Hibrit Kopuş Savunması Perspektifinden Çapraz Sorgu Olmadan Çapraz Sorgu: Türk Ceza Yargılamasında Doğrudan Soru Hakkı ve CMK m. 201’in Değiştirilmesi Gereği

Abone Ol

Özet

Türk ceza yargılamasında doğrudan soru hakkı, savunmanın delili sınama ve beyanların güvenilirliğini test etme araçlarından biri olarak görünmektedir. Bununla birlikte 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 201. maddesinin mevcut metni, bu hakkı tam anlamıyla taraf-merkezli ve etkili bir sorgulama rejimine dönüştürmemektedir. Mevcut düzenleme, Cumhuriyet savcısı ile müdafi veya vekile doğrudan soru yöneltme imkânı tanırken, sanık ve katılanın soru yöneltmesini hâkim aracılığına bağlamakta; ayrıca yöneltilen soruya itiraz hâlinde sorunun yöneltilip yöneltilmeyeceğine mahkeme başkanının karar vereceğini öngörmektedir. Bu yapı, savunmanın sorgulama hakkını tanısa da onu güçlü bir çapraz sorgu kurumuna dönüştürmemekte; tersine, hâkim-merkezli ceza muhakemesi pratiği içinde kırılgan bırakmaktadır.

Bu çalışmada, Hibrit Kopuş Savunması perspektifinden doğrudan soru hakkının yalnızca mevcut norm çerçevesinde nasıl kullanılacağı değil, aynı zamanda neden mevcut normun yeniden yazılması gerektiği tartışılmaktadır. Çalışmanın temel tezi şudur: Türk ceza muhakemesinde “çapraz sorgu olmadan çapraz sorgu” denilebilecek stratejik bir pratik üretilebilse de, bunun kurumsal ve eşitlikçi biçimde işlemesi CMK m. 201’in mevcut hâliyle tam olarak mümkün değildir. Sorun yalnızca uygulayıcının daraltıcı pratiği değildir; norm metni de sorgulama sırasını, çapraz sorgunun işlevini, yönlendirici soru rejimini, ret sebeplerinin sınırını ve etkili sorgulama ile hükme esas alınan beyan arasındaki ilişkiyi açıkça kurmamaktadır. Bu nedenle madde, çelişmeli yargılama, silahların eşitliği ve savunmanın etkili katılımı ilkeleri ışığında değiştirilmelidir.

Giriş

Ceza yargılaması yalnızca normların mekanik biçimde uygulandığı bir teknik alan değildir. O aynı zamanda anlatıların yarıştığı, kurumsal rollerin sahnelendiği, kanaatlerin biçimlendiği ve iktidarın usul kisvesi altında görünür hâle geldiği bir kamusal muhakeme alanıdır. Bu nedenle savunmanın yargılamadaki konumu yalnızca “konuşma hakkı” ile değil, “soru hakkı” ile de ölçülmelidir. Çünkü soru, savunmanın sadece bilgi toplama aracı değildir; aynı zamanda anlatıyı çatlatan, delilin güvenilirliğini aşındıran, çelişkiyi görünür kılan ve mahkemenin erken kapanma eğilimine müdahale eden bir enstrümandır.

Türk ceza muhakemesinde bu enstrümanın normatif dayanağı CMK m. 201’dir. Maddenin güncel metni, Cumhuriyet savcısı ile müdafi veya vekile doğrudan soru yöneltme yetkisi verirken, sanık ve katılanın soru yöneltmesini mahkeme başkanı veya hâkim aracılığına bağlamaktadır. Ayrıca soruya itiraz edildiğinde, sorunun yöneltilmesinin gerekip gerekmediğine mahkeme başkanının karar vereceğini düzenlemektedir. Metin, ilk bakışta savunmaya bir imkân sunmaktadır; ancak aynı metin, sorgulama rejimini belirgin biçimde mahkemenin kontrol alanı içinde bırakmaktadır.

İşte bu nedenle mesele yalnızca “CMK m. 201 uygulanmıyor” meselesi değildir. Daha derin sorun, mevcut normun da doğrudan soru hakkını, tarafların delili serbestçe sınadığı bir çapraz sorgu rejimine dönüştürecek açıklık ve güçte olmamasıdır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadında, tanıkların sorgulanması veya sorgulatılması hakkı, adil yargılanmanın önemli bir görünümü olarak kabul edilmekte; savunmaya tanık ve beyan sahiplerini yeterli ve uygun şekilde sorgulama fırsatı tanınmasının önemi vurgulanmaktadır. Bu çerçevede savunmanın sorgulama imkânı yalnızca teorik değil, etkili ve gerçek olmalıdır.

Bu makale, tam da bu noktadan hareket etmektedir. Amaç, doğrudan soru hakkını yalnızca mevcut çerçeve içinde stratejik kullanıma açmak değil; aynı zamanda mevcut çerçevenin neden yetersiz olduğunu göstermek ve CMK m. 201’in neden değiştirilmesi gerektiğini savunmaktır.

I. Doğrudan Soru Hakkının Mevcut Normatif Çerçevesi

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 201. maddesi uyarınca Cumhuriyet savcısı, müdafi veya vekil sıfatıyla duruşmaya katılan avukat; sanığa, katılana, tanıklara, bilirkişilere ve duruşmaya çağrılmış diğer kişilere duruşma disiplinine uygun olarak doğrudan soru yöneltebilir. Aynı hükümde sanık ve katılanın ise mahkeme başkanı veya hâkim aracılığıyla soru yöneltebileceği, yöneltilen soruya itiraz edildiğinde sorunun yöneltilmesinin gerekip gerekmediğine mahkeme başkanının karar vereceği ve gerektiğinde ilgililerin yeniden soru sorabileceği düzenlenmiştir. Mevcut metin, böylece doğrudan soru imkânını tanımakta; ancak bu hakkın hangi usul mantığı içinde kullanılacağını ayrıntılı ve sistematik biçimde kurmamaktadır.

İlk bakışta bu düzenleme, savunmaya delile doğrudan temas etme bakımından önemli bir olanak sağlıyor gibi görünmektedir. Ne var ki hakkın kanunda tanınmış olması ile onun duruşmada etkili, öngörülebilir ve eşitlikçi biçimde kullanılabilmesi aynı şey değildir. Gerçekten de mevcut madde; ilk sorgu, çapraz sorgu ve yeniden sorgu ayrımını açıkça düzenlememekte, yönlendirici soruların sınırını belirlememekte, sorunun reddedilebileceği nedenleri dar ve denetlenebilir biçimde saymamakta ve ret kararının hangi yoğunlukta gerekçelendirilmesi gerektiğini göstermemektedir. Bu yönüyle madde, doğrudan soru hakkını tanımakta; fakat aynı anda bu hakkın mahkeme başkanının takdiri üzerinden kırılganlaşmasına da elverişli bir yapı kurmaktadır. Bu değerlendirme, maddenin mevcut lafzından çıkan yapısal bir sonuçtur.

Sorunun asıl düğüm noktası da burada ortaya çıkmaktadır. Mevcut düzenleme, savunmaya doğrudan soru yöneltme yetkisi vermekle birlikte, bu yetkiyi tam anlamıyla taraf-merkezli bir sorgulama rejimine dönüştürmemektedir. Başka bir ifadeyle, norm metni savunmanın sorgulama hakkını kabul etmekte; fakat onu, delilin güvenilirliğini karşı taraf önünde serbestçe sınayan kurumsal bir çapraz sorgu modeline bağlamamaktadır. Bu yüzden uygulamada ortaya çıkan güçlükleri yalnızca hâkimlerin daraltıcı pratiğiyle açıklamak eksik kalır. Sorun, aynı zamanda normun mimarisindedir. Çünkü norm, sorgulamanın eksenini taraflara değil, son tahlilde mahkeme başkanının denetimine bırakmaktadır.

Bu çerçevede CMK m. 201 bakımından yapılması gereken şey yalnızca daha “iyi uygulama” çağrısı değildir. Asıl ihtiyaç, savunmanın soru hakkını biçimsel bir imkân olmaktan çıkarıp etkili bir sorgulama güvencesine dönüştürecek normatif bir yeniden yazımdır. Eğer ceza muhakemesinde gerçekten çelişmeli yargılama, silahların eşitliği ve savunmanın delili sınama hakkı ciddiye alınacaksa, doğrudan soru hakkını düzenleyen hükmün; sorgulama sırasını, çapraz sorgunun işlevini, yönlendirici soruların rejimini, ret sebeplerinin sınırını ve gerekçelendirme yükümlülüğünü açıkça düzenlemesi gerekir. Bu nedenle CMK m. 201’in mevcut hâli, sadece uygulama bakımından değil, normatif tasarımı bakımından da yetersizdir ve değiştirilmesi gerekmektedir. Mevcut metnin bu unsurları açıkça içermediği, doğrudan maddenin lafzından anlaşılmaktadır.

II. Çapraz Sorgu Olmadan Çapraz Sorgu: Stratejik İmkân ve Yapısal Sınır

Türk ceza muhakemesi, Anglo-Amerikan sistemdeki anlamıyla tam bir adversaryal çapraz sorgu rejimine sahip değildir. Bununla birlikte bu durum, savunmanın doğrudan soru hakkı aracılığıyla çapraz sorgunun bazı temel işlevlerini kısmen üretemeyeceği anlamına gelmez. Nitekim tanığın güvenilirliğini sınamak, bilirkişi raporunun yöntemsel dayanaklarını tartışmaya açmak, müştekinin anlatısındaki abartı veya tutarsızlıkları görünür kılmak ve mahkemenin erken oluşmuş kanaatini sarsmak, mevcut sistem içinde de belirli ölçüde mümkündür. Bu bakımdan “çapraz sorgu olmadan çapraz sorgu” ifadesi, Türk ceza yargılamasında savunmanın normatif boşluklar, usulî açıklıklar ve pratik esneklikler üzerinden geliştirdiği stratejik bir müdahale biçimini ifade etmektedir.

Ancak bu stratejik imkân ile kurumsal güvence aynı şey değildir. Savunma avukatı son derece mahir, dikkatli ve hazırlıklı sorular yöneltebilir; fakat mevcut sistem bu soruları kolaylıkla kesebilir, yönünü değiştirebilir, etkisini zayıflatabilir veya “uygun değil”, “gerekli değil”, “konu dışı” gibi muğlak gerekçelerle bertaraf edebilir. Bu nedenle sorun yalnızca savunmanın mesleki becerisiyle açıklanamaz. Mesele, yapısal ve normatif bir sorundur. Savunma, pratikte çapraz sorgunun bazı işlevlerini kısmen üretebilse bile, normun kendisi bu işlevleri açık, öngörülebilir ve denetlenebilir biçimde korumuyorsa, ortaya çıkan şey gerçek anlamda kurumsallaşmış bir hak değil; büyük ölçüde kişisel maharete, duruşma atmosferine ve mahkemenin o anki takdirine bağlı kırılgan bir mücadele alanıdır.

Tam da bu nedenle, “çapraz sorgu olmadan çapraz sorgu” savunmanın yaratıcılığını gösteren önemli bir pratik olmakla birlikte, ideal veya yeterli bir model olarak görülemez. Bu ifade, mevcut sistemin gücünü değil; tersine, savunmanın yapısal eksiklikler içinde kendine alan açma çabasını göstermektedir. Başka bir anlatımla, savunmanın normatif eksikliği pratik zekâ ile telafi etmeye çalışması, o eksikliğin ortadan kalktığı anlamına gelmez. Aksine bu durum, doğrudan soru hakkının yalnızca uygulama bakımından değil, aynı zamanda normatif düzeyde de güçlendirilmesi gerektiğini ortaya koyar. Eğer amaç savunmanın delili gerçekten sınayabildiği, beyanın güvenilirliğini etkili biçimde test edebildiği ve çelişmeli yargılamanın yalnız teoride değil pratikte de yaşandığı bir muhakeme düzeni kurmak ise, CMK m. 201’in mevcut hâliyle yetinilmesi mümkün değildir.

III. Hibrit Kopuş Savunması Açısından Soru: Bilgi Aracı Değil, Müdahale Tekniği

Hibrit Kopuş Savunması perspektifinden bakıldığında soru, yalnızca cevap elde etmeye yarayan teknik bir araç değildir. Soru, aynı zamanda yargılamanın kurulu çerçevesine müdahale eden, anlatının akışını bozan, görünmez kalması arzulanan çatlakları görünür hâle getiren ve duruşmanın iktidar ilişkilerini açığa çıkaran stratejik bir eylemdir. Bu nedenle soru, sadece beyanın içeriğini denetlemez; aynı zamanda o beyanın hangi otorite düzeni içinde üretildiğini, nasıl korunduğunu ve hangi sınırlar içinde tartışılabildiğini de ortaya koyar. Başka bir ifadeyle soru, delilin doğruluğunu sınadığı kadar, yargılamanın dramaturjik ve iktidarsal mimarisini de görünür kılar.

Nitekim bir tanığa “Bunu bizzat mı gördünüz, yoksa sonradan mı duydunuz?” diye sormak, yalnızca olgusal bilgi toplamak anlamına gelmez. Bu soru, anlatının doğrudan algıya mı yoksa aktarıma mı dayandığını açığa çıkararak beyanın epistemik temelini tartışmaya açar. Benzer biçimde bir bilirkişiye “Kullandığınız veriyi hangi alternatif açıklamaları dışlayarak yorumladınız?” diye sormak, teknik bir ayrıntıyı netleştirmekten ibaret değildir; raporun görünürdeki nesnelliğini yöntem düzeyinde sınamaktır. Yine müştekiye önceki beyanı ile duruşmadaki anlatısı arasındaki farkı hatırlatmak da salt çelişki avcılığı değildir; duygusal kesinlik ve mağduriyet söylemi altında korunmaya çalışılan anlatısal gevşekliği açığa çıkarmaktır. Bu nedenle soru, yalnız cevabı değil, cevabın dayandığı meşruiyet zeminini de hedef alır.

Hibrit Kopuş Savunması tam da bu sebeple soru sorma hakkını düz ve tek boyutlu bir teknik yetki olarak değil, dereceli bir müdahale repertuarı içinde kavrar. Bazen savunma uyumlu, teknik ve düşük yoğunluklu sorularla ilerler; böylece doğrudan çatışma üretmeden anlatının zayıf yerlerini yoklar. Bazen kısa, hedefli ve sarsıcı sorularla anlatının ritmini bozar, tanığın veya müştekinin kurduğu rahat zemini daraltır. Bazı durumlarda ise soru yasağı, sorunun kesilmesi veya reddedilmesi, artık yalnızca usulî bir engel değil, bizzat üst norm ihlalinin kaydına dönüştürülen bir olay hâlini alır. Böylece soru, içerik üretmek kadar, yargılamanın savunmaya tanıdığı veya tanımadığı alanı da teşhir eden bir işlev kazanır.

Ne var ki bu stratejik repertuarın sistematik, öngörülebilir ve eşitlikçi biçimde işlemesi, yalnız savunmanın becerisine bırakılamaz. Soru sorma hakkının gerçekten müdahale tekniği olarak çalışabilmesi, bu hakkın dayandığı normatif çerçevenin de buna uygun biçimde kurulmasını gerektirir. Eğer norm, sorunun hangi kapsamda korunacağını, ne zaman kesilebileceğini, hangi ret sebeplerinin meşru sayılacağını ve savunmanın soru üzerinden delili sınama yetkisinin sınırlarını açık biçimde belirlemiyorsa, o zaman savunmanın kullandığı strateji kurumsal güvenceye değil, büyük ölçüde takdire bağlı bir mücadeleye dönüşür. Bu bakımdan mevcut CMK m. 201, Hibrit Kopuş Savunması’nın öngördüğü müdahale repertuarını destekleyecek açıklık ve güce sahip değildir. Maddenin eksikliği yalnız uygulamadaki daraltıcı tutumlarda değil, doğrudan doğruya normatif tasarımın kendisinde de görülmektedir.

IV. Sorun Sadece Uygulama Sorunu Değildir: CMK m. 201’in Yapısal Yetersizliği

Türk hukuk tartışmalarında sıkça yapılan yanlışlardan biri, savunmanın sorgulama alanında karşılaştığı güçlükleri yalnızca uygulama bozukluğu olarak değerlendirmektir. Oysa bazı uygulama sorunları, doğrudan doğruya normun belirsizliğinden, eksikliğinden veya zayıf kurgulanmış olmasından beslenir. CMK m. 201 bu bakımdan tipik bir örnektir. Maddenin mevcut metni doğrudan soru yöneltme imkânını tanımakta; ancak bu hakkın hangi usul mantığı içinde, hangi sınırlar ve hangi güvenceler altında kullanılacağını yeterli açıklıkla kurmamaktadır. Nitekim yürürlükteki metin; Cumhuriyet savcısı, müdafi ve vekile doğrudan soru hakkı verirken, sanık ve katılanın sorularını hâkim aracılığına bağlamakta, itiraz hâlinde de sorunun yöneltilip yöneltilmeyeceğine mahkeme başkanının karar vereceğini belirtmektedir. Bu yapı, hakkı tanımakta; fakat aynı anda onu belirgin biçimde mahkeme denetimi altında kırılgan bırakmaktadır.

Birincisi, mevcut madde ilk sorgu, çapraz sorgu ve yeniden sorgu ayrımını açık biçimde kurmamaktadır. Öğretide de CMK m. 201 ile getirilen düzenlemenin, taraf muhakemesi sistemindeki dört aşamalı sorgu düzeni değil, daha sınırlı bir doğrudan soru sorma olanağı olduğu; “belli bir sıra ve düzen içinde doğrudan veya çapraz soru sorma”nın açıkça düzenlenmediği vurgulanmaktadır. Bu nedenle sorgulama rejimi belirli, öngörülebilir ve taraf-merkezli bir yapıya kavuşmamaktadır. İkincisi, yönlendirici soruların ne ölçüde mümkün olduğu açık değildir. Oysa özellikle çapraz sorgunun en etkili araçlarından biri, çelişkiyi, abartıyı ve güvenilirlik sorununu görünür kılan yönlendirici sorulardır. Üçüncüsü, sorunun reddedilebileceği nedenler kanun düzeyinde dar ve denetlenebilir biçimde sayılmamıştır. Bu durum, uygulamada “uygun değil”, “konu dışı” veya “gerekli görülmedi” benzeri esnek formüllerle savunmanın alanının daraltılmasına elverişli bir zemin yaratmaktadır.

Dördüncüsü, etkili sorgulama imkânı ile hükme esas alınan beyan arasındaki ilişki maddede açık biçimde kurulmamıştır. Oysa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yaklaşımında tanıkları sorgulama veya sorgulatma hakkı, adil yargılanmanın yalnız biçimsel değil, etkili bir unsurudur; mesele savunmaya teorik olarak soru sorma izni verilmesi değil, beyanın güvenilirliğini gerçekten test edebilecek yeterli ve uygun fırsatın tanınmasıdır. Bu bakımdan, belirleyici önemdeki beyanların savunma tarafından etkili biçimde sınanamadığı bir yapıda, sorun artık yalnız usul tekniği sorunu olmaktan çıkar ve yargılamanın bütün adaletine ilişkin bir meseleye dönüşür.

Bu nedenle mevcut maddenin eksikliği, yalnızca kötü niyetli veya daraltıcı uygulayıcıların yarattığı bir problem olarak görülemez. Maddenin kendisi, hâkim-merkezli yoruma açık bir çerçeve kurmaktadır. Başka bir ifadeyle, uygulamadaki daraltıcı refleksler çoğu zaman normun izin verdiği belirsizlik alanı içinde hareket etmektedir. Bu çerçeve değiştirilmeden, savunmanın sorgulama hakkının eşitlikçi, öngörülebilir ve kurumsal güvenceye sahip bir düzeye ulaşması güç görünmektedir. Dolayısıyla CMK m. 201 bakımından ihtiyaç duyulan şey yalnızca daha iyi uygulama değildir; aynı zamanda daha açık, daha taraf-merkezli ve daha çelişmeli bir normatif yeniden kuruluştur.

V. CMK m. 201 Neden Değiştirilmelidir?

CMK m. 201’in değiştirilmesi gerektiği yönündeki iddia, basit bir teknik düzenleme önerisinin ötesine geçmektedir. Burada söz konusu olan şey, ceza muhakemesinin hangi usul felsefesi üzerine kurulacağına dair temel bir tercihtir. Asıl soru şudur: Ceza yargılamasında delili gerçekten taraflar mı sınayacaktır, yoksa taraflar ancak mahkemenin açtığı ölçüde mi delile temas edebilecektir? Mevcut CMK m. 201 metni, her ne kadar doğrudan soru hakkını tanısa da, yapısal olarak ikinci modele daha yakındır; zira soru sorma yetkisini taraflar lehine tam anlamıyla kurumsallaştırmamakta, nihai kontrolü geniş ölçüde mahkeme başkanının müdahale alanı içinde bırakmaktadır. Oysa savunmanın etkili katılımı, silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkesi, delilin mümkün olduğunca taraflar tarafından sınandığı ve mahkemenin bu sürecin asli aktörü değil usul güvencesi olduğu bir sorgulama rejimini gerektirir. Mevcut madde metni ise doğrudan soru hakkını tanımakla birlikte, bu hakkı açık bir taraf-merkezli sorgu sistemine dönüştürmemektedir.

Maddenin değiştirilmesi gerektiğini gösteren başlıca nedenler birden fazladır. İlk olarak, çapraz sorgu mantığı maddede açıkça tanımlanmamıştır. Mevcut metin “doğrudan soru yöneltme”den söz etmekte, ancak ilk sorgu, çapraz sorgu ve yeniden sorgu ayrımını kurmamaktadır; öğretide de CMK m. 201’deki kurumun Anglo-Amerikan anlamda tam bir çapraz sorgu rejimi değil, Türk hukukuna özgü ve daha sınırlı bir doğrudan soru sorma imkânı olduğu vurgulanmaktadır. İkinci olarak, mahkeme başkanının itiraz üzerine belirleyici takdir alanı geniştir ve bu alan dar, somut ve denetlenebilir ölçütlerle sınırlandırılmış değildir. Üçüncü olarak, savunmanın belirleyici nitelikteki beyanları etkili biçimde sınayamaması ile hükmün adaleti arasındaki ilişki maddede açıkça kurulmamıştır. Dördüncü olarak, bilirkişi raporları gibi teknik otorite taşıyan deliller bakımından savunmanın sorgulama hakkı ayrıca güçlendirilmemiştir. Beşinci olarak, soru reddinin gerekçelendirilmesi ve tutanağa geçirilmesi bakımından açık koruyucu hükümler bulunmamaktadır. Bu eksikliklerin toplamı, savunmanın soru hakkını “tanınmış fakat tam güvenceye bağlanmamış” bir hak hâline getirmektedir.

Üstelik bu eksiklikler yalnızca iç hukuk tekniği bakımından değil, adil yargılanmanın uluslararası standartları bakımından da önemlidir. Avrupa insan hakları yargısı, tanıkları sorgulama veya sorgulatma hakkını yalnız biçimsel bir olanak olarak değil, davanın bütün adaletini etkileyen somut ve etkili bir güvence olarak değerlendirmektedir. Belirleyici önemdeki beyanların savunma tarafından yeterli biçimde test edilemediği durumlarda mesele artık sadece usul ekonomisi veya duruşma yönetimi sorunu değildir; yargılamanın hakkaniyeti sorunudur. Bu nedenle doğrudan soru hakkının teorik olarak mevcut olması tek başına yeterli değildir; önemli olan, bu hakkın etkili biçimde kullanılabilmesi ve özellikle hükme esas alınan beyanlar bakımından gerçek bir sınama imkânı sağlayabilmesidir.

Bu çerçevede varılması gereken sonuç, “CMK m. 201 daha iyi uygulanmalıdır” biçimindeki sınırlı öneriden daha güçlüdür. Daha isabetli ve daha dürüst sonuç şudur: CMK m. 201, savunmanın sorgulama yetkisini gerçek anlamda taraf-merkezli, öngörülebilir, denetlenebilir ve etkili kılacak biçimde yeniden yazılmalıdır. Başka bir ifadeyle ihtiyaç duyulan şey yalnızca yorum düzeyinde iyileştirme değil, normatif düzeyde yeniden kuruluştur. Eğer ceza muhakemesinde savunmanın delili gerçekten sınadığı, çelişkiyi ortaya koyabildiği ve hükme esas alınan beyanları etkili biçimde test edebildiği bir yapı hedefleniyorsa, mevcut maddenin buna elverişli olmayan tasarımı değiştirilmek zorundadır

VI. Adversaryal Mantığa Yaklaşan Bir Değişiklik Ne Sağlar?

CMK m. 201’in adversaryal sisteme yaklaşan bir anlayışla yeniden düzenlenmesi, Türk ceza muhakemesini bütünüyle Anglo-Amerikan modele dönüştürmez. Böyle bir amaç ne gerçekçidir ne de zorunludur. Ancak bu tür bir yeniden kurgu, savunmanın delile temasını daha gerçek, daha doğrudan ve daha eşitlikçi hâle getirir. Esas mesele, sistemin tümünü ithal etmek değil; savunmanın sorgulama hakkını gerçekten işleyen bir kurumsal güvenceye dönüştürmektir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yaklaşımı da, ceza yargılamasında delilin kural olarak sanığın huzurunda ve çelişmeli tartışmaya açık biçimde ortaya konulmasını, savunmaya da tanığa veya aleyhe delil sunan kişiye yeterli ve uygun biçimde soru yöneltme fırsatı verilmesini esas almaktadır. Mahkeme, savunmanın delilin doğruluğunu ve güvenilirliğini gerçekten test edebilmesini adil yargılanmanın önemli bir unsuru olarak görmektedir.

Bu nedenle daha adversaryal bir düzenlemenin en azından bazı temel unsurları açıkça kanun düzeyinde kurması gerekir. Öncelikle tanığı, bilirkişiyi ya da diğer beyan sahibini mahkemeye getiren tarafın önce sorgu yapması; ardından karşı tarafın açık ve güvence altına alınmış biçimde çapraz sorgu hakkını kullanabilmesi gerekir. Bunun devamında yeniden sorgunun yalnızca çapraz sorgu sırasında ortaya çıkan yeni hususlarla sınırlandırılması, sorgulama düzeninin hem taraf-merkezli hem de usul bakımından öngörülebilir olmasını sağlar. Mevcut maddede bu sıra ve yapı açıkça kurulmadığı için, doğrudan soru hakkı pratikte çoğu zaman dağınık, takdire açık ve kurumsal niteliği zayıf bir alan olarak kalmaktadır. Böyle bir yeniden yazım, sorgulama rejimini kişisel duruşma pratiğine değil, normatif açıklığa dayandırır.

İkinci olarak, yönlendirici soruların özellikle çapraz sorgu bakımından açıkça kabul edilmesi gerekir. Zira çapraz sorgunun en etkili tekniklerinden biri, tanığın veya diğer beyan sahibinin anlatısındaki çelişkiyi, abartıyı, bellek zayıflığını veya yöntemsel kusuru görünür kılan yönlendirici soru biçimidir. Bu imkân açıkça tanınmadığında savunma, delili gerçekten test eden bir sorgulama yapmaktan çok, çoğu zaman sadece açıklama isteme sınırına hapsedilmiş olur. Oysa AİHM içtihadında önemli olan, savunmanın aleyhe delilin doğruluğunu ve güvenilirliğini etkili biçimde sınayabilmesidir; bu da ancak bazı sorgulama tekniklerinin normatif olarak korunmasıyla mümkündür.

Üçüncü olarak, soru reddi nedenlerinin dar, somut ve denetlenebilir biçimde sayılması gerekir. Savunmanın soru hakkı, “uygun değil”, “gerekli değil”, “konu dışı” gibi soyut formüllerle kolayca bertaraf edilebilen bir hak olarak bırakıldığı sürece, doğrudan soru hakkının varlığı ile etkili kullanımı arasında yapısal bir kopukluk devam eder. Bu nedenle ret nedenlerinin açıkça belirlenmesi, ret kararlarının somut gerekçeyle kayda geçirilmesi ve bu kaydın kanun yolu incelemesinde gerçek bir denetim konusu yapılması şarttır. AİHM de savunmanın tanık sorgulama taleplerine ilişkin kararların yeterli gerekçeyle desteklenmesini ve bu taleplerin reddinin yargılamanın bütün adaleti bakımından değerlendirilmesini önemsemektedir. Özellikle savunmanın tanığı sorgulama isteğinin dava konusu bakımından ilgili ve gerekçeli olduğu durumlarda, iç mahkemelerin bu talebi neden reddettiğini yeterli biçimde açıklaması beklenmektedir.

Dördüncü olarak, etkili sorgulama yapılmadan belirleyici nitelikteki beyanların tek başına veya belirleyici delil olarak hükme esas alınamaması gerekir. AİHM’nin yerleşik yaklaşımına göre, sanığın aleyhine olan delilin kural olarak onun huzurunda ortaya konulması ve savunmanın o delili sorgulama fırsatına sahip olması gerekir; savunmanın bu imkândan yoksun kaldığı ve özellikle test edilmemiş beyanın mahkûmiyet için tek veya belirleyici önem taşıdığı durumlar, çok sıkı bir adalet denetimini gerekli kılar. Mahkeme, savunmanın bir tanığın doğruluğunu ve güvenilirliğini oral examination yoluyla test edebilmesini, yargılamanın bütün adaleti bakımından merkezi bir unsur olarak değerlendirmektedir. Böyle bir ilkenin CMK m. 201 düzeyinde açıkça kurulması, savunmanın soru hakkını sembolik bir yetki olmaktan çıkarıp hükmün meşruiyetiyle doğrudan bağlantılı bir usul güvencesine dönüştürür.

Böyle bir reform, Hibrit Kopuş Savunması açısından da özel önem taşır. Çünkü bu teori, savunmanın mevcut kapalı ve hâkim-merkezli yapılar içinde mikro müdahale, kontrollü kopuş ve kayıt stratejileriyle kendine alan açmaya çalıştığını kabul eder. Başka bir ifadeyle Hibrit Kopuş Savunması, mevcut yapının savunmaya tam ve eşitlikçi bir sorgulama zemini sunmadığını; bu nedenle müdafinin pratik zekâ, zamanlama ve stratejik sertlik ayarıyla eksik normatif alanı telafi etmeye çalıştığını varsayar. Fakat ideal olan, savunmanın yalnızca yaratıcılığına, cesaretine veya kişisel maharetine dayalı bir mücadele yürütmesi değildir. İdeal olan, bu müdahale repertuarını taşıyacak kurumsal ve normatif bir zeminin de bulunmasıdır. CMK m. 201’in adversaryal mantığa yaklaşan biçimde yeniden yazılması, savunmanın bireysel maharetini hukukî güvence ile tamamlayacak; böylece soru sorma hakkını kişisel beceriye bağlı kırılgan bir alan olmaktan çıkarıp gerçek bir savunma güvencesine dönüştürecektir.

VII. CMK m. 201 İçin Kanun Değişikliği Taslak Önerisi

Yukarıda ortaya konulan değerlendirmeler göstermektedir ki, CMK m. 201 bakımından ihtiyaç duyulan şey yalnızca mevcut hükmün daha özenli uygulanması değildir. Sorun, doğrudan soru hakkının uygulamada daraltılmasından ibaret olmayıp, aynı zamanda bu hakkın normatif mimarisinin de eksik ve yetersiz olmasından kaynaklanmaktadır. Mevcut düzenleme savunmaya doğrudan soru yöneltme imkânı tanımakla birlikte, bu hakkı açık bir sorgulama sistematiği içinde kurmamakta; ilk sorgu, çapraz sorgu ve yeniden sorgu ayrımını belirginleştirmemekte; yönlendirici soruların rejimini göstermemekte; sorunun reddi sebeplerini dar ve denetlenebilir biçimde sınırlamamakta ve etkili sorgulama imkânı ile hükme esas alınan beyan arasındaki ilişkiyi açıkça düzenlememektedir. Bu nedenle, çelişmeli yargılamayı ve savunmanın etkili katılımını güçlendirmek amacıyla CMK m. 201’in yeniden yazılması gerektiği sonucuna varılmaktadır.

Bu çerçevede önerilen taslak, Türk ceza muhakemesini bütünüyle Anglo-Amerikan sisteme dönüştürmeyi değil; savunmanın delile daha doğrudan, daha eşitlikçi ve daha denetlenebilir biçimde temas edebildiği bir sorgulama düzeni kurmayı amaçlamaktadır. Taslak metnin dayandığı temel fikir şudur: Mahkeme, sorgunun asli aktörü değil; usulün güvencesi olmalı; taraflar ise delili mümkün olduğunca doğrudan sınayabilmelidir. Aşağıda bu doğrultuda bir madde metni önerilmektedir.

Önerilen Madde Metni

Madde 201 – Taraflarca doğrudan sorgu ve çapraz sorgu

(1) Cumhuriyet savcısı, müdafi ve vekil sıfatıyla duruşmaya katılan avukat; sanığa, katılana, tanıklara, bilirkişilere ve duruşmaya çağrılmış diğer kişilere doğrudan soru yöneltebilir. Bu hak, delilin güvenilirliğini sınama, beyanlardaki çelişkileri ortaya koyma, anlatının doğruluğunu test etme ve iddia ile savunmanın delilleri mahkeme huzurunda etkili biçimde tartışabilmesini sağlama amacına hizmet eder.

(2) Tanık, bilirkişi, katılan ve açıklamada bulunan diğer kişiler, önce onları mahkemeye bildiren veya dinlenmelerini talep eden tarafça sorgulanır. Bunun ardından karşı taraf çapraz sorgu yapar. İlk sorguyu yapan taraf, çapraz sorgu sırasında ortaya çıkan yeni hususlarla sınırlı olmak üzere yeniden soru yöneltebilir.

(3) Mahkeme başkanı veya hâkim, kural olarak sorgulamayı kendisi yürütmez; yalnızca duruşma düzenini, usulünü ve tarafların eşit sorgulama imkânını gözetir. Mahkeme başkanı veya hâkim, ancak tarafların sorgulamaları tamamlandıktan sonra açıklığa kavuşturulması zorunlu görülen hususlarda soru sorabilir.

(4) Çapraz sorgu sırasında taraflar, tanığın, bilirkişinin, katılanın veya diğer beyan sahiplerinin önceki ifadeleri, raporları, kayıtları ve dosya kapsamındaki diğer delillerle çelişkisini göstermek amacıyla yönlendirici soru sorabilir. İlk sorguda yönlendirici soru sorulamaz; ancak tanığın kaçamak cevap vermesi, önceki beyanıyla açıkça çelişmesi veya düşmanca tutum sergilemesi hâlinde mahkeme, istem üzerine buna izin verebilir.

(5) Taraflar, tanığın veya diğer beyan sahibinin önceki beyanları ile duruşmadaki açıklamaları arasındaki çelişkileri doğrudan gösterebilir; bu amaçla ifade tutanakları, raporlar, belgeler ve kayıtlar üzerinden yüzleştirme yapılmasını isteyebilir. Mahkeme, hukuka aykırılık bulunmadıkça bu istemi reddedemez.

(6) Soruya itiraz edilebilir. İtiraz üzerine mahkeme derhâl ve kısa gerekçeyle karar verir. Sorunun reddi yalnızca;
a) açıkça ilgisiz olması,
b) gereksiz tekrar niteliği taşıması,
c) aldatma, tehdit, baskı veya hakaret içermesi,
d) tanığın veya mağdurun korunmasını zorunlu kılan yasal sınırlara aykırı olması,
e) hukuka aykırı delil elde etmeye yönelmesi
hâllerinde mümkündür.

(7) “Konu dışı”, “uygun görülmedi”, “gerekli değil”, “uzatmaya yönelik” veya benzeri soyut ifadeler tek başına ret gerekçesi oluşturmaz. Ret kararında, sorunun neden reddedildiği ve bunun adil yargılanma, silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkeleri bakımından hangi nedenle gerekli görüldüğü açıkça tutanağa geçirilir.

(8) Mahkeme başkanı, tarafların sorgulama hakkını önceden izin sistemine dönüştüremez. Soru, kural olarak doğrudan yöneltilir; ancak itiraz üzerine bu maddede öngörülen sebeplerle sınırlandırılabilir.

(9) Çapraz sorgu hakkı, savunma hakkının özüne dokunacak biçimde sınırlandırılamaz. Hükme esas alınacak tanık, bilirkişi, katılan veya diğer beyan sahiplerinin açıklamaları bakımından, karşı tarafın bu kişileri etkili biçimde sorgulama imkânına sahip olması esastır. Bu imkân sağlanmadan alınan ve belirleyici nitelik taşıyan beyanlar tek başına veya belirleyici delil olarak hükme esas alınamaz.

(10) Bilirkişiye yöneltilecek sorular bakımından taraflar; raporun yöntemi, veri seti, varsayımları, uzmanlık sınırları, hata payı, dayanakları ve alternatif açıklamalar hakkında serbestçe soru sorabilir. Bilirkişi raporunun güvenilirliğini sınamaya yönelik sorular, ancak altıncı fıkradaki sebeplerle reddedilebilir.

(11) Sanık, sorgulama ve çapraz sorgulama hakkını müdafii aracılığıyla kullanır. Müdafii bulunmayan hâllerde mahkeme, bu hakkın etkili kullanılabilmesi için gerekli usul güvencelerini sağlar.

(12) Bu madde kapsamında yöneltilen sorular, yapılan itirazlar, verilen ret kararları ve gerekçeleri tutanağa açıkça geçirilir; sesli ve görüntülü kayıt sistemi bulunan yerlerde ayrıca teknik kayda alınır. Kanun yolu incelemesinde bu kayıtlar birlikte değerlendirilir.

Taslağın Değerlendirilmesi

Önerilen metin, birkaç temel noktada mevcut düzenlemeden ayrılmaktadır. İlk olarak, sorgulama rejimi açık bir sıra ve mantık içine yerleştirilmekte; ilk sorgu, çapraz sorgu ve yeniden sorgu ayrımı belirginleştirilmektedir. İkinci olarak, özellikle çapraz sorgu bakımından yönlendirici soruların meşru ve gerekli bir teknik olduğu kabul edilmektedir. Üçüncü olarak, soru reddi sebepleri daraltılmakta ve ret kararlarının soyut ifadelerle geçiştirilmesi önlenmektedir. Dördüncü olarak, savunmanın belirleyici beyanları etkili biçimde sınayamaması ile hükmün meşruiyeti arasındaki bağ açıkça kurulmaktadır. Son olarak, bilirkişi sorgusu ve kayıt rejimi bakımından da savunma lehine daha güçlü usul güvenceleri öngörülmektedir.

Bu nedenle önerilen taslak, yalnızca teknik bir yeniden kaleme alma girişimi olarak görülmemelidir. Bu taslak, ceza muhakemesinde delilin kimin tarafından ve hangi yoğunlukta sınanacağına ilişkin usul felsefesini yeniden tanımlama çabasıdır. Hibrit Kopuş Savunması perspektifinden de bu tür bir değişiklik büyük önem taşımaktadır. Zira mevcut sistemde savunma, çoğu zaman normatif eksiklikleri pratik zekâ, mikro müdahale, kontrollü kopuş ve kayıt stratejileriyle telafi etmeye çalışmaktadır. Oysa ideal olan, savunmanın bireysel maharetini zorunlu telafi mekanizmasına dönüştürmek değil; bu mahareti destekleyen açık ve güçlü bir normatif zemin kurmaktır. CMK m. 201’in bu doğrultuda yeniden düzenlenmesi, savunmanın sorgulama hakkını kırılgan bir imkân olmaktan çıkarıp kurumsal bir güvenceye dönüştürebilir.

VII. Sonuç

Türk ceza yargılamasında doğrudan soru hakkı, savunmanın elindeki en önemli usul araçlarından biridir. Bununla birlikte mevcut CMK m. 201, bu hakkı güçlü, öngörülebilir ve kurumsal bir çapraz sorgu rejimine dönüştürecek açıklık ve güvenceleri içermemektedir. Maddenin bugünkü yapısı, soru hakkını tanımakta; ancak aynı zamanda onu hâkim-merkezli takdir ve müdahale alanı içinde kırılgan bırakmaktadır. Bu nedenle karşı karşıya olunan sorun, yalnızca uygulamadan kaynaklanan bir aksaklık olarak değil, doğrudan doğruya normatif çerçevenin yetersizliği olarak değerlendirilmelidir.

Hibrit Kopuş Savunması perspektifinden bakıldığında savunma, mevcut yapı içinde dahi “çapraz sorgu olmadan çapraz sorgu” denilebilecek stratejik bir pratik geliştirebilmektedir. Nitekim doğru zamanda yöneltilen doğru sorularla tanığın güvenilirliği sınanabilmekte, bilirkişi raporunun yöntemsel dayanakları tartışmaya açılabilmekte, müşteki anlatısındaki abartılar veya tutarsızlıklar görünür hâle getirilebilmekte ve mahkemenin erken oluşmuş kanaati sarsılabilmektedir. Ancak bu tür stratejik başarılar, sistematik ve eşitlikçi bir hak rejiminin yerini tutmaz. Savunmanın delili etkili biçimde sınaması, yalnızca avukatın kişisel yeteneğine, cesaretine veya duruşmadaki anlık maharetine bırakılamaz; bu imkân, kanun tarafından açık, güçlü ve denetlenebilir biçimde güvence altına alınmalıdır.

Bu nedenle varılması gereken sonuç açıktır: CMK m. 201, yalnızca daha iyi uygulanması gereken bir hüküm değildir; aynı zamanda daha adversaryal, daha çelişmeli ve savunma hakkını daha etkili koruyan bir anlayışla yeniden yazılması gereken bir hükümdür. Gerçek anlamda çelişmeli bir ceza muhakemesi hedefleniyorsa, doğrudan soru hakkı yalnızca tanınan değil, kurumsal olarak güçlendirilen, sınırları ve güvenceleri açıkça belirlenen bir hak hâline getirilmelidir. Aksi hâlde savunmanın sorgulama yetkisi, teorik olarak mevcut fakat pratikte kolaylıkla daraltılabilen kırılgan bir hak olarak kalmaya devam edecektir.