Adliye binalarının girişlerinde, mahkeme salonlarının duvarlarında ve hukuk fakültelerinin kürsülerinde sıkça karşılaştığımız bir söz vardır:
“Adalet mülkün temelidir.”
Bu söz, yalnızca tarihî bir vecize veya devlet geleneğinin bir yansıması değildir. Aynı zamanda hukuk devletinin varlık sebebini açıklayan temel bir ilkedir. Buradaki “mülk”, yalnızca mal ve mülkü değil; devlet düzenini, kamu otoritesini ve toplumsal hayatın bütününü ifade eder.
Mülkün temeli adalet ise, adaletin temeli nedir?
Bu soru uzun zamandır zihnimi meşgul eden meselelerden biridir. Muhtemelen bu soru yalnızca benim değil, benden önce de hukukçuların, filozofların ve adalet arayışı içinde olan pek çok insanın zihnini meşgul etmiştir. Çünkü bir kavramın değerini anlayabilmek için çoğu zaman onun dayandığı temeli de bilmek gerekir. Bu nedenle adaletin hangi değerden beslendiğini, hangi zeminde yükseldiğini ve nihayet hangi ilkeye dayanarak varlığını sürdürdüğünü sorgulama ihtiyacı hissettim. Elinizdeki yazı da bu sorgulamanın bir ürünüdür.
Gerçekten de adaletin olmadığı yerde devlet güç kullanabilir; ancak meşruiyet üretemez. Kurallar koyabilir; ancak güven oluşturamaz. Kararlar verebilir; ancak vicdanları ikna edemez.
Bu nedenle adalet, devletin temelidir.
Fakat burada cevaplanması gereken daha önemli bir soru bulunmaktadır:
Adalet mülkün temeli ise adaletin temeli nedir?
Bu soru, hukuk felsefesinin en eski sorularından biri olmakla birlikte günümüz anayasal demokrasilerinin de en temel meselesidir. Çünkü adaletin dayandığı değeri doğru tespit edemeyen bir hukuk düzeni, zamanla şeklen hukukî görünse bile özünde adaletten uzaklaşabilir.
Öncelikle belirtmek gerekir ki adaletin temeli kanun değildir.
Kanunlar adaleti gerçekleştirmek için vardır; adalet kanunların varlığından doğmaz.
Tarih boyunca yürürlükte bulunan her kanunun adil olduğu söylenememiştir. İnsanlık, ayrımcılığı meşrulaştıran düzenlemelere de tanıklık etmiştir; temel hakları sınırlayan hukuk sistemlerine de. Bu nedenle bir kuralın yürürlükte olması ile adil olması aynı şey değildir.
Kanun, adaletin kaynağı değil; adaletin gerçekleşmesi için kullanılan araçlardan biridir.
Adaletin temeli çoğunluğun iradesi de değildir.
Çoğunluklar yönetebilir; ancak çoğunluklar her zaman haklı olmayabilir. Demokrasi yalnızca sandıktan ibaret değildir. Demokratik hukuk devletini çoğunluk yönetiminden ayıran en önemli özellik, bireyin temel haklarının çoğunluğa karşı da korunabilmesidir.
Tam da bu noktada adaletin dayandığı asli değere ulaşırız:
Adaletin temeli insan onurudur.
Çünkü insan onuru, bütün temel hak ve özgürlüklerin ortak kaynağıdır.
Yaşam hakkını değerli kılan da odur.
İfade özgürlüğünü vazgeçilmez kılan da odur.
Çalışma özgürlüğünü, mülkiyet hakkını, adil yargılanma hakkını ve mahkemeye erişim hakkını anlamlı hale getiren de odur.
İnsan onurunun korunmadığı bir yerde haklardan söz etmek mümkün değildir.
Hakların bulunmadığı yerde ise adaletten söz edilemez.
Bu nedenle insan onuru ile adalet arasındaki ilişki, araç ile amaç arasındaki ilişki değil; kaynak ile sonuç arasındaki ilişkidir.
Adalet, insan onurunun hukuk alanındaki görünümüdür.
Nitekim günümüzde anayasa yargısının ve insan hakları hukukunun merkezinde de insan onuru bulunmaktadır. Mahkemeye erişim hakkından ifade özgürlüğüne, özel hayatın korunmasından çalışma özgürlüğüne kadar uzanan bütün temel hak tartışmalarında nihai referans noktası insanın sahip olduğu doğuştan değerdir.
Devletin varlık sebebi insan değildir; insanın hak ve özgürlüklerini korumaktır.
Hukuk devletinin anlamı da burada ortaya çıkar.
Hukuk devleti, devletin hukukla bağlı olması kadar, bireyin haklarının etkili biçimde korunmasını da ifade eder.
Bu nedenle adalet yalnızca doğru karar vermek değildir.
Aynı zamanda kişilerin kendilerini hukuk karşısında güvende hissetmeleridir.
Hukuki güvenlik ilkesinin özü de budur.
İnsanlar yarın hangi kuralla karşılaşacaklarını biliyorlarsa, haklarını etkili biçimde arayabiliyorlarsa ve mahkemelerin kendilerini dinleyeceğine inanıyorlarsa hukuk devleti gerçek anlamına kavuşur.
Aksi durumda hukuk, yalnızca şekli bir kurallar bütününe dönüşür.
Adaletin ikinci dayanağı hakikattir.
Hakikatin olmadığı yerde adalet gerçekleşemez.
Yanlış bilgiye dayanan bir karar hukuken geçerli olabilir; fakat adil olamaz.
Bu nedenle yargılamanın amacı yalnızca dosyaları sonuçlandırmak değil, maddi gerçeğe mümkün olduğunca yaklaşmaktır.
Üçüncü dayanak ise eşitliktir.
Eşitlik, herkese aynı sonucu vermek değil; herkese aynı hukukî değeri tanımaktır. İnsanlar çoğu zaman verilen kararın sonucundan önce, kendilerine başkalarıyla aynı ölçütün uygulanıp uygulanmadığına bakarlar. Çünkü eşitlik, adalet duygusunun en görünür yüzüdür.
Bütün bunların üzerinde ise vicdan bulunmaktadır.
Vicdan, hukukun alternatifi değildir. Tam tersine hukukun insanı merkeze alan yönünü tamamlayan ahlaki zemindir. Hukukun amacı insanı korumak olduğuna göre, hukuk ile vicdanın birbirinden tamamen ayrılması düşünülemez.
Sonuç olarak adaletin temeli ne güçtür, ne çoğunluktur ne de kanundur.
Kanunlar değişebilir.
İktidarlar değişebilir.
Toplumsal tercihler değişebilir.
Fakat insanın sırf insan olması nedeniyle sahip olduğu değer değişmez.
İşte bu nedenle adaletin nihai temeli insan onurudur.
Hakikat insan onurunu korumak için gereklidir.
Eşitlik insan onurunu gerçekleştirmek için gereklidir.
Hukuki güvenlik insan onurunu güvence altına almak için gereklidir.
Temel haklar insan onurunun hukuk düzenindeki yansımalarıdır.
Adalet ise bütün bu değerlerin hayata geçirilmiş hâlidir.
Bu sebeple “Adalet mülkün temelidir” sözünü bugün şu şekilde tamamlamanın mümkün olduğunu düşünüyorum:
“İnsan onuru adaletin temelidir. İnsan onurunun korunmadığı yerde temel haklar, temel hakların korunmadığı yerde hukuk devleti, hukuk devletinin bulunmadığı yerde ise adalet varlığını sürdüremez.”