AHISKA TÜRKLERİNİN HUKUK MÜCADELESİNDE İBRAHİM GAZİGİL

Abone Ol

(Bu yazı hazırlanırken Ahıska Türkleri üzerine kaleme alınmış akademik çalışmalar, kitaplar, dijital kaynaklar ve İbrahim Gazigil’e ilişkin ulaşılabilen çeşitli metinlerden yararlanılmıştır.)

1944 yılında binlerce Ahıska Türkü, bir gecede evlerinden çıkarıldı. İnsanlar yanlarına ne alabildiyse onu aldı. Kimi bir battaniye taşıdı, kimi çocuklarını susturmaya çalıştı, kimi ise evinin kapısına son kez dönüp baktı.

Stalin yönetiminin kararıyla Ahıska bölgesinde yaşayan Türk nüfus, yük trenlerine doldurularak Orta Asya’ya sürgün edildi. Günler süren yolculuklar yaşandı. Açlık vardı, hastalık vardı, soğuk vardı. Yol boyunca hayatını kaybeden insanlar oldu. Ancak sürgünün en ağır tarafı yalnız fiziksel şartlar değildi. Asıl kırılma, insanların bir sabah uyandığında artık “ait olduğu yerin insanı” olmaktan çıkarılmasıydı.

Ahıska Türkleri yıllar boyunca Sovyet coğrafyasının farklı bölgelerine dağıldı. Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Azerbaycan, Rusya… Harita büyüdü ama aidiyet hissi küçüldü. Bir nesil sürekli aynı duyguyla büyüdü: “Burada tam olarak kalıcı değiliz.”

Dışarıdan bakıldığında bu duygu küçük görülebilir. Oysa bir toplumu içten içe yoran şey bazen budur. İnsan ev kurabilir, çalışabilir, çocuk büyütebilir. Ama yine de zihninin bir yerinde kendisini misafir gibi hissedebilir. Ahıska Türklerinde uzun yıllar boyunca bu psikoloji vardı. Belki yarın yeniden gitmek zorunda kalırız düşüncesi.

1989 yılında yaşanan Fergana olayları bunun en sert örneklerinden biridir. Daha önce sürgün edilen insanlar bu kez ikinci kez göç etmek zorunda kaldı. Bu durum Ahıska toplumunda çok derin bir kırılma yarattı. Sürgün artık her an yeniden yaşanabilecek bir ihtimal hâline gelmişti. Devletsizlik, pasaport eksikliğinden öte, arkanda duran kalıcı bir güç hissinin olmamasıdır. Yarına güvenememek, bir topluluğun sürekli kendisini emanet hissetmesidir.

İbrahim Gazigil’i sadece bir topluluk temsilcisi olarak tanımlamak yetersiz kalacaktır. Zira onun yaklaşımında klasik diaspora söyleminden farklı bir taraf vardır. O, Ahıska meselesine daha çok hukukî bir eksiklik, devletle bağın kopması ve görünmezleşme sorunu olarak bakıyordu. Bu fark yazılarında ve söylemlerinde hissediliyor.

Gazigil’in Taşkent Devlet Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde eğitim almış olması burada önemli bir etkendir. Sovyet sistemi içinde yetişen bir hukukçunun devlete bakışı ile sıradan bir aktivistin bakışı aynı olmasını düşünmek yanlış olur. Sovyet düzeninde devlet yönetim mekanizması olmaktan ziyade, insanların kimliğini, hareket alanını, hatta güven duygusunu belirleyen temel güçtü. Bu nedenle Gazigil’in düşünce yapısında “tanınma” meselesi çok merkezi bir yerde durur. Bir topluluk devlet tarafından tanınmıyorsa kırılgan hâle gelir. Dağılır. Zamanla görünmezleşir. Bu nedenle Ahıska meselesini sürekli hukuk, vatandaşlık, iskân ve statü üzerinden okumaya çalıştı.

Gazigil’in mücadelesi, aşağıda bahsedeceğimiz, Fergana olaylarından önce başlamıştı. Yakın çevresinin aktardığına göre, 1988 yılında henüz Sovyet sistemi dağılmadan önce arkadaşlarıyla birlikte Türkiye’nin Ahıska Türklerini resmî olarak tanıması için girişimlerde bulunmuş, çeşitli dilekçeler hazırlamıştır. O dönemde dile getirdiği “Bu devlet çökecek ve biz altında kalacağız. Türkiye bizi hatırlasın ve sahip çıksın.” düşüncesi ise, ilerleyen yıllarda yaşanacak süreci adeta önceden görmüş gibidir.

Onu farklı yapan bir diğer yan ise, Ahıska konusunda herkes tarihi acıları konuşmaktan ziyade, çözüm arayışı içinde olmasıydı. Devlet mekanizmasına yaklaşmaya çalışıyor, Ankara ile temas kuruyordu. Bir hukukçu refleksinin sonucu olarak yasa süreçlerine odaklanıyordu. Duygusal hafıza paralelinde, meseleyi kurumsal zemine taşıma çabası. Türkiye’ye tarihsel bir güven alanı gibi yaklaşmıştır. Meseleye devlet merkezli bakışı biraz da Sovyet sisteminin etkisinin olduğunu gösteriyor. Görünür olmak, hukuk sisteminin içinde yeniden var olmak anlamına geliyordu.

Fergana Olayları ve Yeni Kırılma

1989’daki Fergana olayları ile Ahıska Türkleri sürgünün aslında hiç bitmediğini en acı şekilde bir kez daha deneyimledi. 1944 sürgününden sonra Özbekistan’da yeni hayatlar kuran birçok Ahıska Türkü, Fergana Vadisi’nde başlayan kitlesel saldırılarla yeniden göç etmek zorunda kaldı; evler yakıldı, insanlar öldürüldü, aileler bir kez daha dağıldı. Üstelik bu süreç, Sovyet sisteminin çözülmeye başladığı ve devlet otoritesinin zayıfladığı bir döneme denk geldi. Böyle zamanlarda en kırılgan topluluklar genelde dağılmış ve korumasız olanlardır. Ahıska Türkleri de ne tam anlamıyla yerli kabul ediliyor ne de güçlü bir devlet koruması altındaydı. Bu durum toplum içinde derin bir güvenlik ve aidiyet krizine yol açtı. İnsanlar yeniden “yarın burada kalabilecek miyiz?” sorusuyla yaşamaya başladı. İbrahim Gazigil’in gelecekte gerçekleştireceği çalışmaların yönelimini bu olaylar belirlemiştir. Fergana olayları, Ahıska meselesinin hâlâ devam eden bir varlık problemi olduğunu açık biçimde gösteriyordu.

Turgut Özal Dönemi ve 3835 Sayılı Kanun

Fergana olaylarından sonra Ahıska Türkleri meselesi diaspora çevrelerinin konuştuğu bir konu olmaktan çıkmaya başladı, Sovyetler Birliği çözülüyor, dengeler değişiyor, Orta Asya ve Kafkasya yeniden şekilleniyordu. Bu dönemde Turgut Özal, Sovyet sonrası Türk dünyasına daha geniş bir perspektiften bakarak, Türkiye’nin Orta Asya ile tarihsel ve kültürel bağlarını yeniden kurabileceğine inanıyordu. Kaynaklarda, Gazigil’in uzun süre bürokrasi ve siyaset çevreleriyle yoğun görüşmeler yaptığı anlatılmaktadır. Ahıska meselesini devlet dili ile, hukukî statü, iskân, vatandaşlık gibi hususlar üzerinden konuşmuştur. Söz konusu hukuki ve politik yaklaşım, temaslar ve yoğun çalışmalar neticesinde 1992 yılında 3835 sayılı “Ahıska Türklerinin Türkiye’ye Kabulü ve İskânına Dair Kanun” kabul edilmiştir.

Bu Kanun teknik olarak çok büyük görünmeyebilir ama sembolik tarafı daha ağır bastığını belirtebiliriz. Türkiye Cumhuriyeti ilk kez Ahıska Türklerini özel bir topluluk olarak tanımlıyor ve buna ilişkin doğrudan hukukî düzenleme yapıyordu. Bir başka deyişle devlet ilk kez: “Bu topluluk bizim tarihsel sorumluluk alanımızdadır.” demiş oldu. Uzun yıllar boyunca dağılmış ve geçici hissederek yaşayan bir topluluk için “tanınmak” bazen ekonomik yardımdan bile daha büyük anlam taşır.

Kanun, Ahıska Türklerinin Türkiye’ye kabulü ve yerleştirilmesinin yanında, iskân süreçlerinin koordinasyonunu, üretici hâle getirilmelerini ve bazı mali kolaylıkları da kapsıyordu. Özal dönemindeki bu politikanın demografik, psikolojik ve dış politika boyutları mevcuttu. 1990’lı yıllarda Türkiye, özellikle bazı sınır ve kırsal bölgelerde iskân politikalarını güvenlik ve nüfus dengesi açısından da değerlendiriyordu. Ahıska Türkleri ise çalışkan, aile yapısı güçlü ve kültürel uyumu yüksek bir topluluk olarak görülüyordu.

Elbette Kanun’un uygulamasında sorunlar yaşanmış, bürokrasi, yavaş ilerleyen süreçler olmuştur. Ancak iş bu Kanun ile Ahıska Türkleri için psikolojik eşik aşılmıştı, çünkü ilk kez Türkiye Cumhuriyeti, uzun yıllar Sovyet sistemi, Soğuk Savaş dengeleri ve hukukî altyapı eksikliği nedeniyle kitlesel şekilde kabul edilemeyen Ahıska Türklerini doğrudan devlet politikası kapsamında tanımlamış oluyordu.

Bugün Türkiye’ye yerleşmiş çok sayıda Ahıska Türkü, doğrudan ya da dolaylı olarak, 3835 sayılı Kanun’un oluşturduğu hukukî zemin sayesinde vatandaşlık, iskân ve yerleşim süreçlerinde önemli imkânlar elde etmiştir. Uzun yıllar Sovyet coğrafyasında dağılmış ve vatansızlık riskiyle yaşayan binlerce insan için bu düzenleme yeniden devlet güvencesi ve kalıcılık hissi anlamına gelmiştir.

İbrahim Gazigil’in yazdığı “Karasevdam Türkiye” isimli eserinde Türkiye derin bir aidiyet ve güven duygusunun sembolü hâline gelmektedir. Sürgün yaşamış topluluklarda anayurt düşüncesi zamanla gerçek coğrafyanın ötesine geçer; insan bazen hiç görmediği bir yere bile zihinsel bağlılık geliştirebilir. Ahıska Türkleri açısından da Türkiye, uzun yıllar süren dağılmışlık ve güvensizlik hissine karşı bir sığınma fikriydi. Nitekim gazeteci-yazar Cenk Başlamış’ın aktardığı bir anekdot, Gazigil’in Türkiye’ye bakışını anlamak açısından burada belirtmekte fayda var; kendisine bir dönem “Türkiye sandığın kadar iyi değil” denildiğinde, Gazigil’in “Umurumda değil. Orası benim vatanım.” cevabını verdiği aktarılmaktadır. Bu yaklaşım, onun Türkiye’ye siyasi veya pragmatik değil, derin bir aidiyet duygusuyla baktığını gösteriyor.

Burada Benedict Anderson’ın “hayal edilmiş cemaatler” yaklaşımı akla geliyor. Anayurt kavramı, fiziki bir toprak parçasından öte, insan zihninde kurulan büyük bir aidiyet duygusuna dönüşebiliyor. Gazigil’in Türkiye algısında bu var: fiziksel olarak uzak ama zihinsel olarak merkezde duran bir vatan fikri. Onu farklı yapan nokta, bu duygusal bağlılığı yalnız söylem düzeyinde bırakmaması oldu.

İbrahim Gazigil kendi kişisel hayatından, meslekî imkânlarından ve bireysel konforundan çok, dağılmış bir topluluğun geleceğine odaklandı. Ahıska meselesini gelecek kuşakların aidiyet ve varlık sorunu olarak gördü, uzun yıllar boyunca sessiz ama ısrarlı bir hafıza ve hukuk mücadelesine dönüştü. Oğlu Orhan Gazigil bu mirası bugün Dışişleri Bakanlığı bünyesinde bakan danışmanı olarak taşımaktadır; Ahıska meselesi başta olmak üzere Türkiye adına önemli diplomatik ve devletlerarası çalışmalarda görev almaktadır.

Böylece, İbrahim Gazigil’in yıllar boyunca verdiği mücadele yalnız kendi hayatıyla sınırlı kalmamış, devlet hafızası içinde farklı bir kuşakta da yaşamaya devam etmektedir. Bu yönüyle onun adı, yalnız fikirleriyle değil; ömrünün büyük bölümünü kişisel hayatını geri plana iterek verdiği mücadele ve bıraktığı tarihsel mirasla da hatırlanmaya devam edecektir.