Kişilik Hakkı İhlallerinde İnternet İçeriğinin Kaldırılması ve Erişime Engellenmesi (Güncel Durum)

Abone Ol

A) 5651 s. Kanun Madde 9’un İptali ve Oluşan Problemli Durum

İnternet ortamındaki hak ihlallerinin en temel noktasında bulunan kişilik hakkı ihlalleri, 5651 s. Kanun’un eski sistematiğinde 9. madde ile internet ortamında koruma altındaydı. Ancak Anayasa Mahkemesi’nin, kanaatimce ‘resmin bütününü göremeden’ ilgili maddenin tamamını iptal edişinden beri bu koruma, hukuk mahkemelerinin görev alanına kaymış bulunmaktadır.[1] Mahkeme’nin iptal gerekçesi, temelde sulh ceza hakimliklerinin çelişmeli yargılama yapmaması ve erişimin engellenmesi kararlarının belirli bir süreyle sınırlandırılmamış olmasıdır.

Mahkeme, bireysel başvurulara dair kararlarında başından beri çelişmesiz sulh ceza hakimliği sistemini eleştirmekteydi.[2] Doktrinde de ifade-basın hürriyeti temelli bir anlayış ekseninde, 5651 s. Kanun md. 9’un sulh ceza hakimliklerindeki çelişmesiz bir yargılamayı düzenlemiş olması eleştiri konusu oluyordu ki iptal kararı da aynı doğrultuda olmuştur. (bkz. §104-106)

Özünde bu eleştirilerin doğru olduğunu ve ‘dengeleyici unsurlar’ olmadan, bir internet içeriğinin içerik sahibinin savunması olmaksızın erişime engellenmesi-kaldırılmasının hak ihlali yaratacağını söylemek gerekir. Ancak tüm bu eleştiri ve 9. maddenin iptal gerekçelerinde atlanan husus, ‘çelişmeli bir hukuk yargısının’ internet ortamındaki kişilik hakkı ihlallerinin büyük bir bölümüyle bağdaşmıyor olduğu gerçeğidir. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi’nin, madde 9’a göre verilen sulh ceza hakimliği kararlarının hangi durumda ifade-basın (veya internete-bilgiye erişim) hürriyetini ihlal etmeyeceğini, mağdurların haklarını da gözeterek belli ‘dengeleyici unsurlar’ çerçevesinde ortaya koyması daha doğru olurdu. Zira HMK’da ciddi değişikliklere gidilmediği sürece, hukuk usulünün bu tür uyuşmazlıklara bir çare olması mümkün görünmemektedir.

B) Hukuka Mağdur Perspektifinden Bakamama Sorunu

Aydınlanmayla birlikte başlayan anayasacılık hareketleri ve devletin sınırlandırılması perspektifinden doğan anayasalar, özünde ‘hakların kısıtlanmasının (devletin) sınırlarını’ çizmektedir. Anayasa yargısı da Yüksek Mahkeme’nin 1803 tarihli Marbury v. Madison davasında bu görevi üstlenişinden beri, yasama organlarına karşı bu sınırların bekçiliğini yapmaktadır. Dolayısıyla anayasa yargısının ilgi odağı çoğu zaman uyuşmazlıktaki ‘hakları kısıtlanan fail süjesi’ olmakta ve genellikle mağdurlar ikinci plana atılmaktadır. Şüphesiz ki bu anlayışın temelinde mağdurları ikinci plana atmak değil, devletin müdahale alanının önünü açmamak yatmaktadır. Ancak devlet, bu müdahaleyi mağdurun haklarını korumak adına yaptığı zaman, işin ucu bir şekilde mağdura dokunmaktadır.

Unutulmaması gerekir ki mağdurlar da anayasal hakların süjeleridir ve anayasa yargısı hem faillerin hem de mağdurların haklarını ‘bir haklar dengesi gözeterek’ korumakla mükelleftir. Zaten bu ilkeden kaynaklı olarak çağımızda, anayasa yargısı içerisinde devletin negatif yükümlülüklerinin yanında haklara dair ‘pozitif yükümlülükler’ anlayışı da gelişmiştir. Ayrıca AİHS md. 6’da düzenlenen adil yargılanma hakkının birinci fıkrası, medeni-cezai yargıdaki ‘mağdur süjesini’ de kapsamaktadır ve bu fıkra içerisinde de bir mahkemeye etkili erişim, makul sürede ve hakkaniyetli yargılanma hakları düzenlenmiştir. Dolayısıyla kanaatimce, faillerin ifade-basın hürriyetinin orantısız olarak kısıtlandığı gerekçesiyle mağdurların etkisiz, ağır ve hakkaniyete uygun olmayabilecek çok daha orantısız bir süreç içerisine itilmesi doğru olmayacaktır.

Konu çok basit bir örnek üzerinden açıklanabilir: Herhangi bir gerekçeyle dakikalar içerisinde pek çok ‘anonim’ internet kullanıcısının organize veya bağımsız biçimde, bir mağdurun kişilik haklarını ihlal etmesi mümkündür. Peki böyle bir durumda mağdur, çelişmeli bir yargıda hakkını nasıl kolayca arayabilir? Husumet yönelteceği şahısları bulması, yargı masraflarıyla boğuşması ve yıllar sürecek bir yargılamada hakkını araması, mağdur açısından ölçülü bir durum mudur?

Burada belirttiğim hususlara karşı, ‘çelişmeli yargıda tedbir kararları alınabilir’ şeklinde bir itiraz pekala getirilebilir. Ancak söylediğim üzere, internet ortamında husumet yöneltilecek kişinin bulunabilmesi bile çoğu zaman mümkün olamayabilir. İkinci olarak, tespit edebildiğim şekliyle hukuk uygulamamız, ekseriyetle kişilik haklarına yönelik erişim engeli talepli davalarda ihtiyati tedbir kararı vermemekte, erişim engeli-içeriğin kaldırılması aynı zamanda davada talep sonucu olduğu için ‘tedbir ile sonuca ulaşılamaz’ şeklinde kararlar vermektedir.[3] Dolayısıyla mevcut ‘çelişmeli hukuk yargılaması’ sistemimiz, bu içtihat sürdükçe internet ortamındaki kişilik hakkı ihlalleri için yeterli güvenceleri içermemektedir.

C) Kişilik Hakkı İhlallerinde Asliye Hukuk Mahkemelerine Başvuru Zorunluluğu

5651 s. Kanun’un önceki sisteminde de genellikle tercih edilmemekle birlikte, asliye hukuk mahkemeleri TMK’dan aldığı yetki ile bu tür davalara bakıyordu ve Yargıtay da bunu 5651 s. Kanun’daki sulh ceza hakimliklerine paralel bir yargı yolu olarak görüyordu.[4] Anayasa Mahkemesi de asliye hukuk mahkemelerinde kişilik haklarını koruyucu davaların açılmaması durumunda, bireysel başvuruda başvuru yollarını tüketilmemiş kabul ediyordu.[5]

Anayasa Mahkemesi’nin 5651 s. Kanun md. 9’u iptal kararıyla birlikte, internet ortamındaki kişilik hakkı ihlallerinde sulh ceza hakimlikleri artık genel manada görevli değildir. 5651 s. Kanun md. 9 iptal edildiği için kanunun 8, 8/A ve 9/A maddelerinin sınırlı koruma alanı dışında kalan bütün kişilik hakkı ihlallerinde görevli mahkeme, asliye hukuk mahkemesi olmuştur. Dolayısıyla internet ortamındaki kişilik hakkı ihlallerinde, TMK’nın 24 ve 25. maddelerine dayanılarak, kişilik haklarına yönelen haksız saldırının sonlandırılmasına dair bir dava açılması gerekmektedir.

D) Uzayan Yargılamalar ve İhtiyati Tedbir Sorunu

İnternet ortamının doğası gereği oradaki ihlallere ivedilikle müdahale edilmediğinde, ihlal her gün katlanarak büyümekte, yayılmakta ve artık önüne geçilemez bir hale gelebilmektedir. Mevcut hukuk usulü sistematiği ise bu ivediliği sağlayabilecek gibi görünmemektedir.

Sorun en başta husumetin kime yöneltileceği ile başlamaktadır. Eğer hak ihlali künyesi belirli bir internet platformu içeriğinden kaynaklanıyorsa, husumet yöneltme ve ‘içerik sağlayıcı ve/veya site-uygulama işletmecisi’ konumundaki bir davalıyı tespit konusunda büyük bir problem yaşanmayacağı açıktır. Diğer durumlarda ise davalı tarafı tespit edebilmek zordur. Bu noktada davalıyı tespit etme görevinin davacıya yüklenemeyeceği ve aksi durumda davanın usulden reddedilemeyeceği yönündeki kararları da hatırlatmak gerekir.[6] Ancak burada da kanaatimce anayasaya aykırılık sorunu gündeme gelmektedir. Zira mahkemenin bir hukuk davasında, sırf husumetin yöneltileceği şahsın tespiti için CMK 134 ve 135’te düzenlenen koruma tedbirlerine benzer adli bilişim faaliyetlerine girişmek zorunda olması, kanunilik ve ölçülülük ilkeleri karşısında oldukça problemlidir. Sulh ceza hakimlikleri içeriği yayınlayan gerçek/tüzel kişiyi tespit etmeden, doğrudan bir ihlal kararı verebilmekteyken, çelişmeli hukuk yargısı bunu yapamamaktadır.

İkinci sorun, yargılama giderleridir. Örneğin pek çok farklı platformda kişilik hakkını ihlal eden aynı içeriklerin yayını durumunda, husumetin birçok davalıya yöneltilmesi gibi bir sorun doğabilir. Kimi zaman ifade-basın hürriyetinin sınırlarını tespit edebilmek zordur. Dolayısıyla böylesi gri bir alanda mağdurlar, harçlar ve davanın kaybı halinde karşılaşılacak vekalet ücreti sebebiyle büyük sıkıntılar çekebilir yahut bu korkuyla hiç dava açmamayı tercih edebilirler.

Üçüncü ve en büyük sorun, uzayan yargılamalardır. Örneğin bir yalan haber; o insanın ailesi, arkadaş ortamı, eğitimi, mesleki kariyeri ve sosyal hayatındaki her bir etkileşimini derinden sarsma potansiyeline sahiptir. Hırsızlık yaptığı yönündeki bir yalan haber dava edildiğinde, kanun yolları da hesaba katılır ise böyle bir haberin yıllar sonra internet ortamından kaldırılmış olması adaleti sağlamayacaktır. Ayrıca yıllar içerisinde o haberi görenlerin, karar ilan dahi edilse mahkeme kararından haberdar olmayabileceği gibi yıllar sonra gelen bir erişim engelinin yok edilen haysiyeti geri getirmesi pek de mümkün olmayabilir.

Uzun yargı sürecinin çözümü pekala ihtiyati tedbir niteliğinde bir erişimin engellenmesi kararıdır. Ancak buradaki sorun da yukarıda zikredildiği üzere, hüküm sonucu ile aynı nitelikte bir erişim engelinin, ihtiyati tedbir kararıyla verilemeyeceğine yönelik içtihatlardır. Fikri ve sınai haklar noktasında tam tersi bir içtihat geliştirmiş[7] olan ve bu alanda tedbiren erişimin engellenmesi kararları veren yargının, kişilik hakkı ihlalleri noktasında da aynı yorumu yapması gerektiğini düşünüyorum.

E) Kanun Teklifinin Bir An Önce Kanunlaşması Gereği

27.11.2025 tarihli kanun teklifinde, 5651 s. Kanun md. 9 yeniden düzenlenmekte ve internet ortamındaki kişilik hakkı ihlalleri tekrardan sulh ceza hakimliklerinin yetkisine verilmektedir. Ancak teklif henüz kanunlaşamamıştır. 5651 s. Kanun’un mevcut yapısında, kişilik hakları içerisinden yalnızca özel hayatın gizliliğine dair ivedi bir başvuru yolu olarak (önceden BTK idi) Siber Güvenlik Başkanlığı’na doğrudan bir başvuru imkanı tanınmıştır. Başkanın kararları ise ‘sulh ceza hakimliği onayına’ tabidir. Yani sulh ceza hakimlikleri özel hayatın gizliliğine dair uyuşmazlıklarda yetkili iken, diğer kişilik hakkı uyuşmazlıklarında Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararı ve yeni bir kanun değişikliği yapılamaması sonucunda yetkisiz kalmıştır. Kanaatimce bu durum kanunun kendi içerisindeki sistematiğe ve kanunun ruhuna da aykırıdır. Anayasa Mahkemesi’nin 9. maddeyi tamamen iptal etmesine rağmen, ilgili kararda madde 9/A’daki özel hayatın gizliliğine dair çok daha korumasız olan yolunu tartışmaması da eleştiriye açıktır.

Sonuç

Sonuç olarak internet ortamındaki kişilik hakkı ihlalleri, güncel sistemde bazı istisnaları dışında hukuk yargısının görev alanında kalmıştır. Ancak bu durum internet ortamının maddi gerçekleri ile bağdaşmamaktadır. Dolayısıyla konuyu tekrardan sulh ceza hakimliklerinin görev alanına taşıyacak kanun teklifinin bir an önce kanunlaşmasında büyük yarar bulunmaktadır.

------------

[1] İlgili karar için bkz. AYM, 2020/76 E. 2023/172 K.

[2] AYM, C.K Başvurusu, Başvuru no: 2014/19685

[3] ‘‘...Com isimli internet sitesinde yayınlanan haberin dava sonuçlanıncaya kadar ihtiyati tedbir kararı ile içeriğin kaldırılmasını ve erişimin engellenmesinin talep edilmiş olduğu, bu durumun yargılamayı gerektirdiği, somut olayın özelliğine göre, ihtiyati tedbir yoluyla nihai hüküm sonucu doğuracak şekilde ara karar ile tedbir kararı verilemeyeceği anlaşılmıştır. …’’ İstanbul BAM 4. HD, 2024/1741 E. 2024/1932 K. / Aynı yönde İstanbul BAM 4. HD, 2024/562 E. 2024/686 K.

[4] 4. HD 2015/13252 E. 2016/2190 K. / Aksi yönde bkz. 19. CD 2017/3289 E. 2018/1063 K.

[5] AYM, C.K Başvurusu, Başvuru No: 2014/19685

[6] Yargıtay 4. HD 2018/5140 E. 2019/1732 K.

[7] İstanbul BAM 44. HD 2026/451 E. 2026/715 K.