlık olur.

Şu  gerçeği hiçbir kimse unutmamalıdır, ne hakim, ne de bilirkişi saltanatı istemiyoruz. Sadece ve sadece yasa ve hukuka uygun ve de vicdanları rahatlatan doğru ve adaletli kararlar verilsin istiyoruz.
               
Hukuk, adalet, eşitlik, kutsal ve yüce değerlerdir. Aynı zamanda  insani  değerlerdir. Bu değerleri, yok sayarak ne adalet, ne eşitlik bulunur, ne de insan olunur. Bu değerleri  unutmaz  ve yaşarken uygulamaya  geçirirseniz, hayat  anlam kazanır. Aksi taktirde hiçbir şeyin  önemi  ve değeri  olmaz.
              
Ülkemizde  yapılan birçok yargılanmalarda , özellikle ceza davalarında,uzun tutukluluk süresi,ve siyasal iktidarın etkisi altında kalınarak verilen kararlardan dolayı, Anayasa Mahkemesi ve A.İ.H.M.ce verilen kararlarda, hak ihlali olduğunu ve yargılamanın adil olmadığından bahisle,yasa ve hukuka uygun karar verilmediği içindir. Ayrıca, gerçek anlamda, yargının bağımsız olmaması da büyük etkendir.

MEVZUATTAN KAYNAKLANAN GECİKMELER DE MEVCUTTUR.
 H.M.K  Md. 114 ve devamında düzenlenen Ön inceleme safhası davaları kısa sürede bitirebilmek için getirilmiştir. Ancak uygulamada ön inceleme dava süreçlerinin de daha fazla uzamasına sebep olmuştur. 1 yıl önce açılan davada  1 yıl sonra esasa geçilerek duruşma günü alınabilmiştir. Adalete ulaşmak  hızlanacağı yerde daha da yavaşlamıştır. Kaldı ki, ön inceleme ile,yargılama giderleri peşin alınıyor. Çoğu vatandaş  da harç ve yargılama giderlerini peşin yatıramadığından dava açamıyor ve vatandaşın  hakkını arama yolu kapanıyor. Özellikle iş davalarında,işçi yargılama giderlerini peşin yatıramadığından, dava açamıyor. Bu da neticede hak arama engellendiği için hukuksuzluğa , haksızlığa yol açıyor.
               
Ekmek, su aş bulmak gecikebilir. Temele taş koymak gecikebilir. Devlete baş bulmak gecikebilir.Adalet gecikmez  tez verilmelidir.( Niyazı Yıldırım Gençosmanoğlu)
              
Bu söz, adaletin, kutsal olan yaşama hakkının önünde olduğunu, Devlet Başkanı seçmekten de önemli olduğunu vurgulayarak , Adalet  Mülkün temeli dir anlayışını teyit etmektedir.

Abdurrahim  Karakoç   Hakim Bey  adlı  şiirin de :

‘’Gene tehir etme üç ay  öteye ,
Bu dava dedemden kaldı  Hakim beğ,
Otuz yıl da babam düştü ardına ;
Siz  sağ olun , o da öldü hakim  beğ’’ diyerek geciken adaletin adaletsizliğine dair  sitemini dile getirmiştir. Bize de şiiri okuyup düşünerek gülümsemek düşüyor.
                
‘’Geciken adalet  adalet değildir.’’  William A.Gladstone…
              
Sonuç olarak; Hak ihlallerinin olmadığı, adil yargılanmanın  gerçekleştiği, hakkın ve adaletin gerçekleştiği ve gecikmediği, yargının bağımsız olduğu  bir  ülkem olsun dileğimdir.
 

AVUKAT AZİZ CANATAR
GAZİANTEP BAROSU
 
 

(Bu köşe yazısı, sayın Avukat Aziz  CANATAR tarafından www.hukukihaber.net sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısının tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısının bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Bilgen Cantürk 1 yıl önce

Çok başarılı bir çalışma olmuş.Elinize,emeğinize sağlık.

Avatar
Ö. Faruk Şahin 1 yıl önce

Gerçekten sorunları tüm yönleriyle ele alan genç meslektaşlarımızın yoluna ışık tutan bir yazı olmuş. Kalemine teşekkür ederiz.