Dava Paranoyası Karşısında Avukatın Konumu: Hak Arama, Husumet ve Mesleki Sınır

Abone Ol

Özet

Hak arama özgürlüğü, hukuk devletinin kurucu güvencelerinden biridir. Ancak her dava açma, şikâyette bulunma veya başvuru yapma davranışı sağlıklı bir hak arama pratiği olarak değerlendirilemez. Bazı durumlarda dava, hakkın korunmasına yönelik rasyonel bir araç olmaktan çıkar; kişinin yaralanmış benliğini onarma, mağduriyet anlatısını sürekli teyit ettirme, husumetini sürdürme ve karşı tarafı cezalandırma aracına dönüşür. Psikiyatri ve hukuk literatüründe “litigious paranoia”, “querulous paranoia” veya “vexatious litigant” gibi kavramlarla tartışılan bu olgu, avukatlık pratiği bakımından özel bir önem taşır. Çünkü avukat bu tür vakalarda ne müvekkili kolayca patolojikleştirmeli ne de onun sınırsız husumet anlatısının taşıyıcısı hâline gelmelidir. Bu makale, dava paranoyası benzeri vakalarda avukatın nasıl bir mesleki değerlendirme yapması gerektiğini, hak arama faaliyetinin zaman içinde psikiyatrik olarak dalgalanma riskini ve temsil ilişkisinin hangi sınırlar içinde yürütülmesi gerektiğini tartışmaktadır.

I. Giriş: Her Dava Bir Hak Arama Davranışı mıdır?

Her dava bir hikâye taşır. Kimi zaman bu hikâye gerçek bir haksızlığın, ihlal edilmiş bir hakkın, görmezden gelinmiş bir onurun anlatısıdır. Kimi zaman ise dava, hukuki biçim kazanmış bir iç çatışmadır. Mahkeme salonu artık adalet aranan bir yer olmaktan çok, kişinin kendi mağduriyetini tekrar tekrar sahnelediği, husumetini canlı tuttuğu, öfkesine meşruiyet aradığı bir alana dönüşür.

Modern hukuk düzeni bireye mahkemeye erişim hakkı tanır. Bu hak, demokratik hukuk devletinin vazgeçilmez unsurudur. Ancak mahkeme kapısının açık olması, her başvurunun sağlıklı bir hukuki talep olduğu anlamına gelmez. Bazen kişi gerçekten hakkını aramaktadır. Bazen de hak arama dili altında bitmeyen bir husumet, gerçeklikle bağını zayıflatmış bir mağduriyet kurgusu ve sürekli genişleyen bir suçlama ağı vardır.

İşte burada avukatlık pratiğinin en hassas sorularından biri ortaya çıkar: Avukat, bu tür bir başvuruyla karşılaştığında ne yapmalıdır? Müvekkili hemen “paranoyak”, “takıntılı” veya “sorunlu” olarak mı görmelidir? Yoksa onun bütün anlatısını hiçbir süzgeçten geçirmeden dava konusu hâline mi getirmelidir?

Her iki tutum da yanlıştır. İlki, haklı bir mağduriyet ihtimalini baştan dışlar. İkincisi ise avukatı, müvekkilin psikolojik ve sosyal çatışmasının hukuki aracına dönüştürür. u nedenle avukatın görevi psikiyatrik teşhis koymak değildir. Avukatın görevi, hukuki temsil edilebilirlik bakımından mesleki bir değerlendirme yapmaktır. Başka bir ifadeyle avukat “bu kişi hasta mı?” sorusuyla değil, “bu anlatının içinde delille desteklenebilir, hukuken taşınabilir, meslek kuralları içinde temsil edilebilir bir çekirdek var mı?” sorusuyla ilgilenmelidir.

II. Dava Paranoyası Kavramı: Hak Arama ile Husumet Arasında

“Dava paranoyası” veya literatürdeki karşılıklarıyla “litigious paranoia” ve “querulous paranoia”, kişinin sürekli dava açma, şikâyette bulunma, başvuru yapma ve kendisine karşı sistematik haksızlık yapıldığı inancını hukuki yollarla sürdürme eğilimini ifade eder. Ancak bu kavramı kullanırken son derece dikkatli olmak gerekir. Çünkü tarih boyunca hak arayan, ısrarcı, kolay vazgeçmeyen, devlet kurumlarının veya güçlü kişilerin haksızlığına karşı direnen bireyler de kimi zaman “takıntılı”, “şikâyetçi”, “kavgacı” veya “paranoyak” olarak damgalanmıştır.

Bu nedenle sorun, kişinin çok dava açması değildir. Bazen çok dava açmak, çok haksızlığa uğramış olmanın sonucudur. Bazı kişiler aynı kişi, kurum veya yapı tarafından uzun süreli haksızlığa maruz kalmış olabilir. Bazı dosyalarda kurumlar gerçekten kayıtsız kalmış, deliller gerçekten toplanmamış, başvurular gerçekten ciddiye alınmamış olabilir. Asıl sorun, davanın gerçeklikle, delille, hukuki yararla ve ölçülülükle bağını kaybetmesidir. Bu nedenle ayrım şu noktada kurulmalıdır: Hak arama, kişinin uğradığı haksızlığı hukuk düzeni önünde görünür kılma çabasıdır.

Dava paranoyası ise haksızlık algısının gerçeklikle bağını giderek kaybetmesi, her ret kararının yeni bir komplo kanıtı sayılması ve yargı sisteminin kişinin içsel husumet döngüsünün sahnesine dönüşmesidir. Hak arayan kişi sonuca ulaşmak ister. Dava paranoyasına yaklaşan kişi ise çoğu zaman sonuca değil, mücadelenin sürmesine ihtiyaç duyar. Çünkü dava onun için sadece hukuki bir süreç değildir; benliğini ayakta tutan bir mağduriyet anlatısıdır.

Bu noktada dava, artık uyuşmazlığı çözmez. Aksine uyuşmazlığı üretir, genişletir ve derinleştirir. Mahkeme kararı, kişinin gerçeklikle karşılaşacağı bir sınır olmaktan çıkar; yeni bir haksızlık anlatısının başlangıcı hâline gelir.

III. Avukatın İlk Görevi: Kişiyi Değil, Hukuki Çekirdeği Teşhis Etmek

Avukatın ilk refleksi müvekkilin kişiliğini değerlendirmek olmamalıdır. Çünkü öfkeli, dağınık, kuşkucu veya aşırı ısrarcı anlatan her kişi haksız değildir. Bazı insanlar gerçekten haksızlığa uğradıkları için öfkelidir. Bazı insanlar uzun süre dinlenmedikleri için kuşkucudur. Bazı insanlar kurumlar tarafından ciddiye alınmadıkları için ısrarcıdır. Bu nedenle avukat önce şu soruyu sormalıdır: Bu anlatının içinde delille desteklenebilir, hukuken formüle edilebilir ve ölçülü biçimde takip edilebilir bir çekirdek var mı?

Avukatın mesleki değerlendirmesi burada başlar. Anlatının tamamı değil, hukuki çekirdeği önemlidir. Müvekkil “herkes bana komplo kurdu” diyebilir. Fakat avukatın bakacağı şey, bu büyük anlatının içinde somut bir haksız fiil, usulsüz işlem, çelişkili rapor, eksik araştırma, tanık beyanları arasındaki tutarsızlık veya hukuken korunabilir bir menfaat olup olmadığıdır. Eğer böyle bir çekirdek varsa avukat onu alır, sadeleştirir, delille ilişkilendirir ve hukuki dile çevirir. Eğer yoksa, avukatın müvekkilin öfkesini dilekçeye dönüştürmesi mesleki faaliyet değil, husumetin teknik hizmetkârlığı olur.

Avukatlık tam da burada başlar: Müvekkilin öfkesini anlamak, fakat öfkenin tamamını sahiplenmemek; mağduriyet anlatısını dinlemek, fakat onu delilden ve hukuki yarardan koparmamak; kişiyi küçümsememek, fakat hukuku kişinin içsel çatışmasının sınırsız aracına dönüştürmemek.

IV. Dava Paranoyasına Yaklaşan Vakalarda Belirtiler

Avukatın dikkat etmesi gereken bazı işaretler vardır. Bu işaretlerin tek başına varlığı kişiyi patolojik ilan etmeye yetmez. Ancak bir araya geldiklerinde dosyanın sıradan bir hukuki uyuşmazlıktan çok, mesleki risk dosyasına dönüşebileceğini gösterir.

1. Delilden Kopuk Kesinlik

Müvekkil, somut belge, tanık, kayıt veya objektif veri göstermeden her şeyi kesin biliyormuş gibi anlatıyorsa dikkatli olunmalıdır. Sağlıklı hak arama davranışında kişi iddiasını desteklemeye çalışır. Dava paranoyasına yaklaşan durumda ise kişi iddianın doğruluğunu zaten tartışılmaz kabul eder. Delil, ancak bu önceden kurulmuş inancı desteklediği ölçüde önemlidir. Bu kişiler bakımından “delil” çoğu zaman ispat aracı değil, mevcut inancı besleyen seçilmiş parçalar toplamıdır. Aleyhe delil görmezden gelinir; nötr veri şüpheli sayılır; basit tesadüfler bile organize kötülüğün işareti gibi yorumlanır.

2. Aleyhe Her Kararın Komplo Kanıtına Dönüşmesi

Takipsizlik kararı, ret kararı, bilirkişi raporu veya mahkeme hükmü kişiyi düşünmeye sevk etmiyorsa; aksine “demek ki savcı da onların adamı”, “bilirkişi de işin içinde”, “mahkeme de bana karşı” sonucuna götürüyorsa gerçeklik testi zayıflamış demektir. Burada yargı kararına itiraz etmek ile her aleyhe kararı mutlak komplo kanıtı saymak arasındaki fark önemlidir. Avukat elbette hukuki denetim yollarını kullanmalıdır. Fakat müvekkilin sınırsız komplo anlatısını mesleki dile taşımamalıdır.

3. Davanın Sürekli Genişlemesi

Başlangıçta komşuyla, eski eşle, işverenle veya bir kamu görevlisiyle başlayan mesele kısa süre sonra hâkim, savcı, bilirkişi, zabıt kâtibi, önceki avukat, baro, bakanlık ve yüksek yargı organlarına kadar genişliyorsa avukat dikkatli olmalıdır. Bu genişleme bazen gerçek bir kurumsal ihmal zincirine işaret edebilir. Fakat çoğu zaman kişinin haksızlık anlatısını ayakta tutabilmek için yeni düşman figürleri üretmesi anlamına gelir. Hikâye büyüdükçe hukuki çekirdek küçülür.

4. Önceki Avukatların Düşmanlaştırılması

“Bütün avukatlar beni sattı”, “önceki avukat karşı tarafla anlaştı”, “baro da işin içinde”, “kimse benim davamı almak istemiyor çünkü hepsi korkuyor” gibi ifadeler ciddi bir alarmdır. Elbette önceki avukat gerçekten hata yapmış olabilir. Avukatlık pratiğinde ihmal, ilgisizlik veya yetersiz temsil mümkündür. Ancak bütün önceki temsilcilerin sistematik biçimde hainleştirilmesi, yeni avukatın da kısa süre sonra aynı anlatının parçası hâline getirilebileceğini gösterir.

5. Avukatı Öfkenin Kalemi Hâline Getirme İsteği

Müvekkil hukuki dilekçe değil; hakaretli, itham edici, aşağılayıcı ve delilsiz suçlamalarla dolu metinler yazdırmak istiyorsa avukatın mesleki sınırı devreye girmelidir. Avukat, müvekkilin kalemi değildir. Avukat, müvekkilin hukuken korunabilir menfaatini bağımsız biçimde temsil eden meslek mensubudur. Bu nedenle müvekkilin her cümlesi dilekçeye giremez. Her öfke hukuki iddiaya dönüşemez. Her kuşku suç isnadı olarak yazılamaz.

6. Bitmeyen Başvuru Arzusu

Dava paranoyasına yaklaşan vakalarda amaç çoğu zaman hukuki sonuca ulaşmak değil, başvuru sürecini devam ettirmektir. Yeni dava, yeni şikâyet, yeni CİMER başvurusu, yeni suç duyurusu, yeni reddi hâkim talebi, yeni disiplin şikâyeti, yeni tazminat davası… Bu döngüde dava sorunu çözmez; sorunu besler. Hukuk, kişinin içsel çatışmasını yatıştırmak yerine onu sürekli yeniden üretir.

V. Hak Arama Faaliyetinin Psikiyatrik Olarak Dalgalanması Riski

Dava paranoyası tartışılırken en tehlikeli kolaycılık, kişinin baştan itibaren patolojik bir özne olarak görülmesidir. Oysa birçok vakada kişi gerçekten bir haksızlık yaşamış, gerçekten dinlenmemiş, gerçekten bürokratik kayıtsızlıkla karşılaşmış olabilir. Sorun her zaman hak arama faaliyetinin başlangıcında değildir. Bazen sorun, bu faaliyetin zaman içinde hangi ruhsal yörüngeye girdiğinde ortaya çıkar.

Hak arama davranışı sabit bir psikolojik durum değildir. Dava süreci uzadıkça, kişi tekrar tekrar dilekçe yazdıkça, karar bekledikçe, ret cevabı aldıkça, kurum kapılarında dolaştıkça ve çoğu zaman soğuk, mekanik, standart cevaplarla karşılaştıkça psikolojik dalgalanma yaşayabilir. Başlangıçtaki meşru öfke giderek kuşkuya; kuşku sabit kanaate; sabit kanaat ise kimi zaman gerçeklikle bağını zayıflatan bir mağduriyet sistemine dönüşebilir. Bu nedenle avukatın dikkat etmesi gereken şey yalnızca müvekkilin ilk anlatısı değildir. Avukat, temsil ilişkisi boyunca müvekkilin ruhsal ve anlatısal seyrini de izlemelidir. Çünkü hak arama faaliyeti bazen kişiyi yatıştırır, düzenler ve gerçeklikle temas ettirir; bazen de tam tersine onun kuşkularını yoğunlaştırır, öfkesini büyütür ve dünyayı “ben ve bana karşı olanlar” şeklinde ikiye bölen bir algı düzeni üretir. Burada kritik soru şudur: Hak arama faaliyeti kişiyi gerçekliğe mi yaklaştırıyor, yoksa gerçeklikten mi uzaklaştırıyor?

Sağlıklı hak arama davranışında kişi dava süreci içinde delil, usul, süre, hukuki yarar ve ispat meselesiyle karşılaşır. Bu karşılaşma onu sınırlar. Kişi, “her istediğim hukuken mümkün değil”, “her şüphe ispat değildir”, “her haksızlık mahkemede kanıtlanamaz” gerçeğini görmeye başlar. Bu durumda hukuk, kişinin öfkesini biçimlendirir; öfkeyi hakka, kuşkuyu delile, mağduriyet hissini hukuki talebe dönüştürür.

Fakat patolojik dalgalanma başladığında hukuk tam tersi etki üretir. Her ret kararı yeni bir travma gibi yaşanır. Her eksik inceleme sistematik kötülüğün delili sayılır. Her aleyhe rapor, bilirkişinin de komploya katıldığı inancını güçlendirir. Her avukat uyarısı, “sen de beni anlamıyorsun” duygusunu besler. Böylece dava, iyileştirici ve düzenleyici olmaktan çıkar; kişinin iç dünyasındaki kuşku, öfke ve mağduriyet döngüsünü büyüten bir sahneye dönüşür.

Bu dalgalanmanın birkaç görünümü vardır.

Birincisi, duygusal dalgalanmadır. Müvekkil bir gün avukata aşırı güven gösterir; ertesi gün onu ihanetle suçlayabilir. Bir gün “nihayet beni anlayan biri çıktı” der; birkaç hafta sonra “siz de onların tarafındasınız” noktasına gelebilir.

İkincisi, anlatısal dalgalanmadır. Başlangıçta sınırlı olan olay anlatısı giderek genişler. Önce tek bir kişi suçludur; sonra kurum, sonra yargı, sonra önceki avukatlar, sonra neredeyse herkes. Hikâye büyüdükçe hukuki çekirdek küçülür.

Üçüncüsü, beklenti dalgalanmasıdır. Kişi önce makul bir hukuki sonuç isterken, zamanla bütün yargı organlarının kendisini açıkça haklı ilan etmesini, karşı tarafın ağır biçimde cezalandırılmasını, önceki bütün kararların yok sayılmasını ve herkesin kendisinden özür dilemesini bekleyebilir.

Dördüncüsü, gerçeklik testi dalgalanmasıdır. Müvekkil zaman zaman hukuki uyarıları anlayabilir; fakat gerilim arttığında yeniden mutlak mağduriyet ve komplo anlatısına dönebilir. Bu nedenle avukat, bir görüşmede kurulan makul zeminin kalıcı olduğunu varsaymamalıdır.

Bu vakalarda avukatın görevi müvekkilin ruhsal durumunu tedavi etmek değildir. Ancak avukat, hukuki temsil ilişkisinin ruhsal etkisini görmezden de gelemez. Çünkü kötü yönetilen bir hukuki süreç, müvekkilin kuşkularını besleyebilir; gereksiz başvurular, her yeni retle birlikte yeni bir mağduriyet katmanı üretebilir; sert ve kontrolsüz dilekçeler, müvekkilin öfkesini hukuken meşrulaştırılmış gibi gösterebilir. Bu nedenle avukat, böyle dosyalarda yalnızca “hangi davayı açabilirim?” sorusunu değil, şu soruyu da sormalıdır: “Bu başvuru müvekkili hukuki gerçekliğe yaklaştıracak mı, yoksa onu yeni bir husumet döngüsüne mi sokacak?”

Eğer başvuru delile dayanıyor, hukuki yarar taşıyor, ölçülü bir sonuç üretebiliyor ve müvekkilin anlatısını somutlaştırıyorsa yapılabilir. Fakat başvuru yalnızca müvekkilin öfkesini yeniden sahneleyecek, karşı tarafı taciz edecek, yeni ret kararlarıyla kuşkuları büyütecek ve avukatı da bu döngünün parçası hâline getirecekse, avukatın mesleki sınır koyması gerekir. Çünkü bazı dosyalarda avukatın en büyük başarısı yeni bir dava açmak değil; müvekkili kötü bir davadan, kötü bir dilekçeden, kötü bir suç isnadından ve daha da önemlisi kendi öfkesinin hukuki esiri olmaktan korumaktır.

VI. Avukatın Gerçeklik Testi: Altı Temel Soru

Bu tür vakalarda avukatın kullanabileceği pratik bir mesleki test vardır. Bu test psikiyatrik değildir; hukuki ve meslekidir.

1. Vakıa var mı?

Somut olay, tarih, yer, kişi, davranış ve sonuç belirlenebiliyor mu? Yoksa anlatı soyut, genel ve sınırsız mı?

2. Delil var mı?

İddia belge, tanık, kayıt, rapor, yazışma veya başka objektif unsurlarla desteklenebiliyor mu?

3. Hukuki yarar var mı?

Yapılacak başvuru gerçek bir hukuki sonuç üretebilir mi? Yoksa sadece müvekkilin öfkesini tatmin etmeye mi yarayacak?

4. Ölçülülük var mı?

Talep olayın ağırlığıyla orantılı mı? Basit bir komşuluk tartışması, bütün devlet kurumlarını kapsayan bir suç örgütü anlatısına dönüştürülmüş mü?

5. Gerçeklik testi var mı?

Müvekkil aleyhe ihtimalleri hiç olmazsa dinleyebiliyor mu? Yoksa her hukuki uyarıyı kendisine karşı yeni bir ihanet olarak mı algılıyor?

6. Avukat bağımsız kalabiliyor mu?

Avukat hukuki değerlendirme yapabiliyor mu, yoksa müvekkil avukatı kendi öfkesinin memuru olmaya mı zorluyor?

Bu soruların özellikle son üçünde ciddi bozulma varsa, artık karşımızda sadece hukuki bir dosya değil, avukatlık bakımından yüksek risk taşıyan bir ilişki vardır.

VII. Avukat Ne Yapmalı?

1. Müvekkili Dinlemeli, Ama Anlatıya Teslim Olmamalıdır

Bu tür müvekkiller çoğu zaman uzun süre dinlenmediklerini düşünürler. Bu nedenle avukatın ilk görevi dikkatli dinlemektir. Ancak dinlemek, inanmak zorunda olmak değildir. Empati, teslimiyet değildir. Müvekkilin acısını anlamak başka şeydir; onun bütün kuşkularını hukuki gerçeklik olarak kabul etmek başka şeydir. Avukat şunu söyleyebilmelidir: “Sizi dinliyorum. Ancak ben bu anlatının yalnızca delille desteklenebilen ve hukuken savunulabilir kısmını takip edebilirim.” Bu cümle, hem insani hem mesleki sınırı kurar.

2. Hukuki Çekirdeği Ayıklamalıdır

Avukat, müvekkilin geniş ve dağınık anlatısı içinden hukuken kullanılabilir çekirdeği seçmelidir. Dilekçeye müvekkilin bütün öfkesi değil, hukuken anlamlı vakıalar girmelidir.

Mesela müvekkil şöyle diyebilir: “Bunların hepsi organize olmuş, hâkim de savcı da bilirkişi de karşı tarafın adamı.” Avukat bunu böyle yazamaz. Ama dosyada gerçekten raporlar arasında çelişki varsa, tanıklar dinlenmemişse, eksik araştırma yapılmışsa, gerekçe yetersizse, bunları hukuki dile çevirebilir: “Dosyada maddi gerçeğin ortaya çıkarılması bakımından zorunlu olan tanıklar dinlenmemiş, bilirkişi raporları arasındaki çelişki giderilmemiş ve hüküm eksik incelemeye dayandırılmıştır.” İşte avukatlık burada başlar: Öfkeyi hukuka tercüme etmek; fakat öfkenin tamamını hukuka sokmamak.

3. Yazılı Sınır Koymalıdır

Bu tip dosyalarda sözlü belirsizlik avukat için tehlikelidir. Temsil ilişkisinin başında işin kapsamı yazılı olarak belirlenmelidir. Avukat hangi dava veya başvurunun takip edileceğini, hangi konuların kapsam dışında olduğunu, delilsiz suç isnatlarının dilekçeye yazılmayacağını, hakaret içeren ifadelerin kullanılmayacağını ve her yeni başvurunun ayrıca hukuki değerlendirmeye tabi tutulacağını açıkça belirtmelidir. Bu yazılı sınır müvekkile de iyi gelir. Çünkü onu sınırsız husumet alanından çıkarıp belirli, ölçülü ve denetlenebilir bir hukuki zemine davet eder.

4. Müvekkilin Her Talimatını Yerine Getirmemelidir

Avukat, müvekkilin talimatıyla bağlıdır; fakat bu bağlılık mutlak değildir. Müvekkil hukuka aykırı, meslek kurallarına aykırı, hakaret içeren, iftira riski taşıyan veya kötü niyetli başvurular yapılmasını isteyemez. Avukatın bağımsızlığı tam da bu noktada önem kazanır. Avukat, müvekkilin öfkesinin sözcüsü değil, hukuki menfaatinin bağımsız temsilcisidir. Bu nedenle avukat şu cümleyi kurabilmelidir: “Bu iddiayı bu şekilde yazamam. Çünkü elimizde bunu destekleyen delil yok. Ayrıca bu ifade davaya fayda sağlamaz, size zarar verebilir.” Bu cümle bazen müvekkili kızdırır. Fakat iyi avukatlık, müvekkilin her anlık öfkesini tatmin etmek değil, uzun vadeli hukuki yararını korumaktır.

5. Gerekirse İşi Reddetmeli veya Temsilden Çekilmelidir

Avukat her işi almak zorunda değildir. Hatta bazı işleri almamak, mesleki sorumluluğun gereğidir. Eğer müvekkil delilsiz suç isnatlarında ısrar ediyorsa, avukatı baskı altına alıyorsa, sürekli yeni ve temelsiz başvurular istiyorsa, önceki bütün avukatları düşmanlaştırmışsa, avukatın bağımsızlığını kabul etmiyorsa veya dava açıkça taciz/yıldırma aracına dönüşmüşse avukat işi kabul etmemelidir. Eğer ilişki başladıktan sonra bu tablo ortaya çıkmışsa, avukat usulüne uygun biçimde çekilmeyi değerlendirmelidir. Ancak çekilme de özenli yapılmalıdır. Müvekkilin hak kaybına uğramaması için süreler, yaklaşan duruşmalar, zorunlu işlemler ve bilgilendirme yükümlülüğü dikkate alınmalıdır.

6. Psikolojik Destek Önerisini Damgalamadan Yapmalıdır

Avukat psikiyatr değildir. Bu nedenle “siz paranoyaksınız”, “takıntılısınız”, “tedavi olun” gibi ifadeler hem mesleki olarak yanlış hem de ilişkiyi tahrip edicidir. Daha doğru ifade şöyle olabilir: “Bu süreç sizi çok yormuş görünüyor. Hukuki süreci daha sağlıklı yürütebilmemiz için, bu yoğun stresle baş etme konusunda bir uzmandan destek almanız yararlı olabilir.” Bu ifade kişiyi damgalamaz. Onu gerçeklikten kopmuş biri olarak etiketlemez. Sadece sürecin yarattığı yükü kabul eder ve destek önerir.

VIII. Haklı Israr ile Patolojik Israr Arasındaki Fark

Bu makalenin en hassas noktası şudur: Israr her zaman patolojik değildir. Hukuk tarihinde birçok hak, ısrarcı insanların mücadelesiyle kazanılmıştır. Haksızlığa uğrayan kişi bazen defalarca başvuru yapmak zorunda kalır. Kurumlar onu dinlemez. Dosyası kapatılır. Delilleri toplanmaz. Dilekçeleri standart cevaplarla geçiştirilir. Böyle durumlarda ısrar, patoloji değil, hak arama erdemidir. Bu nedenle avukat, müvekkilin ısrarını hemen hastalık belirtisi gibi görmemelidir. Israrın niteliğine bakmalıdır. Haklı ısrar, delile döner. Patolojik ısrar, delilsiz kesinliğe döner. Haklı ısrar, hukuki sonuca yönelir. Patolojik ısrar, bitmeyen mücadeleye yönelir. Haklı ısrar, karşı tarafın eylemine odaklanır. Patolojik ısrar, giderek herkesi düşmanlaştırır. Haklı ısrar, aleyhe ihtimalleri hiç olmazsa tartışır. Patolojik ısrar, aleyhe her ihtimali yeni bir komplo kanıtı sayar. Haklı ısrar, avukatı hukukçu olarak görür. Patolojik ısrar, avukatı kendi öfkesinin hizmetkârı yapmak ister.

İşte avukatın mesleki sezgisi burada devreye girer. İyi avukat, haklı ısrarı destekler; patolojik ısrarı ise hukuki gerçeklik zeminine çekmeye çalışır. Bunu başaramıyorsa, o ısrarın taşıyıcısı olmayı reddeder.

IX. Avukatın Etik Konumu: Ne Küçümseme Ne Teslimiyet

Dava paranoyası benzeri vakalarda avukatın etik konumu iki uç arasında kurulmalıdır: küçümseme ve teslimiyet. Küçümseme yanlıştır. Çünkü müvekkilin anlatısı dağınık, öfkeli veya kuşkucu diye haksız olduğu sonucuna varılamaz. Bazı insanlar gerçekten haksızlığa uğradıkları için öfkelidir. Bazı insanlar çok uzun süre dinlenmedikleri için anlatılarını sertleştirirler. Bazı insanlar hukuki sistemi bilmedikleri için her şeyi büyük bir komplo gibi yorumlayabilirler. Avukat, bu ihtimali baştan dışlamamalıdır.

Teslimiyet de yanlıştır. Çünkü avukat, müvekkilin her inancını hukuki gerçeklik olarak kabul edemez. Müvekkilin öfkesini dilekçeye taşımak, her kuşkusunu suç isnadına dönüştürmek, her ret kararını yeni bir şikâyet konusu yapmak ve her kişiyi karşı cepheye yazmak avukatlık değildir.

Avukatın etik konumu şu cümlede özetlenebilir: “Ben sizi dinlerim; fakat yalnızca hukuken savunulabilir, delille desteklenebilir ve meslek kurallarına uygun talepleri temsil edebilirim.” Bu cümle hem avukatın bağımsızlığını hem müvekkilin onurunu korur. Avukat müvekkilin karşısında soğuk bir teknisyen değildir. Fakat müvekkilin içinde kaybolacak bir yoldaş da değildir. Avukatın görevi müvekkilin öfkesini aynen çoğaltmak değil, onu hukuk düzeni içinde anlamlı, ölçülü ve denetlenebilir bir dile çevirmektir.

X. Sonuç: Avukatın Görevi Husumeti Değil, Hakkı Temsil Etmektir

Dava paranoyası, avukatlık pratiğinin en zor alanlarından biridir. Çünkü burada hak arama ile husumet, mağduriyet ile kurgu, ısrar ile takıntı, adalet talebi ile intikam arzusu iç içe geçer. Avukatın mesleki mahareti de tam bu bulanık alanda ortaya çıkar. Avukat ne psikiyatrik teşhis koymalıdır ne de müvekkilin her anlatısını hukuki gerçeklik olarak kabul etmelidir. Yapılması gereken şey, anlatının içindeki hukuki çekirdeği bulmak, onu delille ilişkilendirmek, ölçülü bir talebe dönüştürmek ve müvekkili mümkün olduğunca gerçeklik zemininde tutmaktır.

Hak arama faaliyeti kişiyi gerçekliğe yaklaştırıyorsa, onun onurunu güçlendiriyorsa, uğradığı haksızlığı görünür kılıyorsa ve hukuki bir sonuç üretme imkânı taşıyorsa avukat bu faaliyetin yanında yer almalıdır.

Fakat hak arama faaliyeti kişinin kuşkusunu büyütüyor, husumetini besliyor, gerçeklikten kopuşunu derinleştiriyor, herkesi düşmanlaştırıyor ve hukuku karşı tarafı yıpratmanın aracına dönüştürüyorsa avukat bu sürecin teknik taşıyıcısı olmamalıdır. Çünkü avukatın görevi müvekkilin her öfkesini dava hâline getirmek değildir. Avukatın görevi, müvekkilin hukuken korunabilir hakkını temsil etmektir.

Bazı durumlarda avukatın en önemli mesleki başarısı dava açmak değil, dava açmamaktır. Bazı durumlarda en iyi dilekçe, yazılmayan dilekçedir. Bazı durumlarda en güçlü temsil, müvekkili kendi husumetinin esiri olmaktan korumaktır.

Sonuçta hukuk, insanın öfkesini sınırsızlaştırmak için değil, onu biçimlendirmek için vardır. Avukat da bu biçimlendirmenin mesleki aktörüdür. Dinler, ayıklar, sınırlar, tercüme eder. Müvekkilin acısını küçümsemez; fakat acıyı delilsiz suçlamaya dönüştürmez. Müvekkilin öfkesini anlar; fakat öfkenin memuru olmaz. Müvekkilin hakkını savunur; fakat husumetini temsil etmez. Dava paranoyası karşısında avukatın mesleki duruşu tam da budur: İnsanı dinlemek, hakkı ayıklamak, öfkeyi hukuka tercüme etmek; fakat hukuku öfkenin sınırsız aracına dönüştürmemek.