Tatile gidenlerin bir bölümünün değişmez sabah ritüeli vardır.
Bir taraftan kahvaltı hazırlanırken, ailenin bir ferdi erkenden plaja iner. Boş bir şezlong bulunur, üzerine bir havlu bırakılır ve görev tamamlanır.
O şezlong artık adeta havlu sahibinin tapulu malıdır!
Saatlerce kullanılmasa da kimse oturamaz. Hatta bazen havlular geceden bırakılır; sabah olduğunda şezlongların önemli bir bölümü çoktan “sahiplenilmiş” olur.
Bu nedenle plajlarda tartışmalara, hatta kavgalara tanık olduğum çok oldu.
Peki, kullanılmayan bir şezlongun üzerine havlu bırakmak gerçekten o şezlong üzerinde bir hak doğurur mu?
Almanya'da bir turist bu sorunun cevabını mahkemede aradı.
Alman turist, ailesiyle Yunanistan'ın Kos Adası'nda yaptığı tatilde, her sabah gün doğmadan kalkıp şezlong aradığını, ancak diğer tatilcilerin havlularla şezlongları önceden kapatması nedeniyle boş şezlong bulamadığını belirterek tur şirketine dava açtı.
Hannover Asliye Mahkemesi, dört kişilik ailenin tatil hizmetinden gerektiği gibi yararlanamadığına karar verdi ve yaklaşık 987 avroluk bir bedelin ödenmesine hükmetti.
Mahkemenin dikkat çektiği önemli noktalardan biri de şuydu:
Tatilciler, başkalarının havlularını kaldırarak sorunu kendi başlarına çözmek zorunda bırakılamazdı.
Aslında mesele yalnızca bir şezlong meselesi değil.
Mesele, ortak kullanım alanlarının zamanla kişisel alanlara dönüştürülmesi.
Bizde ise bu anlayış bazen şezlongdan çok daha ileri gidiyor.
Denize sıfır bazı turistik tesislerin önündeki kumluk alanların, otelin özel mülküymüş gibi kullanıldığına tanık oluyoruz. Otelin müşterisi olmayan vatandaşın denize girmesi engellenebiliyor. Hatta bazen bu engelleme tartışmanın ötesine geçip zor kullanmaya kadar varabiliyor.
Ben de yıllar önce Edremit'te böyle bir olayla karşılaştım.
Kumluk alandan denize girmek isteyen bir kadın, otel çalışanları tarafından zor kullanılarak engellenmişti. Olay nedeniyle otel çalışanlarından iki kişi hakkında tutuklama kararı vermiştim.
Burada dikkat edilmesi gereken hukuki bir ayrım var.
Bir kişinin zor kullanılarak hareket özgürlüğünün engellenmesi ceza hukuku bakımından ayrıca değerlendirilmesi gereken bir konudur. Ancak olayın bundan bağımsız olarak bir de kıyıdan yararlanma hakkı boyutu vardır.
Bu konuda Anayasa'nın 43. maddesi son derece açıktır:
“Kıyılar, Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır.”
Aynı maddede deniz, göl ve akarsu kıyıları ile sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yararının gözetileceği belirtilmektedir.
Yani denize sıfır bir otelin bulunması, otelin önündeki kıyıyı özel mülk haline getirmez.
Bir otelin müşterilerine şezlong, şemsiye veya başka hizmetler sunması başka şeydir; vatandaşın kıyıya ulaşmasını ve denizden yararlanmasını engellemesi başka şey.
Yıllar önce gördüğüm bir karikatür bu durumu çok güzel anlatıyordu.
İki otelin önündeki plajlarda birkaç kişi rahatça güneşleniyordu. İki otelin arasında kalan küçük kamu alanında ise insanlar adeta iğne atsan yere düşmeyecek şekilde üst üste duruyordu.
Karikatürün mesajı açıktı:
Özel işletmeler genişledikçe kamuya kalan alan daralıyordu.
Bugün de zaman zaman benzer görüntülerle karşılaşıyoruz.
Bir yanda otellerin müşterileri için ayrılmış geniş ve düzenli plajlar, diğer yanda denize girmek isteyen vatandaşların sıkışıp kaldığı küçük alanlar…
Oysa kıyı hepimizin.
Deniz hepimizin.
Kıyıdan yararlanma hakkı, bir otelde konaklama veya ücret ödeme şartına bağlanabilecek sıradan bir ayrıcalık değildir.
Şezlongun üzerine bırakılan havlu, şezlongu nasıl tapulu mal haline getirmiyorsa; otelin denize sıfır olması da önündeki kıyıyı otelin tapulu malı haline getirmez.
Belki de artık tatilde yalnızca denizin ve güneşin tadını çıkarmayı değil, kamuya ait alanların gerçekten kamuya ait kalmasını da savunmayı öğrenmeliyiz.
Çünkü sorun bazen bir havluyla başlıyor.
Sonra bir şezlong sahipleniliyor.
Ardından bir plaj…
Ve sonunda hepimizin olan kıyının önüne görünmez bir tabela konuluyor:
“Burası bizim.”
Oysa Anayasa'nın cevabı çok açık:
Hayır. Kıyı hepimizin.