Hak Aramanın Müteharrik Gücü: Adalet İnancı

Abone Ol

İnsan, hakkını ancak o hakkın korunacağına ve kendisine iade edileceğine inandığı sürece arar. Bu güven sarsıldığında yalnızca hak arama davranışı değil, adalet duygusunun kendisi de zayıflamaya başlar.

İşte hak aramanın müteharrik gücü bu inançtır.

İnsan, hukuk düzeninin kendisini dinleyeceğine inanıyorsa konuşur. Delillerinin tarafsızlıkla değerlendirileceğine güveniyorsa yargı mercilerine başvurur. Sonunda hakkına kavuşacağına inanıyorsa mücadeleden vazgeçmez.

Bu motivasyon sayesindedir ki kişiler, gerektiğinde ifade vermekten kaçmak ya da saklanmak yerine kendiliklerinden adli makamlara gider; haklarını ileri sürmek gerektiğinde de hukuk düzeni içinde yetkili mercilere başvururlar. Çünkü adaletin gerçekleşeceğine inanan insan, hukuktan uzaklaşmaz; aksine hakkını da savunmasını da hukuk içinde arar.

Modern hukuk sisteminde ihkak-ı hak, yani kişinin kendi hakkını kendi kuvvetiyle almaya kalkışması yasaklanmış ve hukuka aykırı kabul edilmiştir. Bunun temelinde, devletin adaleti sağlayacağına ilişkin üstlendiği sorumluluk, bu konudaki taahhüdü ve kurumsal güvence yükümlülüğü bulunmaktadır. Devlet, bireyin adaleti kendi gücüyle tesis etmesini yasaklayarak uyuşmazlıkların çözümünü kendi yargı yetkisi ve sorumluluğu altına almıştır. Bunun karşılığında ise vatandaşın hakkını hukuk düzeni içinde arayacağına ve adaletin gerçekleşeceğine güven duyabileceği bir sistem kurmakla yükümlüdür. Başka bir ifadeyle, ihkak-ı hak yasağının meşruiyet zemini, devletin adaleti etkili, tarafsız, makul sürede ve erişilebilir biçimde sağlayacağına dair topluma verdiği güvencedir.

Ancak bu güven zedelendiğinde hak arama iradesi de zayıflamaya başlar. Çünkü insanı mahkeme kapısına götüren yalnızca uğradığı haksızlık değil; o haksızlığın hukuk düzeni içinde giderileceğine dair taşıdığı ümittir. Asıl belirleyici olan, haksızlığın varlığı değil; adaletin gerçekleşeceğine duyulan güvendir.

Hukuk düzeni yalnızca kanunlardan ibaret değildir. Hukukun gerçek gücü, toplumun hukuka ve adalet mekanizmasına duyduğu güvenden doğar. Bu güven var olduğu sürece insanlar haklarını aramaktan çekinmez; zayıfladığı anda ise çoğu zaman haklı oldukları hâlde susmayı tercih ederler.

Adalet, yalnızca doğru karar vermek değildir; doğru kararın verileceğine dair toplumsal güveni de yaşatmaktır.

Bu sebeple hukuk devletinin en temel görevi, sadece adaleti sağlamak değil; adaletin gerçekleşeceğine dair toplumsal güveni sürekli canlı tutmaktır.

Kuşkusuz adaletin gerçekleşmesi; başta adil yargılanma hakkı, makul sürede yargılanma, bağımsız ve tarafsız yargı, hukuki dinlenilme hakkı, silahların eşitliği ilkesi ve etkili başvuru hakkı olmak üzere birçok temel ilkenin birlikte ve eksiksiz biçimde hayata geçirilmesine bağlıdır. Ancak bu ilkelerin her biri başlı başına ayrı bir inceleme konusudur. Bu yazının amacı, adaletin hangi şartlarla gerçekleşeceğini tartışmak değil; insanları hak aramaya sevk eden temel müteharrik gücün, adaletin gerçekleşeceğine duyulan inanç olduğunu ortaya koymaktır.

Çünkü hukuk devleti, yalnızca hüküm veren değil; aynı zamanda güven üreten devlettir.

Bu güven; yargının bağımsız ve tarafsız olmasından, hâkimlerin hukuka ve vicdani kanaatlerine göre karar vermesinden, idarenin hukuka bağlılığından, usul güvencelerinin eksiksiz işletilmesinden, kararların öngörülebilir olmasından ve yargılamaların makul sürede sonuçlandırılmasından beslenir.

Vatandaş, hakkının korunacağına inanıyorsa yargı yoluna gider. Emeğinin karşılığını alacağına güveniyorsa çalışır ve üretir. Mülkiyet hakkının güvence altında olduğuna inanıyorsa yatırım yapar. Sözleşmelerin hukuk tarafından korunacağına güveniyorsa ekonomik ilişkilere gönül rahatlığıyla girer.

Görünmeyen fakat son derece güçlü bir bağ, toplumun bütün kesimlerini adalet düşüncesi etrafında bir arada tutar. Bu bağ zayıfladığında yalnızca bireyler değil; ekonomik hayat, toplumsal düzen ve devlet ile vatandaş arasındaki güven ilişkisi de zarar görür. İnsanların hak aramaktan vazgeçmesi de çoğu zaman haklarının bulunmamasından değil; haklarının korunacağına dair güvenlerinin zayıflamasından kaynaklanır.

İşte tam da bu nedenle devletin en önemli görevlerinden biri, vatandaşın hukuka olan güvenini korumak ve güçlendirmektir. Çünkü insanlar, haklarını koruyacak tarafsız ve etkili bir hukuk düzeninin varlığına inandıkları ölçüde hukuka yönelir; aksi hâlde hukuk yerine başka arayışların ortaya çıkması kaçınılmaz hâle gelir.

Oysa hukuk devletinin en büyük başarısı, vatandaşın hak arama iradesini canlı tutabilmesidir. Güçlü devlet, vatandaşın sustuğu değil; hakkını güven içinde arayabildiği devlettir. Güçlü toplum ise hak aramayı bir çatışma aracı olarak değil, hukuk içinde çözüm üretmenin en meşru yolu olarak görebilen toplumdur.

Çünkü hak aramanın gerçek müteharrik gücü, kanunların varlığı değil; adaletin gerçekleşeceğine dair sarsılmaz inançtır.

Hukuk, yalnızca mahkeme salonlarında verilen kararlarla değil, insanların vicdanında adaletin tecelli edeceğine dair güven yaşadığı sürece ayakta kalır. O güven zedelendiğinde ise yalnızca davalar değil; hukuk devleti fikri, toplumsal huzur ve ortak vicdan da sessizleşmeye başlar.

Hukuk devleti, bu inancı yaşattığı ölçüde güçlü; gelecek nesillere aktarabildiği ölçüde kalıcıdır.