BEKLENEN: TAHLİYE

Abone Ol

Her ceza hukukçusunun zihninden zaman zaman aynı soru geçer: “Hakimler ve savcılar meslek içi eğitim kapsamında temsili bir cezaevinde birkaç gün geçirseydi, tutuklama kararları aynı şekilde verilir miydi?” Çünkü deneyimlenmiş öğrenim, verilecek kararlarda daima etkili olacağı gibi “tutuklanmasına” kelimesinin ve “tutukluluk halinin devamına” tamlamasının yalnızca harflerden ibaret olmadığını daha iyi anlamayı sağlayacaktır.

Tutuklama kararı ile tutuklanan kişiye aslında “senin özgür olmaman gerekiyor” , “sen kamu için tehlikeli birisin” , “suç işlemiş olma ihtimalin kuvvetli” , “işlemiş olma ihtimalini kuvvetli bulduğumuz suçu aynı zamanda basit bir suç olarak da görmüyoruz” , “serbest olman halinde yargılamadan veya ülkeden kaçma ihtimalin olduğunu düşünüyoruz” gibi cümleler de kurulmuş olmaktadır. Öyleyse bu cümlelere göre en çok değinilmesi gereken yegane kelime ise “özgürlük”tür.

Özgürlük, Türk Dil Kurumu tanımıyla “herhangi bir kısıtlamaya, zorlamaya bağlı olmaksızın düşünme veya davranma, herhangi bir şarta bağlı olmama durumu; azadelik” olarak tanımlanmıştır. Tanımdan da anlaşıldığı üzere tutuklama kararı ile hürriyete kelepçe vurulmakta olup insan olduğunu hissettiren en önemli duygu kontrol edilmektedir.

Bir kişinin hürriyetinin bağlanması o kişinin artık kontrol altında olduğunun ve dört duvar arasına kapatıldığını göstermektedir. Bu kapatılma hali ise sadece o kişiyi değil ailesini, akrabalarını, arkadaşlarını, dostlarını, sevenlerini, iş verdiklerini, ticaret yaptıklarını ve daha birçok kişi ve kurumları gerek maddi gerekse de manevi olarak etkilemektedir. Bu etki özellikle manevi açıdan derindir. Tutukluluk yalnızca özgürlüğü değil, insanların psikolojik bütünlüğünü de zedeler. Bu denli etki kapsamı geniş ve önemli işbu kararın tam da bu nedenle iyice düşünülerek usul ve yasaya uygun olarak verilmesi gerekmektedir.

Etki kapsamı geniş, ölçülü, son çare, hükme dönüşmemesi ve dolayısıyla cezalandırma değil tedbir amacı taşıması gereken tutuklama kararını sona erdirecek kelime ise “tahliye”dir. Tahliye, Türk Dil Kurumu tanımıyla “tutukluyu serbest bırakma”yı ifade eder. Yani tahliye olmak dört duvar arasına girerken askıya asılan özgürlük ceketinin tekrar giyilmesidir. Yaşamın en kutsal duygu durumu olan hürriyete kavuşmaktadır.

Tahliye kararı bazen de adli kontrol kararı eşliğinde verilir. Burada eleştiri getirmekte fayda görmekteyim zira kanaatimce adli kontrol tedbirleri tutuklama kararı son çare olsun diye varolan bir kurum olmasına rağmen tahliye kararının yanına iliklenen bir kuruma evrilmiştir. Oysa hukukumuzdaki düzenleme gayet yerindeyken başta düşünülmesi ve tartışılması gereken kurumun son aşamada ele alınması zannımca adli kontrol tedbirlerinin maksadının doğru yorumlanmadığını göstermektedir.

Tahliye olmak aynı zamanda içinde “kavuşmak” kelimesini de barındırır. Kavuşmak kendini bazen bir dostun dosta bazen bir sevenin sevdiğine bazen de bir ailenin evladına kavuşmasını içerirken bazen de hepsini aynı anda içerebilir.

Tüm bu düşüncelerle ve duygu durumuyla bir Temmuz 13’üne selamlarla tahliye kararına dair mevzuat ve içtihat incelemem de aşağıdaki gibidir:

1. Tahliye Kararının Neden Önemli Olduğuna dair:

Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 07.06.2022 tarihli, 2021/232 E. ve 2022/415 K. sayılı kararında; tahliye kararının hâkimin yargı yetkisi ve takdir hakkı kapsamında olduğu vurgulanmıştır. Kararda, tutuklamanın bir tedbir olduğu, asıl olanın tutuksuz yargılanma olduğu ve somut olayda kaçma veya delilleri karartma yönünde somut olgular bulunmadığında verilen tahliye kararının hukuka uygun olduğu belirtilmiştir.

2. Tutuksuz Yargılamanın Neden Önemli Olduğuna dair:

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 05.11.2010 tarihli, 2010/551 E. ve 2010/598 K. sayılı kararında; "ceza yargılamasının tutuksuz yapılması asıl, koruma tedbiri anlamında tutuklama ise istisnai bir nitelik taşımaktadır" ilkesi net bir şekilde ortaya konulmuştur. Tutuksuz yargılamanın esas alınmaması, masumiyet karinesini ve adil yargılanma hakkını ihlal eden bir unsur olarak değerlendirilmiştir.

3. Tutuklamanın Ölçülülük İlkesine Aykırı Olmaması Gerektiğine dair:

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 05.11.2010 tarihli, 2010/552 E. ve 2010/599 K. sayılı kararında; tutuklama kararı verilebilmesi için kuvvetli suç şüphesinin yanı sıra mutlaka "ölçülülük" ilkesine uyulması gerektiği belirtilmiştir. Benzer şekilde Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 29.02.2016 tarihli, 2015/2851 E. ve 2016/3143 K. sayılı kararında, işin önemi ile verilmesi beklenen ceza arasında ölçüsüzlük bulunması halinde tutuklama kararı verilemeyeceği vurgulanmıştır.

4. Tutuklamanın Hükme Dönüşmemesi Gerektiğine dair:

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 05.11.2010 tarihli, 2010/551 E. ve 2010/598 K. sayılı kararında; "tutuklama, yargılama tamamlanmadan ceza verme ve bunun yerine getirilmesi yolu olarak kullanılamaz" denilerek, tedbirin bir infaz aracına dönüşmemesi gerektiği ifade edilmiştir.

5. Tutuklulukta Geçen Sürenin Göz Önüne Alınması Gerektiğine dair:

Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 28.09.2015 tarihli, 2014/20040 E. ve 2015/13914 K. sayılı kararında; tutuklulukta geçecek azami sürelerin kanunla sınırlandırıldığı, bu sürelerin dolmasıyla birlikte yargılama makamlarının başkaca hiçbir değerlendirme yapmadan tutukluluğa son vermesi gerektiği belirtilmiştir. Ayrıca tutukluluk süresinin uzunluğunun makul sürede yargılanma hakkı kapsamında tazminat sorumluluğu doğurabileceği hatırlatılmıştır.

6. Tutuklu Yargılamanın İstisna Olduğuna dair:

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 05.11.2010 tarihli, 2010/554 E. ve 2010/600 K. sayılı kararında; tutuklamanın istisnai bir nitelik taşıdığı, bu istisnanın kural haline dönüştürülmesinin masumiyet karinesinin ihlali anlamına geleceği vurgulanmıştır.

7. Tutukluluğun Başvurulacak Son Çare Olduğuna dair:

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 05.11.2010 tarihli, 2010/557 E. ve 2010/603 K. sayılı kararında; tutuklamanın bir zorunluluk değil ihtiyarilik ilkesine dayalı olduğu ve başvurulacak son çare niteliğinde bir koruma tedbiri olduğu ifade edilmiştir.

8. Suçun Vasıf ve Mahiyetinin Tutukluluk Devam Kararı İçin Yeterli Olmadığına dair:

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 05.11.2010 tarihli, 2010/558 E. ve 2010/604 K. sayılı kararında; "salt suçun niteliğinin, tutuklama veya tutukluluğun devamı için yeterli sayılamayacağı" belirtilmiştir. Kararda, suçun katalog suçlardan olması veya suçun niteliği gibi basmakalıp ifadelerin yasanın aradığı anlamda geçerli bir gerekçe oluşturmadığı vurgulanmıştır.

9. Şüphenin Devam Kararları İçin Artması Gerektiğine dair:

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 05.11.2010 tarihli, 2010/552 E. ve 2010/599 K. sayılı kararında; "tutukluluğun devamına ilişkin sonraki kararların bir önceki tutukluluk veya devam kararlarına göre daha fazla gerekçe taşıması gerektiği" ve değişen durumların gerekçede karşılanması zorunluluğu belirtilmiştir.

Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 22.06.2016 tarihli, 2015/12366 E. ve 2016/10728 K. sayılı kararında, uzatma kararlarının ilk tutuklama kararından daha kuvvetli suç şüphesini ortaya koyacak açıklayıcı nedenlere dayanması gerektiği vurgulanmıştır.

10. Kaçma Şüphesi Gerekçesinin Adli Kontrolle Bertaraf Edilebilmesine dair:

Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 07.06.2022 tarihli, 2021/232 E. ve 2022/415 K. sayılı kararında; adli kontrol hükümlerinin uygulanmasının yeterli olduğu durumlarda tutuklamanın ağır bir tedbir olacağı ve kaçma şüphesine dair somut olgu bulunmadığında tahliye kararı verilmesinin hukuka uygun olduğu ifade edilmiştir.

Yazımı bitirirken 2025/26 adli yılı içerisinde yazdığım yazılarda son dönemde yapılan yargılamalarda anlayamadığımız şekilde temel delil yapılan ve fakat aslında yan delil dahi olması somut delillerle desteklenmesine bağlı olan HTS-Baz Kayıtları ve soyut anlatımların tutuklama ve devam kararları için yanlışlığına değinmekte fayda görmekteyim. Yargıtay 10. Ceza Dairesi’nin 20.10.2022 tarihli, 2021/4232 E. ve 2022/10554 K. sayılı kararında; "içeriği bilinmeyen HTS kayıtları ile içeriğine değişik anlamlar yüklenebilecek soyut telefon görüşmeleri dışında" kesin delil bulunmadığı durumlarda tutukluluk halinin sürdürülmesinin hukuki dayanaktan yoksun olduğu belirtilerek tahliye kararı verilmiştir. Ayrıca Yargıtay 20. Ceza Dairesi’nin 13.01.2020 tarihli, 2019/1853 E. ve 2020/325 K. sayılı kararında, maddi bulgularla desteklenmeyen soyut beyan ve HTS kayıtlarının mahkûmiyet ve dolayısıyla tutukluluk için yeterli olmadığı hükme bağlanmıştır. Yargıtay 10. Ceza Dairesi’nin 16.11.2020 tarihli, 2020/4848 E. ve 2020/7553 K. sayılı kararında, soyut ve değişik anlamlara gelebilecek iletişimin tespiti tutanakları dışında kuşkuyu aşan kesin delil bulunmaması bozma ve tahliye gerekçesi yapılmıştır.

Özgürlük bazen bir kişinin hukuki bir durumunu ifade etse de aslında Victor Hugo’nun da dediği gibi “Vicdanınız temizse özgürsünüz demektir” Öyleyse soyut anlatımla, dedikoduyla, delil kabul edilmeyen doldurma verilerle tutuklananlar hala özgür ve hiçbir vicdanda tutuklu değiller diyebiliriz.

Uzun süredir haksız, hukuka aykırı, vicdan yaralar bir şekilde tutuklu olmaya mahkum kalsanız da belki bir yaz akşamı salonda “tahliye” olarak açıklanan ama özünde kürsüden size “kavuşmak” olarak duyulan bir kararla garabete son verileceği inancına sımsıkı sarılırsınız.

Hukuka aykırı kararlarla tüm mağdur olanlar adına hasret ve muhabbetle.