I. GİRİŞ
Boşanma sürecine giren eşlerden birinin, tasfiye gündeme gelmeden hemen önce taşınmazını bir yakınına ya da güvendiği bir üçüncü kişiye devretmesi, aile hukuku uygulamasının en sık karşılaşılan görüntülerinden biridir. Bu devrin karşısında kalan eşin refleksi de çoğu zaman aynıdır: muvazaa iddiasıyla tapu iptali ve tescil davası açmak ve taşınmazı eski maliki olan eşin adına geri döndürmeye çalışmak.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 16.04.2025 tarihli ve E.2023/618, K.2025/231 sayılı kararıyla bu refleksin hukuken tam olarak nereye oturduğunu tartışmış; davanın hem ön koşulu hem de sonucu bakımından uygulamada sıkça atlanan iki noktayı belirginleştirmiştir. Karara karşı yapılan karar düzeltme istemi de Hukuk Genel Kurulunun 19.11.2025 tarihli ve E.2025/557, K.2025/730 sayılı kararıyla reddedilmiş; böylece çizgi kesinleşmiştir.
Bu yazıda, kararın olgusal arka planı, hukuki çerçevesi ve özellikle uygulamacıyı ilgilendiren sonuçları ele alınacaktır. Kanaatimizce kararın asıl değeri, "mal kaçırıldı" iddiasının tek başına bir dava sebebi olmadığını; bu iddianın ancak mal rejimi tasfiyesinden doğan bir alacağa bağlandığı ölçüde hukuken anlam kazandığını göstermesindedir.
II. UYUŞMAZLIĞIN DOĞUŞU: OLAY VE YARGILAMA SÜRECİ
Uyuşmazlığın tarafları 1991 yılında evlenmiştir. Dava konusu taşınmaz, evlilik devam ederken 2006 yılının Haziran ayında satın alınmış ve eşlerden biri adına tapuya tescil edilmiştir. Taşınmaz, 12.12.2012 tarihinde bu eş tarafından üçüncü bir kişiye satış yoluyla devredilmiştir. Devirden yaklaşık bir ay sonra, 2013 yılının Ocak ayında boşanma davası ve ardından mal rejiminin tasfiyesinden kaynaklanan katılma alacağı davası açılmıştır.
Diğer eş, devrin kendisinden mal kaçırmak amacıyla ve danışıklı biçimde yapıldığını ileri sürerek, üçüncü kişi adına kayıtlı tapunun iptali ile taşınmazın devreden eş adına tesciline karar verilmesini talep etmiştir. İstanbul 24. Asliye Hukuk Mahkemesi, 19.03.2015 tarihli ve E.2013/217, K.2015/100 sayılı kararıyla davayı kabul etmiş; devralan üçüncü kişinin taşınmaza ilişkin aidat yükümlülüklerini dahi yerine getirmemiş olmasını da gözeterek, davalıların bir plan dâhilinde birlikte hareket ettikleri sonucuna varmıştır.
Karar, Yargıtay (Kapatılan) 17. Hukuk Dairesinin 26.09.2018 tarihli ve E.2016/2848, K.2018/8260 sayılı kararıyla onanmış; ancak karar düzeltme istemi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 05.04.2022 tarihli ve E.2021/2012, K.2022/6837 sayılı kararıyla bozulmuştur. İlk derece mahkemesi, 29.11.2022 tarihli ve E.2022/498, K.2022/446 sayılı kararıyla direnmiş; uyuşmazlık bu şekilde Hukuk Genel Kurulunun önüne gelmiştir.
Genel Kurul önündeki tartışma dar ve teknik bir noktada toplanmıştır: Aile mahkemesinde görülmekte olan katılma alacağı davasının, muvazaa nedeniyle açılan tapu iptali davasında 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 165. maddesi uyarınca bekletici sorun yapılması gerekip gerekmediği.
III. HUKUKİ ÇERÇEVE
A. Muvazaa ve dayanağı
Muvazaa, tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacıyla, gerçek iradelerine uymayan ve kendi aralarında geçerli olmayan bir hususta anlaşmalarıdır. Türk pozitif hukukunda muvazaalı sözleşmelerin hüküm ve sonuçlarını bütünüyle düzenleyen bir metin bulunmamaktadır. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 19. maddesi, bir sözleşmenin türünün ve içeriğinin belirlenmesinde tarafların gerçek amaçlarını gizlemek için kullandıkları sözcüklere bakılmayacağını, gerçek ve ortak iradenin esas alınacağını hükme bağlamaktadır. Hukuk Genel Kurulunun da isabetle vurguladığı üzere bu madde yalnızca nispi muvazaayı düzenlemekte, mutlak muvazaa ise öğreti ve yargısal içtihatlarla şekillenmektedir.
Üçüncü kişinin muvazaa iddiasıyla dava açabilmesi bakımından belirleyici olan, muvazaalı işlemin ona karşı işlenmiş bir haksız fiil niteliği taşımasıdır. Ne var ki her davada olduğu gibi burada da hukuki yarar aranır ve bu yarar, davacının muvazaalı işlemi yapandan alacaklı olması koşuluna bağlanmıştır.
B. Muvazaa davası ile tasarrufun iptali davasının ayrımı
Karar, uygulamada sıklıkla birbirine karıştırılan iki dava türünü net biçimde ayırmaktadır. Hukuk Genel Kurulu kararında aktarılan Özel Daire gerekçesinde bu ayrım şöyle ifade edilmiştir:
"Yüzeysel bakıldığında iptal davaları ile muvazaa davaları arasında bir benzerlik görülmekte ise de bu benzerlik her iki davanın güttüğü amaçtan öte gitmemektedir."
2004 sayılı İcra ve İflâs Kanunu'nun 277. maddesi uyarınca açılan tasarrufun iptali davası, borçlunun geçerli olarak yapılmış tasarruflarının alacaklı yönünden hükümsüz kılınmasını amaçlar ve davacının elinde geçici veya kesin aciz vesikası bulunmasını arar. Muvazaa davası ise tasarrufun gerçekte hiç yapılmamış olduğunun tespitine yöneliktir; bu nedenle icra takibine geçilmesi ve aciz vesikası alınması gerekmez. Uygulamada bu ayrımın gözden kaçırılması, aciz vesikası bulunmadığı gerekçesiyle esasa girilmeden verilen ret kararlarına yol açabilmektedir.
C. Mal rejimi tasfiyesinin kendi araçları
Aile hukuku, mal kaçırma olgusuna karşı kendi araçlarını da barındırmaktadır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 229. maddesi, eşlerden birinin mal rejiminin sona ermesinden önceki bir yıl içinde diğer eşin rızası olmadan yaptığı karşılıksız kazandırmaların ve mal rejiminin devamı süresince diğer eşin katılma alacağını azaltmak kastıyla yaptığı devirlerin edinilmiş mallara değer olarak ekleneceğini öngörmektedir. Aynı maddenin ikinci fıkrası uyarınca bu tür uyuşmazlıklarda verilen mahkeme kararı, davanın kendisine ihbar edilmiş olması koşuluyla, kazandırma veya devirden yararlanan üçüncü kişilere karşı da ileri sürülebilir.
Türk Medeni Kanunu'nun 241. maddesi ise borçlu eşin malvarlığının katılma alacağını karşılamaması hâlinde, alacaklı eşe, edinilmiş mallarda hesaba katılması gereken karşılıksız kazandırmaları bunlardan yararlanan üçüncü kişilerden eksik kalan miktarla sınırlı olarak isteme imkânı tanımaktadır. Bu dava hakkı, hakların zedelendiğinin öğrenildiği tarihten başlayarak bir yıl ve her hâlde mal rejiminin sona ermesinin üzerinden beş yıl geçmekle düşer.
IV. HUKUK GENEL KURULU'NUN ÇÖZÜMÜ
A. Hukuki yarar, dava şartı olarak bekletici sorunu zorunlu kılmaktadır
Hukuk Genel Kurulu, muvazaa davasının kaderini doğrudan tasfiye davasına bağlamıştır. Karara göre davacının bu davayı açmaktaki amacı, tasfiye sonucunda hak kazanacağı alacağa kavuşmaktır; dolayısıyla dava şartı olan hukuki yararın varlığı, ancak alacağın varlığının saptanmasıyla anlaşılabilir:
"Hukuki yarar bir dava şartı olup, davacının bu davayı açmakta hukuki yararının bulunup bulunmadığı davacının alacağının olduğunun saptanması ile mümkün olacaktır."
Bu tespitin usul hukuku bakımından karşılığı, Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 165. maddesinde düzenlenen bekletici sorundur. Anılan madde, bir davada hüküm verilebilmesi başka bir davaya kısmen veya tamamen bağlı ise yargılamanın bekletilebileceğini öngörmektedir. Genel Kurul, somut olayda bu takdir yetkisini fiilen bir zorunluluğa dönüştürmüş; mahkemece önce davacıya muvazaa iddiasının kapsamının sorulması, ardından mal tasfiyesine ilişkin davanın sonucunun beklenmesi gerektiğini belirtmiştir. Alacağın varlığı sabit olur ve muvazaa olgusu ispatlanırsa dava kabul edilecek, aksi hâlde reddedilecektir.
B. Sonuç: tapu iptali değil, haciz ve satış isteme yetkisi
Kararın uygulamacı için en çarpıcı yönü, kabul hâlinde kurulacak hükmün içeriğidir. Genel Kurul, iddianın taşınmazın aynına değil alacağın tahsiline yönelik olduğunu gözeterek, İcra ve İflâs Kanunu'nun 283. maddesinin birinci fıkrasının kıyasen uygulanmasını benimsemiştir. Anılan fıkra, iptal davası sabit olduğunda davacının, üçüncü şahıs üzerindeki kaydın düzeltilmesine gerek olmaksızın o taşınmazın haciz ve satışını isteyebileceğini düzenlemektedir.
Bunun pratik anlamı şudur: Muvazaa ispatlansa dahi taşınmaz devreden eşin adına geri dönmeyecek, tapu kaydı üçüncü kişide kalacak; davacı eş yalnızca o taşınmaz üzerinde cebri icra yoluyla hakkını alma yetkisini elde edecektir. Uygulamada talep sonucunun doğrudan "tapu iptali ve tescil" olarak kurulması, hükmün bu şekilde şekillenmesi karşısında talebin aşılması ya da eksik karşılanması tartışmalarını beraberinde getirmektedir.
C. Karşı oy: TMK m.241 ve tâli sorumluluk
Karara eklenen karşı oyda, bozma gerekçesine Türk Medeni Kanunu'nun 241. maddesine ilişkin bir açıklamanın da eklenmesi gerektiği savunulmuştur. Karşı oy yazarlarına göre, üçüncü kişiye ancak borçlu eşin malvarlığının yetmediği anlaşıldığında ve eksik kalan miktarla sınırlı olarak başvurulabilmelidir; aksi hâlde davacıya, asıl borçluya başvurmaksızın doğrudan üçüncü kişiden tahsil yolu açılmış olur. Karşı oyda bu durumun, "alacağın asıl borçludan istenmeden kefilden istenemeyeceği yönündeki benzer nitelikli yerleşmiş Yargıtay uygulamalarına da aykırı" olduğu vurgulanmıştır. Genel Kurul çoğunluğu ise bu görüşü benimsememiştir.
Kanaatimizce karşı oyun işaret ettiği sorun teoriktir ancak gerçektir: İcra ve İflâs Kanunu'nun 283. maddesinin kıyasen uygulanması alacaklıya doğrudan bir cebri icra yetkisi tanırken, Türk Medeni Kanunu'nun 241. maddesi üçüncü kişinin sorumluluğunu tâli ve sınırlı biçimde kurmaktadır. İki düzenlemenin kesiştiği noktada üçüncü kişinin sorumluluğunun kapsamı, önümüzdeki dönemde yeni uyuşmazlıkların konusu olmaya adaydır.
V. KARAR DÜZELTME AŞAMASI VE ÇİZGİNİN PEKİŞMESİ
Bozma kararına karşı davacı vekili karar düzeltme isteminde bulunmuştur. Hukuk Genel Kurulu, 19.11.2025 tarihli ve E.2025/557, K.2025/730 sayılı kararıyla istemi, 6100 sayılı Kanun'un Geçici 3. maddesi atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 440. maddesinde sayılan sebeplerden hiçbirine uymadığı gerekçesiyle reddetmiştir. Burada altı çizilmesi gereken usul noktası, karar düzeltme yolunun genel olarak yürürlükte olmadığı; bu dosyada yalnızca eski usule tâbi olması nedeniyle işletilebildiğidir.
Karar düzeltme aşamasında yazılan karşı oyda ise farklı bir bakış ortaya konmuştur: Davanın amacı taşınmazı haczettirmek değil, devrin karşılıksız kazandırma niteliğinde olduğunu tespit ettirerek yapılan katkıların tasfiye hesabına dâhil edilmesini sağlamaksa, aile mahkemesindeki davanın sonucunun beklenmesi bu amaçla bağdaşmayacaktır. Bu görüş çoğunlukça paylaşılmamış olmakla birlikte, uygulamacıya önemli bir yol göstermektedir: davanın amacı, açılış aşamasında dilekçeye açıkça yazılmalıdır.
VI. UYGULAMAYA DÖNÜK SONUÇLAR
Karardan uygulamaya dönük olarak şu sonuçlar çıkarılabilir:
1. Tasfiye davası önce açılmalı ya da eş zamanlı yürütülmelidir. Katılma alacağı davası açılmadan yalnızca muvazaa davası açmak, hukuki yarar yokluğu riskini doğurur. İki dava arasındaki bekletici sorun ilişkisi artık netleşmiştir.
2. Talep sonucu doğru kurulmalıdır. Taşınmazın aynına yönelik bir talep yerine, muvazaanın tespiti ile alacak yönünden haciz ve satış isteme yetkisi verilmesi talebi, kararın çizdiği çerçeveye daha uygundur.
3. Üçüncü kişiye ihbar ihmal edilmemelidir. Türk Medeni Kanunu'nun 229. maddesinin ikinci fıkrası, tasfiye davasında verilecek kararın devirden yararlanan üçüncü kişiye karşı ileri sürülebilmesini davanın ona ihbar edilmiş olması koşuluna bağlamaktadır. Bu usuli adım atlandığında, kazanılan karar üçüncü kişi bakımından işlevsiz kalabilmektedir.
4. Süreler dikkatle hesaplanmalıdır. Türk Medeni Kanunu'nun 241. maddesine dayalı dava hakkı, hakların zedelendiğinin öğrenilmesinden itibaren bir yıl ve mal rejiminin sona ermesinden itibaren her hâlde beş yıl geçmekle düşmektedir.
5. Devrin niteliği tespit edilmelidir. Devir görünürde satış ise, yapılan katkıların edinilmiş mallara değer olarak eklenebilmesi için işlemin gerçekte karşılıksız kazandırma niteliği taşıdığının ortaya konması gerekir. Bu tespit, tasfiye hesabının kapsamını doğrudan etkilemektedir.
VII. SONUÇ
Hukuk Genel Kurulunun incelenen kararı, eşten mal kaçırma iddiasının müstakil bir dava sebebi olmadığını; bu iddianın hukuken ancak mal rejiminin tasfiyesinden doğan bir alacağa bağlandığı ölçüde sonuç doğurabileceğini ortaya koymaktadır. Karar aynı zamanda, muvazaanın ispatı hâlinde dahi tapu kaydının iptal edilmeyeceğini, davacıya yalnızca cebri icra yetkisi tanınacağını göstermesi bakımından uygulamada yerleşik beklentiyi değiştirmektedir.
Karar düzeltme isteminin reddiyle birlikte kesinleşen bu çizgi, aile hukuku ve eşya hukuku arasındaki kesişim alanında dava stratejisinin baştan doğru kurulmasını zorunlu kılmaktadır. Üçüncü kişinin sorumluluğunun tâli nitelikte olup olmadığı sorusu ise, karşı oyun işaret ettiği üzere, henüz tartışmaya açıktır.
YARARLANILAN KAYNAKLAR
· Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E.2023/618, K.2025/231, T.16.04.2025
· Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E.2025/557, K.2025/730, T.19.11.2025
· Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, E.2021/2012, K.2022/6837, T.05.04.2022
· Yargıtay (Kapatılan) 17. Hukuk Dairesi, E.2016/2848, K.2018/8260, T.26.09.2018
· 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu, m.227, m.229, m.231, m.241
· 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu, m.19
· 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu, m.165, Geçici m.3
· 2004 sayılı İcra ve İflâs Kanunu, m.277, m.283
· 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu, m.440