“Başkaları Ne Düşünür?”
Stoacı Bakış Açısıyla Avukatın İtibar, Eleştiri ve Aşağılanma Karşısındaki Mesafesi
“Bir söz ya da eylem doğaya uygun olduğu sürece onu kendine yakıştır;
başkalarının yorumlarını ve eleştirilerini dikkate alma.”
Marcus Aurelius, Düşünceler, 5.3
Özet
Avukatlık mesleği yalnızca hukuki bilgiyle değil, başkalarının bakışına maruz kalma suretiyle de icra edilir. Avukat; hâkimin, savcının, karşı vekilin, müvekkilin, meslektaşlarının, kamuoyunun ve kimi zaman sosyal medyanın yargıları arasında mesleki kimliğini korumak zorundadır. Bu nedenle “başkaları ne düşünür?” sorusu, avukatlık bakımından basit bir kişisel kaygı değil, doğrudan mesleki vakar, bağımsızlık ve iç denge meselesidir.
Stoacı felsefe, insanın dış yargılar karşısında kendi iç mahkemesini kaybetmemesi gerektiğini söyler. Marcus Aurelius, Epiktetos ve Seneca’nın metinlerinde başkalarının övgüsü, yergisi, küçümsemesi ve aşağılaması geçici, çoğu zaman değersiz ve insanın asli benliğine dışsal şeyler olarak ele alınır. Bu bakış, avukatlık pratiği için son derece öğreticidir. Çünkü avukatın görevi beğenilmek, alkışlanmak, herkese hoş görünmek değil; hukuka, savunmaya ve mesleki doğruluğa sadık kalmaktır.
Bu makalede Stoacı düşüncenin “başkalarının kanaati” konusundaki temel yaklaşımları avukatlık mesleğine uyarlanmakta; itibar arayışı, eleştiri korkusu, aşağılanma, küçümsenme, müvekkil baskısı, hâkim tavrı ve meslek içi görünürlük arzusu üzerinden avukatın nasıl bir iç mesafe kurabileceği tartışılmaktadır.
Giriş
Avukatlık, başkalarının bakışına açık bir meslektir. Duruşma salonunda söylenen söz, yalnızca hâkime yönelmez; müvekkil de duyar, karşı taraf da duyar, zabıt kâtibi de duyar, bazen stajyer de duyar, bazen koridorda bekleyen diğer meslektaşlar da duyar. Avukatın mesleki varlığı, sürekli bir gözaltında gibidir. Her cümlesi, her itirazı, her susuşu, her öfkesi, her geri çekilişi birileri tarafından değerlendirilir. Bu nedenle avukat, çoğu zaman yalnızca dosyayla değil, görünmez bir izleyici topluluğuyla da mücadele eder.
“Acaba hâkim ne düşündü?” “Karşı vekil beni zayıf mı gördü?” “Müvekkil susmamı korkaklık mı sandı?” “Meslektaşlar bu davadaki tavrımı nasıl yorumlar?” “Bu dilekçe yeterince sert mi?” “Bu kadar sakin kalırsam hakkımı savunmamış mı görünürüm?” Bu sorular avukatın zihninde çoğaldıkça, mesleki merkez dışarıya kayar. Avukat artık kendi mesleki ölçüsüne göre değil, başkalarının muhtemel kanaatlerine göre davranmaya başlar. Stoacıların itirazı tam da burada başlar: İnsan, kendi yöneticisi olması gereken aklı başkalarının zannına teslim ettiğinde özgürlüğünden de bir parça vazgeçer.
Epiktetos’un meşhur uyarısı bu noktada çok serttir: Bedenimizi yoldan geçen herhangi birine teslim etsek bundan rahatsız oluruz; fakat zihnimizi önümüze gelene teslim ederiz. Biri bizi aşağıladığında, küçümsediğinde, hakkımızda konuştuğunda zihnimiz karışır. Bundan utanmamız gerekmez mi?
Avukatlık bakımından bu uyarı sarsıcıdır. Çünkü avukatın zihni, onun en temel mesleki aracıdır. Dilekçeyi yazan, soruyu kuran, itirazı zamanında yapan, susmanın mı konuşmanın mı daha etkili olduğunu belirleyen şey bu zihindir. Eğer avukat bu zihni başkalarının rastgele yorumlarına, koridor dedikodularına, müvekkilin anlık memnuniyetsizliğine, hâkimin yüz ifadesine veya sosyal medyanın hoyrat yargısına teslim ederse, mesleki bağımsızlığını içeriden kaybetmeye başlar.
I. Başkalarının Yargısı: Dış Mahkeme ve İç Mahkeme
Avukatlıkta iki mahkeme vardır. Biri dışarıdaki mahkemedir: dosyanın görüldüğü, hâkimin karar verdiği, tarafların iddia ve savunmalarını sunduğu mahkeme. Diğeri ise avukatın iç mahkemesidir. Bu ikinci mahkeme daha sessizdir. Zabıt tutulmaz. Ara karar verilmez. Fakat çoğu zaman asıl hüküm orada kurulur. Avukat kendisine şunu sorar: “Ben bu dosyada elimden gelen mesleki özeni gösterdim mi? Savunmayı hakkıyla yaptım mı? Müvekkile dürüst davrandım mı? Hukuki gerçeği eğip bükmeden savunma imkânlarını kullandım mı? Öfkeye, gösteriye, hırsa veya korkuya teslim oldum mu?”
Stoacı avukat için dış yargılar tümüyle önemsiz değildir; fakat nihai ölçü değildir. Hâkimin kanaati, müvekkilin memnuniyeti, meslektaşların takdiri, kamuoyunun ilgisi elbette mesleki hayatın içinde yer alır. Ancak bunların hiçbiri avukatın iç mahkemesinin yerine geçemez. Marcus Aurelius’un “başkalarının bizim hakkımızdaki düşünceleri, bizim kendimiz hakkındaki düşüncelerimizden daha ağır basıyor” şeklindeki yakınması, modern avukat için neredeyse günlük bir meslek hastalığını tarif eder.
Bir duruşma çıkışında müvekkilin yüzüne bakarak kendini değerlendiren avukat vardır. Bir dilekçeyi hukuki berraklığına göre değil, karşı tarafı ne kadar inciteceğine göre başarılı sayan avukat vardır. Bir mahkeme heyeti karşısında doğru bildiği usul itirazını, “ters görünür müyüm?” kaygısıyla yutan avukat vardır. Bir dosyada en doğru strateji sakinlik olduğu hâlde, “müvekkil mücadele ettiğimi görsün” diye gereksiz sertliğe başvuran avukat vardır. Bu hâllerin hepsinde başkalarının yargısı, avukatın kendi mesleki yargısının önüne geçmiştir.
Stoacı tavır, avukata şunu söyler: Başkalarının ne düşündüğünü bütünüyle yönetemezsin. Fakat senin neyi hangi gerekçeyle yaptığını, hangi değere sadık kaldığını, hangi sözü niçin söylediğini yönetebilirsin. Avukatın özgürlüğü de burada başlar.
II. İtibar Arzusu ve Mesleki Görünürlük
Avukatlıkta itibar önemlidir. Fakat itibar ile itibar arzusu aynı şey değildir. İtibar, uzun yıllara yayılan mesleki tutarlılığın, güvenilirliğin, emeğin, sözünün arkasında durmanın ve hukuki ciddiyetin sonucudur. İtibar arzusu ise çoğu zaman bunun gölgesidir: görünme, bilinme, takdir edilme, alkışlanma, övülme, başkalarının gözünde büyük görünme isteği. Stoacılar şöhret meselesine kuşkuyla yaklaşır. Marcus Aurelius, insanın ölümden sonra bile hatırlanmak istemesini tuhaf bulur. Çünkü hatırlayanlar da ölecektir; onların hatıraları da silinecektir. “Yakında her şeyi unutacaksın; her şey seni unutacağı gibi” sözü, yalnızca ölüm düşüncesi değildir. Aynı zamanda şöhretin ontolojik zayıflığını gösterir.
Avukatlıkta da böyledir. Bugün çok konuşulan bir dava yarın unutulur. Bugün alkışlanan bir savunma, birkaç yıl sonra dosya raflarında kaybolur. Bugün sosyal medyada görünür olan bir avukat, yarın başka bir gündemin gürültüsü içinde silinir. Bu gerçek, mesleği değersizleştirmez; aksine onu daha sahici bir zemine çeker. Çünkü avukatlık, alkış için yapılınca gösteriye dönüşür. Sadece kazanmak için yapılınca hırsa dönüşür. Sadece görünür olmak için yapılınca mesleki suret, mesleki hakikatin önüne geçer.
Stoacı avukatın mesleki sorusu şudur: “Bu davranışım gerçekten savunmaya hizmet ediyor mu, yoksa benim görünme arzuma mı hizmet ediyor?” Bu soru, sanıldığından daha keskindir. Duruşmada gereksiz konuşmak bazen savunma değildir; kendini gösterme ihtiyacıdır. Uzun dilekçe bazen hukuki derinlik değildir; görülme isteğidir. Her tartışmaya girmek bazen mücadele değildir; iç güvensizliğin mesleki kostüm giymiş hâlidir. Her dosyayı “emsal dava” gibi sunmak bazen strateji değildir; şöhret arzusudur.
Elbette avukat kamu önünde konuşabilir, yazabilir, eleştirebilir, toplumsal meselelerde yer alabilir. Stoacılık avukatı suskun ve renksiz bir memura dönüştürmez. Tam tersine, neyi niçin söylediğini bilen bir meslek insanı olmaya çağırır. Ölçü şudur: Görünürlük, hakikatin hizmetinde mi; yoksa hakikat, görünürlüğün hizmetinde mi?
III. Eleştiri Korkusu ve Savunma Cesareti
Avukat, eleştiriden tamamen muaf olamaz. Hatta eleştiriye en açık mesleklerden biridir. Müvekkil sonucu beğenmediğinde avukatı suçlayabilir. Karşı taraf avukatı hedef alabilir. Hâkim, usul itirazını gereksiz görebilir. Meslektaşlar, stratejiyi yanlış bulabilir. Kamuoyu, dosyayı bilmeden hüküm verebilir. Sosyal medya ise çoğu zaman delil, usul, savunma hakkı, masumiyet karinesi gibi kavramlara sabır göstermez.
Bu ortamda avukatın eleştiriden korkarak meslek yapması mümkün değildir. Marcus Aurelius’un tavrı burada yol göstericidir: Eğer doğru olanı söylüyor veya yapıyorsan, başkalarının yorumları seni bundan alıkoymamalıdır. Bu, kör bir inat değildir. Her eleştiriyi yok saymak da değildir. Stoacı tavır, eleştiriyi önce tartar. Eleştiri doğruysa, avukat için bir imkândır.Yanlışsa, yük değildir. Kötü niyetliyse, sahibine aittir. Eksik bilgiye dayanıyorsa, sınırlı bir kanaattir. Sadece incitmek için söylenmişse, mesleki merkeze alınmaya değmez.
Burada avukat için pratik bir iç konuşma kurulabilir: “Bu eleştiri doğru mu?” Doğruysa, kendimi düzeltirim. “Bu eleştiri yanlış mı?” Yanlışsa, onu taşımam. “Bu eleştiri kötü niyetli mi?”
Kötü niyetliyse, sahibinin karakterini gösterir. “Bu eleştiri dosyayı, savunmayı, hukuki stratejiyi geliştirecek mi?” Geliştirmeyecekse, zihnimi işgal etmesine izin vermem. Stoacı avukat, eleştirisiz bir hayat aramaz. Eleştirinin kendisini yönetmesine izin vermeyen bir mesleki bilinç arar. Bu ayrım önemlidir. Çünkü eleştiriden bütünüyle kaçan avukat, zamanla konforlu bir edilgenliğe çekilir. Herkese hoş görünmeye çalışan avukat ise savunmanın sertleşmesi gereken yerde susabilir. Savunma mesleği, gerektiğinde yalnız kalmayı göze almayı gerektirir.
Avukat bazen mahkeme salonunda tek başına kalır. Bazen usul ihlaline herkes alışmıştır, yalnız o itiraz eder. Bazen müvekkil bile hukuken mümkün olmayanı ister, yalnız o sınırı çizer. Bazen kamuoyu cezalandırma ister, yalnız o savunma hakkını hatırlatır. Bazen dosyanın gürültüsü içinde herkes sonuç ister, yalnız o usulün de adalet olduğunu söyler. Bu yalnızlık, avukatlığın bedelidir. Stoacı bakış, bu bedeli vakar içinde taşımayı öğretir.
IV. Aşağılanma Karşısında Avukatın İç Mesafesi
Meslek hayatında avukatın aşağılanma ihtimali vardır. Bazen açıkça olur bu. Duruşmada sözünün kesilmesi, küçümseyici bir ses tonu, “uzatmayın avukat bey” tavrı, kalemde bekletilme, müvekkilin öfkesini avukata yöneltmesi, karşı vekilin nezaketsizliği… Bazen daha incelikli olur. Görmezden gelinmek, ciddiye alınmamak, genç avukatın tecrübesiz sayılması, yaşlı avukatın çağın dışında görülmesi, kadın avukatın ayrıca sınanması, işçi avukatın emeğinin görünmezleşmesi, küçük şehir avukatının merkeze uzak kabul edilmesi…
Aşağılanma sadece sözle olmaz; mekânla, bekletmeyle, bakışla, hitapla, tutanakla, suskunlukla da olur. Stoacıların burada önerdiği ilk şey, aşağılanmayı hemen içeri almamaktır. Epiktetos’un tavrı sade ama güçlüdür: Birisi senin hakkında bir şey derse, bunun seni ilgilendirmediğini hatırla. Senin hakkındaki söz, sen izin vermedikçe senin iç dünyanı yönetemez.
Seneca ise daha keskin bir yerden konuşur: Eğer söylenen doğruysa, aşağılanma değildir; yanlışsa, söyleyen utansın. Bu söz avukatlıkta şöyle karşılık bulur: Bir hâkim, avukatın hazırlıksız olduğunu ima etti. Gerçekten hazırlıksızsa, mesele aşağılanma değil, mesleki eksikliktir. Avukat bunu düzeltmelidir. Karşı vekil, avukatın hukuki bilgisini küçümsedi. Bu doğru değilse, taşınacak bir yük yoktur. Dosya, cevap verir. Müvekkil, sonucu beğenmediği için avukatı suçladı. Avukat mesleki özenini göstermişse, müvekkilin hayal kırıklığını kendi değeriyle karıştırmamalıdır. Sosyal medya, dosyayı bilmeden avukatı hedef aldı. Avukat kamuoyunun anlık öfkesini kendi iç mahkemesinin hükmü saymamalıdır.
Aşağılanma karşısında avukatın ilk görevi, tepki vermeden önce teşhis koymaktır. Bu söz nereden geliyor? Bilgisizlikten mi? Öfkeden mi? Kötü niyetten mi? Güç gösterisinden mi? Müvekkilin çaresizliğinden mi? Hâkimin yorgunluğundan mı? Karşı vekilin mesleki üslup eksikliğinden mi? Teşhis edilen şey, artık zihni esir alamaz. Bu, avukatın hiçbir şeye cevap vermemesi anlamına gelmez. Bazı aşağılayıcı tutumlara karşı tutanak tutulur, itiraz edilir, reddi hâkim talebi gündeme gelir, baroya bildirim yapılır, hukuki yollar işletilir. Fakat Stoacı avukat, bu yolları kırılmış egosunu onarmak için değil, mesleki sınırı korumak için kullanır. Aradaki fark büyüktür. Ego bağırır. Vakar kayıt altına alır. Ego intikam ister. Mesleki bilinç sınır çizer. Ego herkese göstermek ister. Stoacı avukat gerekeni yapar ve yoluna devam eder.
V. Küçümseyeni Değil, Küçümsemenin Kaynağını Küçümsemek
Seneca’nın “küçük köpeklerin ulumasını dinle geç” tavrı, kaba bir duyarsızlık değildir. Burada önerilen şey, her saldırıya saldırının seviyesinden cevap vermemektir. Avukatlıkta bu çok önemlidir. Her sataşmaya cevap veren avukat, bir süre sonra kendi stratejisini karşı tarafın üslubuna teslim eder. Karşı vekil sertleşir, o daha da sertleşir. Müvekkil panikler, o da paniğe kapılır. Hâkim sabırsızlanır, o öfkelenir. Sosyal medya saldırır, o aynı zeminde karşı saldırıya geçer. Böylece avukat, kendi mesleki ritmini kaybeder.
Oysa savunma bir ritim işidir. Nerede konuşacağını, nerede susacağını, nerede itiraz edeceğini, nerede bekleyeceğini, nerede tutanak isteyeceğini, nerede gülüp geçeceğini bilmek gerekir. Stoacı avukat, küçümseyeni küçümsemek zorunda değildir. Hatta bu çoğu zaman gereksizdir. Yapılması gereken, küçümsemenin kaynağını küçümsemektir: bilgisizliği, aceleciliği, hırsı, kabalığı, gösteri arzusunu, öfkeyi, kalabalık beğenisine yaslanmayı… Bu kaynaklar değersizse, onlardan doğan saldırıların da avukatın iç dünyasında büyük yer tutmasına gerek yoktur.
Duruşma salonunda bazen en güçlü cevap, en uzun cevap değildir. Bazen yalnızca şu cümledir: “Sayın mahkeme, karşı tarafın kişiselleştiren beyanlarını kabul etmiyoruz; biz dosyanın esasına ilişkin açıklamamızı sürdüreceğiz.” Bu cümlede hem sınır vardır hem vakar. Hem itiraz vardır hem de seviyeyi koruma bilinci. Stoacı avukat için mesele, her tartışmayı kazanmak değildir. Mesele, tartışmanın kendisini hangi zeminde tutacağını bilmektir.
VI. Hata, Cehalet ve Merhamet: Karşı Tarafı İnsan Olarak Görmek
Stoacı metinlerde dikkat çekici bir taraf daha vardır: Hata yapan kişiye öfkeyle değil, anlama çabasıyla yaklaşmak. Marcus Aurelius, biri kötülük yaptığında onun iyilik ve kötülük anlayışına bakmayı önerir. Çünkü insan çoğu zaman doğru bildiği şeyi yapar; yanlış yapıyorsa, yanlış gördüğü içindir. Epiktetos da benzer biçimde, kişinin sana yanlış yaptığında muhtemelen kendisine doğru görünen şeyi izlediğini hatırlatır. Bu yaklaşım kötülüğü aklamak değildir. Hukuki sorumluluğu ortadan kaldırmak hiç değildir. Avukat bakımından bu, insan davranışını daha soğukkanlı okumaktır.
Karşı vekil saldırgan olabilir; çünkü dosyayı zayıf görüyordur. Müvekkil kırıcı olabilir; çünkü korkuyordur. Tanık çelişkili konuşabilir; çünkü baskı altındadır veya kendi anlatısına inanmıştır. Hâkim sert davranabilir; çünkü yorgundur, dosya yükü altındadır veya usul itirazını kişisel direnç gibi algılamıştır. Savcı katı tutum alabilir; çünkü dosyayı güvenlikçi bir çerçeveden okumaktadır. Bunların hiçbiri hukuki eleştiriyi ortadan kaldırmaz. Fakat avukatın öfkesini aklın önüne geçirmesini engeller.
Stoacı avukat için karşı taraf yalnızca “hasım” değildir. Yanılan, korkan, hırslanan, eksik bilen, bazen kötü niyetli, bazen yalnızca kendi bakışına hapsolmuş bir insandır. Bu kabul, savunmayı zayıflatmaz; tersine güçlendirir. Çünkü öfke ile bakan avukat, çoğu zaman ayrıntıyı kaçırır. Teşhis eden avukat ise strateji kurar. Avukatlıkta merhamet, naiflik değildir. Merhamet, insan malzemesini doğru okumaktır.
VII. Müvekkilin Bakışı: En Zor Sınav
Avukatın başkalarının yargısı karşısındaki en zor sınavlarından biri de müvekkildir. Çünkü müvekkilin bakışı sıradan bir dış bakış değildir. Müvekkil, dosyanın sonucundan doğrudan etkilenen kişidir. Korkusu, öfkesi, beklentisi, çaresizliği, bazen haksız talepleri, bazen gerçek dışı umutları vardır. Avukat çoğu zaman yalnızca hukuki temsilci değil, müvekkilin kaygısını taşıyan ilk kişidir. Bu nedenle avukat, müvekkilin memnuniyetini büsbütün önemsiz sayamaz. Fakat müvekkilin anlık duygusunu da mesleki pusula hâline getiremez.
Müvekkil daha sert konuşulmasını isteyebilir. Ama dosya sakinliği gerektiriyor olabilir. Müvekkil her iddianın inkâr edilmesini isteyebilir. Ama hukuki strateji kısmi kabul ve güçlü itiraz üzerine kurulmalıdır. Müvekkil hâkime tepki gösterilmesini isteyebilir.
Ama o anda yapılacak en doğru şey, usul ihlalini tutanağa geçirmek olabilir. Müvekkil sonucu garanti görmek isteyebilir. Ama dürüst avukat yalnızca emek, özen ve strateji vaat edebilir; sonucu değil.
Stoacı avukat, müvekkilin duygusunu küçümsemez. Fakat o duyguya teslim olmaz. Müvekkilin korkusunu anlar, ama korkuyla savunma kurmaz. Müvekkilin öfkesini görür, ama öfkeyi dilekçenin dili yapmaz. Müvekkilin beklentisini dinler, ama hukuki gerçekliği bozmaz. Avukatın müvekkile karşı en büyük sadakati, her istediğini yapmak değil; onun lehine olanı, hukuk içinde ve mesleki doğrulukla yapmaktır. Bazen bu, müvekkilin gözünde kısa vadede hoş görünmemeyi göze almayı gerektirir. Stoacı mesafe tam da budur.
VIII. Meslektaşların Bakışı ve Baro Kültürü
Avukatın zihnini meşgul eden bir başka alan da meslek içi bakıştır.
Kim daha başarılı?
Kim daha çok kazanıyor?
Kim daha görünür?
Kim daha çok dosya alıyor?
Kim hangi çevrede kabul görüyor?
Kim “üstat” sayılıyor?
Kim genç kuşağın diline hitap ediyor?
Kim eskide kaldı?
Kim fazla popüler?
Kim yeterince ciddi değil?
Meslek içi değerlendirme, ölçülü olduğunda öğreticidir. Fakat sürekli kıyas, avukatın iç huzurunu kemirir. Stoacıların şöhret ve kalabalık onayı konusundaki uyarıları burada da geçerlidir. Cicero’nun kalabalık övgüsüne duyduğu kuşku, Seneca’nın çoğunluğun beğenisini kötü alamet sayan tavrı, Marcus Aurelius’un hatırlanma arzusunu anlamsız bulması, avukatlık mesleğinde derin bir karşılık bulur.
Çünkü meslekte herkesin yolu aynı değildir. Kimi avukat ağır ceza salonlarında olgunlaşır. Kimi idare mahkemesinin dosya disiplini içinde. Kimi işçilik alacaklarında.
Kimi aile hukukunda. Kimi küçük şehir adliyesinin gündelik gerçekliği içinde. Kimi büyük büroların kurumsal dünyasında. Kimi tek başına, kimi kalabalık ekiplerle. Başkalarının yolu, avukatın kendi yolunun ölçüsü değildir. Stoacı avukat için asıl soru şudur: “Ben kendi mesleki karakterimi inşa ediyor muyum?”
Bu karakter; bilgiyle, çalışmayla, nezaketle, cesaretle, ölçülülükle, sözünün ağırlığıyla ve sınırlarını bilmekle kurulur. Meslektaşın alkışı güzel olabilir; ama kurucu değildir. Meslektaşın eleştirisi öğretici olabilir; ama yıkıcı olmak zorunda değildir.
Avukat, kendi meslektaş çevresinin geçici hiyerarşilerini mutlak değer sanmamalıdır. Bugün parlayan yarın sönebilir. Bugün az görünen yıllar içinde derinleşebilir. Bugün alkışlanan, yarın unutulabilir. Bugün sessiz çalışan, ileride sözü en çok aranan kişi olabilir. Stoacı bakış, avukatı aceleci mesleki kıyaslardan kurtarır.
IX. Sosyal Medya Çağında Stoacı Avukat
Stoacıların yaşadığı çağda sosyal medya yoktu; ama şöhret, dedikodu, kalabalık beğenisi, küçümseme ve itibar arzusu vardı. Bu yüzden söyledikleri bugün daha da günceldir. Sosyal medya, “başkaları ne düşünür?” sorusunu sürekli açık tutan bir makinedir. Beğeni, paylaşım, yorum, linç, alkış, görünürlük, takipçi sayısı… Bunların hepsi avukatın mesleki benliğini etkileyebilir. Avukat sosyal medyada yazabilir. Hukuki meseleleri tartışabilir. Toplumsal olaylara ilişkin görüş bildirebilir. Mesleki deneyimlerini paylaşabilir. Fakat burada da Stoacı soru değişmez: “Bunu niçin söylüyorum?” Bilgilendirmek için mi? Hukuki bir yanlışa dikkat çekmek için mi? Savunma hakkını korumak için mi? Mesleki bir tecrübeyi paylaşmak için mi?
Yoksa yalnızca görünmek, övülmek, alkışlanmak, taraf toplamak için mi? Sosyal medya, avukatın vakarını genişletebileceği gibi tüketebilir de. Özellikle öfke ekonomisi üzerine kurulu mecralarda avukatın dili kolayca sertleşir, basitleşir, kişiselleşir. Oysa avukatın sözü, kızgın kalabalığın sözünden farklı olmalıdır.
Her konuda hemen konuşmak zorunda değildir avukat. Her saldırıya yanıt vermek zorunda değildir. Her yanlış yorumu düzeltmek zorunda değildir. Her alkışa yaklaşmak, her yergiden kaçmak zorunda değildir. Stoacı avukat, dijital kalabalık karşısında da iç mahkemesini korumaya çalışır. Çünkü kalabalığın sesi büyüktür; fakat her büyük ses hakikat değildir.
X. Avukatın Kendisiyle Konuşma Biçimi
Montaigne’in “Başkalarının senin hakkında ne söylediğini bırak artık; kendinle nasıl konuşuyorsun ona bak” uyarısı, avukatlık için özel bir önem taşır. Çünkü avukat dışarıda güçlü, içeride kırılgan olabilir. Duruşmada sakin görünen avukat, gece kendi kendisini acımasızca yargılayabilir. Müvekkiline umut veren avukat, kendi içinde başarısızlık korkusuyla boğuşabilir. Meslektaşlarına ölçülü davranan avukat, kendisine karşı insafsız olabilir.
Stoacı düşünce burada yalnızca başkalarının yargısından kurtulmayı değil, insanın kendi iç konuşmasını da düzeltmesini önerir. Avukat kendisine nasıl konuşuyor? “Bu dosyada yenildim, demek ki yetersizim” mi diyor? “Bugün duruşmada sözüm kesildi, demek ki değersizim” mi diyor? “Müvekkil memnun olmadı, demek ki kötü avukatım” mı diyor? “Karşı taraf beni küçümsedi, demek ki zayıf göründüm” mü diyor? Bu iç konuşma biçimi, dış eleştiriden daha yıkıcı olabilir. Çünkü insan başkasının sözünden bir süre sonra uzaklaşır; ama kendi iç sesiyle yaşamaya devam eder.
Stoacı avukat, kendisine daha doğru cümleler kurmayı öğrenmelidir: “Bu dosyada sonuç aleyhe oldu; fakat hangi kısmı kontrol edebilirdim, hangi kısmı edemezdim?” “Duruşmada sözüm kesildi; buna karşı mesleki sınırı nasıl daha iyi koruyabilirim?” “Müvekkil memnun olmadı; acaba bilgilendirme sürecinde eksik bıraktığım bir şey var mı?” “Karşı taraf beni küçümsedi; bu benim değerimi değil, onun üslubunu gösterir.” Bu cümleler avukatı avutmak için değil, gerçeğe daha yakın durmak için gereklidir. Çünkü Stoacılık, insanın kendisini kandırması değildir. Tam tersine, kendisine hakikati söylemesidir.
XI. Stoacı Avukatın Pratik İlkeleri
Bu bakış açısı soyut bir felsefi teselli olarak kalmamalıdır. Avukatlık pratiğinde somut karşılıkları olmalıdır. Stoacı avukat, başkalarının yargısı karşısında şu ilkeleri benimseyebilir:
Birincisi, övgüyü de yergiyi de aynı mesafeden karşılamaya çalışır. Çünkü ikisi de dışarıdan gelir ve çoğu zaman eksik bilgiye dayanır.
İkincisi, eleştiriyi önce doğruluk testinden geçirir. Doğruysa düzeltir, yanlışsa taşımaz.
Üçüncüsü, müvekkilin duygusunu anlar ama mesleki kararını yalnızca bu duyguya göre kurmaz.
Dördüncüsü, hâkimin veya karşı vekilin üslubunu kendi üslubunun belirleyicisi hâline getirmez.
Beşincisi, görünürlük arzusunu sürekli denetler. Yazdığı, konuştuğu, itiraz ettiği her yerde “Bu savunmaya mı hizmet ediyor, bana mı?” sorusunu sorar.
Altıncısı, aşağılanma karşısında hemen tepki vermez; önce teşhis koyar. Sonra gerekiyorsa hukuki ve mesleki sınırı sakin biçimde çizer.
Yedincisi, sosyal medya kalabalığının geçici sesini mesleki hakikatle karıştırmaz.
Sekizincisi, kendisiyle kurduğu iç dili düzeltir. Çünkü dışarıdaki kalabalığın susması yetmez; içerideki yargıcın da adil olması gerekir.
Sonuç: Avukatın Ölçüsü Alkış Değil, Mesleki Doğruluktur
Başkalarının ne düşündüğü sorusu, avukatlık mesleğinde bütünüyle ortadan kaldırılamaz. Avukat toplum içinde çalışan, söz söyleyen, insanlarla muhatap olan, çatışmalı alanlarda varlık gösteren bir meslek insanıdır. Bu nedenle itibar, güven, saygınlık ve dış değerlendirme avukatlık hayatının gerçek unsurlarıdır.
Fakat bunlar avukatın iç merkezinin yerine geçmemelidir. Stoacı bakış, avukata şunu hatırlatır: Başkalarının kanaati değişkendir. Kalabalığın alkışı geçicidir. Müvekkilin memnuniyeti dalgalıdır. Hâkimin tavrı kontrol edilemez. Karşı vekilin üslubu sana ait değildir. Sosyal medyanın yargısı çoğu zaman derinliksizdir. Meslektaşların kanaati de nihayetinde sınırlı bir bakıştır.
Avukata ait olan şey ise daha derindedir: hazırlığı, emeği, sözü, dürüstlüğü, nezaketi, cesareti, ölçüsü, mesleki vakarı ve hukuka sadakati. Avukatın asıl değeri, başkalarının onu nasıl gördüğünde değil; kendisinin hangi ilkeye göre durduğundadır. Bu nedenle Stoacı avukat, ne övgünün sarhoşu olur ne yerginin esiri. Ne küçümseyene benzer ne alkışlayana bağımlı hâle gelir. Gerektiğinde itiraz eder, gerektiğinde susar, gerektiğinde sınır çizer, gerektiğinde yoluna devam eder.Çünkü savunma mesleğinde en büyük güç, herkesin ne düşündüğünü bilmek değil; herkes bir şey düşünürken avukatın kendi mesleki aklını kaybetmemesidir. Avukatın vakarı da biraz burada başlar.