DELİL YOKSA ADALET DE YOK MU? GÜLİSTAN DOKU OLAYI ÜZERİNDEN BİR SORGULAMA

Abone Ol

Türkiye’de bazı dosyalar vardır ki, yalnızca bir soruşturma ya da yargılama konusu olmaktan çıkar; hukukun işleyişine, sınırlarına ve toplumsal karşılığına dair daha derin soruları beraberinde getirir. Gülistan Doku olayı da tam olarak bu niteliktedir. Yıllardır süren belirsizlik, ortada bir cesedin bulunmaması ve buna rağmen toplumun geniş kesimlerinde oluşan güçlü kanaat, klasik ceza hukuku yaklaşımının tek başına yeterli olup olmadığı sorusunu kaçınılmaz hale getirmiştir.

Klasik Ceza Hukuku: Yeterli mi, Sınırlı mı?

Ceza hukuku, doğası gereği katı ilkelere dayanır. Suçun ispatı, maddi gerçeğin ortaya konulması ve “şüpheden sanık yararlanır” ilkesi, birey hak ve özgürlüklerini korumak adına vazgeçilmezdir. Ancak bu ilkeler, bazı vakalarda hukukun fiilen sonuç üretememesi riskini de doğurabilir.

Gülistan Doku dosyasında en kritik sorunlardan biri, en somut delil olarak görülen cesedin bulunamamasıdır. Bu durum klasik ispat standartlarını zorlaştırsa da, şu husus özellikle vurgulanmalıdır:

Cesedin varlığı tek başına adaletin tecellisini garanti etmediği gibi, yokluğu da adaletin gerçekleşmesine mutlak bir engel değildir. Ceza yargılaması, tek bir delile değil; delillerin bütüncül değerlendirilmesine dayanır.

Ancak daha ileri bir ihtimal de göz ardı edilemez: Eğer bir suç, cesedin tamamen ortadan kaldırıldığı, örneğin asit kullanımı ya da hiçbir iz bırakmayan yöntemlerle delillerin fiziksel olarak yok edildiği bir senaryoda işlenmişse, bu durumda “ceset yoksa suç da yoktur” demek hukuk mantığıyla bağdaşır mı?

İşte ceza hukukunun en kritik sorusu burada ortaya çıkar. Çünkü modern ceza hukuku maddi gerçeği yalnızca fiziksel kalıntılara indirgemez. Aksi halde en ağır suçların bile yalnızca “iz bırakmama tekniği”ne bağlı olarak cezasız kalması gibi kabul edilemez bir sonuç doğar.

Dolayısıyla asıl soru şudur: Delilin yokluğu mu suçun yokluğunu gösterir, yoksa delilin bilinçli olarak yok edilmiş olma ihtimali mi dikkate alınmalıdır?

Hukukun Erken Refleksi Olarak Delillerin Korunması

Bu noktada tartışılması gereken asıl mesele, nihai hükümden önce hukukun nasıl hareket etmesi gerektiğidir. Çünkü bu tür vakalarda en büyük risk, delillerin karartılması, yok edilmesi veya ulaşılamaz hale getirilmesidir.

Bu nedenle;

• tutuklama

• el koyma

• iletişimin denetlenmesi

• arama ve diğer koruma tedbirleri

gibi mekanizmalar yalnızca prosedürel araçlar değil, adaletin geleceğini güvence altına alan zorunlu reflekslerdir.

Bu tedbirlerin amacı peşinen cezalandırma değil, maddi gerçeğin sağlıklı biçimde ortaya çıkarılmasını temin etmektir.

Toplumsal Vicdan, Beklenti ve Adaletin Yönü

Toplumun adalete ilişkin beklentisi, esas itibarıyla adaletin tecellisi yönünde olmalıdır. Ancak bu beklenti, yargılama süreçlerine müdahale eden bir baskıya dönüşmemelidir.

Kamuoyu baskısının meşru zemini; yargılamanın doğru yürütülmesi, maddi gerçeğe ulaşılması ve olası örtbas ihtimallerinin önlenmesi olmalıdır. Yani toplumsal duyarlılık, adaletin önünü açan bir işlev görmeli; yargısal sürecin yerine geçen ya da onu yönlendiren bir mekanizmaya dönüşmemelidir.

Aksi halde, kamuoyu baskısı doğru yönetilmediğinde, gerçeğe ulaşma sürecini zedeleyebilir ve yargı üzerinde sağlıksız bir etki oluşturabilir. Bu durum ise tam tersine, adaletin zaafa uğramasına yol açar.

Dolayısıyla toplumsal beklenti ile yargı bağımsızlığı arasında kurulan denge hayati önemdedir:
Toplum adaleti talep etmeli, ancak adaletin nasıl tesis edileceğine değil, maddi gerçeğin ortaya çıkmasına odaklanmalıdır.

Toplumsal Vicdan, Medya Etkisi ve Algının Niteliği

Bu tür dosyalarda oluşan kamuoyu kanaati belirleyicidir; ancak bu kanaatin niteliği kritik önemdedir. Kamuoyu algısının adalet sürecine katkı sağlayabilmesi, yalnızca medya söylemleri veya duygusal yönlendirmeler üzerinden değil; somut olgulara ve yaklaşık ispat düzeyine ulaşan kanıtlara dayanması halinde mümkündür.

Aksi halde kamuoyu algısı;

• eksik bilgiye

• medya ve sosyal medya üzerinden kurulan tek yönlü anlatılara

• duygusal yoğunlaşmalara

dayanarak şekillenebilir. Bu durum, adalet arayışına katkı sağlamak yerine yargı sürecini baskı altına alma riski taşır.

Bu nedenle hukuk açısından esas olan, kamuoyu baskısı değil; kanıta dayalı, denetlenebilir ve rasyonel şüphe standardıdır.

Nihai Karar ve Gerekçe Zorunluluğu

Nihai karar, yapılacak yargılama sonucunda ortaya çıkacaktır. Bu noktada acele hüküm vermek değil, sağlıklı ve eksiksiz bir yargılama süreci yürütmek esastır.

Ancak en az hükmün kendisi kadar önemli olan husus, kararın gerekçesidir.

Eğer yargılama sonucunda verilecek hüküm, kamuoyunda oluşan güçlü kanaatin aksine bir sonuca ulaşıyorsa, bu durumda kararın;

• açık

• kesin

• tutarlı

• tatmin edici

bir gerekçeye dayanması zorunludur.

Aksi halde gerekçesiyle toplumu ikna edemeyen bir karar, hukuken doğru olsa dahi meşruiyet tartışmalarını beraberinde getirir.

Sonuç

Gülistan Doku dosyası bize adaletin iki temel ayağını hatırlatmaktadır:

1. Maddi gerçeğe ulaşma çabası (delil ve yargılama süreci)

2. Toplumsal meşruiyet (vicdan ve ikna)

Bu iki unsurdan biri eksik kaldığında adalet ya gerçekleşmez ya da gerçekleşmiş olsa bile kabul görmez.

Ancak özellikle vurgulanmalıdır ki, bu değerlendirmeler yalnızca insan hayatının sonlandırıldığına dair güçlü şüphe bulunan vakalar bakımından geçerlidir. Çünkü delillerin bilinçli şekilde ortadan kaldırılabildiği senaryolarda, “delil yoksa suç yoktur” şeklinde katı bir yaklaşım, adaletin bizzat imkânsız hale gelmesine yol açabilir.

Bu nedenle yapılması gereken; ne yalnızca katı hukuk kurallarına sığınmak ne de bütünüyle toplumsal algıya teslim olmaktır. Asıl olan, delillerin etkin şekilde korunduğu, yargılamanın titizlikle yürütüldüğü ve kamuoyunun spekülatif değil kanıta dayalı bir bilinçle şekillendiği bir denge kurabilmektir.

Çünkü adalet, yalnızca verilmekle değil; aynı zamanda doğru anlaşılmak, doğru temellendirilmek ve rasyonel biçimde kabul edilmekle tamamlanır.