Jeffrey Epstein, uzun yıllardan beri dünyanın gündemini meşgul etmiş, 2005 yılında kendisine yönelen bir kısım suçlamalar üzerine adalet mekanizmasının soğuk yüzüyle tanışmış, yapılan yargılamadan sonra tabir yerindeyse paçayı kurtarmış; daha önce kurduğu adasına tekrar geri dönmüştür. Geçen yılların ardından Epstein, 2019 yazında özel uçağıyla Fransa’dan döndüğü gün New York’ta yeniden gözaltına alınmıştır. Savcılık, suçlamalara konu fiillerin işlendiği iddia edilen mal varlıklarına el konulmasını talep etmiş, Epstein ise tüm suçlamaları reddetmiş ve herhangi bir suçlamayı kabul etmemiştir. Kefalet talebinin reddedilmesi üzerine New York’taki Metropolitan Cezaevi’nde tutuklu olarak kalan Epstein’in, tutukluluk sürecinde sağlık sorunları yaşadığı, boyun bölgesinde yaralanmaların tespit edildiği kayıtlara geçmiştir. Kısa süre sonra cezaevinde hayatını kaybettiği açıklanmış fakat ölüm şekli henüz aydınlatılmamış olup gizemini korumaktadır.
Amerika Birleşik Devletleri’nde yakın zamanda yürürlüğe giren bir yasal düzenleme ile, Epstein soruşturmasına ilişkin resmi belgelerin kamuoyuna açıklanması zorunlu hâle getirildi. Milyonlarca sayfa belge, yüz binlerce görsel ve binlerce video kaydı gecikmeli olarak erişime açıldı. Fakat yargı süreci tamamlanamadığından Epstein hakkında kesin bir hükümden de bahsetmek mümkün değildir. Bu denli özel ve önemli bilgilerin ifşa edilmesinin hukuki boyutuna yönelik tartışmalar ve itirazlar üzerine yetkililer, bu sürecin kamuoyunun bilgilendirilmesi ve şeffaflığın sağlanması amacı taşıdığını vurguladı. Amerika Birleşik Devletleri Adalet Bakanlığı’nın dosyaları aşamalı bir biçimde yayımlaması üzerine dünyanın gündemi sarsıldı. Gün yüzüne çıkan binlerce belge Jeffrey Epstein’i ve kurduğu evreni sorgulamaya götürdü; inşa edilen karmaşık ilişki ağını yeniden ve daha derinlikli biçimde sorgulamayı zorunlu kıldı. Konu gündemdeki sıcaklığını korurken sosyal medya ağları üzerinden binlerce deepfake video, montajlanmış görsel, yapay zeka desteğiyle hazırlanmış içerik ve manipülatif bilgi dolaşıma girdi. Yine sadece magazinel boyuta odaklananlar olduğu gibi konunun/olayın haber değeri üzerinden de binlerce içerik üretildi. Ortaya çıkan bu tablo, farklı disiplin ve uzmanlık alanlarının kesişim noktasında yer almaktadır. Ancak bu değerlendirmede, söz konusu adanın ve buna benzer adaların/bölgelerin egemen hukuk dışında kalmaları yönü ele alınacaktır.
Devlet İçindeki Egemenlik Boşlukları
Epstein’in kısa sürede devleşen ekonomik gücü ve hızlı yükselişi, onu küresel ölçekte tanınan isimlerle aynı sosyal çevreye taşımıştı. Siyaset, sanat, bilim ve iş dünyasından birçok tanınmış kişiyle kurduğu ilişkiler, uzun süre kamuoyunda hayranlıkla anılmıştı. Şu aralar neredeyse küresel siyaseti ve ekonomiyi yöneten kişiler tarafından yılllar önce Epstein hakkında ‘‘Müthiş bir adam’’, "çok gizemli" ve "klasik bir buzdağı" gibi ifadeler kullanılmıştı. Epstein olayını soruşturan ABD Virgin Adaları Başsavcısı Denise George ise gerçeği "Bildiğim tek şey, Epstein'ın zenginliği ve gücü sayesinde bunların çoğunu gizleyebildiğidir." şeklinde İfade etmişti. Buradan çok net ve açık bir şekilde anlaşılmaktadır ki Epstein’in; ekonomik gücü, siyasi çevresi ve kurumlarla olan ilişkisi onu dokunulmaz bir noktaya getirmişti. Bu dokunulmazlık zırhı altında yıllarca kirli ağlar örülmüştü. Anlaşılıyor ki bir kısım devlet yetkililerinin de bildiği ama konuşamadığı bir hal almıştı.
Modern devletlerin hukuk düzeni, 17. yüzyıldan bu yana toprak bütünlüğü ve egemenlik ilkeleri üzerine inşa edilmiştir. Ancak 21. yüzyılın dünyasında, paradoksal bir şekilde, bu egemenlik kavramının bizzat kendisi, suçun en karanlık biçimleri için bir sığınak haline gelmiş durumdadır. Kamuoyunun Jeffrey Epstein vakası ile dehşet içinde tanıklık ettiği süreç, aslında buzdağının sadece görünen ve magazinleşmiş kısmıdır. Hukuk açısından meseleye baktığımızda karşımıza çıkan tablo, sadece münferit bir sapkınlık zinciri değil; paranın, siyasi nüfuzun ve coğrafi izolasyonun yardımıyla inşa edilen hukuk dışı alanlardır. Tüm dünyanın üzüntü, öfke, endişe ve dehşetle anlamaya çalıştığı Epstein vakasına devletlerin/hukukun nasıl müdahale edemediği, suçların işlenmesini engelleyemediği sorunsalına eğilmek gerekir. Dünyanın en güçlü yasalarının, kolluk kuvvetlerinin ve yargılama makamlarının olduğu Amerika Birleşik Devletleri’nde nasıl oluyor da bu dehşet verici suçlar işlenebilmekte, yıllarca sürebilmekte ve tüm bu olanlara göz yumulabilmektedir?
Uluslararası hukukta devletin temel unsurlarından biri, o toprak parçası üzerindeki mutlak yargı yetkisidir. Ancak Epstein’ın Virgin Adaları’ndaki "Little St. James" adası veya Peter Nygard’ın Bahamalar’daki malikanesi ve diğer bilinen/bilinmeyen onlarcası gibi örnekler, bize çok sayıda de facto bölgenin olduğunu göstermektedir. Bu bölgeler kağıt üzerinde bir devletin yasalarına tabidir; ancak pratikte, mülk sahibinin ekonomik gücü yerel kolluk kuvvetlerini, siyasi mekanizmayı ve denetim organlarını felç ettiğinde, orada artık o devletin yasaları değil, mülk sahibinin iradesi geçerli olmaya başlar. Failin suç işleyeceği coğrafyayı basit bir lokasyon tercihi olarak değil, yasaların en zayıf halkasını seçmeye dayalı bilinçli arayışı olarak görmesi durumudur. Bu stratejiyle, ulusal sınırların sağladığı dokunulmazlık zırhı, evrensel hukuk ilkelerini ve denetim mekanizmalarını devre dışı bırakmak amacıyla teknik bir araç haline getirilmektedir. Yatırımcıların vergiden kaçınmak için düşük vergi oranlı ülkeleri seçmesi gibi, bu profildeki suçlular da denetimin zayıf, yolsuzluğun yüksek ve coğrafi izolasyonun mümkün olduğu noktaları seçmektedir.
Bu tür adaların ortak noktası özel mülk olmaları ve kamuya kapalı alanlar olmalarıdır. Mülkiyet hakkının sağlamış olduğu imtiyazlar, mülk sahipleri tarafından kötüye kullanılmaktadır. Epstein vakasında olduğu gibi bu tür özel mülkler, hakkın kötüye kullanımını aşan organize ve sistematik suç merkezleri haline gelebilmektedir.
Nygard Cay: Epstein’ın Karayipler’deki İzdüşümü
Öncelikle belirtmek gerekir ki Nygard hakkında Türkçe’de neredeyse tek bir makale ya da haber bulunmamaktadır. Türkiye kamuoyunda da bilinen bir kişilik değildir. Derlediğim bilgiler, yaptığım okumlar ve değerlendirmeler yabancı dillerdeki kaynakların Google Translate aracılığıyla çevrilmesiyle oldu. Peter Nygard'ın yükselişi ve dramatik çöküşü, moda dünyasının ışıltılı podyumlarından soğuk cezaevi duvarlarına uzanan, güç ve yozlaşmanın iç içe geçtiği sarsıcı bir hikâyedir. 1967 yılında Winnipeg’de temellerini attığı Nygard İnternational ile kadın giyim sektöründe küresel bir imparatorluk kuran Finlandiya asıllı Kanadalı bu iş insanı, uzun yıllar boyunca serveti ve yaşam tarzıyla cemiyet hayatının en etkili figürlerinden biri olarak kabul edilmişti. Öyle ki, "Kanadalı Hugh Hefner" yakıştırmasıyla anılacak kadar görkemli ve bir o kadar da tartışmalı bir profil çizmişti. Ancak 2020 yılında FBI’ın New York’taki ofislerine yaptığı baskın, bu ihtişamın ardındaki karanlık dünyayı gün yüzüne çıkarmıştı. Çok ağır suçlamalarla sarsılan Nygard, kurucusu olduğu imparatorluktan el çektirilmekle kalmamış, şirketi de kısa süre içinde iflasın eşiğine sürüklenmişti. Hukuki süreçler ilerledikçe ve derinleştikçe, Nygard’ın geçmişine dair iddiaların 1960’lara kadar uzandığı ve onlarca yıl süren sistematik bir suç zinciri oluşturduğu anlaşıldı. Kanada mahkemeleri tarafından yapılan yargılamalar neticesinde Nygard, farklı dosyalardan ciddi hapis cezaları aldı.
Elbette onu bir hukukçu gözüyle incelemeye değer kılan şey ticari başarısı ya da hayat hikayesi değil, Bahamalar’ın başkenti Nassau’da kurduğu Nygard Cay isimli devasa malikanesidir. Bu yapı, sadece lüks bir konut değil; Maya mimarisinden esinlenerek inşa edilmiş, etrafı sularla ve sıkı güvenlik önlemleriyle çevrili, dış dünyadan tamamen izole bir kale gibiydi.
Nygard Cay’in oluşum süreci, mülkiyet hakkının kamu yararı ve hukuk aleyhine nasıl genişletilebileceği, yıllarca işlenen suçlar kitap konusu olacak uzunlukta ve derinliktedir. Nygard, mülkünü sürekli olarak denizi doldurarak genişletmiş ve bu süreçte yerel ekosistemi tahrip etmiştir. Yerel halkın ve çevreci örgütlerin itirazlarına rağmen, siyasi bağlantıları sayesinde bu genişlemeyi sürdürmüştür. Bahamalar gibi gelişmekte olan ülkelerde, zengin elitlerin yerel kurumlara yaptığı büyük bağışlar (belki de rüşvetler) hukuki denetimi felç eden bir işlev görür. Nygard, kiliselerden yerel derneklere kadar yaptığı bağışlarla/rüşvetlerle/haraçlarla kendisine koruma sağlamış, bu da yerel polisin ve denetçilerin malikanenin kapısından içeri girmesini engellemiştir. İddianamelere ve mahkeme kararlarına yansıyan bilgilere göre, bu malikane on yıllarca suçların meşrulaştırıldığı bir merkez olarak kullanılmıştır. Burada devlet, mülkiyetin kutsallığı arkasına gizlenerek; vücut dokunulmazlığını, hürriyeti ve birçok insan hakkını feda etmiştir. Buradaki asıl sorun, devletin kendi toprakları üzerindeki yargı yetkisini deyim yerindeyse bir mülk sahibine devretmiş olmasıdır. Nygard Cay’de geçerli olan kural Bahamalar yasaları değil, Nygard’ın iradesi ve keyfi eylemleri olmuştur.
Nygard Cay örneği, modern hukuk dünyasına şu acı dersi vermiştir: Eğer bir mülk, kamu denetimine tamamen kapatılıyor ve özel alan savunmasıyla insan onurunu çiğniyorsa, orada artık mülkiyet hakkından değil, mülkiyet krallığından bahsedilir. Uluslararası hukukun iç işlerine müdahale çekincesiyle sessiz kaldığı her saniye, bu adalar suç endüstrisinin güvenli alanları olmaya devam edecektir. Nygard yargı önüne çıkarılmış, hüküm giymiş ve bugün hükümlüdür; ancak arkasında bıraktığı hukuk enkazından çıkarmamız gereken dersler olmalıdır. Peter Nygard ve Bahamalar’daki malikanesi olan Nygard Cay, aslında Epstein vakasının sadece bir benzeri değil; paranın ve nüfuzun, devletin egemenlik sınırları içinde nasıl ‘‘devletçikler’’ kurabileceğinin en somut ve trajik örneğidir.
Uzak Asya’nın Özel Ekonomik Bölgeleri
Meselenin daha sistematik ve kurumsal bir boyutu ise Güneydoğu Asya’daki Özel Ekonomik Bölgeler’i üzerinden yürümektedir. Kamboçya, Laos ve Myanmar sınırlarının kesiştiği coğrafyadaki bazı adalar ve kapalı bölgeler, devletin egemenlik haklarını birer ticari meta gibi özel şirketlere veya kartellere devretmesiyle oluşmuştur. Bu Özel Ekonomik Bölgelerde neler yaşandığı meçhuldür. Zira hukukun/devletin denetiminden çıkmış, adeta görmezlikten gelinen bölgelerdir. Bu bölgeler artık Epstein ve Nygard Cay tarzı bireysel suç mahallerinden çıkıp, birer suç endüstrisine dönüşmüş durumdadır. Modern kölelik, insan kaçakçılığı ve bilişim yoluyla dolandırıcılık bu yarı-egemen alanlarda hiçbir hukuki engelle karşılaşmadan sürdürülmektedir. Uluslararası hukuk, "devletin kendi toprakları üzerindeki tasarrufu" ilkesi nedeniyle bu bölgelere müdahale etmekte güçlük çekmektedir. Uluslararası hukuk doktrininde egemenlik kavramı; devletlere mutlak bir dokunulmazlık ve her türlü dış denetimden azade bir hareket alanı tanıyan statik bir zırh teşkil etmekten ziyade; özünde insan onurunu koruma, temel hak ve özgürlükleri güvence altına alma ve kendi sınırları içerisinde hukuksuzluğun kök salmasını engelleme ödevini barındıran, bu ödevler ifa edilmediği takdirde ise uluslararası meşruiyetini ve müdahale edilemezlik kalkanını yitirme riskiyle karşı karşıya kalan dinamik bir sorumluluklar manzumesidir.
Ez cümle; bir devletin, ekonomik kalkınma veya yabancı yatırım çekme bahanesiyle kendi toprakları üzerinde kurduğu Özel Ekonomik Bölgeler'de yaşanan sistematik insan ticareti veya çocuk istismarı vakalarına, iç işlerine müdahale argümanının arkasına sığınarak sessiz kalması, o devletin egemenlik hakkını kötüye kullandığı anlamına gelir. Nitekim uluslararası yargı organları, bir devletin kendi sınırları içinde gerçekleşen ağır insan hakları ihlallerini önlemedeki 'istekli olmama' veya 'yetersiz kalma' durumunu, o devletin egemenlik haklarının askıya alınabileceği bir eşik olarak kabul etmeye başlamıştır. Bu bağlamda, Epstein’ın faaliyet gösterdiği Virgin Adaları veya benzeri bölgelerdeki otoritelerin denetim yükümlülüğünü ihmal etmesi, sadece yerel bir yönetim zafiyeti değil, uluslararası hukukun temel normlarına karşı da bir sorumluluk ihlalidir. Yani bir devlet, kendi toprakları üzerinde suçun işlenmesine sistematik olarak göz yumuyorsa, o devletin egemenlik koruması uluslararası toplum tarafından sorgulanabilir hale gelmelidir.
Bu suç adalarının ayakta kalmasını sağlayan en güçlü araçlardan biri de karmaşık şirket yapılarıdır. Epstein’ın mülkleri genellikle birer vakıf veya paravan şirket üzerine kayıtlıdır. Bu durum, hukukta tüzel kişilik perdesi dediğimiz kavramın, suçu örtmek amacıyla kötüye kullanılmasıdır. Uluslararası ceza hukuku, bireysel sorumluluğu esas alır; ancak bu yapılar suçun şahsiliği kavramını da bulanıklaştırır. Mağdurların adalete erişimi, karşılarındaki devasa duvarlar nedeniyle imkansız hale getirilir. Vergi cennetlerinin sunduğu gizlilik yasaları, sadece parayı değil, o parayla finanse edilen suçları da gizlemektedir. Benzer adaların birçok ülkede mevcut olduğu, bir kısım kişilerin/ailelerin aynı yöntem ve şekillerde korunduğu tahmin edilmekte fakat konuşulamamaktadır.
Sonuç:
Epstein davası ve benzer davalar bize şunu göstermiştir: Suçlar globalleşirken; yargı yerelleşmiş, körleşmiş ve hantallaşmış durumdadır. Bu adalarda işlenen suçların önüne geçmek için birkaç temel hukuki reform şarttır. İnsan ticareti ve sistematik çocuk istismarı gibi suçlarda, suçun nerede işlendiğine bakılmaksızın tüm devletlerin yargı yetkisini daha aktif kullanması teşvik edilmelidir. Bir devletin topraklarında uluslararası hukuka aykırı bölgeler/adalar oluşturması, kanaatimce o devletin uluslararası finans sisteminden ve diplomatik korumalardan men edilmesine yol açacak yaptırımlar uygulanmalıdır. Mülk ve şirketlerin gerçek/örtülü sahiplerinin gizlenmesi yasaklanmalı, özellikle kapalı mülklerdeki insan hakları denetimi, mülkiyet hakkının dokunulmazlığından üstün tutulmalıdır. Jeffrey Epstein, Peter Nygard ve isimleri henüz ifşa olmamış nice ada sahipleri, hukukun güçle, parayla veya siyasetle susturulduğu yerlerde var oldular. Uluslararası mekanizmaların, devletlerin, insan hakları örgütlerinin ve sivil toplum kuruluşlarının temel misyonu egemenlik kavramının suçlular için bir kaçış tüneline dönüşmesine izin vermemek olmalıdır. Dünya üzerindeki hiçbir ada, hiçbir mülk ve hiçbir bölge/ada, insan onurunun çiğnendiği birer muafiyet alanı olamaz. Adalet, sadece ana karalarda değil, okyanusun en ücra köşesindeki mülklerde de tecelli etmek zorundadır. Aksi takdirde, hukuk sadece gücü yetmeyenlerin uymak zorunda olduğu bir kurallar silsilesinden öteye gidemeyecektir.