Dolandırıcılık suçu, malvarlığına karşı işlenen suçlar kategorisinde, toplumsal ve ekonomik hayatın işleyişini doğrudan etkileyen bir boyuta haizdir. Türk Ceza Kanunu'nun 157. maddesinde düzenlenen bu suç, hileli davranışlarla mağdurun aldatılması neticesinde mağdurun veya başka birinin zarara uğratılması ve failin kendisine ya da başkasına fayda sağlaması esasına dayanmaktadır. Türk Ceza Kanunu’nun 158. maddesinde ise dolandırıcılık suçunun nitelikli halleri ve cezayı ağırlaştırıcı sebepler düzenlenmiştir. Ne var ki, suç işlendikten sonra failin pişmanlık göstererek mağdurun zararını gidermesi hâlinde uygulanan etkin pişmanlık kurumu, pratikte günden güne artan enflasyon ve paranın satın alma gücündeki erime karşısında önemli tartışmalar doğurmaktadır.
Türk Ceza Kanunu’nun Etkin Pişmanlık başlıklı 168. maddesinin 1. ve 2. fıkrası şöyledir: ‘‘ (1) Hırsızlık, mala zarar verme, güveni kötüye kullanma, dolandırıcılık, hileli iflâs, taksirli iflâs (…) suçları tamamlandıktan sonra ve fakat bu nedenle hakkında kovuşturma başlamadan önce, failin, azmettirenin veya yardım edenin bizzat pişmanlık göstererek mağdurun uğradığı zararı aynen geri verme veya tazmin suretiyle tamamen gidermesi halinde, verilecek cezanın üçte ikisine kadarı indirilir.
(2) Etkin pişmanlığın kovuşturma başladıktan sonra ve fakat hüküm verilmezden önce gösterilmesi halinde, verilecek cezanın yarısına kadarı indirilir.’’
Zira etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanabilmek için TCK 168. madde uyarınca zararın "aynen geri verme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi" aranmaktadır. Ancak paranın değerinin düştüğü, enflasyonun kronikleştiği ekonomik ortamlarda, suçun işlendiği tarihteki meblağın yıllar sonra mağdura ödenmesi, gerçek anlamda bir zarar giderimi sayılabilir mi? İşte bu soru, yalnızca ceza hukukunun değil, borçlar hukukunun "munzam zarar" kavramıyla da kesişen girift bir meselenin kapısını aralamaktadır.
Madde metnine göre; suç tamamlandıktan sonra ve fakat kovuşturma başlamadan önce failin bizzat pişmanlık göstererek mağdurun uğradığı zararı aynen geri verme veya tazmin suretiyle tamamen gidermesi halinde verilecek cezanın üçte ikisine kadarı indirilebilmektedir. Kovuşturma başladıktan sonra hüküm verilinceye kadar bu şartların gerçekleşmesi durumunda ise cezanın yarısına kadar indirim yapılması mümkün hale gelmektedir.
Türk ceza sisteminde etkin pişmanlık, suçun tamamlanmasından sonra failin içten gelen bir pişmanlıkla mağdurun zararını gidermesi halinde cezada indirim yapılmasını öngören şahsi bir müessese olarak karşımıza çıkmaktadır. TCK'nın 168. maddesi, malvarlığına karşı işlenen suçlarda bu kurumun uygulanmasına izin vermektedir: "Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 27.05.2008 gün ve 127-147 sayılı kararında da açıkça vurgulandığı üzere; TCK'nın 168. maddesinde yer alan "etkin pişmanlık" hükümlerinin uygulanabilmesi için, maddede sınırlı bir şekilde sayılan suçların işlenmesi halinde, failin bizzat pişmanlık göstererek mağdurun uğradığı zararı, aynen geri verme ya da tazmin suretiyle gidermesi gerekmektedir." (Yargıtay Ceza Genel Kurulu, E. 2017/654, K. 2017/333, T. 13.06.2017)
Burada dikkat çekilmesi gereken husus, zararın "tamamen" giderilmesi şartıdır. Kanun koyucu Türk Ceza Kanunu’nun 168. maddesinin 4. fıkrasında ‘‘Kısmen geri verme veya tazmin halinde etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanabilmesi için, ayrıca mağdurun rızası aranır.’’ demek suretiyle kısmen geri vermeyi veya tazmini mağdurun rızasına bağlamıştır. Yargıtay yerleşik içtihatlarında da, kısmi ödemelerin etkin pişmanlık kapsamında değerlendirilebilmesi için mağdurun bu kısmi ödemeyi kabul ettiğinin açıkça anlaşılması gerektiği vurgulanmaktadır. Mağdurun rızası olmaksızın yapılan kısmi ödemeler, indirim sebebi teşkil etmemektedir. Yargıtay 11. Ceza Dairesi’nin konuyla bağlantılı 2025/816 E. 2025/3507 K. ve 17.03.2025 tarihli kararı şöyledir. “Bu kapsamda inceleme konusu dava dosyası değerlendirildiğinde; 27.04.2022 tarihli sorgusu sırasında katılanın zararını karşılaması kendisine süre verilen sanığın 23.11.2022 ile katılanın 05.12.2022 tarihli dilekçeleri ve ekindeki banka dekontlarına göre, 18.10.2022 tarihli hükümden önce 1.500,00 TL'lik zararın 1.000,00 TL'lik kısmının karşılandığının anlaşılması karşısında, 5237 sayılı Kanun’un 168/4. maddesi gereğince, kısmi geri verme nedeniyle sanık hakkında etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanmasına rıza gösterip göstermediği katılandan sorularak, sonucuna göre sanık hakkında etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanmasının gerekip gerekmediğinin tartışılmaması Kanun'a aykırı olup, kanun yararına bozma talebi yerinde görülmüştür.”
Meselenin can alıcı noktası şu: Mağdur 2020 yılında 100 bin TL dolandırılmış, fail ise bu parayı 2025 yılında aynen iade etmiş olsa, zararın gerçekten giderildiğinden söz edilebilir mi?
Paranın nominal değeriyle reel değeri arasındaki bu uçurum, ceza hukukumuzda henüz tatmin edici bir karşılık bulmuş değildir. TCK 168. madde, zararın "aynen geri verme veya tazmin" ifadesini kullanmakla beraber, paranın alım gücündeki kaybın telafi edilmesine dair bir düzenleme içermemektedir. Bu durum, failin lehine işleyen bir boşluk yaratmaktadır. Fail, dolandırılan paranın nominal tutarını yıllar sonra ödemek suretiyle hem ceza indirimi alabilmekte hem de mağdur, paranın satın alma gücünde meydana gelen kayıp sebebiyle zarar etmektedir.
Borçlar hukukunda ise bu sorun, Türk Borçlar Kanunu 122. madde çerçevesinde munzam zarar (aşkın zarar) kavramıyla ele alınmaktadır. Türk Borçlar Kanunu’nun Aşkın Zarar başlıklı 122. maddesi şöyledir: ‘‘Alacaklı, temerrüt faizini aşan bir zarara uğramış olursa, borçlu kendisinin hiçbir kusuru bulunmadığını ispat etmedikçe, bu zararı da gidermekle yükümlüdür.
Temerrüt faizini aşan zarar miktarı görülmekte olan davada belirlenebiliyorsa, davacının istemi üzerine hâkim, esas hakkında karar verirken bu zararın miktarına da hükmeder.’’
Buna göre alacaklı, temerrüt faizini aşan bir zarara uğramış olursa, borçlu kusursuzluğunu ispat etmedikçe bu zararı da gidermekle yükümlüdür. Anayasa Mahkemesi'nin 2014/2267 başvuru numaralı 21.12.2017 tarihli kararı da bu noktada bir dönüm noktası oluşturmuştur. Anayasa Mahkemesi, enflasyonist ortamda alacağın geç ödenmesi durumunda paranın değerindeki aşınmanın tek başına munzam zararın varlığı için yeterli olduğunu, alacaklının bu zararı somut delillerle ispat zorunluluğunun mülkiyet hakkını ihlal ettiğini tespit etmiştir.
Yargıtay 6. Hukuk Dairesi de 2025/544 E., 2025/3055 K. ve 23.09.2025 tarihli kararıyla aynı yönde karar vermiştir: ‘‘Dava konusu arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinden kaynaklanan katma değer vergisi alacağından dolayı davalının 15.02.2013 tarihinde temerrüde düştüğü, temerrüt tarihi olan 2013 yılından 2022 yılına kadar ülkemizdeki enflasyon oranları, yabancı paranın değer artışı, altın fiyatlarının artışı, vadeli mevduat faiz oranları, devlet tahviline verilen faiz oranı, asgari ücret artışı gibi ekonomik göstergeler, yine o dönem içerisindeki yasal faiz oranları dikkate alındığında, davacı alacaklının parasının değerini sabit tutmak ve kazanç sağlamak için bir çabada bulunmasının hayatın olağan akışına da uygun olduğu, en azından paranın değer kaybını önlemek için döviz, altın, vadeli mevduat hesabı, devlet tahvili gibi yatırımlara yönelmesinin doğal olduğu kanaatine varılmakla, davacı alacaklının temerrüt faiz oranı üzerinde aşkın zararı (munzam) oluştuğunun kabulü gerekir. (Yargıtay 15. Hukuk Dairesi, 14.11.2024 tarihli ve 2023/1766 Esas, 2024/4097 Karar sayılı kararı, Dairemizin 13.01.2025 tarihli ve 2024/3534 Esas, 2025/15 Karar sayılı kararı)’’
Doktrinde etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanmasında, borçlar hukukundaki munzam zarar ilkelerinin gözetilip gözetilmeyeceği tartışmalıdır. Bir görüş, TCK 168. maddenin dar yorumlanması gerektiğini, nominal bedelin ödenmesinin yeterli olduğunu savunmaktadır. Zira ceza hukukunda kıyas yasağı ilkesi gereği, kanunda açıkça düzenlenmemiş hususların yorum yoluyla genişletilmesi mümkün değildir. Ancak karşı görüş, suçla korunan hukuki yararın mağdurun malvarlığı olduğunu, dolayısıyla zararın "gerçek anlamda" giderilmemişse etkin pişmanlıktan bahsedilemeyeceğini ileri sürmektedir. Bu görüşe göre, paranın satın alma gücündeki kayıp hesaba katılmadan yapılan ödemeler, failin suçtan elde ettiği haksız menfaati sürdürmesine imkan tanımaktadır. Yargıtay uygulamaları incelendiğinde, ceza daireleri bu konuda nominal ödemeyi yeterli saymaktadır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2011/45 E. 2011/44 K. ve 12.04.2011 tarihli kararında “5237 sayılı TCK’nın 168. maddesinde düzenlenen etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanabilmesi için uğranılan zararın tazmini yeterli olup ayrıca munzam zarar niteliğindeki faizin de ödenmesi koşul değildir.’’ denilmiştir. Yine Yargıtay 5. Ceza Dairesi, 2010/9780 E., 2012/13008 K., 13.12.2012 tarihli kararında "5237 sayılı TCK’nın 168. maddesinde düzenlenen etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanabilmesi için uğranılan zararın tazmini yeterli olup ayrıca munzam zarar niteliğindeki faizin de ödenmesinin gerekmediği"ne karar vermiştir.
Pratikte karşılaşılan asıl güçlük, paranın değer kaybının nasıl hesaplanacağı meselesidir. Borçlar hukuku yargılamasında Yargıtay'ın benimsediği "ekonomik sepet" yöntemi, enflasyon oranları, döviz kuru değişimleri, mevduat faiz oranları, devlet tahvili getirileri gibi göstergelerin ortalaması alınarak paranın reel değerindeki kaybın tespitini öngörmektedir. Ancak ceza muhakemesinde böyle bir hesaplama yapılması hem zaman alıcı hem de usul ekonomisi ilkesiyle bağdaşmamaktadır.
Bir başka sorun, mağdurun munzam zarar talebini nereye yönelteceğidir. Ceza davası içinde mi, yoksa ayrı bir tazminat davası açarak mı bu talebini ileri sürebilir? Mağdur hukuk mahkemelerinde ayrı bir dava açmak suretiyle munzam zararını talep edebilir. Mağdurun hukuk mahkemesinde açacağı davada ceza mahkemesinin kararıyla bağlı olmayacağı birçok Yargıtay kararıyla istikrar kazanmıştır. Dolayısıyla mağdur, ceza davasında etkin pişmanlık uygulanarak faile ceza indirimi yapılmış olsa bile, ayrıca hukuk mahkemesinde munzam zarar davası açabilir. Ancak bu durumun, yargı ekonomisi açısından verimli olmadığı malumdur.
Kanımızca, etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanmasında, paranın satın alma gücündeki kayıp dikkate alınmalıdır. Bunun için TCK 168. maddeye eklenecek bir fıkrayla, zararın giderilmesi kavramının, paranın değerindeki kayıp gözetilerek hesaplanacağına dair açık bir düzenleme getirilmelidir. Böylece hem yorum boşluğu giderilmiş hem de mağdurun koruması güçlendirilmiş olur. Alternatif olarak, mahkemelerin etkin pişmanlık değerlendirmesi yaparken re'sen bir bilirkişi incelemesi yaptırarak, ödenen meblağın paranın o dönemdeki alım gücünü yansıtıp yansıtmadığını tespit etmeleri önerilebilir. Ya da ülkedeki faiz-enflasyon dengesi üzerinden bir çözüm yoluna da gidilebilir. Bu yöntemler, hem hukuk mahkemelerinin iş yükünü azaltacak hem de adaletin daha hızlı tecelli etmesini sağlayacaktır.
Dolandırıcılık suçunda etkin pişmanlık müessesesi, suç-ceza dengesini kurarken failin samimi pişmanlığını ödüllendiren, aynı zamanda mağdurun zararının giderilmesini hedefleyen önemli bir kurumdur. Ancak yüksek enflasyon dönemlerinde, paranın nominal değeriyle reel değeri arasındaki makas açıldıkça, etkin pişmanlık uygulamasının mağdur lehine işlemediği görülmektedir.
Munzam zarar kavramı, borçlar hukukunda alacaklının temerrüt faizini aşan zararının karşılanmasını amaçlarken, ceza hukukunda bu kavramın doğrudan karşılığı bulunmamaktadır. Oysa suçla korunan hukuki yararın malvarlığı olduğu gözetildiğinde, failin paranın değer kaybını hesaba katmadan yaptığı ödemenin tam bir zarar giderimi olarak kabulü hakkaniyete aykırı düşmektedir. Yasa koyucunun bu konuda somut bir düzenleme yapması, hem uygulamadaki tereddütleri giderecek hem de mağdur ile fail arasındaki dengeyi yeniden kuracaktır. Aksi takdirde, etkin pişmanlık hükümleri, failin lehine işleyen bir indirim müessesesi olmaktan öteye geçemeyecek, mağdurun gerçek anlamda tatmini sağlanamayacaktır.
Av. Lokman ÇETİN – Av. Ömer KÖÇER