BIRAKIN ADALET YERİNİ BULSUN, İSTERSE KIYAMET KOPSUN

Abone Ol

"Bırakın adalet yerini bulsun, isterse kıyamet kopsun."

Yüzyıllardır dilden dile aktarılan bu söz, yalnızca etkileyici bir özdeyiş değildir; hukuk devletinin varlık nedenini özetleyen evrensel bir ilkedir. Eski Latin özdeyişindeki "Gökyüzü yıkılsa da adalet yerini bulsun." anlayışı da aynı düşünceyi dile getirir. Çünkü bir devleti ayakta tutan şey yalnızca gücü değil, adaletidir.

Dönemin Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, "Ceza Hukukunda Alternatif Çözüm Yolları Sempozyumu’nda yaptığı konuşmada bu sözü hatırlatmış ve önemli tespitlerde bulunmuştu. "Adliyenin kapısı adaletin kapısıdır." diyerek, o kapıdan giren herkesin hakkına kavuşacağına ve saygıyla karşılanacağına inanması gerektiğini söylemişti.

Daha da önemlisi, "Yargı dosyaya, vicdana, hukuka ve Anayasa'ya bakar." demiş, haksız tutuklamaların telafisinin olmadığını vurgulayarak "Asıl olan tutuksuz yargılamadır." ifadesini kullanmıştı.

Bu sözlere itiraz etmek mümkün değildir.

Ancak hukuk devletleri yalnızca güzel sözlerle değil, o sözlerin hayata geçirilmesiyle değerlendirilir. Asıl soru şudur: Bugün toplumun adalete duyduğu güven, bu ilkelerle ne kadar örtüşmektedir?

Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı, anayasal bir ilke olmanın ötesinde, vatandaşın devlete duyduğu güvenin temelidir. İnsanlar mahkeme kararlarını beğenmeyebilir; ancak o kararın bağımsız bir mahkeme tarafından, hiçbir baskı altında kalmadan verildiğine inanıyorsa hukuk devleti ayaktadır. Ne var ki bu güven zedelendiğinde yalnızca mahkemeler değil, devletin meşruiyeti de yara alır.

Tutuklama, hukukta istisnai bir koruma tedbiridir. Fakat uygulamada zaman zaman fiilî bir cezaya dönüştüğü yönündeki eleştiriler uzun yıllardır gündemdedir. Sonradan beraat eden bir insanın kaybettiği ayları, yılları kim geri verebilir? "Pardon." demek, kaybolan zamanı geri getirmeye yetmez.

Türküde denildiği gibi:

"Kabul etmem bir gün eksik olursa,
Benden bu ömrümü çalanı getir."

İnsanın hayatından çalınan tek bir gün bile geri getirilemezken, yıllar süren mağduriyetlerin telafisi mümkün değildir.

Üstelik son yıllarda Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanması konusunda yaşanan tartışmalar, hukuk devleti ilkesinin yalnızca teorik değil, pratik yönüyle de sorgulanmasına yol açmıştır. Anayasa'nın üstünlüğü tartışmaya açıldığında, tartışılan yalnızca bir mahkeme kararı değil, hukuk düzeninin kendisi olur.

Yargıya güveni belirleyen bir başka unsur ise liyakattir.

Liyakat; görevin ehline verilmesi, hukukun kişilere göre değil kurallara göre işlemesi demektir. Ancak geçmişten bugüne anlatılan bazı olaylar, bu ilkenin her zaman korunamadığını göstermektedir.

Görev yaptığı dönemde Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunda bulunan emekli bir hukukçunun anlattığı olay bunlardan biridir. Yargıtay üyeleri belirlenirken, son anda siyasi iradenin istediği bir ismin listeye eklenmesiyle seçimin yön değiştirdiğini anlatıyordu.

Benzer bir olayı Yargıtay 1. Hukuk Dairesi Onursal Başkanı merhum İ. Zekai Özdil de "Meslek Anıları" adlı eserinde aktarır. Sicil bakımından önünde çok sayıda daha başarılı meslektaşı bulunan bir hâkimin, kulis desteğiyle Yargıtay üyeliğine seçildiğini anlatırken aslında yalnızca bir anıyı değil, sistemin en zayıf halkalarından birini gözler önüne sermektedir.

Belki bu örnekler istisnadır. Belki bugün sistem eskisine göre farklıdır. Ancak önemli olan, böyle kuşkuların hiç doğmamasını sağlayacak bir yapının kurulabilmesidir. Adalet yalnızca tarafsız olmakla yetinemez; tarafsız görünmek de zorundadır.

Aynı tartışma hâkim ve savcı adaylarının mülakatlarında da yaşanmaktadır. Yazılı sınavlarda yüksek puan alan adayların sözlü sınavlarda elenmesi, uzun yıllardır kamuoyunda "liyakat mı, takdir mi?" sorusunu gündeme taşımaktadır. Mülakat süreçlerinin daha şeffaf hâle getirilmesi, objektif ölçütlerin güçlendirilmesi ve kamu vicdanını rahatlatacak güvencelerin oluşturulması artık ertelenmemesi gereken bir ihtiyaçtır.

Yargı Reformu yer alan "coğrafi güvence" ilkesi de bu bakımdan önemlidir. Bir hâkimin verdiği karar nedeniyle görev yerinin değişeceği endişesini taşımaması, bağımsız yargının vazgeçilmez güvencelerindendir. Bu ilkenin yalnızca metinlerde değil, uygulamada da eksiksiz yaşatılması gerekir.

Bugün dünyanın hiçbir yatırımcısı, hukuk güvenliğinin zayıf olduğu bir ülkeye gönül rahatlığıyla yatırım yapmaz. Çünkü sermaye önce hukuka, sonra ekonomiye bakar. Vatandaş da önce adalete bakar. Güvenin olmadığı yerde ne yatırım gelişir ne demokrasi güçlenir ne de toplumsal huzur kalıcı olabilir.

Adalet, bir ülkenin en büyük sermayesidir. Mahkemelerin verdiği her karar yalnızca dosyanın taraflarını değil, toplumun devlete duyduğu güveni de etkiler.

Bu nedenle ihtiyaç duyduğumuz şey yeni sloganlar değil; bağımsız ve tarafsız yargıyı güçlendiren, liyakati esas alan, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının eksiksiz uygulandığı bir hukuk düzenidir.

O zaman belki hiçbir özdeyişi hatırlatmaya gerek kalmaz.

Çünkü adalet gerçekten yerini bulduğunda, kıyametin kopmasından kimse korkmaz.