ORMAN ŞERHİ SEBEBİYLE AÇILAN DAVALARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
I)Mülkiyet hakkı ve kapsamı
 
Maddi varlığı olan şeyler üzerinde tam egemenlik sağlayan bir hak olarak tanımlanan mülkiyet hakkı, Anayasanın 35. maddesi ve bu maddeye uygun olarak çıkarılan yasalarla korunduğu gibi, 5170 sayılı Yasa ile değişik Anayasanın 90. maddesi ile kanun hükmünde olduğu kabul edilen, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine Ek 1 Numaralı Protokolün 1. maddesiyle de güvence altına alınmıştır.[1]
 
İç hukukta mülkiyet hakkı ile ilgili temel düzenlemelere bakıldığında 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nda mülkiyet hakkı kavramının tanımının yapılmadığı görülmektedir. Anılan kanunun "Mülkiyet hakkının içeriği" başlıklı 683. maddesinde " Bir şeye malik olan kimse, hukuk düzeninin sınırları içinde, o şey üzerinde dilediği gibi kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma yetkisine sahiptir. 8156 Malik, malını haksız olarak elinde bulunduran kimseye karşı istihkak davası açabileceği gibi, her türlü haksız el atmanın önlenmesini de dava edebilir." denilerek sadece mülkiyet hakkının içeriği belirlenmiştir.
 
Yine mülkiyet hakkını düzenleyen Anayasanın 35. maddesinde ise "Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz." denilerek gerçek ve tüzel kişilere tanınan bu hakkın sınırları çizilmiştir.
 
Buna karşılık AİHS Ek 1 nolu Protokol'ün 1.maddesinde ise, mülkiyet hakkının korunmasına ilişkin şu hükme yer verilmiştir: "Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir. Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez."
 
Tüm bu düzenlemeler ışığında mülkiyet hakkının malike eşya üzerinde en geniş şekilde yararlanma hakkı veren bir hak olduğu söylenebilecektir.
 



II)Taşınmaz kaydına konulan orman şerhinin mülkiyet hakkına olan etkisi;
 
Ülkemizde orman kadastro faaliyetleri ile genel kadastro faaliyetlerinin uyumlu bir şekilde yürütülememesi birçok mülkiyet uyuşmazlığının doğmasına sebep olmuştur. Orman kadastrosunun orman kadastro komisyonları tarafından 6831 sayılı kanun hükümlerine göre; genel kadastronun ise kadastro komisyon ve ekipleri tarafından 3402 sayılı kanun hükümlerine göre yapılması birçok sorunu beraberinde getirmiştir. Nihayetinde 2005 yılında 5304 sayılı yasa ile getirilen düzenleme ile, ormanlık alanlarda genel kadastro ekiplerince orman içinde veya bitişiğinde yapılacak tespitlerin orman kadastrosu sayılması esası kabul edilerek yeknesaklığın sağlanması yönünden önemli mesafe kat edilmiştir.[2]
 
Tesis kadastrosu ile orman kadastrosunun birbirinden kopuk şekilde yapılmasının doğurduğu sorunların en başında, taşınmazın orman vasfında olduğu gerekçesi ile açılan tapu iptal davaları gelmektedir.  Sorunların diğer kısmını ise taşınmazın beyanlar hanesine konulan orman şerhinden kaynaklı uyuşmazlıklar oluşturmaktadır. Bu makalenin konusunu ise orman şerhinden kaynaklı uyuşmazlıklar oluşturmaktadır.
 Gerçekten de taşınmazın bulunduğu yörede yapılan tapu kadastro çalışmalarına suskun kalan ve böylelikle kişiler adına tapu kaydı oluşturulmasına neden olan orman yönetiminin;  aradan uzun yıllar geçtikten sonra taşınmazın bir kısmının ya da tamamının orman olduğu gerekçesiyle taşınmazın beyanlar hanesine orman şerhi konulması amacı ile tapu müdürlüklerinden talepte bulundukları görülmektedir. Çoğunlukla o ana kadar bu işlemden haberi dahi olmayan taşınmaz malikinin, taşınmazı ile ilgili bir tasarrufta bulunmak istediği bir esnada (örneğin satış işlemi yahut  taşınmaz üzerinde bina yapmak ..vs) bu şerhin varlığını öğrendiği görülmektedir.   
 
Uygulamada bir taşınmazın kaydına orman şerhinin konulması, çoğu kez o taşınmazın bir kısmın ya da tamamının kesinleşmiş orman kadastrosunda orman olarak tahdit görmesi sebebine dayanmaktadır. Böylesi bir durumda taşınmaz malikinin mülkiyet hakkı görünürde devam etmekle birlikte; esasında tapu kaydı hukuken değerini kaybettiğinden mülkiyet hakkının içi boşaltılmış olmaktadır. Zira kesinleşmiş orman kadastrosunda orman olarak sınırlandırılan taşınmazın kaydına konulan orman şerhi, taşınmazın alınıp satılmasını, devir ve temlik edilmesini ve ipotek ettirilmesini engellemektedir. Nitekim YHGK da, kesinleşen orman kadastrosu sınırları içerisinde kalan her türlü kayıt ve belgeler ile mahkeme ilamlarının hukuki değerlerini yitirdiği görüşündedir.[3] 
 
Yukarıda anlatılan hususlardan anlaşılacağı üzere tapulu taşınmazın beyanlar hanesine konulan orman şerhinin niteliği itibariyle mülkiyet hakkının özüne dokunan, malikin hak ve yetkilerini önemli ölçüde kısıtlayan bir kayıt olduğunda kuşku bulunmamaktadır.
 



III)Orman şerhinden kaynaklı zararların tazmini için açılacak maddi tazminat davasının niteliği
 
Orman şerhinin tapulu taşınmazların beyanlar hanesine konulan kısıtlayıcı bir şerh olduğuna yönelik açıklamalarımız dikkate alındığında; sorunun çözümü için öncelikle tapunun oluşumu sırasındaki idarenin davranışlarının irdelenmesi gerekmektedir. Belirtmek gerekir ki, Anayasanın 169. maddesine göre özel mülkiyete konu olması ve tapuya bağlanması mümkün olmayan orman vasıflı taşınmaza yönelik olarak yapılan tesis kadastrosu işlemine süresi içinde Hazine adına itiraz etmekle yükümlü olan görevlilerin üzerlerine düşen görevlerini yapmamaları; diğer bir ifadeyle idarenin pasif ve suskun tavrı sonucunda orman niteliğindeki taşınmaz ya da taşınmazlar özel mülkiyete konu edilebilmektedir.
 
Böylesi durumlarda açılan davalara bakan Türk yargı organları, uzun yıllar boyunca, Anayasa'nın 35.maddesinin son fıkrasında yer alan hüküm nedeniyle, kamu malı sayılan dağ, orman, mer'a ve kıyı sahil şeridiyle toprak altındaki madenlerin ve akarsuların kamuya ait olduğu ve bunlar üzerinde kazandırıcı zaman aşımı gibi nedenlerle mülkiyet hakkı tesis edilemeyeceği gibi, bu özelliğe sahip taşınmazlara ait tapuların da bedelsiz olarak iptal edileceği yönünde kararlar vermiştir.[4]
 
Türk yargı organlarından sonuç alamayan bireylerin AİHM ne başvurması sonucunda konu AİHM'in gündemine taşınmıştır. Nitekim AHİM, Turgut ve Diğerleri -Türkiye[5] kararına konu olan davada, Anayasa'nın 169/2 maddesi uyarınca taşınmazlarının Hazine'ye devredilmesi nedeniyle başvuranlara hiçbir tazminat ödenmediğini ve tazminat ödenmemesini haklı kılacak istisnai hiçbir koşulu Hükümetin belirtmediğini ve bu durumun, kamu yararının gerekleri ile kişinin haklarının korunması arasında hüküm sürmesi gereken adil dengeyi başvuranlar aleyhine bozduğunu dikkate alarak Türkiye'yi mahkûm etmiştir. Bu kapsamda taraflar arasında anlaşarak (dostane çözüm yoluyla) tazminatın belirlenememesi üzerine, 13 Ekim 2009 tarihli bu davadaki tazminatı belirleme kararında, AİHM, Savunmacı Devlet sıfatıyla Türkiye'nin başvuranların tamamı için ortaklaşa olarak 1.350.000 Euro (bir milyon üç yüz elli bin Euro) maddi tazminat ödenmesine ve tazminatın her türlü vergiden muaf tutulmasına karar vermiştir.
 
AİHM önüne gelen diğer bir uyuşmazlıkta, tapu kaydına dayalı bir mülkün maliki olan başvuranın arazisinin, orman kadastrosunda orman olarak sınırlandırılması ve bu işleme karşı açtığı davanın reddine ilişkin mahkeme kararının kesinleşmesiyle, mülkiyet hakkını kullanmasına yönelik bir müdahalenin varlığını ve bu vasıflandırmanın söz konusu taşınmazın tasarruf kabiliyetini önemli ölçüde azalttığını kabul etmiştir. Bu kapsamda maliki olmasına rağmen ihtilaf konusu taşınmazdan gerçek anlamıyla yararlanamayan başvuranın mülkiyet hakkının içeriğinin her anlamda boşaltıldığı ve böylelikle mülkiyet hakkının ihlal edildiği tespitinde bulunmuştur.[6]
 
AİHM'in açılan benzer davalarda 1 No'lu Ek Protokol'ün 1.maddesinde düzenlenen mülkiyet hakkını ihlal edildiğine ilişkin süreklilik arz eden bu mahkûmiyet kararları karşısında, Yargıtay, bu konudaki içtihatlarını değiştirmek durumunda kalmıştır.
 
Bu konuda ilk önemli karar, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 18.11.2009 tarih ve E. 2009/4-383-K. 2009/517 sayılı kararı olmuştur. Bu kararda Yargıtay Hukuk Genel Kurulu yukarıda anılan AİHM kararlarına atıf yaparak; tapu sicilinin tutulmasından kaynaklanan alacak nedeniyle devlet aleyhine açılan davaların da adli yargı yerinde görülüp çözümleneceğine,  bu durumda devletin kusursuz sorumluluğundan kaynaklanan bir zararının oluştuğuna ve bu zararın tazminini devletten isteyebileceğine ve dahi devletin kadastro işlemlerinden kaynaklanan sorumluluğunun da TMK m. 1007 kapsamında olması gerektiğine karar vermiştir.[7]
 
HGK kararı sonrasında bu davalara bakmakla görevli Yargıtay'ın ilgili dairelerinin (19.01.2015 tarihinden bu yana 20. HD.) istikrar kazanmış kararlarında, tapu işlemleri kadastro tespit işlemlerinden başlayarak birbirini takip eden işlemler olduğundan ve tapu kütüğünün oluşumu aşamasındaki kadastro işlemleri ile tapu işlemleri bir bütün oluşturduğundan, bu kayıtlarda yapılan hatalardan, T.M.K. m. 1007 anlamında Devletin kusursuz sorumlu olduğunu vurgulanmaktadır.
 
Türk Yargıtay'ının bu yeni uygulaması, Anayasa'nın 90.maddesine, Türkiye'nin taraf olduğu temel hak ve özgürlüklerle ilgili antlaşmaların iç hukuka üstün sayılmasıyla ilgili 7/5/2004 tarih ve 5170 sayılı Kanunun 7. maddesiyle eklenen "Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır" şeklindeki kuralla tam bir uyum sağlamakta olup, AİHM'de bu durumu etkili bir iç hukuk yolu olarak kabul etmektedir.[8]
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.