Cumhuriyet Savcısının Re’sen Tahliye Yetkisi, Tutukluluk ile Adli Kontrolün Birlikte Uygulanma Yasağı ve Beraat Kararına Rağmen Tedbir Devam Eder mi?

Abone Ol

1- Cumhuriyet Savcısının Re’sen Tahliye Yetkisi

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100 ila 108. maddelerinde düzenlenen tutuklama tedbiri; suçsuzluk/masumiyet karinesi altında bulunan şüphelinin veya sanığın kişi hürriyeti ve güvenliği hakkını kısıtladığından ve son çare niteliği itibariyle tutuklamanın yerine öncelikle CMK m.109 ila m.115’de düzenlenen adli kontrol tedbirinin uygulanması gerektiğinden, kanun koyucu tarafından tutuklama tedbirinin yol açabileceği sorunları en aza indirebilmek için ciddi usuli güvenceler öngörülmüştür.

Nitekim kanun koyucu; “Cumhuriyet savcısının tutuklama kararının geri alınmasını istemesi” başlıklı CMK m.103’ü ve “Şüpheli veya sanığın salıverilme istemleri” başlıklı m.104’ü, hatta bunlara ek olarak “Tutukluluğun incelenmesi” başlıklı CMK m.108’de de talebe bağlı olmaksızın tutukluluğunun en geç aylık gözden geçirilmesi gerektiğini düzenlemiştir.

“Cumhuriyet savcısının tutuklama kararının geri alınmasını istemesi” başlıklı CMK m.103’e göre;

(1) Cumhuriyet savcısı, şüphelinin adli kontrol altına alınarak serbest bırakılmasını sulh ceza hakiminden isteyebilir. Hakkında tutuklama kararı verilmiş şüpheli ve müdafii de aynı istemde bulunabilirler.

(2) Soruşturma evresinde Cumhuriyet savcısı adli kontrol veya tutuklamanın artık gereksiz olduğu kanısına varacak olursa, şüpheliyi re’sen serbest bırakır. Kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildiğinde şüpheli serbest kalır”.

CMK m.103’ün 1. fıkrasında; Cumhuriyet savcısının, şüphelinin adli kontrol altına alınmak suretiyle serbest bırakılmasını sulh ceza hakiminden isteyebileceği, hakkında tutuklama kararı verilmiş şüpheli ile müdafiinin de aynı talepte bulunabileceği,

CMK m.103’ün 2. fıkrasında; soruşturma evresinde Cumhuriyet savcısının adli kontrolün ve tutuklamanın artık gereksiz olduğu kanaatine varması halinde, şüpheliyi kendiliğinden serbest bırakabileceği, kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildiğinde de yine şüphelinin başkaca bir işleme veya karara gerek kalmaksızın serbest bırakılacağı,

İfade edilmiştir.

Peki, Cumhuriyet savcısının CMK m.103/1’e göre değil de m.103/2’ye göre şüpheliyi re’sen serbest bırakması halinde, 1. fıkrada gösterilen usulden farklı olarak ve orada gösterilen usulün dışında, yine de serbest bıraktığı şüpheli hakkında adli kontrol tedbiri uygulanmasını sulh ceza hakiminden istemesi mümkün müdür?

İlk bakışta; CMK m.103/1’de düzenlenmiş hüküm varken, m.103/2’nin tatbiki yoluna gidilmek suretiyle Cumhuriyet savcısı tarafından sulh ceza hakimliğinden adli kontrol tedbiri uygulanmasını talep etmesinin anlamsız olacağı söylenebilir. Ancak her iki fıkra arasında şöyle bir fark bulunmaktadır; Cumhuriyet savcısından gelen şüphelinin adli kontrol altına alınarak serbest bırakılması talebini sulh ceza hakiminin kabul etme zorunluluğu bulunmamaktadır.

Bu nedenle Cumhuriyet savcısı; CMK m.103/1’in tatbiki yerine, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkını kısıtlayan tutuklama tedbirinin daha fazla uzamaması için önce m.103/2’ye göre şüpheli hakkında uygulanan tutuklama tedbirinin gereksiz olduğu, fakat bunun yerine “ölçülülük” ilkesi gereğince adli kontrol tedbiri uygulanması gerektiğine inanmakta ise, Cumhuriyet savcısı doğrudan adli kontrol tedbirini kaldırabilmekle birlikte, adli kontrol tedbirine karar veremediğinden, şüpheli hakkında “Adli kontrol” başlıklı CMK m.109’un şartlarının oluştuğu gerekçesiyle adli kontrol tedbiri kararı verilmesini sulh ceza hakimliğinden isteyebilir.

Kanaatimizce; Cumhuriyet savcısının CMK m.103/1’in 1. cümlesinin uygulanmasını sulh ceza hakiminden istemek yerine, tutuklama tedbirinin uzamaması veya bu talebin reddi riskine karşı, önce m.103/2’ye göre şüpheliyi re’sen serbest bırakır ve ardından m.103/1’den hareketle değil, serbest bırakılan tutuklunun yasal şartları her ne kadar tutuklama ve adli kontrol tedbirleri için uygun olsa da, şartları aynı olan bu iki tedbirden, değişen durumu da dikkate alarak, gerek “evleviyet” ve gerekse “ölçülülük” ilkeleri uyarınca CMK m.109’da düzenlenen adli kontrol tedbirine karar verilmesini sulh ceza hakiminden talep edebilir.

Uygulamada tercih edilmeyen bu yöntemde hukuki bir sakınca bulunmamakla birlikte, pekala CMK m.103/1’in tatbiki yerine, CMK m.103/2’den hareketle yukarıda kısaca bahsettiğimiz tedbir usulüne karar verilmesi mümkündür.

Ancak belirttiğimiz üzere, soruşturma aşamasında umumiyetle Cumhuriyet savcılarının tutuklama kararının geri alınmasında CMK m.103/2’nin 1. cümlesini değil, m.103/1’in 1. cümlesini tercih ettikleri, bu nedenle adli kontrol altına alınmak suretiyle şüphelinin serbest bırakılmasını istemeden Cumhuriyet savcısı tarafından sulh ceza hakimliğinden talepte bulunulduğundan, Cumhuriyet savcısının bu konuda CMK m.103/2’ye göre re’sen hareket etmesi gerektiğinden bahisle sulh ceza hakimliğinin ret kararı verdiği,

Çünkü CMK m.103/1’e göre hareket edilebilmesi için, Cumhuriyet savcısının şüpheliyi muhakkak adli kontrol tedbiri altına alınmak suretiyle serbest bırakılmasını istemesinin gerektiği, esasen 1. fıkranın şüphelinin adli kontrol altına alınarak sulh ceza hakimliği tarafından serbest bırakılmasını, 2. fıkranın ise artık Cumhuriyet savcısı adli kontrolün veya tutuklamanın gereksiz olduğunu düşündüğünde, kendiliğinden bu tedbirlere son vermesi gerektiği, bu andan itibaren adli kontrol talep etmesinin de anlamsız olduğu,

Dolayısıyla; her iki talebin birlikte yapılması halinde sulh ceza hakimliğinin karar verebileceği, ancak sulh ceza hakimliğinin bu talebi reddedebileceği, Cumhuriyet savcısının bu riske girmek istememesi halinde CMK m.103/2’ye göre re’sen şüpheliyi tahliye edip, ardından bağımsız olarak aynı şüpheli hakkında adli kontrol uygulanmasını sulh ceza hakimliğinden isteyebileceği, böylelikle tahliyesinin gerektiğine inandığı şüphelinin Cumhuriyet savcısı tarafından sulh ceza hakimliği kararına ihtiyaç olmaksızın serbest bırakılmasının mümkün olacağı, hem tahliyenin gecikmesi ve hem de sulh ceza hakimliğinin ret kararı verme ihtimalinin önüne geçileceği izahtan varestedir.

Elbette sulh ceza hakimliği; şüpheliyi, “yaşlılık”, “hastalık”, “uzun tutukluluk” veya “verilme ihtimali bulunan cezanın azlığı” sebeplerinden en az birisinin varlığından dolayı re’sen tahliye eden, fakat yine de şüphelinin adaletten kaçma veya delil karartma ihtimalinin olabileceği düşüncesiyle, tutuklama yerine uygulanmasını talep eden Cumhuriyet savcısının bu talebini, adli kontrol tedbirinin hukuki ve fiili şartlarının bulunmadığından bahisle reddedebilir.

Yeri gelmişken belirtmeliyiz ki; yasal şartları aynı olsa bile, birbirinin alternatifi olan, yani son çare niteliği taşıyan tutukluluk yerine ve öncesinde uygulanması gereken adli kontrol tedbiri ile tutuklama tedbirinin aynı anda uygulanması, hem hukuken ve hem de fiilen mümkün değildir.

2- Tutukluluk ile Adli Kontrolün Birlikte Uygulanma Yasağı

Uygulamada; tutuklu olan şüpheliler veya sanıklar hakkında bir de yurt dışına çıkış yasağı şeklinde adli kontrol tedbirinin uygulandığı, böylece mükerrer tedbir yasağının ihlal edildiği, tutuklama tedbirini düzenleyen CMK m.100 ve m.101 ile adli kontrolü tanımlayan CMK m.109 incelendiğinde, her iki tedbirin birlikte uygulanma imkanının bulunmadığı, çünkü “Tutuklama kararı” başlıklı CMK m.101/1-2’de, “Adli kontrol tedbiri uygulamasının yetersiz kalacağını belirten hukuki ve fiili nedenlere yer verilir” ve “d) Adli kontrol tedbiri uygulamasının yetersiz kalacağını gösteren deliller somut olgularla gerekçelendirilerek açıkça yazılır” ibarelerine yer verildiği, daha da önemlisi m.109’un 1. fıkrasında, “Bir suç sebebiyle yürütülen soruşturmada, 100 üncü maddede belirtilen tutuklama sebeplerinin varlığı halinde, şüphelinin tutuklanması yerine adli kontrol altına alınmasına karar verilebilir.” denildiği,

Bu nedenle; tutuklama ile adli kontrol tedbirlerinin birlikte uygulanamayacağı, zaten kanun koyucu tarafından açıkça bu iki tedbirin birlikte uygulanmasına yasak getirildiği, nitekim bu tedbirlerin dayanağı olan “Kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı” başlıklı Anayasa m.19/7’nin 2. cümlesinde ve “Özgürlük ve güvenlik hakkı” başlıklı İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi m.5/3’ün 2. cümlesinde adli kontrol tedbirinden bahsedildiği, tutuklunun serbest bırakılmasının yargılama süresince duruşmada hazır bulunmasını veya hükmün yerine getirilmesini sağlamak için bir güvenceye bağlanabileceğinin öngörüldüğü, bu güvencenin yalnızca nakdi değil, bir bütünde CMK m.109/3’de, m.113’de ve m.114’de gösterilen adli kontrol tedbirleri ile güvencelere bağlanabileceği, ancak hiçbir şekilde tutukluluk ile adli kontrolün birlikte uygulanamayacağı,

Belirtilmelidir.

3- Beraat Kararına Rağmen Tedbir Devam Eder mi?

Ayrıca; hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verilen şüpheli ile beraat eden veya hakkında düşme veya ceza verilmesine yer olmadığına dair karar verilen sanığa uygulanan tutukluluğa ve adli kontrol tedbirine son verilmelidir. Nitekim KYOK’a bağlı olarak tutukluluğun otomatik sonlanacağına dair hüküm CMK m.103/2’nin 2. cümlesinde yer almaktadır.

Tutuklama ve adli kontrol tedbirleri; şüphelinin veya sanığın iddiaya konu suçu işlediğinde dair kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillere bağlı olduğundan, KYOK’tan başka yine CMK m.223 uyarınca davayı sanığın lehine bitiren kararla birlikte bu ön şart artık ortadan kalkacağından, sanık lehine verilen karara bağlı olarak tutukluluğa veya adli kontrol tedbirine de son verilmelidir.

İstisnai de olsa adli kontrol tedbirinin beraat kararına rağmen devam ettiği görülmektedir ki, bu tür uygulamaların hatalı olduğunu, sanığın beraatına dair karara rağmen tutukluluğun devam ettiğine dair örneğe rastlanmadığını, ancak bunun birkaç istisnasının yaşandığı, bu tür bir uygulamanın kabulünün mümkün olmadığını, konuya daha önce kaleme aldığımız 07.03.2025 tarihli ve “Beraat Kararına Rağmen Tutukluluk Mümkün mü?” ile 27.06.2025 tarihli ve “Beraat Kararına Rağmen Tutukluluk Mümkün mü? - 2” başlıklı yazılarımızda yer verildiğini, bu durumun maalesef çok istisnai de olsa gündeme gelebildiğini söylemek isteriz.

Esasen bir tahliye kararı; bu kararı vermekle görevli ve yetkili olan, yani kovuşturmayı yürüten mahkemenin verdiği beraat kararının doğal sonucudur. Derece mahkemesi tarafından verilen beraat kararı ile sanığın tahliye edilmesi, İHAS m.5’in lafzına ve ruhuna da uygundur.

İlk veya ikinci derece mahkemesinin verdiği beraat hükmü ile ortaya çıkan tahliye kararı; ancak beraat kararının usul ve esas yönleri ile hukuka aykırı olduğunun kanun yolunda tespiti sonrasında, ilk veya ikinci derece mahkemesi tarafından CMK m.100’ün ve 101’in aradığı şartların bulunduğunun tespitine bağlı olarak, sanık hakkında verilecek tutuklama kararı ile son bulabilir.

Sonuç olarak;

Kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildiğinde şüphelinin serbest kalacağını düzenleyen CMK m.103/2’nin, beraat kararı yönünden de evleviyetle geçerli olacağı, çünkü burada mahkeme huzurunda yapılmış duruşmada ortaya koyulmuş delillerin tartışılmasının ve değerlendirilmesinin varlığı sözkonusudur.

Bu sebeple; sanık hakkında beraat kararı verildiğinde, onun serbest bırakılması, hakkında uygulanan tedbirlerin kaldırılması ve tutuklu tutulmaması gerektiği, aynı zamanda dosyayı her yönü ile ele alan ve delillere doğrudan temas eden mahkemenin kurduğu beraat kararının kesinleşmemiş olsa da geçerliliğini koruduğu, bu haliyle sözkonusu beraat kararının bir suçsuzluk tespiti ortaya koymuş olacağı, geçerli beraat kararı varken son çare kuralına uygun şekilde tutuklama kararı verilmesinin mümkün olmadığı,

Nitekim hakkında beraat kararı verilen kişi yönünden adli kontrol tedbiri ile önlenemeyecek bir tehlikeden söz edilemeyeceği, an itibariyle cezalandırılma tehdidi ile de karşı karşıya olmayan kişinin kaçma şüphesinden bahsedilemeyeceği,

Kanaatindeyiz.

Sanık hakkında ilgili suçu işleyip işlemediği yönünde şüpheye düşülerek verilen bir beraat kararında tutuklama kararı verilmesinin mümkün olduğu ve kanun yollarında aşamasında suç isnadının devam ettiği düşüncesiyle tutuklama tedbirinin uygulanabileceğine dair görüşün savunulacak yanı da bulunmamaktadır, çünkü kişi hürriyeti ve güvenliği hakkını sınırlayan bir meselede bu derece yorum yapılamayacağı, özellikle de soruşturma aşamasında kişiler lehine mevcut bir düzenleme varken, özgürlük karşıtı yorumlara itibar edilemeyeceğini ifade etmeliyiz.

Görülen dava ve yapılan duruşma sonucunda sanığın CMK m.223’e uygun olarak beraatına karar verilmesi halinde; tutuksuz sanık tutuklanamayacağı veya adli kontrol tedbirine tabi tutulamayacağı gibi, tutuklu sanığın ise, tutukluluğunun devamına karar verilemeyeceği, hatta sanık hakkında uygulanan adli kontrol tedbirleri dahil tüm koruma tedbirlerinin kaldırılması gerektiği tartışmasızdır.

(Bu makale, sayın Prof. Dr. Ersan ŞEN tarafından www.hukukihaber.net sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)