ÖZET

Devlet kavramı tarih içerisinde birçok zamanda ve birçok yerde anlamı zamanla değişikliğe uğramış ve farklı çağrışımlar uyandırmıştır hatta toplumlardan toplumlara devlet kelimesinin ifade ettikleri de farklı olmuştur. Mesela bizde kullanılan devlet kelimesi Arapça kök olan ‘devle’ kökünden gelmiştir bunun anlamı ise el değiştiren ve sürekli olarak değişme anlamına gelmektedir buna karşılık Avrupa’da ise devlet Latince bir kelime olan status kelimesinden gelmektedir. Burada anlam ise durmak kelimesidir yani durağanlık ve sabitlik ifade edilir (Gözler, 2017). Aynı zamanda devlet kelimesi diğer birçok ülkede ve kültürde de faklı anlamlara gelebilmektedir. Buna karşılık zihniyet ise toplumda bulunan düşünüş biçimidir. Kelimelere dahi yansıyan devlet zihniyetindeki farklılaşma ile gözüken o dur ki her medeniyet ve kültür için devlet farklı bir çağrışım uyandırmaktadır bazısı için devlet durağan ve hareketsiz iken bazısı için hareketli elden ele dolaşan bir şey olabilmektedir. Doğal olarak bu farklılaşma devletin altında yaşayan ulus ve insanların kaderini de belirlemektedir yani zaman içerisinde oluşan devlet algısı günümüz devletlerinin nasıl yönetileceğini, siyasetini ve iktidarın nasıl el değiştireceğini şekillendirmektedir. Günümüzde bu kelime köklerini kullanan ülkelere bakarak devlet yapılarında bulunan fark konusunda çıkarım yapılabilmektedir. Bu konunun öneminden dolayı zaman içerisinde birçok düşünür ve sosyal bilimci bu konu hakkında yazılar yazmış, kitaplar yayımlamıştır. Çünkü devlet zihniyetinde bulunan farklar ulusların nasıl bir yaşam süreceğini, ne kadar refah yaşayacağını kısacası kaderini belirleyebilecek bir fark yaratmaktadır ve belki de bu farkın kökeni iyi anlaşılabilirse devletin gelecekte alabileceği şekil de tahmin edilebilir hale gelebilecektir. Bu yazıda da birçok düşünür ve akademisyenin görüşlerinin karşılaştırılması da yapılarak devlet zihniyetindeki farklılaşmanın nasıl tespit edilmesi gerektiği aranmıştır.

Devlet Zihniyeti Nedir?

Devlet zihniyeti kavramı ile anlatılmak istenen bir ülkeyi oluşturan insan grubunda devlet denilince akılda hangi çağrışımların oluştuğu, devletten beklenen beklentilerin ne olduğu ve devlete karşı nasıl bir tutum sergilendiği kast edilmektedir. Bununla birlikte devleti yöneten memur, bürokrat ve devlet adına çalışan kişilerin bu görevde bulunduğu sürece devlet adınanasıl hareket ettiği, devlet mekanizmasının gücünü nasıl kullandığı ve devlet adına hangi icraatları uyguladığı da devlet zihniyeti kavramının içeriğini oluşturmaktadır. Yani devlet zihniyeti, bir ülkeyi oluşturan halk ve görevlilerin(ajan) devlete karşı tarih içinde geliştirmiş oldukları düşünüş biçimidir. Bu kavramı daha da berraklaştırmak için örnek vermek gerekirse ABD ve Avrupa ülkeleri arasındaki farklı devlet politikalarının olması örneği verilebilir. Mesela Fransa üniter bir devlet iken ABD federal sistemle yönetilir. Bu tercihlerin farklı olmasının sebebi ise tarihin ve zamanın bu milletlere farklı şeylerle sınamış olması ve bu sınanma sonucu farklı zihniyetlerin oluşmuş olmasıdır. Başka bir devlet zihniyeti örneği ise Türkiye’de devletin baba figürü ile özdeşleştirilerek devlet baba denmesidir. Türk milleti, bu zihniyetten dolayı devletin birçok alanda ve sektörde faaliyet göstermesini istemektedir. Bunun tam tersi olarak ise Batı ülkelerinde devletin alanı tarih içerisinde kısıtlanmış ve sadece belli sektörlerde (eğitim, hukuk, güvenlik) var olmasını ve ticarete karışmamasını yani Adam Smith’in de dediği gibi görünmez bir elin piyasayı dengeleyeceği ifade edilmiştir. Devlet zihniyetindeki bu farklılaşma, görüldüğü gibi devlete karşı tutum ve devletin nasıl yönetileceğinde de etkin bir rol oynamaktadır.

Değişen Zihniyet, Değişen Devlet

Zaman insanları değiştirdiği gibi devletleri de değiştirmiştir sonuçta mantık olarak devleti oluşturan insanların değişiminin devletlere de yansıması çok doğaldır. Bu değişimin hazırlayıcısı olan savaşlar, hastalıklar ve kıtlıklar insanlara birçok acı ve gözyaşı getirmiştir ancak bunun yanında gelişim ve atılımın da getiricisi olmuştur. Örneğin Fransız İhtilali zamanlarında yayılan ve günümüzün siyasi altyapısını da hazırlayan birçok düşünce, büyük kanlı mücadeleler ve gözyaşı arasında oluşmuştur. Hatta Fransa’nın bu ihtilal sonrası 1791 yılında oluşturduğu anayasanın insan derisi ile kaplı olduğu ifade edilir. Bu çarpıcı olay ile ulusların, devletlerin ve zihniyetlerin yaşadığı değişim sancılarının trajikliği görülebilir, bu olayı da anayasa hukukçusu Tarık Zafer Tunaya ‘İnsan Derisiyle Kaplı Anayasa’ adlı kitabında anlatmıştır. Devletin yaşadığı değişimlerden en önemlisi belki de devletin yaşatan devlete evrilmesi olmuştur. Devletlerin zorla vergi aldığı, alamayınca da talana başvurduğu, işlenen suçların cezasının sonucunun idam olduğu ve çok farklı işkence yöntemlerinin de cezalandırma aracı olarak kullanıldığı bir dönemden sosyal yardımların yapıldığı her köşe başına sağlık binalarının açıldığı ve idam cezasının yanlış görüldüğü devlete evrilmesi uzun bir süreç almıştır. Bu görüşü ortaya atan Michel Foucault’a göre Sanayi Devrimi ile devletler tebaalarına bakışlarını yenilemek zorunda kalmışlardır ve artık vergi vermeleri ve karışıklık çıkarmaları tek başına yeterli değildir makul bir vatandaş olmaları da gerekmektedir (Gürkan, 2022, s.28). Devlet zihniyetinde oluşan bu değişimin yaşanmasının en önemli sebebi ise köyden kente gelen insanların Sanayi Devrimi ile oluşan işgücü ihtiyacını karşılaması ve kente gelen bu kalabalıkların belli bir alanda sorunsuz bir şekilde bir arada yaşaması gerekmesidir. Bu değişim, devlet zihniyetinde yaşanan değişimlerin en önemlilerinden biridir ve bu sayede günümüz toplumları eski zamanlara oranla belli bir refah ve tüketim seviyesine ulaşmış, nüfus artışı yaşamış ve bu oluşan refah ile teknoloji gelişim hızı artmıştır. Sonucunda da insan ömrü hiç olmadığı kadar uzamıştır. Görüldüğü gibi devlet zihniyetinin değişimi ile devlet değişmiş ve topluma yansıması olmuştur.

Devlet Zihniyetindeki Farklılıkları Açıklayan Bazı Teoriler

Günümüzde bir ulusun diğer bir ulustan neden daha farklı koşullarda yaşadığını açıklamaya çalışan düşünürler bulunmaktadır mesela neden refah düzeyi her ülkede farklıdır, fakir bir ulus ile zengin bir ulusu farklılaştıran nelerdir ya da neden Avrupalılar, Afrika ülkelerini geçmişte sömürmüştür de tersi yaşanmamıştır. Bu gibi soruların cevabını açıklamaya çalışan teoriler aslında devlet zihniyetindeki farklılıkların kökenini incelemede de öncülük yapabilir. Böylelikle bu teorileri birbirleri ile karşılaştırarak ülkelerin devlet zihniyetinin neden farklılaştığı konusu birçok perspektiften incelenebilir. Bundan dolayı da bu teorileri açıklamaya, karşılaştırmaya ve devlet zihniyeti ile ilişkilendirmeye çalışacağız.

Kurumları Baz Alan Teori

Kurumları baz alan teori Daron Acemoğlu ve James Robinson tarafından Ulusların Düşüşü adlı kitapta ifade edilmiştir. Bu teori, devletin yönetiminde etkili olan kurumları baz alarak günümüzdeki ulusların arasındaki gelişmişlik açısından oluşan farkı açıklamaktadır. Bu kurumlardan kast edilen komünizm, kölelik, demokrasi veya monarşi gibi yönetim şekli veya yönetim şeklini belirleyen kurumlardır. Acemoğlu ve Robinson kurumları ikiye ayırmaktadır bunlar sömürücü kurumlar ve kapsayıcı kurumlardır. Buna göre kapsayıcı kurumlar refah ve zenginlik yaratırken, sömürücü kurumlar ise sefalet ve başarısızlık yaratmaktadır (Acemoğlu ve Robinson, 2012). Mesela Roma İmparatorluğu’nun çöküşü, İngiltere’nin yükselişi hep bu teorilerle açıklanmıştır. Bu kurumların oluşumu ise tarihteki tesadüflerle açıklanmaktadır.     Mesela, Kara Veba ile İngiltere’de toprağa bağlı köylülerin önemli bir bölümü öldükten sonra İngiltere’deki işçilerin ücreti yükselmiştir. Bunun da sayesinde işçiler belli bir güç kazanmış ve feodalizm gevşemeye başlamıştır bu da işçilere feodal beyler karşısında pazarlık gücü sağlamıştır ve kapsayıcı kurumların oluşmasında bir yol açılmıştır (Acemoğlu ve Robinson, 2012). Sömürücü kurumlardan örnek vermek gerekirse de İspanyolların Güney Amerika’da kurduğu encomienda sömürücü kurumu örnek verilebilir. Bu kurum ile beraber Güney Amerika halkı sömürülmüş ve bu kurum her ne kadar artık olmasa da izleri bugüne uzanmaktadır hatta bu kurumun uygulanmadığı yerler, uygulanan yerlere kıyasla daha refah yaşamaktadır (Acemoğlu ve Robinson, 2012). Ancak aynı kurum İngilizler tarafından Kuzey Amerika’da kurulamamıştır çünkü buradaki yerliler Güney Amerika’da bulunan İnka kabilesi gibi bir arada yaşamamakta dağınık bir şekilde yaşamaktadırlar. Kısacası Acemoğlu ve Robinson, tarihte gerçekleşen tarihi tesadüfi olayların kurumların oluşmasını sağladığı dolayısıyla da milletlerin kaderine şekil verdiğini ifade etmektedir.

Kurumları baz alan teori aslında ulusların arasında bulunan eşitsizliği açıklamada önemli bir teoridir ayrıca ulusların belleklerinde olan devlet zihniyetini de oluşturduğu ve şekillendirdiği söylenebilir. Ancak şunu belirlemek lazımdır ki kurumları baz alan teori, devlet zihniyetinin farklılaşmasını açıklamakta ne kadar kullanışlı olabilir tespiti gerekir. Kurumlar teorisinde ulusların arasındaki gelişmişlik farkı tarihi tesadüflere bağlanarak açıklanmıştır bu tesadüflere hastalıklar ve savaşlar örnek verilebilir ve bunların sonuçlarının bu şekilde gelişeceği önceden insanlarca belirlenmiş değildir. Yukarıdaki örneklerde de bu açıkça görülmektedir. Aslında bu teorideki oluşan kurumlar devlet zihniyetini de yansıtmaktadır yani monarşi, kölelik veya demokrasi bunların hepsi o topluluktaki insanların devlet zihniyetinin ürünleridir. Peki bu kurumların oluşumu tarihteki tesadüfi olayların sonucuysa, toplumdaki devlet zihniyetinin de oluşumu tesadüfi tarihi olaylara bağlanabilir mi? Devlet zihniyetini, devleti oluşturan halk ve görevlilerin(ajanların) devlete karşı tarih içinde geliştirmiş oldukları düşünüş biçimi şeklinde tanımlamıştık. Devlet zihniyeti de tarihin getirdiği olaylar silsilesi sonucu oluşmaktadır. Çünkü devleti oluşturan halk bu düşünüş biçimini bir günde kurmamıştır tarihte oluşan öğreniş ve derslerin sonucu bir hafıza misali halkın düşünüş biçiminde yer edinmiştir. Devleti oluşturan milletlerin, tarihte yaşadığı olayların önceden bilinmesi mümkün değildir. Bu bakımdan devlet zihniyetini oluşturan tarihi olayların tesadüfi geliştiği ve zihniyetin bir parçasını oluşturduğu söylenebilir. Devlet zihniyetinin oluşumunda da kurumların oluşumu gibi tarihi tesadüfi olayların etkisi olduğu da söylenebilir. Ancak devlet zihniyetinin oluşumunu sadece tarihi tesadüfi olaylara bağlamak son derece dar bir açıdan bu olayı incelemek gibi olur. Bunun nedeni ise teoride belirtilen tarihi olaylar aynı anda birden fazla ülkeyi etkilemiş olması muhtemeldir ve aynı tarihi olayların her seferinde aynı sonucu oluşturacağı da beklenmemelidir. Yani aynı tesadüfi olayların aynı devlet zihniyetini oluşturacağı ve dolaysıyla birden fazla ülkede aynı düşünce sistemini ortaya çıkacağı ve ülkelerin de kaderlerinin aynı şekilde olacağını beklemek yanlış olur. Örneğin Kara Veba, Avrupa’da yaşayan halkların önemli birçoğunda etkili olmuştur ancak İngiltere’deki sonuç her Avrupa ülkesinde aynı şekilde ortaya çıkmamıştır. Bu olaylar sadece oradaki halkların mevcut olan düşüncelerinde belirli değişlik ve yönlendirmede bulunmuştur. Gelişen tarihi tesadüfi olayların bir milletin düşünüş biçiminde (zihniyet) etkisi olduğu bir gerçektir ancak salt bir şekilde devlet zihniyeti tesadüfe bağlanamaz bunun yanında o topluluğun kültürü, inanışları hatta coğrafi konumunun da etkisi olabileceği ilerleyen bölümlerde incelenecektir.

Coğrafyayı Temel Alan Teori

Coğrafyayı temel alan ve ulusların arasındaki eşitsizliği yani dolayısıyla devlet zihniyetinin toplumlardaki farklılaşmasının sebebini coğrafi faktörlere bağlayan teoriyi açıklayan yazarlardan biri Jared Diamond’dur. Jared Diamond, bu açıklamasını esas olarak Tüfek, Mikrop ve Çelik adlı kitabında yapmıştır. Jared Diamond, Yeni Gine’de yaptığı bir araştırma esnasında Yeni Gineli bir kişi ile yaptığı konuşma sonucunda bu teorisi kafasında belirmiştir. Bu tartışmada neden Amerikalıların Yeni Ginelilerden daha çok ve gelişmiş ürün ürettiği sorusu gündeme gelmiştir. Bunun üzerine Jared Diamond, bunun sebebini anlamaya koyulmuş ve sebebinin çevresel faktörlerin yani coğrafyanın olacağını ileri sürmüştür. Bu teoriye göre, toplumların tarıma geçiş evreleri kritik rol oynamaktadır çünkü Diamond’a göre bir toplumun diğer toplum üzerinde üstünlük kurabilmesinde ana etkenlerden biri tüketilen kalori miktarının fazla olması gerektiğidir. Yani ne kadar çok kalori o kadar çok nüfusu besleme potansiyelidir (Diamond, 2018). Tarımın, avcılıktan daha avantajlı olduğunu çünkü tarım sayesinde hem nüfus artışı olacağı hem de nüfusun az bir kısmı ile yiyecek üretiminin yapılabileceği belirtilmiştir. Böylelikle de geri kalan nüfus ile teknolojik ve siyasal gelişme için gereken atılımların yapılabilmesi sağlanacaktır (Diamond, 2018). Örnekle kabaca açıklamak gerekirse Yeni Gine’de Bereketli Hilal’de olduğu gibi buğday bulunmamaktaydı bunun yerine Taro adlı bir bitki vardı ancak bu bitki buğday kadar besleyici değildi ve nüfus patlamasına yol açacak kaloriyi de sağlamıyordu (Diamond, 2018). Bundan sebeple de nüfus patlaması yaşanmadı ve farklı iş bölümleri yeterince oluşamayıp devlet mekanizması tam olarak oluşamadı. Amerika kıtasında ise birçok farklı bitki türü olduğu için Yeni Gine’den daha şanslı konumdaydı ancak burada da tarımsal üretim için gereken hayvansal güç eksikliği vardı. Amerika’da, Bereketli Hilal ve Asya’da bulunan sığır, at ve koyun gibi evcilleştirilmesi kolay ve tarımsal faaliyette de kullanılabilen hayvanlar olmadığından tarımsal üretim ilk başlarda yeterli düzeyde olamamıştır. Bu sebeple de devletin ortaya çıkabilmesi için gereken iş bölümü görece daha geç dönemlerde ortaya çıkmıştır. Bereketli Hilal, zaman içinde nüfus patlaması yaşamış ve buradaki buğday ve çiftçiler diğer bölgelere de yayılıp teknoloji ve siyasal yapılanma götürmüşlerdir (Diamond, 2018). Kısacası Bereketli Hilal’den tarımın yayılması gerçekleşmeseydi günümüzdeki bu gelişmişlik, teknolojik veya siyasal yapılanmalar olmayabilirdi.

Ulusların arasında bulunan eşitsizlikten bahsedildiğinde aynı zamanda ulusların arasındaki devlet zihniyetinin de farklı olduğu anlaşılabilir. Çünkü devlet zihniyeti sayesinde uluslar birbirlerinden farklı devlet mekanizmalarını ortaya çıkarabilmişler ve gelişmişlik düzeyleri birbirinden farklılaşabilmiştir. Peki farklılığa yol açan devlet zihniyetinin ülkeler arasında değişiklik göstermesinde coğrafi sebeplerin etkisi olabilir mi? Bu teoride olduğu gibi coğrafya tanımı geniş bir şekilde kullanılmıştır yani dağlar, denizler, bitkiler, hayvanlar ve mikroplar hepsi çevresel etmenlerin içinde yani coğrafya olarak kabul edilmiştir. Hiç şüphe yoktur ki devletlerin kurulmasında ve yıkılmasında çevresel etmenler büyük rol oynamıştır. İlk uygarlıkların nehir kenarlarında kurulması da çölün ortasında kurulan Mısır uygarlığının Nil nehri sayesinde uzun yıllarca bölgesinde hüküm sürmesi de hep coğrafi etmenlerin yardımı sayesinde olmuştur. Devletlerin kurulup yıkılmasında önemli bir faktör olan coğrafya insanların zihin dünyasında dolayısıyla devlet zihniyetinin oluşmasında ve farklılaşmasında nasıl bir rol oynamıştır tespiti gerekir. Bahsini yaptığımız teoriyi de kullanarak açıklama yapılabilir. Jared Diamond’un da teorisinde bahsettiği gibi tarımın ve tarım koşularının toplum içinde iş bölümünün oluşmasında ve devlet mekanizmasının kurulmasında önemli bir payı vardır. Avcılığa oranla tarım sayesinde daha az nüfusun üretimde yer alması ile daha fazla kişinin ihtiyacı karşılanmıştır. Bu sayede de boşta kalan nüfus başka mesleklere yönelebilmiştir. Örnek olarak yönetici olabilmiş veya felsefe yapabilmiştir. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisini topluma uyarladığımızda da temel ihtiyaçların toplumda fazlasıyla karşılanması sonucunda düşünsel ve zihinsel faaliyetlerin yapılabilmesi olağandır. Bu sayede de devlet zihniyetinin oluşabilmesi ve devletin nasıl hareket edip etmemesi konusunda düşünsel faaliyetlerin yapılabilmesi sağlanmıştır. Devlet zihniyetlerinin birbirinden farklılaşması konusunda ise şöyle bir açıklama yapılabilir farklı coğrafi koşullar toplumlara farklı zorluklarla uğraşma zorunluluğunu getirmiştir. İklim, yeryüzü şekilleri, denizler, çöller gibi coğrafi faktörler ilgili toplumun yaşam şartına hatta karakteristik yapısına kadar etki edebildiği bilinmektedir. Kısacası deniz etrafında kurulan topluluklarla, daha karasal kesimlere yerleşen topluluklar aynı olanağa sahip değildirler (Karnıbüyük, 2019). Örneğin, Fırat ve Dicle civarında kurulan Sümerler, etraflarında bataklıklar gibi yaşamaya elverişsiz topraklar bulunmaktaydı ve yaşamaya elverişli hale getirilebilmesi için bunların elbirliğiyle kurutulması gerekliydi çünkü bu iş az sayıda insanın emeğiyle başarılabilecek bir şey değildir. Bunun için de halk birlikte kanallar açıyor, toprağı birlikte işliyor ve yetişen ürünleri birlikte topluyorlardı ve bu ürünler beraber paylaşılıyordu. Buna göre ‘emekte ve nimette ortaklık’ esasına dayanan bir yönetim şekli Sümerlilerin bulunduğu coğrafyanın da etkisiyle ortaya çıkmıştı (Karnıbüyük, 2018). Buna da ‘mabet sosyalizmi’ ya da ‘teokratik sosyalizm’ denilmektedir (Memiş, 1990). Görüldüğü gibi coğrafyanın devlet zihniyetine etkisi bulunmaktadır. Örnekte de ifade edildiği üzere coğrafyanın zorluğunu aşabilmek için ilgili toplum beraber çalışmakta ve üretimi paylaşmaktadır. Devleti de bu doğrultuda şekillendirmiş ve toplumun sahip olduğu devlet zihniyeti coğrafyanın koşullarının dolaylı etkisiyle şekillenmiştir. Kısacası coğrafyanın insan üzerinde birçok konuda etkisi olduğu gibi devlet zihniyetini de etkilemiştir. Ancak modern zamanda insanoğlu coğrafyanın etkilerini kontrol edebilmeyi başardıkça coğrafyanın bu etkisi de azalmıştır. O yüzden her ne kadar tarihi dönemlerde coğrafyanın etkisi yadsınamaz ise de günümüz modern toplumlarında bu etki giderek azalmıştır. Ancak hala atalarımızın zamanla kazanmış olduğu coğrafi karakterlerin devlet zihniyetimize etkisi bulunabilmektedir.

Kültürel Farklılıkları Baz Alan Teori

Ulusların arasındaki farklılıklardan bahseden bir diğer teori de kültürel farklılıkları baz alan teoridir. Bu teoriyle ilgili yazı yazan önemli yazarlardan biri de sosyolog Max Weber’dir. Yazmış olduğu ‘Protestan Ahlakı ve Kapitalizm’in Ruhu’ adlı kitapta Protestan ahlakının öneminden bahsetmiştir. Buna göre fakirliği öven Katolik görüşünün aksine Protestanlığın zenginlikle ilgili bir problemi olmamıştır. Protestanlık, mensuplarının zenginlik edinmesine ve dünya işleriyle meşgul olmasına müsaade etmiştir ve toplumun yararına olacak en küçük iş bile büyük değer görmüştür (Gürkan, 2020, s.45). Böylelikle Protestan ülkelerinde ortaya çıkan çalışkan ve iş ahlakına saygı gösteren bir ruh ile toplum önemli bir dönüşüm geçirerek bu ülkelerde kapitalizmin ortaya çıkışı gerçekleşmiştir (Gürkan, 2020, s.45). Kısacası gerçekleşen dini dönüşüm, toplumun kültürel yapısına nüfuz etmiş ve ortaya çıkan ruhla toplumun zihniyetinde dönüşüm oluşturmuş ve bu da devlet yapısına sirayet ederek devlet zihniyetinde farklılaşma oluşturmuştur.

Devlet zihniyetinin belki de en önemli oluşum etkenlerinden biri olan kültür, toplumun dünyaya bakış açısını belirlemekte ve devlet mekanizmasının nasıl işleyeceğine karar vermektedir. Kültür, açıklaması yapılamayacak kadar karışık bir kavramdır ve birçok unsurdan oluşmaktadır. Toplumun benimsemiş olduğu dinden, yaşam tarzına kadar geniş bir konsept kültürün konusunu oluşturabilmektedir. Bu kadar geniş olan bir kavram olan kültür, doğal olarak devletin ortaya çıkmasından, onun yönetilme şekline kadar nüfuz edebilmektedir. Devlet Zihniyeti de devleti oluşturan halk ve görevlilerin devlete karşı tarih içinde geliştirmiş oldukları düşünüş biçimidir dersek burada ilgili toplumun tarih içerisinde edinmiş olduğu kültürel özelliklerin de etkisiyle kültür bu zihniyete katkıda bulunmuştur. Buna örnek vermek gerekirse İslam öncesi ve sonrası Arap toplumunun değişimine bakmakla görülebilir. İslam ile beraber devlet mekanizmasının oluşması, entelektüel gelişimin yaşanması ve Avrupa’nın karanlık çağında İslam ile gelen Müslüman dünyanın altın çağını yaşaması tesadüf değildir. İslam sonrası dönemde devlet ile ilgili yazılar yazan İbn Haldun örnek gösterilerek İslam ile gelen kültürel dönüşümün devlet zihniyetindeki etkisi gözlemlenebilir.

Devlet Yorgunluğu

Devlet Zihniyetini ve farklılaşmasının nedenini anlama konusunda Devlet Yorgunluğu kavramının önemini de vurgulamak lazımdır. Devlet Yorgunluğu, çok uzun süredir var olan ve kültürlerini devletler boyunca sürdüren günümüz devletlerinin sahip olduğu ve kaba bir tabirle yorgunluk durumudur bunlara örnek olarak İngiltere, Türkiye, Çin gibi çok eski zamanlardan beri devletleri olan milletler verilebilir. Devletler aslında sahip olduğu halkın yıllar içerisinde geliştirmiş olduğu kurumsal hafıza ile şekillenmişlerdir. Örnek olarak alırsak Türk toplumunun yüzlerce yıllık kültürel birikimi ile devlet geleneği asırlar boyunca oluşagelmiştir. Bu süreç içerisinde birçok savaşlar, olaylar ve kültürel değişiklikler yaşanmıştır. Günümüzde bu gelişmeler sonucunda halkın nezdinde birçok acı ve sevinç verici olaylar hatıra gelmektedir. Ancak bu devlet hafızası, tarihi süreçlerle dolmuş ve yük halini almıştır. Bu yükten dolayı da bu ülkelerdeki devletler yavaşlamış ve atılımlar durağanlaşmıştır. Bunun zıddı olarak ise geçmişin yüklerinden kurtulan veya milletlerinin uzun süredir biriktirmiş olduğu hafızaları kenara koyan devletler de görmek mümkündür. ABD bunlara bir örnek olarak verilebilir. Eskiden bir İngiliz kolonisi olan ABD, bağımsızlığını kazanması sonucu yeni bir devlet olduğunu ilan etmiş ve İngiliz pratiklerinden uzaklaşmıştır. Bu sayede de dinamiklik kazanmış ve birkaç on yıl içerisinde devlet yorgunluğuna sahip İngiltere’yi de geçerek önemli bir güç olmuştur. Devlet yorgunluğuna sahip ülkelerde değişimler kısıtlı ya da hiç olamamaktadır bu yüzden de dinamizm kaybolmuştur. Mesela uzun yıllardır Monarşi ile yönetilen bir ülke olan İngiltere’den bunu değiştirmesini beklemek ne kadar mümkündür. Yüz yıllarca devlet zihniyetinin bu şekilde şekillendiği bu ülkede değişikliklerin kısıtlı olması ve geçmişin de getirdiği mirasla devlet yorgunluğu oluşmuştur. Devlet Yorgunluğu; uzun, çekişmeli ve çatışmalı tarihe sahip milletlerde görülebilmektedir ve bu çekişmelerin millet nezdinde bir çözüme kavuşturulamaması halk arasında sosyal mücadelelerin oluşmasına kapı açmakta ve devlet yorgunluğunu körükleyebilmektedir. Devlet zihniyeti de bunlardan etkilenmekte ve milletin devlet zihniyeti bulanıklaştırabilmektedir.

Farklılaşma Hangi Teori ile Açıklanmalıdır?

Devlet Zihniyetinin neden farklılaştığını anlayabilmek için dört tane teori üzerinden kıyaslama ile açıklamada bulunduk. Bu teoriler kurumları baz alan teori, coğrafyayı baz alan teori, kültürel farklılıkların baz alındığı teori ve devlet yorgunluğu teorisidir. Görüldüğü üzere bu teorilerin hepsinin de devlet zihniyetine etkisi bulunmaktadır. Ancak bu teoriler devlet zihniyetinin farklılaşmasında tek başına her şeyi açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Bundan dolayı farklılaşmanın kökenini anlayabilmek için geniş bir perspektiften bakarak bu teorilerin hepsinin kullanıldığı bir metotla inceleme yapılmalıdır.

Sonuç

Devlet Zihniyeti bir toplumun mensup olduğu devletin nasıl yönetileceği, halkın o devlete karşı tutumunun nasıl olacağını tayin eden halkın devlet kurumuna karşı sahip olduğu düşünüş biçimidir. Bu düşünüş biçimi milletin refahını, gelişmişliğini ve gündelik yaşamını dahi belirleyen önemli bir olgudur. Bu düşünüş biçiminin belirlenmesi hem geçmişi daha iyi anlayabilmek hem de milletlerin geleceğine yön verebilmek için önemli bir husustur. Bu hususun belirlenmesi için birçok teoriden yararlanmak mümkündür. Ancak örneklerle de detaylandırıldığı üzere hiçbir teori tek başına böyle bir kompleks konuyu açıklamada yeterli olamamaktadır. Sosyal bilimlerin kapsamına giren konuların toplumların karmaşık yapısını anlamlandırması tek düze açıklamalarla mümkün olamamaktadır. Bundan sebeple de devlet zihniyetinin farklılaşmasının sebebinin kökenleri birçok teoriden yararlanarak yapılmalıdır. Ancak yine unutulmamalıdır ki ortaya çıkacak sonuç her topluma özgü olacaktır çünkü toplumların yaşamış olduğu coğrafyalar, kültürler, gelenekler ve yaşam tarzlarının toplamı o toplumun kimliğini oluşturmaktadır. Bu yüzden bir milletin devlet zihniyeti; onun kurumsal yapıları, coğrafyası, kültürü ve devlet yorgunluğu düzeyi ile o toplumun adeta parmak izi gibi özeldir. O yüzden karma bir metotla inceleme gerektirir.

Ozan URAL

Hukuk Fakültesi Öğrencisi

KAYNAKÇA

Acemoğlu, D., & Robinson, J. Ulusların Düşüşü. (2012). Doğan Kitapevi.

Diamond, J. Tüfek, Mikrop ve Çelik. (2018). Pegasus Yayınları.

Gözler, K. (2017). Devlet Kelimesi Üzerine Bir Deneme. Türk Anayasa Hukuku Sitesi. https://www.anayasa.gen.tr/devlet-kelimesi.pdf .

Gürkan, E. Bunu Herkes Bilir. (2020). Kronik Kitap.

Gürkan, E. Ezbere Yaşayanlar. (2022). Kronik Kitap.

Karnıbüyük, M. (2019). İklim, Coğrafi Konum, Yer Şekilleri Ve Denizlerin Siyasi Coğrafya Üzerindeki Etkileri. Dergi Park. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/744785 .

Memiş, E. Tarihi Coğrafyaya Giriş. (1990). Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi Yayınları.

Weber, M. Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu. (2014). Tutku Yayınevi