“Adli Tıp Raporları” başlıklı yazımızın birinci başlığında; Anayasa Mahkemesi’nin 2021/125 E. ve 2023/213 K. sayılı, 05.06.2024 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan ve yayımlanmasından 9 ay sonra yürürlüğe giren kararı ışığında, 20.04.1982 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan 2659 sayılı Adli Tıp Kurumu Kanunu ve 15.07.2018 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan 4 sayılı Bakanlıklara Bağlı, İlgili, İlişkili Kurum ve Kuruluşlar İle Diğer Kurum ve Kuruluşların Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi (bundan sonra 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi olarak bahsedilecektir) incelenmiştir.
Çalışmamızın ikinci başlığında, Adli Tıp Kurumunun işleyişi ve yapısı hakkında bilgi verilmiştir.
Üç numaralı başlıkta; ceza yargılamasında bilirkişi raporları ile Adli Tıp Kurumu raporları, örneğin adli makamların hangi durumda 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu m.64’de sayılan bilirkişiye, hangi durumda Adli Tıp Kurumuna başvurulacağı yönünden incelenmiştir.
Dört numaralı başlık altında ise, konu ile ilgili Yargıtay kararlarında ortaya koyulan tespitlere yer verilmiştir.
Önce Adli Tıp Kurumunu kısaca tanıtmak gerekir. Adli Tıp Kurumunun kuruluşu, görevi ve Kuruma dair olan birimler 2659 sayılı Adli Tıp Kurumu Kanunu’nun ilk üç maddesinde yer almaktadır.
2659 sayılı Kanunun 1. maddesine göre; “Adalet işlerinde bilirkişilik görevi yapmak, adli tıp uzmanlığı ve yan dal uzmanlığı programları ile görev alanına giren konularda diğer adli bilimler alanlarında sempozyum, konferans ve benzeri etkinlikler düzenlemek ve bunlara ilişkin eğitim programları uygulamak üzere Adalet Bakanlığına bağlı Adli Tıp Kurumu kurulmuştur”.
2659 sayılı Kanunun “Görev” başlıklı 2. maddesinde Adli Tıp Kurumunun görevleri; “Adli Tıp Kurumunun görevleri şunlardır:
a) Mahkemeler, hakimlikler ve savcılıklar ile Kurumun uygun gördüğü alanlarda kamu kurum ve kuruluşları tarafından gönderilen adli tıpla ilgili konularda bilimsel ve teknik görüş bildirmek,
b) Adli tıp uzmanlığı ve yan dal uzmanlığı eğitimini tıpta uzmanlık mevzuatına uygun olarak vermek,
c) Adli tıp ve adli bilimler alanlarında çalışmaları yürütmek üzere seminer, sempozyum, konferans ve benzeri etkinlikler düzenlemek, bunlara ilişkin eğitim programları uygulamak ve ilgili kurum, kuruluş ve kurulların hazırlayacakları adli tıpla ilgili eğitim programlarının yapılmasına ve yürütülmesine yardımcı olmak,
d) Adli tıp hizmetlerinin görülmesi sırasında yapılması zorunlu sağlık hizmetlerini vermek.” olarak sayılmıştır.
1. Anayasa Mahkemesi’nin İptal Kararları Işığında 2659 sayılı Adli Tıp Kurumu Kanunu ve 4 sayılı Bakanlıklara Bağlı, İlgili, İlişkili Kurum ve Kuruluşlar ile Diğer Kurum ve Kuruluşların Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin Birinci Bölümünde Düzenlenen Adli Tıp Kurumu
Anayasa Mahkemesi’nin 2021/125 E. ve 2023/213 K. sayılı, 05.06.2024 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan ve yayımlanmasından 9 ay sonra yürürlüğe giren kararında, 02.07.2018 tarihli ve 703 sayılı Anayasada Yapılan Değişikliklere Uyum Sağlanması Amacıyla Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin bazı maddelerinin iptali ve yürürlüğünün durdurulmasının talep edildiği,
2659 sayılı Kanunun değiştirilen 32. maddesinin, kamu hizmetine girme konusunda bir düzenleme niteliği taşıdığı, Anayasa m.70 uyarınca her vatandaşın kamu hizmetine girme hakkına sahip olduğu, bu konuda ayırım yapılamayacağının düzenlendiği, Anayasanın mülga 91. maddesine göre KHK ile düzenlemeyecek alanda bir kural olduğundan iptaline karar verildiği,
2659 sayılı Kanun m.1 ila 16, m.18 ila 26, m.36, m.37 Geçici 1 ila Geçici 4, Geçici 6 ve Geçici 7. Maddelerinin yürürlükten kaldırılmasının incelendiği,
Kuralın Anayasa değişikliklerine uyum sağlama amacıyla herhangi bir bağlantısı bulunmadığından Yetki Kanunu kapsamına girmediğinin ve Anayasanın mülga 91. maddesine aykırı olduğunun ileri sürüldüğü, neticede bu maddelerin KHK ile yürürlükten kaldırılmasının iptal edildiği,
İptal kararı neticesinde iptal edilen hükümlerin otomatik olarak yürürlüğe girmediği, uygulamada 4 sayılı Bakanlıklara Bağlı, İlgili, İlişkili Kurum ve Kuruluşlar ile Diğer Kurum ve Kuruluşların Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin Adli Tıp Kurumu’na ilişkin hükümlerinin geçerli olduğu görülmektedir.
Anayasa m.104’de, “Cumhurbaşkanı, yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilir. Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenemez. Anayasada münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Kanunda açıkça düzenlenen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile kanunlarda farklı hükümler bulunması halinde, kanun hükümleri uygulanır. Türkiye Büyük Millet Meclisinin aynı konuda kanun çıkarması durumunda, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hükümsüz hale gelir.” hükmüne yer verildiği, buna göre göre Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin kanunlara aykırı olamayacağı,
Anayasa Mahkemesi’nin yukarıda yer verdiğimiz iptal kararıyla birlikte, 2659 sayılı Kanunun birçok hükmünü değiştiren 703 sayılı KHK’nın ilgili maddelerinin iptal edildiği, aynı konuda hem mülga edilen 2659 sayılı Kanunda ve hem de 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinde hükümlerin bulunduğu görülmektedir.
Danıştay 8. Dairesi’nin 16.03.2021 tarihli 2016/5917 E. ve 2021/1583 K. sayılı kararında, “İdari yargıda, idari işlemin iptali istemiyle açılan davalarda verilen iptal kararları, dava konusu işlemdeki sakatlığın ortaya çıktığı ana kadar geriye yürür ve sakat işlemi ortadan kaldırır ve dava konusu idari işlemi hukuk aleminden tüm etki ve sonuçları ile siler. Anayasal yargıda ise; idari yargının aksine, iptal kararının geriye yürümezliği ilkesi kabul edilmiştir. Bunun sebebi, toplumun kanunlara olan güven duygusunu sarsmamak ve iptal edilen kanun hükmüne dayanarak daha önce yapılmış olan işlemleri ve kazanılmış hakları korumaktır. Ancak, genel düzenleme içeren ya da değişiklik yapan kuralların Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesi bazı hallerde hukuki boşluk doğurabilecektir. Bu boşluğun, iptalden önceki kanun, kanun hükmünde kararname ya da bunların hükümleriyle doldurulmasına hukuken imkan yoktur. Bir başka anlatımla, hukuk sistemimizde, bir yasanın iptali ile onun yürürlükten kaldırdığı ya da değiştirdiği kanun, kanun hükmünde kararname ya da bunların hükümlerinin yeniden ve kendiliğinden yürürlüğe girmesi mümkün değildir. Zira, iptal hükmünün geriye yürüyerek iptal edilen kanun, kanun hükmünde kararname ya da bunların hükümlerini baştan beri hükümsüz kılması kabul edilmemiştir.” ve Danıştay 5. Dairesi’nin 23.06.1999 tarihli, 1998/126 E. ve 1999/2202 K. sayılı kararında, “Belirtilen hukuki durum karşısında, Anayasanın 153. maddesinde ifadesini bulan Anayasa Mahkemesince verilen iptal kararlarının geriye yürümezliği ilkesinin doğurduğu hukuki sonuçları bertaraf edecek şekilde ve Anayasa Mahkemesinin bir kanun, kanun hükmünde kararnamenin veya bunların hükümlerinin iptal edilmesi durumunda eski yasal düzenlemenin kendiliğinden ve yeniden yürürlüğe girmeyeceği yolundaki istikrar kazanmış içtihadına aykırı olarak Başbakanlığın 3.8.1994 günlü, 1994/29 sayılı Genelgesi ile 396 sayılı KHK'yi ilga eden 514 sayılı KHK ile 536 sayılı KHK'nin Anayasa Mahkemesince verilen kararlarla iptal edilmeleri üzerine ‘iptal edilen kanun hükmünde kararnamelerden geriye doğru gidilerek daha önce usulüne göre yürürlüğe konulmuş bulunan ilgili mevzuatın yürürlükte bulunduğu kabul edilmek suretiyle uygulanmasına devam olunması’ şeklinde yapılan düzenlemede hukuka uyarlık görülmemiştir.” denildiği,
Buna göre Anayasa Mahkemesi’nin müstakar uygulamasında ve Danıştay kararlarında da ifade edildiği üzere, bir kanun, bir kanun, kanun hükmünde kararnamenin veya bunların hükümlerinin iptal edilmesi durumunda eski yasal düzenlemenin kendiliğinden ve yeniden yürürlüğe girmeyeceği, dolayısıyla 703 sayılı KHK iptal edilmesine rağmen, 2659 sayılı Kanunun 703 sayılı KHK ile iptal edilen hükümlerinin kendiliğinden yürürlüğe girmediği, bu konuda kanunda bir düzenleme yapılmadığı anlaşılmaktadır.
2. Ceza Muhakemesinde Bilirkişilik, 2659 sayılı Kanun ile 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nde Adli Tıp Kurumu
4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin “Kuruluş” başlıklı 2. maddesinde, “Adalet işlerinde bilirkişilik görevi yapmak(…)”, “Görev” başlıklı m.3’de “Mahkemeler, hakimlikler ve savcılıklar ile Kurumun uygun gördüğü alanlarda kamu kurum ve kuruluşları tarafından gönderilen adli tıpla ilgili konularda bilimsel ve teknik görüş bildirmek” Adli Tıp Kurumu’nun görevi olarak düzenlenmiştir. “Adli tıp” kavramı sözlükte, “Hekimliğin ölüm ve yaralanma vakalarında, şüpheli durumlarda veya hukuki süreçlerle ilgili olan tıbbi konuların aydınlatılması sırasında kanıtları bilimsel yolla toplayıp analiz eden dalı.” olarak tanımlanmıştır[1].
Ceza muhakemesinde Adli Tıp Kurumu; mahkeme, hakimlik ve savcılık makamlarının bilimsel ve teknik görüşe ihtiyaç duyduğu takdirde rapor hazırlar, görüş bildirir. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun “Tanıklık, Bilirkişi İncelemesi ve Keşif” başlıklı Üçüncü Kısmında yer alan “Bilirkişi İncelemesi” başlıklı İkinci Bölümünde, m.62 ila m.73’de bilirkişilik düzenlenmiştir.
CMK ve 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi kapsamında adli tıpla ilgili konularda, ceza yargılamasında bilimsel ve teknik görüşe ihtiyaç duyan mahkeme, hakim ve savcılık makamı, bu konuda doğrudan Adli Tıp Kurumuna başvurmalıdır. Uygulamada; adli tıp konusu sayılıp, 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi kapsamında sayılan konularda, CMK m.64 kapsamında bölge adli mahkemelerinin yargı çevreleri esas alınarak bilirkişilik bölge kurulunca bilirkişi raporu alındığı ve bu rapora dayanılarak hüküm verildiği görülmektedir.
6754 sayılı Bilirkişilik Kanunu m.1/3’de, “Kanunlarda bilirkişilik hizmet verebileceği öngörülen kurumlar ile yargı mercilerinin talebi üzerine bilimsel ve teknik görüş bildiren kamu kurum ve kuruluşları bu Kanunun kapsamı dışındadır”. CMK m.64’de, bilirkişi olarak atanabilecek kişilere ve bilirkişi bölge kurulunun çalışma esaslarına ve 3. fıkrasında, “Kanunların belirli konularda görevlendirdiği resmi bilirkişiler öncelikle atanır(…)” hükmü bulunmaktadır.
Şu halde; 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi kapsamında, Adli Tıp Kurumunun inceleme alanına giren konularda, adli makamlar dosyayı doğrudan Kuruma gönderilmelidir. Bazı durumlarda 2659 sayılı Kanun kapsamında Adli Tıp Kurumunun görev alanına giren işlerde istisna tanınmış, örneğin 2659 sayılı Kanun mülga m.31’de, “Yükseköğretim Kurumları veya birimleri, adli tıp mevzuatı çerçevesinde adli tıp olaylarında ve diğer adli konularda Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununa göre resmi bilirkişi sayılır. Bu birim ve kliniklerde tetkik edilecek adli tıp ile ilgili işler yönetmelikte belirlenir”. Adli Tıp Kurumu Kanunu Uygulama Yönetmeliği m.18/1-j’de, “2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun 38 inci maddesi gereğince resmi bilirkişi olarak görevlendirilecek olan adli tıpla ilgili bölüm veya birimdeki uzman elemanlar bulundukları şehirlerdeki adli olaylarda resmi bilirkişi sayılırlar.” hükmüne yer verilmiştir. 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu m.38’de, “Yükseköğretim Kurulunun isteği ve ilgili kamu kuruluşunun onayı ile yükseköğretim kurumları veya birimleri, ilgili adli mercilerin talebi ile adli tıp mevzuatı çerçevesinde adli tıp olaylarında ve diğer adli konularda resmi bilirkişi olarak görevlendirilebilirler”. hükümlerine yer verilmiştir. 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nde bu hükümlere yer verilmemiştir. Yine de 2547 Yükseköğretim Kanunu m.38 kapsamında resmi bilirkişi olarak görev yapabilecektir.
2659 sayılı Kanun mülga m.16’ya göre, adli makamlarca yeterli bulunmayan ve birden fazla rapor arasında çelişki olan bilirkişi raporları bakımından Adli Tıp Kurumu İhtisas Kurulu görevlidir.
2659 sayılı Kanun mülga m.16’da; İhtisas Kurullarının görevi arasında, “Bu Kanun kapsamında giren işlerde, a) Bilirkişilerce(…) verilip de mahkemeler, hakimlikler ve savcılıklar tarafından yeterince kanaat verici nitelikte bulunmayan ve aralarında çelişki olduğu belirlenen raporları inceleyip bilimsel ve teknik görüşlerini bildirmek” sayılmıştır.
4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi “Adli Tıp Üst Kurullarının Görevleri” başlıklı m.16’de, “(1) Adli Tıp Üst Kurulları;
a) Adli tıp ihtisas kurulları ve ihtisas daireleri tarafından verilip de mahkemeler, hakimlikler ve savcılıklarca kapsamı itibarıyla yeterince kanaat verici nitelikte bulunmayıp sebebi de belirtilmek suretiyle bildirilen işleri,
b) Adli tıp ihtisas kurullarınca oybirliğiyle karara bağlanamamış olan işleri,
c) Adli tıp ihtisas kurullarının verdiği rapor ve görüşleri arasında ortaya çıkan çelişkileri,
ç) Adli tıp ihtisas kurulları ile ihtisas dairelerinin rapor ve görüşleri arasında ortaya çıkan çelişkileri,
d) Adli tıp ihtisas kurulları ile Adli Tıp Kurumu dışındaki sağlık kuruluşlarının heyet halinde verdikleri rapor ve görüşler arasında ortaya çıkan çelişkileri,
konu ile ilgili uzman üyelerin katılımıyla inceler ve kesin karara bağlar.
(2) Fizik, Trafik ve Adli Bilişim İhtisas Dairelerinin raporları Adli Tıp Üst Kurullarında incelemeye alınamaz. Bu dairelerden birinin verdiği raporlar ile diğer bilirkişi raporları arasında çelişki bulunması halinde mahkeme veya Cumhuriyet savcılıklarınca gerekçesi belirtilmek suretiyle talep edilmesi üzerine raporlar, ilgili ihtisas dairesinin en az yedi uzmanının katılımı ile oluşan genişletilmiş uzmanlar heyetince incelenir ve kesin olarak karara bağlanır. Kararlar katılanların oy çokluğuyla alınır, eşitlik halinde başkanın bulunduğu taraf oy çokluğunu sağlamış olur.” denilmiştir.
4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin “İhtisas Kurullarının Görevleri” başlıklı 17. maddesinin 1. fıkrasında; “(1) İhtisas Kurullarının görevi bu Bölümün kapsamına giren işlerde;
a) Bilirkişilerce,
b) Fizik, Trafik ve Adli Bilişim İhtisas Dairelerinin tıpla ilgili olmayan raporları hariç olmak üzere adli tıp ihtisas dairelerince,
c) Adli tabip veya adli tıp uzmanlarınca,
verilip de mahkemeler, hakimlikler ve savcılıklar tarafından yeterince kanaat verici nitelikte bulunmayan ve aralarında çelişki olduğu belirlenen raporları inceleyip bilimsel ve teknik görüşlerini bildirmektir.” hükmüne yer verilmiştir.
Özetle, bu hükümlerin bilirkişi raporları arasında çelişkinin nasıl giderileceğini düzenlediği, Adli Tıp Kurumu sisteminde raporlar arasındaki çelişkilerin giderilmesi için kademeli bir yapı öngörüldüğü, ihtisas kurullarının, bilirkişiler, adli tabipler, adli tıp uzmanları ve bazı adli tıp dairelerince düzenlenen, mahkemece yeterince kanaat verici bulunmayan veya birbiriyle çelişen raporları inceleyerek bilimsel ve teknik görüş bildirirken, üst kurulun, ihtisas kurulları ve daireler arasında uyuşmazlıkları, oybirliğiyle çözülemeyen işleri ve kurum dışı sağlık heyeti raporlarıyla ortaya çıkan çelişkileri inceleyerek kesin olarak karara bağladığı, ancak Fizik, Trafik ve Adli Bilişim İhtisas Dairelerine ilişkin uyuşmazlıklarda karar, Üst Kurul yerine ilgili dairenin genişletilmiş uzman heyetince karar verildiği görülmektedir.
3201 sayılı Emniyet Teşkilatı Kanunu m.16’yı dayanak alan Emniyet Genel Müdürlüğü Bölge Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlükleri Kuruluş, Görev ve Çalışma Yönetmeliği (Yönetmelik) m.7/1-d’de, “Görev alanları ile ilgili adli ve idari soruşturmalara ilişkin inceleme taleplerini; güvenilirlik, tarafsızlık, bilimsellik, hesap verilebilirlik ilkeleri çerçevesinde yürütmek, gerekli inceleme ve analizler yaparak uzmanlık raporu düzenlemek, inceleme alanlarına ilişkin arşivleme yapmak,” Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüklerinin görevleri arasında sayılmıştır. Uygulamada, birçok konuda incelemelerin polis veya jandarma kriminal laboratuvarında yapıldığı görülmektedir.
Yönetmelik m.6’ya göre; “(1) Laboratuvar Müdürlüğü aşağıdaki yönetim kademeleri ve hizmet birimlerinden oluşur:
a) Laboratuvar Müdürü,
b) İdari Büro Amirliği,
c) Delil İşlemleri Büro Amirliği,
ç) Laboratuvar Kalite ve Strateji Yönetimi Büro Amirliği,
d) Antropolojik İnceleme Şube Müdürlüğü,
e) Balistik İnceleme Şube Müdürlüğü,
f) Belge İnceleme Şube Müdürlüğü,
g) Biyolojik İnceleme Şube Müdürlüğü,
ğ) İz İnceleme Şube Müdürlüğü,
h) Kimyasal İnceleme Şube Müdürlüğü,
ı) Ses, Görüntü ve Data İnceleme Şube Müdürlüğü,
i) Personel Şube Müdürlüğü,
j) Destek Şube Müdürlüğü.” bulunmaktadır.
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nda bilirkişiliğe ilişkin diğer düzenlemeler incelendiğinde;
CMK m.63’e göre, “1) Çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hallerde bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına re’sen, Cumhuriyet savcısının, katılanın, vekilinin, şüphelinin veya sanığın, müdafiinin veya kanuni temsilcisinin istemi üzerine karar verilebilir. Ancak, genel bilgi veya tecrübeye ya da hakimlik mesleğinin gerektirdiği hukuki bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurulamaz. Hukuk öğrenimi görmüş kişiler, hukuk alanında ayrı bir uzmanlığa sahip olduğunu belgelendirmedikçe, bilirkişi olarak görevlendirilemez.
2) Bilirkişi atanması ve gerekçe gösterilerek sayısının birden çok olarak saptanması, hakim veya mahkemeye aittir. Birden çok bilirkişi atanmasına ilişkin istemler reddedildiğinde de aynı biçimde karar verilir.
3) Soruşturma evresinde Cumhuriyet savcısı da bu maddede gösterilen yetkileri kullanabilir”.
CMK m.65’de bilirkişiliği kabul yükümlülüğü bulunan kişilerin sayıldığı, CMK m.66’da bilirkişiliğe atama kararı ve incelemelerin nasıl yürütüleceğine ilişkin esasların düzenlendiği, CMK m.67’de bilirkişi raporunun niteliği ve taşıması gereken özelliklere ilişkin kuralların yer aldığı, CMK m.68’de kendisinden istenilen hususlarda yazılı rapor sunan bilirkişinin duruşmada dinlenilmesine ilişkin açıklamanın bulunduğu, CMK m.69’da bilirkişinin reddine ilişkin hükmüm yer aldığı, CMK m.70’de tanıklıktan çekinme konusunda sebeplerin bilirkişi bakımından da uygulanacağının ifade edildiği görülmektedir.
Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 29.11.2023 tarihli, 2020/8614 E. ve 2023/5221 K. sayılı kararına göre; “Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 15.01.2019 tarihli ve 2017/12-709 Esas, 2019/5 Karar sayılı kararında da açıklandığı üzere; yargılamayı gerçekleştiren hakim, bilirkişilerin belirledikleri kusurun varlığı ya da yokluğu ve kusur oranları ile bağlı olmayıp, bilirkişilerin yapacakları teknik belirlemeler çerçevesinde failin kusurunun bulunup bulunmadığı, varsa kusurunun ne olduğu ve bu kusurun cezanın belirlenmesinde ne derece etkin olacağını, her olayın özelliklerine göre ve kanuni gerekçelerle belirlemelidir. Olayın gerçekleşme şeklini belirleme görevi de hakime ait olup, bilirkişi ancak bu hususta ortaya koyacağı teknik veriler ile hakime yardımcı olacak ve tarafların taksirli davranışlarının ve kusur durumlarının nelerden ibaret olduğunu gösterecektir.” şeklinde bilirkişinin görev sınırlarının ifade edilmiştir.
3. Adli Tıp Kurumunun Yapısı ve İşleyişi
Delili değerlendirme ve uzmanlığına giren konularda bilirkişilik yapma görev ve yetkisi ile donatılmış Adli Tıp Kurumu 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile kurulmuştur. Adalet Bakanlığı’na bağlı olan Adli Tıp Kurumunu düzenleyen 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin Birinci Bölümü, 29 madde ve 1 geçiş hükmünden oluşmaktadır. Adli Tıp Kurumu, görevlendirildiği alanlarda tarafsız hareket etmek ve bilirkişilik görevi ile bu görevinden kaynaklanan yetkilerini objektif olarak bilimsel kriterlere uygun şekilde yerine getirmek taahhüdü altındadır.
“Kuruluş” başlıklı 2. maddede, “Adalet işlerinde bilirkişilik görevi yapmak, adli tıp uzmanlığı ve yan dal uzmanlığı programları ile görev alanına giren konularda diğer adli bilimler alanlarında sempozyum, konferans ve benzeri etkinlikler düzenlemek ve bunlara ilişkin eğitim programları uygulamak üzere Adalet Bakanlığına bağlı Adli Tıp Kurumu kurulmuştur. Adalet Bakanlığınca Kuruma bağlı olarak adli tıp grup başkanlıkları ile grup başkanlıklarına bağlı adli tıp şube müdürlükleri kurulabilir. Adli tıp grup başkanlıkları bünyesinde bir veya daha çok adli tıp ihtisas dairesi bulunur”.
4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi m.3’de; Adli Tıp Kurumunun görevleri, adli makamlarca veya kamu kurum ve kuruluşları tarafından gönderilen adli tıpla ilgili konularda bilimsel ve teknik ve görüş vermek, adli tıp ve yan dal uzmanlığı eğitimi vermek, adli tıp ve adli bilimler alanında çalışmalar yürütmek, adli tıp hizmetinin görülmesi sırasında zorunlu sağlık hizmetlerini vermek, görev alanına giren konularda araştırma ve geliştirme faaliyetleri yürütmek, yurtiçinde ve yurtdışında ilgili kuruluşlarla işbirliği yapmak şeklinde sayılmıştır.
4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi m.4’e göre; Adli Tıp Kurumu, Adli Tıp Kurumu Başkanlığı, Adli Tıp Kurumu Başkanlar Kurulu, Adli Tıp Üst Kurulları, Adli Tıp İhtisas Kurulları, Adli Tıp İhtisas Daireleri, Adli Tıp Kurumu Grup Başkanlıkları ve Adli Tıp Şube Müdürlüklerinden oluşur.
4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi m.8’de, Adli Tıp Kurumunun toplamda on bir ihtisas kurulundan oluşmaktadır. Bunların her birisi; farklı tıbbi yan dal alanlarında, bir başkan ve iki üye ile ilgili yan dal alanlarından birer uzmandan oluşur.
4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi m.9’da, Adli Tıp İhtisas Dairelerinin morg, gözlem, kimya, biyoloji, fizik, trafik ve adli bilişimden oluştuğu; m.10’da Adli Tıp Kurumu Grup Başkanlıklarının Adalet Bakanlığınca gerekli görülen yerlerde kurulacağının belirtildiği; m.11/1’de, Adli Tıp Şube Müdürlüklerinin ağır ceza mahkemesi bulunan yerlerde kurulacağının düzenlendiği; m.11/2’de, “Adli Tıp Kurumu şube müdürlüğünde görevli personel, Adalet Bakanlığınca görev sınırları belirlenen yerlerde bulunan mahkemeler, hakimlikler ve savcılıklar tarafından adli tıpla ilgili olmak üzere gerekli görülecek otopsi, muayene ve keşifleri, gerekirse olay yerine de gitmek suretiyle yaparak bu hususta rapor vermek ve yapılan davet üzerine sözlü görüşlerini bildirmekle yükümlüdür. Adli Tıp Kurumu şube müdürlüğü bulunmayan yerlerde bu görevler adli tabip ve diğer personel tarafından yerine getirilir.” denilmiştir.
Adli Tıp Kurumu Başkanının ve yardımcılarının görevleri sırasıyla 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi m.12 ve m.13’de sayılmıştır. Adli Tıp Başkanlar Kurulu Başkanı, İhtisas Kurulları Başkanları ve Daire Başkanlarının görevlerinin ve bunlara vekaletin sırasıyla m.14 ve m.15’de yer almaktadır.
Adli Tıp Üst Kurullarının görevlerinin 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi m.16’da düzenlendiği; buna göre Adli Tıp Üst Kurullarının, Adli Tıp İhtisas kurulları ve İhtisas Daireleri tarafından hazırlanan, ancak adli makamlarca yeterince kapsamlı veya kanaat getirici nitelikte olmayan işleri incelediği, Adli Tıp Üst Kuruluna gönderme kararının gerekçeli olması gerektiği, Adli Tıp İhtisas Kurullarında oybirliği sağlanamayan dosyaları inceleyeceği, farklı Adli Tıp İhtisas Kurulları arasında çıkan çelişkileri gidereceği, yine Adli tıp ihtisas kurulları ile ihtisas dairelerinin rapor ve görüşleri arasında ortaya çıkan çelişkileri gidereceği, Adli Tıp İhtisas Kurulları ile Adli Tıp Kurumu dışında sağlık kuruluşlarının heyet halinde verdiği rapor ve görüşler arasında ortaya çıkan çelişkileri gidereceği, bu konularda kesin olarak karar vereceği görülmektedir.
Fizik İhtisas Dairesi ile Trafik İhtisas Dairesinin raporlarının Adli Tıp Üst Kurulunda incelemeye alınamayacağı, bununla birlikte, bu Dairelerden birisinin raporu ile aynı konuda diğer bilirkişi raporları arasında çelişki meydana geldiği takdirde, bu çelişkinin ilgili ihtisas dairesinin 7 uzmanından oluşan genişletilmiş uzmanlar heyetince inceleneceği ve kesin olarak karara bağlanacağı, katılan uzmanların çoğunluğu ile karar alınacağı, eşitlik halinde başkanın oy verdiği görüşün esas alınacağı düzenlenmiştir.
Anayasa Mahkemesi’nin 11.09.2014 tarihli, 2013/146 E. ve 2014/137 K. sayılı kararına konu başvuru; 2659 sayılı Adli Tıp Kurumu Kanunu’nun mülga 7. maddesinin, 19.2.2003 günlü, 4810 sayılı Kanun’un 7. maddesiyle değiştirilen birinci fıkrasının Anayasanın 17. ve 36. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi istemine ilişkindir.
2659 sayılı Kanunun “Adli Tıp İhtisas Kurulları” başlıklı mülga 7. maddesine göre, “Adli Tıp Kurumunda sekiz ihtisas kurulu bulunur. İhtisas kurulları, bir başkan ve adli tıp uzmanı iki üye ile; a) Adli Tıp Birinci İhtisas Kurulu birer; 1) Tıbbi Patoloji, 2) İç Hastalıkları, 3) Kardiyoloji, 4) Genel Cerrahi, 5) Beyin ve Sinir Cerrahisi, 6) Anesteziyoloji ve Reanimasyon, 7) Kadın Hastalıkları ve Doğum, 8) Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, b) Adli Tıp İkinci İhtisas Kurulu birer; 1) Radyoloji, 2) Göz Hastalıkları, 3) Kulak Burun Boğaz Hastalıkları, 4) Genel Cerrahi, 5) Göğüs Cerrahisi, 6) Kalp ve Damar Cerrahisi, 7) Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi, 8) Nöroloji, 9) Ortopedi ve Travmatoloji, 10) Kadın Hastalıkları ve Doğum, 11) Ruh Sağlığı ve Hastalıkları, c) Adli Tıp Üçüncü İhtisas Kurulu birer; 1) Ortopedi ve Travmatoloji, 2) Genel Cerrahi, 3) Nöroloji, 4) İç Hastalıkları, 5) Göğüs Hastalıkları, 6) Kardiyoloji, 7) Üroloji, 8) Tıbbi Onkoloji, 9) Ruh Sağlığı ve Hastalıkları, 10) Beyin ve Sinir Cerrahisi, d) Adli Tıp Dördüncü İhtisas Kurulu; 1) Ruh Sağlığı ve Hastalıkları için üç, 2) Nöroloji için bir, e) Adli Tıp Beşinci İhtisas Kurulu birer; 5520-2 1) Tıbbi Mikrobiyoloji, 2) Tıbbi Farmakoloji, 3) Tıbbi Biyokimya, 4) Analitik Kimya, 5) İmmünoloji ve Alerji Hastalıkları, 6) Tıbbi Genetik, 7) Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji, 8) Halk Sağlığı, f) Adli Tıp Altıncı İhtisas Kurulu; 1) Kadın Hastalıkları ve Doğum için bir, 2) Üroloji için bir, 3) Ruh Sağlığı ve Hastalıkları için iki, 4) Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları için iki, 5) Çocuk Cerrahisi için bir, 6) Radyoloji için bir, g) Adli Tıp Yedinci İhtisas Kurulu birer; 1) Genel Cerrahi, 2) İç Hastalıkları, 3) Kadın Hastalıkları ve Doğum, 4) Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, 5) Anesteziyoloji ve Reanimasyon, 6) Beyin ve Sinir Cerrahisi, 7) Ortopedi ve Travmatoloji, 8) Göz Hastalıkları, 9) Kardiyoloji, 10) Kulak Burun Boğaz Hastalıkları, 11) Tıbbi Onkoloji, 12) Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi, 13) Üroloji, 14) Kalp ve Damar Cerrahisi, 15) Diş Hekimliği, 16) Deri ve Zührevi Hastalıkları, h) Adli Tıp Sekizinci İhtisas Kurulu birer; 1) Genel Cerrahi, 2) İç Hastalıkları, 3) Kadın Hastalıkları ve Doğum, 4) Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, 5) Anesteziyoloji ve Reanimasyon, 6) Kardiyoloji, 7) Beyin ve Sinir Cerrahisi, 8) Acil Tıp, 9) Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji, uzmanlarından oluşur. İhtisas kurullarında yeteri kadar raportör bulundurulur. Adli Tıp İhtisas Kurullarının çalışma usul ve esasları yönetmelikle düzenlenir”.
Anayasa Mahkemesi’nin 11.09.2014 tarihli kararında, “Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Hakan Atasoy tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, iptali istenilen ve ilgili görülen yasa kuralları, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü: Başvuru kararında, Adli Tıp Kurumunun resmi bilirkişilik kurumu olduğu, somut olayın özelliğine göre kurullarda bulunması gereken uzmanlık branşları çok çeşitli olmasına rağmen, itiraz konusu kural nedeniyle ihtisas kurullarının konunun doğrudan uzmanı olmayan adli tıp uzmanları veya diğer tıp branşlarından uzmanların bir araya gelerek teşekkül ettirildiği, bu nedenle ilgili uyuşmazlığı özel uzmanlar yerine, konuyla doğrudan ilgisi olmayan uzmanların incelediği, bunun sonucunda da davanın taraflarının resmi bilirkişilik müessesesinden etkin bir şekilde yararlanamadıkları belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 17. ve 36. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Kanun’un 7. maddesinin birinci fıkrasında, ihtisas kurullarında bir başkan ve adli tıp uzmanı iki üyenin bulunacağı belirtilmiş; itiraz konusu kuralda ise Üçüncü Adli Tıp İhtisas Kurulunun birer ortopedi ve travmatoloji, genel cerrahi, nöroloji, iç hastalıkları, çocuk sağlığı ve hastalıkları, göğüs hastalıkları ve enfeksiyon hastalıkları uzmanından oluştuğu ifade edilmiştir.
Anayasa’nın 36. maddesinde, ‘Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir. Hiçbir mahkeme, görev ve yetkisi içindeki davaya bakmaktan kaçınamaz.’ denilmektedir. Maddeyle güvence altına alınan dava yoluyla hak arama özgürlüğü, kendisi bir temel hak niteliği taşımasının ötesinde diğer temel hak ve özgürlüklerden gereken şekilde yararlanılmasını ve bunların korunmasını sağlayan en etkili güvencelerden birini oluşturmaktadır. Kişinin uğradığı bir haksızlığa veya zarara karşı kendisini savunabilmesinin ya da maruz kaldığı haksız bir uygulama veya işleme karşı haklılığını ileri sürüp kanıtlayabilmesinin, zararını giderebilmesinin en etkili ve güvenceli yolu, yargı mercileri önünde dava hakkını kullanabilmesidir. Kişilere yargı mercileri önünde dava hakkı tanınması adil yargılamanın ön koşulunu oluşturur.
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda bilirkişilik ile ilgili hükümlere yer verilmiş, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda ise bilirkişi işlemleri konusunda Hukuk Muhakemeleri Kanunu hükümlerinin uygulanacağı ifade edilmiştir. 5271 sayılı ve 6100 sayılı kanunlarda benzer şekilde; mahkemenin, çözümü hukuk dışında, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hallerde, taraflardan birinin talebi üzerine yahut kendiliğinden, bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar verebileceği ancak, hakimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurulamayacağı; kanunların görüş bildirmekle yükümlü kıldığı kişi ve kuruluşlara görevlendirildikleri konularda bilirkişi olarak öncelikle başvurulacağı; hakimin bilirkişinin oy ve görüşünü diğer delillerle birlikte serbestçe değerlendireceği ifade edilmiştir.
Adli Tıp Kurumu, mahkemeler ile hakimlikler ve savcılıklar tarafından gönderilen adli tıpla ilgili konularda bilimsel ve teknik görüş bildirmekle görevlendirilmiş bir resmi bilirkişilik kurumudur. Ancak, bu konuda yetkili kılınmış tek kurum değildir. Kanun’un 31. maddesinde, yükseköğretim kurumları veya birimlerinin, adli tıp mevzuatı çerçevesinde adli tıp olaylarında ve diğer adli konularda 5271 sayılı Kanun’a göre resmi bilirkişi sayılacakları ifade edilmiştir. Bu nedenle yargı yerlerinin Adli Tıp Kurumu dışında yükseköğretim kurumları veya birimlerinden de resmi bilirkişi olarak yararlanmaları mümkündür.
Adli Tıp Kurumunun çalışma esaslarını düzenleyen Kanun’un 23. maddesinde, adli tıp ihtisas kurullarının, Başkanının başkanlığında işin niteliğine göre en az dört üye ile toplanacağı ve oyçokluğu ile karar alacağı; kurullarda, tetkik edilecek konunun, ilgili uzman üye hazır bulunmadıkça müzakere edilemeyeceği; Adli Tıp Kurumu Genel Kurulu ve ihtisas kurullarının ilgili kişileri gerektiğinde muayene ve bunları usulüne göre dinleyebileceği, her türlü tetkikatı yapabileceği ve yaptırabileceği; Adli Tıp Genel Kurulu kararlarının nihai olmakla beraber mahkemelerin delilleri serbestçe takdir hususundaki yetkilerini kısıtlamayacağı; 24. maddesinde Adli Tıp Genel Kurulu ve adli tıp ihtisas kurulları ile adli tıp ihtisas dairelerinin, inceledikleri konularla ilgili olarak Adli Tıp Kurumunda bulunmayan tıp ve diğer uzmanlık dallarında Adli Tıp Kurumu dışından uzmanların bilirkişi olarak davet edilmesine karar verebilecekleri gibi kendi kurul veya dairelerinde bulunmayan, Adli Tıp Kurumundaki diğer kurul veya dairelerde görev yapan uzmanların davet edilmesine de karar verebilecekleri belirtilmiştir. Kanun’un 15. maddesinde ise Adli Tıp Genel Kurulunun, adli tıp ihtisas kurulları ve ihtisas daireleri tarafından verilip de mahkemeler, hakimlikler ve savcılıklarca kapsamı itibarıyla yeterince kanaat verici nitelikte bulunmadığı, sebebi de belirtilmek suretiyle bildirilen işleri, adli tıp ihtisas kurullarınca oybirliğiyle karara bağlanamamış olan işleri, adli tıp ihtisas kurullarının verdiği rapor ve görüşleri arasında ortaya çıkan çelişkileri, adli tıp ihtisas kurulları ile adli tıp ihtisas dairelerinin, adli tıp şube müdürlüklerinin ve Adli Tıp Kurumu dışındaki sağlık kuruluşlarının verdikleri rapor ve görüşler arasında ortaya çıkan çelişkileri, konu ile ilgili uzman üyelerin katılımıyla inceleyeceği ve kesin olarak karara bağlayacağı hüküm altına alınmıştır. Bu düzenlemelerden, Kanun’un Adli Tıp Genel Kurulu, adli tıp ihtisas kurulları ile adli tıp ihtisas dairelerinin, incelemelerini konunun uzmanı olan kişiler marifetiyle yapmalarını temin etmeyi amaçladığı anlaşılmaktadır.
Yukarıda yapılan açıklamalar ve özellikle, yargı yerlerinin Adli Tıp Kurumuna başvurma zorunluluğunun bulunmadığı, yükseköğretim kurumları veya birimlerinden de resmi bilirkişi olarak yararlanmalarının mümkün olduğu, ayrıca mahkemelerin ve hakimlerin bilirkişilerin oy ve görüşlerini diğer delillerle birlikte serbestçe değerlendirebileceği hususları göz önünde bulundurulduğunda, bir başkan ve adli tıp uzmanı iki üye ile birer ortopedi ve travmatoloji, genel cerrahi, nöroloji, iç hastalıkları, çocuk sağlığı ve hastalıkları, göğüs hastalıkları ve enfeksiyon hastalıkları uzmanından oluşan 3. Adli Tıp İhtisas Kurulunun yapısının, Kanun’un 16. maddesinde belirtilen görevleri yerine getirmesine engel olan, Kurulun, konunun uzmanı olmayan kişilerin katılımıyla karar alması sonucunu doğuran, resmi bilirkişilik müessesesinin işlevselliğini ortadan kaldıran, yargı yerlerinin bilirkişiye başvurma konusundaki takdir yetkilerini kısıtlayan ve bu şekilde kişilerin hak arama özgürlüğünü zedeleyen bir yönü bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, itiraz konusu kural Anayasa’nın 36. maddesine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir”.
İptal talebinde, 2659 sayılı Kanun mülga m.7’ye göre;
· Konunun uzmanı olmayan farklı uzmanların da kurulda bulunmasının adil yargılanma hakkını ihlal ettiği,
· Kurala göre kurulların bir başkan, iki üye ve çeşitli tıp branşlarından uzmanlardan oluştuğu,
· AYM iptal talebinin reddi gerekçesinde, mahkemelerin Adli Tıp Kurumuna başvurma zorunluluğunun bulunmadığını, üniversitelerden de resmi bilirkişi olarak yararlanabileceklerini,
· ATK’nın uygun uzman olmadan toplantı olmayacağına ilişkin koruyucu mekanizmalara sahip olduğu, örneğin dışarıdan uzman çağrılabileceği,
· Mahkemelerin delilleri serbestçe değerlendireceği, ATK raporu ile bağlı olmadığı, hak arama hürriyetine aykırılığın sözkonusu olmadığı,
· Neticede kuralın Anayasa m.36’ya aykırı olmadığı,
İfade edilmiştir.
4. Yargıtay Kararları Işığında Adli Tıp Raporlarının Ceza Muhakemesi Bakımından Değerlendirilmesi
Aşağıda, Yargıtay’ın ve Anayasa Mahkemesi’nin Adli Tıp Kurumuna ve raporlarına ilişkin bazı kararlarına ve tespitlerine yer verilmiştir.
A. Yükseköğretim Kurumları Tarafından Hazırlanan Bilirkişi Raporlarında da Adli Tıp Kurumu Kanunu’nda Yer Alan Kurallara Uygun Hareket Edilmesi Gerekir.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 27.10.2015 tarihli, 2015/618 E. ve 2015/351 K. sayılı kararında; adli makamların tıp uzmanlığını gerektiren konularda Adli Tıp Kurumu yerine yükseköğretim kurumlarını da görevlendirebileceği, ancak örneğin 2659 sayılı Kanun m.23’e göre yapılacak incelemede başkan, işin niteliğine göre dört üyenin katılımıyla toplantı yapılacağı kuralına aykırı olarak, daha az uzmanla yapılan toplantının bozmayı gerektirdiği ifade edilmiştir.
Karara göre, “Bu düzenlemelere göre, anılan kanunun 7. maddesinin (f) bendi uyarınca, Adli Tıp Kurumu 6. İhtisas Kurulunun, bir başkan ve adli tıp uzmanı iki üye ile birer kadın hastalıkları ve doğum, radyoloji, üroloji, ruh sağlığı ve hastalıkları, çocuk psikiyatrisi, adli antropoloji ve çocuk cerrahisi uzmanından oluşacağı, aynı kanunun 23. maddesinin (B) bendi uyarınca da ihtisas kurulunun başkan ve işin niteliğine göre bu uzmanlardan en az dört üyenin katılımıyla toplanacağı, ancak incelenecek konuyla ilgili uzman üyenin hazır bulunmaması halinde ise müzakerenin yapılamayacağı hüküm altına alınmıştır.
Diğer yandan Kanunun ‘Diğer Adli Ekspertiz Kurumları’ başlıklı 31. maddesi; ‘Yükseköğretim Kurumları veya birimleri, adli tıp mevzuatı çerçevesinde adli tıp olaylarında ve diğer adli konularda Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununa göre resmi bilirkişi sayılır. Bu birim ve kliniklerde tetkik edilecek adli tıp ile ilgili işler yönetmelikte belirlenir’, Şeklinde düzenlenmiş olup, bu suretle de Yükseköğretim Kurumları veya birimlerinin, adli tıp mevzuatı çerçevesinde adli konularda Ceza Muhakemesi Kanununa göre resmi bilirkişi sayılacağı açıkça belirtilmiştir”.
Adli Tıp Kurumu 6. İhtisas Kurulunun, ihtisas kurulu başkanı, adli tıp uzmanı iki üye ve birer kadın hastalıkları ve doğum, radyoloji, üroloji, ruh sağlığı ve hastalıkları, çocuk psikiyatrisi, adli antropoloji ve çocuk cerrahisi uzmanından oluşacağı, ancak ihtisas kurulu başkanı ve konusuna göre 4 üyenin katılımı ile toplanacağı, ayrıca konunun uzmanı olan üyenin bulunmasının müzakere şartı olarak öngörüldüğü anlaşılmaktadır.
Adıgeçen karara konu olayda; cinsel istismar mağdurunun ruh sağlığının bozulup bozulmadığına ilişkin yapılacak incelemenin, 2659 sayılı Kanun mülga m.31’de yer alan, “Yükseköğretim Kurumları veya birimleri, adli tıp mevzuatı çerçevesinde adli tıp olaylarında ve diğer adli konularda Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununa göre resmi bilirkişi sayılır. Bu birim ve kliniklerde tetkik edilecek adli tıp ile ilgili işler yönetmelikte belirlenir.” hükmü gereğince, bir üniversitenin tıp fakültesinde yapılmasında bir hukuka aykırılık bulunmadığı, ancak yapılacak incelemenin adli tıp mevzuatı çerçevesinde yapılacağının düzenlendiği, dolayısıyla Adli Tıp Kurumu 6. İhtisas Kurulunda bulunması gereken uzmanlar arasından seçilecek ve 5 kişiden oluşan, içerisinde muhakkak çocuk psikiyatristi de bulunan bir kurulun inceleme yapması gerektiği gerekçesiyle CMK m.308 uyarınca Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itirazı kabul edilmiştir.
B. Yüksek Sağlık Şurası Kararları
Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 15.02.2010 tarihli, 2009/17651 E. ve 2010/1984 K. sayılı kararında; “Sanığa kusur yükleyen Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Kurulu raporu ile kusur izafe etmeyen Yüksek Sağlık Şurası raporu arasındaki çelişkinin giderilmesi için Adli Tıp Kurumu Genel Kurulu’ndan rapor alındıktan sonra sanığın hukuki durumunun taktir ve tayini gerektiği gözetilmeden eksik soruşturma ile beraatine karar verilmesi,” bozma sebebi sayıldığı,
Anayasa Mahkemesi’nin Yüksek Sağlık Şurasından rapor alınmasını zorunlu kılan 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’un 75. maddesinin iptali istemine ilişkin 03.06.2010 tarihli, 2009/69 E. ve 2010/79 K. sayılı kararında,
“Başvuru kararı ve ekleri, işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu Yasa kuralı, dayanılan Anayasa kuralı ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:
Başvuru kararında, adil yargılanma hakkının davaların makul sürede bitirilmesini de kapsadığı, somut olayda itiraz konusu kural nedeniyle Yüksek Sağlık Şurası (YSŞ) görüşünün alınmasının zorunlu olduğu, YSŞ görüşünün Mahkemece istenmesinden itibaren 3 yıl 7 ay 23 gün sonra geldiği, buna bağlı olarak davanın zaman aşımına uğradığı; bütün mahkemelerden gelen taleplerin belli zamanlarda toplanan bir kurul tarafından değerlendirilmesinin gecikmelere neden olduğu, oysa Ceza Muhakemesi Kanunu’na göre Adli Tıp Kurumu ve doğrudan tayin edilen bilirkişilerden daha kısa sürede rapor alınmasının mümkün olduğu; YSŞ görüşünün mahkemeleri bağlamadığı, bu nedenle genelde Adli Tıp’tan da rapor temin edildiği ifade edilerek sanık ve müştekinin makul sürede yargılanma hakkını engelleyen itiraz konusu kuralın Anayasa’nın 36. maddesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
İlk olarak 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’yla kurulan Yüksek Sağlık Şurası, 181 sayılı Sağlık Bakanlığının Teşkilat ve Görevlerine Dair Kanun Hükmünde Kararname’yle Bakanlığın sürekli kurulu olarak yeniden yapılandırılmıştır. Temelde Bakanlıkça verilen önemli sağlık konuları hakkında görüş bildirmekle görevli bulunan YSŞ, 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarz-ı İcrasına Dair Kanun’un itiraz konusu hükmüyle tıp mesleklerinin uygulanmasından doğan cezai konularda görüş vermekle de görevli ve yetkili kılınmıştır.
Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 63. maddesinin (1) numaralı fıkrasında, çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hallerde bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına re’sen veya talep üzerine karar verilebileceği, ancak hakimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgiyle çözülmesi olanaklı konularda bilirkişi dinlenemeyeceği belirtilmiştir. Bununla birlikte Kanun, hangi hallerde bilirkişiye başvurulacağını bazen çok genel ifadelerle belirtirken, sanığın şuurunun tetkiki, ölünün adli muayenesi, otopsi, zehirlenme gibi vakıalar bakımından açıkça öngörmüş; bazı özel kanunlarda da bilirkişiye başvurma mecburiyeti ile bilirkişinin kimliği veya hangi kurum olduğu açıkça vurgulanmıştır. Bu tür durumlarda mahkemece ancak belirtilen resmi bilirkişilerin teknik yardımına başvurulabilir. İtiraz konusu kuralla Şura’ya verilen bu görev de resmi bilirkişilik görevidir. Ancak, hakimin yasayla belirlenmiş bilirkişiye başvurma zorunluluğu onun deliller ve bilirkişi raporu üzerindeki takdir yetkisini ortadan kaldırmaz.
On bir üyesi Sağlık Bakanlığınca ülkede sağlık hizmetleri veya eserleri ile tanınmış kişiler arasından seçilen Şuranın tabii üyeleri Bakanlık Müsteşarı, Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürü, Tedavi Hizmetleri Genel Müdürü ve I. Hukuk Müşaviridir. Seçilmiş üyelerin görev süresi bir yıldır.
Anayasanın 36. maddesinde herkesin, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip olduğu; hiçbir mahkemenin, görev ve yetkisi içindeki davaya bakmaktan kaçınamayacağı belirtilmiştir.
Anayasanın ilgili görülen 138. maddesine göre Hakimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler.
Bu konuları içeren AİHS’nin 6. maddesinin birinci fıkrasında; ‘Herkes, gerek medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili nizalar, gerek cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir.’ denilerek adil yargılanma hakkı tanımlanmıştır.
Hukuk devleti ilkesinin en önemli gereklerinden olan bireylerin temel haklarının korunması, diğer unsurları yanında, adil yargılanma hakkının tanınmasını da içermektedir. Mahkeme önünde adil yargılanma hakkının bireylerce kullanılabilmesi her şeyden önce kişinin madde kapsamına giren medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili nizalar veya cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda bağımsız ve tarafsız bir mahkemeye müracaat hakkını; bu hakkın kullanılmasından sonra da davasının makul sürede görülmesini isteme hakkını içermektedir.
Ceza davasında amaç maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasıdır. İtiraz konusu kuralla, bu amaca hizmet edecek şekilde 1930’lu yıllarda YSŞ’na resmi bilirkişilik görevi verilmiştir. Söz konusu kuralda, mahkemelerin görüşünü alabileceği üniversitelerin tıp fakülteleri, eğitim veren devlet hastaneleri veya Adli Tıp Kurumu gibi donanımlı tıbbi kurumlara başvuru olanağının bulunmasına karşın, belirtilen yapısıyla faaliyet gösteren YSŞ’nın görüşünü almaya mahkemelerin zorlanması ve söz konusu Kurul’un görüşünün alınması için belli bir süre de öngörülmemesi davaların gereksiz yere uzamasına neden olabilecektir. Bu durumun Anayasadaki mahkemelerin bağımsızlığı ve adil yargılama ilkeleriyle bağdaşmadığı açıktır, kuralın iptali gerekir. Ahmet Akyalçın, Serdar Özgüldür ve Serruh Kaleli bu görüşe katılmamıştır”.
Kararda özetle;
· Adil/dürüst yargılanma hakkının makul sürede yargılanma hakkını da içerdiği,
· İtiraz konusu kural gereği Yüksek Sağlık Şurası’ndan görüş alma zorunluluğu bulunduğu,
· Somut olayda rapor 3 yıl 7 ay 23 gün sonra geldiği ve bu nedenle davanın zamanaşımına uğradığı,
· Yüksek Sağlık Şurası’nın dönemsel toplanmasının gecikmelere sebep olduğu,
· Adli Tıp Kurumundan ve diğer bilirkişilerden rapor alınmasının daha kısa süreceği,
· Yüksek Sağlık Şurası’ndan alınan rapor mahkemeyi bağlamadığından aynı olayda Adli Tıp Kurumundan da rapor alındığı,
· Kuralın Anayasa m.36’ya aykırı olduğu,
Gerekçesiyle iptal edildiği görülmektedir.
C. Adli Tıp Kurumunun Yanlış Dairesi Tarafından İnceleme Yapılması
Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 26.05.2022 tarihli, 2022/13888 E. ve 2022/3081 K. sayılı kararında, “Adli Tıp Kurumunun kuruluş, görev ve yetkilerinin düzenleyen 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 19. maddesi ile Gözlem İhtisas Dairesine mahkemeler ve hakimlerce gözleme tabi tutulmasına karar verilenleri gözleme tabi tutup gözlem sonucu hakkında bir rapor düzenleme görevi verildiği, yine aynı Kararnamenin 17-2-ç. maddesine göre ise, TCK’nın 31 ve 33. maddeleri hariç olmak üzere ceza sorumluluğunu kaldıran ve azaltan nedenler hakkında bilimsel ve teknik görüş bildirme görevinin Adli Tıp 4. İhtisas Kurulunun görevine girdiği görülmekle;
Sanık hakkında Adli Tıp Gözlem İhtisas Dairesinin raporuna dayanılarak hüküm kurulduğu anlaşılmakla, ceza sorumluluğunu kaldıran ve azaltan nedenlerle ilgili rapor düzenlemek üzere eldeki dosyanın Adli Tıp Kurumu 4. İhtisas Kuruluna gönderilmesi gerektiği gözetilmeden eksik inceleme ile yazılı şekilde karar verilmesi,” bozma sebebi sayılmıştır. Aynı hususun, 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi döneminde de dikkate alınması gerektiği açıktır.
D. Raporlar Arasında Çelişki Bulunması
Aşağıda yer verdiğimiz kararlarda;
1. Adli Tıp Kurumunun farklı daireleri,
2. Diğer kurumlar veya bilirkişiler ile Adli Tıp Kurumu raporları,
3. Adli Tıp Kurumu dışında hazırlanan birden fazla bilirkişi raporu,
Arasında çelişki olması halinde, çelişkinin Adli Tıp Kurumu Genel Kurulu’nda veya 2659 sayılı Kanunda gösterilen ilgili Kurulda giderilmesi gerektiği ifade edilmektedir.
Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 08.02.2010 tarihli, 2008/21786 E. ve 2010/1649 K. sayılı kararında, “1- Dosyada mevcut kaza tespit tutanağı, Asliye Hukuk Mahkemesinin Adli Tıp Kurumu Trafik İhtisas Dairesinden aldığı 27.01.2006 tarihli rapor ile hükme esas alınan, Adli Tıp Kurumunun 20.6.2006 tarihli raporu arasında açık çelişki bulunması karşısında, ... Üniversitelerin konu ile ilgili bölümlerinden oluşturulacak bilirkişi heyetinden veya ... Genel Müdürlüğünden rapor alındıktan sonra sanığın hukuki durumunun takdir ve tayini gerekirken eksik soruşturma ile yazılı şekilde hüküm kurulması” bozma nedeni sayılmıştır.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 21.04.2015 tarihli, 2013/704 E. ve 2015/121 K. sayılı kararına göre, “Uyuşmazlık konusu bu açıklamalar ışığında değerlendirildiğinde; Olay günü sanığın sevk ve idaresindeki araçla, sekiz metre genişliğinde, zemini kuru, asfalt kaplama yolda, havanın açık olduğu, görüşe engel bulunmayan meskun mahal dışında seyir halinde iken, geçiş üstünlüğüne ve ana yola çıkmadan önce durması gerektiğini gösteren işaret levhalarına riayet etmeden, dikkatsiz ve tedbirsiz bir biçimde trafik ışıkları bulunmayan kavşağa girerek karşı istikametten gelen araçla çarpıştığı, meydana gelen kazada üçü basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek, birisi ise orta derecede kemik kırığı oluşturacak ve hayati tehlikeye neden olacak şekilde dört kişinin de yaralandığı, ölenin bir gün tedavisinin ardından hastaneden taburcu edildiği, kazadan iki gün sonra evde vefat ettiği, ölenin oğlu olan tanığın, annesinin şeker hastası olduğu yönündeki anlatımı üzerine otopsisi yapılmadan gömüldüğü, Cumhuriyet savcılığınca onyedi gün sonra kesin ölüm nedeninin tespit edilebilmesi amacıyla kabrinin açıldığı, bilirkişinin kesin ölüm sebebinin otopsi sonucu belirlenebileceğini belirttiği, Adli Tıp Kurumu Ankara Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesi tarafından yapılan ayrıntılı otopsisinde de kesin ölüm nedeninin tespit edilemediği, bunun üzerine dosyanın gönderildiği Adli Tıp Kurumu Birinci İhtisas Kurulunca düzenlenen raporda; ölenin araç içi trafik kazası sonucunda yaralanarak hastaneye kaldırıldığı, bir gün sonra taburcu edildiği, ertesi gün evinde vefat ettiği, yetkililere haber verilmeden defnedildiği, onyedi gün sonra fethi kabir ve otopsi yapıldığı, zamanında otopsi yapılıp iç organ değişimleri araştırılmamış olmakla birlikte tıbbi belgelere, fethi kabir sonrası yapılan otopsiye göre kronik kalp, damar ve şeker hastalıkları bulunduğu, ölümün trafik kazası neticesi oluşan yumuşak doku travmasının kendinde mevcut hastalıkları akut hale geçirmesinden gelişen solunum ve dolaşım durmasından ileri geldiği, maruz kaldığı trafik kazası sonucu meydana gelen travmatik değişimler ölümüne yol açacak nitelikte olmamakla birlikte kaza anına kadar aktif hayatını sürdüren şahsın kazada yaralanıp iki gün içinde hastalıklarının aktif hale geçirilmesinden ölmesi dikkate alınarak, kaza ile ölüm arasında illiyet bağı bulunduğunun ifade edilmesi karşısında, ölüm ile trafik kazası arasında bir illiyet bağı bulunup bulunmadığının her türlü şüpheden uzak bir biçimde tespit edilmesi için, Adli Tıp Genel Kurulundan rapor alınarak sonucuna göre sanığın hukuki durumunun değerlendirilmesinde zorunluluk bulunmaktadır.
Bu itibarla, yerel mahkeme direnme kararının, bir kişinin ölümü, birden fazla kişinin de yaralanmasıyla neticelenen trafik kazasında, meydana gelen ölüm ile kaza arasında illiyet bağı bulunup bulunmadığı konusunda sanık lehine oluşan tereddütlerin giderilmesi amacıyla Adli Tıp Genel Kurulundan rapor alınıp, sonucuna göre sanığın hukuki durumunun tayin ve tespiti gerekirken, eksik araştırmayla hüküm kurulması isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir”.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 31.05.2016 tarihli, 2016/191 E. ve 2016/288 K. sayılı kararına göre, “Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; soruşturma aşamasında adli tıp uzmanı .... tarafından düzenlenen raporda suça konu senetlerdeki imzaların sanığa ait olduğunun bildirildiği, bu senetlerle ilgili İzmir 5. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2008/573 esas sayılı dosyasında Adli Tıp Kurumu Adli Belge İnceleme Şubesinde görevli üç kişilik bilirkişi heyeti tarafından düzenlenen raporda ise senetlerdeki imzaların sanığın eli ürünü olduğu ya da olmadığı yönünde bir tespite gidilemediğinin belirtildiği, aynı dosyaya senetlerdeki imzaların sanığın eli ürünü olmadığı yönünde üç kişiden oluşan bilirkişi heyetince hazırlanmış bilimsel mütalaa sunulduğu anlaşılmaktadır.
İzmir 5. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2008/573 esas sayılı dosyasında Adli Tıp Kurumu Adli Belge İnceleme Şubesinin 11.06.2010 gün ve 3163 sayılı aynı senetlerdeki imzaların ... eli ürünü olduğu ya da olmadığı yönünde bir tespite gidilemediğinin bildirilmesi, aynı dosyaya senetlerdeki imzaların sanığın eli ürünü olmadığı yönünde üç kişiden oluşan bilirkişi heyetince hazırlanmış bilimsel mütalaa sunulması karşısında, gerçeğin şüpheye yer vermeyecek şekilde tespiti bakımından suça konu senetlerdeki imzaların sanığın eli ürünü olup olmadığı konusunda Adli Tıp Kurumu Fizik İhtisas Dairesinde yöntemince grafolojik incelemeye tabi tutularak, raporlar konusundaki kuşkunun giderilmesi ve sonucuna göre hukuki durumunun değerlendirilmesi gerekmektedir”.
Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin 17.12.2014 tarihli 2014/35929 E. ve 2014/36380 K. sayılı kararında, “Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede, Dosya içerisinde mevcut 01/02/2007 tarihli bilirkişi raporu ile 12329 karar sayılı Yüksek Sağlık Şurası kararı arasında çelişki olduğunun anlaşılması karşısında, savunma tanıkları Dr. K. D. ve Dr. A. K.’ün tanık olarak dinlenmesi, Polatlı Duatepe Devlet Hastanesinden müteveffa Ö. A.’a ait fizik muayene sonuçları ve yapılan tetkiklere ilişkin tedavi dosyasının olup olmadığının sorulması, mevcut ise getirtilerek, sanıkların kusur durumlarının tespiti ve raporlar arasındaki çelişkinin giderilmesi bakımından Adli Tıp Kurumundan yeniden rapor alınması gerekirken eksik incelemeyle hüküm kurulması” bozma nedeni sayılmıştır.
Yargıtay 5. Ceza Dairesi’nin 08.03.2011 tarihli, 2011/370 E. ve 2011/1801 K. sayılı kararında, “Adli Tıp Kurumu Kanunu’nun 7 ve 23. maddeleri gereği usulüne uygun teşekkül etmeyen İhtisas Kurulu raporuna dayanılarak hüküm kurulması” bozma sebebi sayılmıştır.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 06.10.2015 tarihli, 2015/607 E. ve 2015/300 K. sayılı kararına göre, “Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; Sanığın akıl hastalığı nedeniyle kusur yeteneğinin bulunup bulunmadığına ilişkin... Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Hastanesi ile Adli Tıp Gözlem İhtisas ve 4. İhtisas Dairesi raporları arasında açıkça çelişki bulunduğu anlaşılmaktadır. Adli Tıp Kurumu Kanununun 15/f maddesi uyarınca bu çelişkinin giderilmesi için Adli Tıp Genel Kurulundan rapor alınması gerektiği gözetilmeden eksik araştırmayla hüküm kurulması usul ve kanuna aykırıdır.
Bu itibarla, Özel Dairenin bozma kararı isabetli olup yerel mahkeme direnme hükmünün, sanığın akıl hastalığı nedeniyle kusur yeteneğinin bulunup bulunmadığına ilişkin raporlar arasındaki çelişkinin giderilmesi için Adli Tıp Kurumu Kanununun 15/f maddesi uyarınca Adli Tıp Genel Kurulundan rapor alınması gerektiği gözetilmeden eksik araştırmayla hüküm kurulması isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir”.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 07.02.2012 tarihli, 2011/578 E. ve 2012/43 K. sayılı kararına göre, “Safra kesesinde taş bulunan ölenin özel hastanede genel cerrah olarak görev yapan sanık tarafından laparoskopik yöntemle kapalı olarak başlanan, ancak dokuların yapışık olması ve iyi görüntü alınamaması nedeniyle açığa dönülerek gerçekleştirilen ameliyatı sırasında, hastanede bulunan görüntüleme cihazının kullanılmaması, Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Kurulu raporunda bu tür ameliyatlarda anılan cihazın kullanılmasının iyi olacağının belirtilmesi, Adli Tıp Kurumu 1. İhtisas Kurulunca da ölüm nedeninin, ‘kolesistektomi esnasındaki safra kanalı yaralanması sonucu tanı amacıyla yapılan ercp uygulaması sonrası gelişen gastrointestinal sistem kanamasına bağlı hipovolemi ile perfüzyon bozukluğu ve komplikasyonları’ olduğunun tespit edilmesi karşısında ölüm olayında temel olgunun sanık tarafından yapılan ameliyat esnasındaki koledok kanalı kesisi olduğunun kabul edilmesi gerektiği, ilk ameliyatta görev yapan tanıkların, sanığın ameliyata laparoskopik yöntemle kapalı olarak başladığını, ancak ilerleyen süreçte dokuların yapışık bulunması ve iyi bir görüntü sağlanamaması nedeniyle risk almak istemediğini belirterek açık ameliyata geçildiğini beyan etmeleri, sanığın da öleni İbni Sina Hastanesine sevk ederken düzenlemiş olduğu epikriz raporunda, ‘safra kesesine iki adet kanalın açıldığını, lucka kanalı olabileceğini düşündüğü kanalı kestiğini’ belirtmesi, Ankara İl Sağlık Müdürlüğünce yürütülen idari soruşturma aşamasında düzenlenen raporda, ‘bu tür vakalarda üst ucun bazen çok ince olabileceğini akla getirip, gerekirse keseyi açıp içinden bir stent sokarak, kontrol ederek, yahut o kanala hiç dokunmadan kesenin yarım çıkarılması ile yetinmemiştir’ belirlemesine yer verilmesi, bu tespitten sanığın lucka kanalı olduğunu değerlendirerek kestiği kanalın aslında koledok olduğu ve görüntüleme cihazının kullanılması halinde bu durumun anlaşılabileceği, İbni Sina Hastanesindeki ikinci ameliyatı gerçekleştiren Prof. Dr. Nezih ve Prof. Dr. Sadık’ın, ‘sanığın ilk ameliyat esnasında hata yaptığını ve kesilmemesi gereken bir bölümü kestiğini fark edip kendilerini aradığı’ şeklindeki beyanları, Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Tuğbay, Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Kadir ve Adli Tıp Uzmanı Dr. Talat’dan oluşturulan bilirkişi heyeti raporunda da; ‘operasyon esnasında mirizzi sendromu nedeniyle koledok kanalı yaralanması oluştuğu, bu durumun laparoskopik kolesistektomi ameliyatlarında görülebilecek bir komplikasyon olduğu, ameliyat esnasında operatörün uygulayabileceği intraoperatif kolanjiografi gibi bir görüntüleme yönteminin bu yaralanmayı gösterebileceği’ açıklaması karşısında; sanığın, kendi bilgi ve tecrübesine güvenip, hastanede bulunan kolanjiografi görüntüleme cihazını kullanmayarak laparoskopik yöntemle kapalı olarak başladığı, ancak yeterli görüntü alınamaması nedeniyle açık şekilde gerçekleştirdiği ameliyat esnasında, gerekli dikkat ve özeni göstermeyerek koledok kanalını lucka kanalı zannedip kesmesi neticesinde gelişen komplikasyonlar sonucu meydana gelen ölüm olayında kusurlu olduğunun kabulünde zorunluluk bulunmaktadır”.
Prof. Dr. Ersan Şen
Av. Buğra Şahin
(Bu makale, sayın Prof. Dr. Ersan ŞEN tarafından www.hukukihaber.net sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)
--------
[1] https://sozluk.gov.tr/ (Erişim tarihi: 09.11.2025)