Ticari İşlemlerde Taşınır Rehni: Yeni Sistem ve Uygulamada Karşılaşılan Sorunlar

Abone Ol

Teminat hukuku bakımından taşınır varlıklar üzerinde rehin kurulması, uzun yıllar boyunca sınırlı bir uygulama alanına sahip olmuş; özellikle zilyetliğin devri zorunluluğu ve katı şekil şartları nedeniyle ticari hayatın ihtiyaçlarına yeterince cevap verememiştir. Bu durum, işletmelerin sahip oldukları taşınır varlıkları etkin şekilde teminat olarak kullanmalarını engellemiş ve finansmana erişim bakımından önemli sınırlamalar yaratmıştır.

6750 sayılı Ticari İşlemlerde Taşınır Rehni Kanunu, 20 Ekim 2016 tarihinde kabul edilmiş, 28 Ekim 2016 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanmış ve 1 Ocak 2017 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Bu düzenleme ile birlikte taşınır rehni sisteminde köklü bir değişiklik yapılmış ve teslimsiz rehin modeli benimsenmiştir. Bu değişiklik, özellikle ticari işletmelerin finansmana erişimini kolaylaştırmak ve teminat çeşitliliğini artırmak amacıyla gerçekleştirilmiştir.

Yeni sistemin en dikkat çekici yönlerinden biri, rehnin kurulması için zilyetliğin devrinin zorunlu olmaktan çıkarılmasıdır. Bu sayede borçlu, taşınır mal üzerindeki fiili hâkimiyetini kaybetmeden bu varlıkları teminat olarak gösterebilmekte ve ticari faaliyetini kesintiye uğratmadan sürdürebilmektedir. Rehin hakkı ise sicile tescil ile doğmakta ve üçüncü kişilere karşı ileri sürülebilir hale gelmektedir.

Ancak teorik olarak getirilen bu kolaylıklar, uygulamada her zaman aynı etkinliği sağlamamaktadır. Uyuşmazlıkların önemli bir kısmı, rehnin kuruluş aşamasında yapılan hatalardan kaynaklanmaktadır. Özellikle rehin kapsamının açık ve tereddüde yer bırakmayacak şekilde belirlenmemesi, teminat altına alınan alacağın sınırlarının net çizilmemesi ve sözleşme metinlerinin yüzeysel hazırlanması, ilerleyen aşamalarda ciddi hukuki sorunlara yol açmaktadır.

Uygulamada sıkça karşılaşılan bir diğer sorun, rehin konusu taşınır varlıkların yeterince somutlaştırılmamasıdır. “Makine ve ekipman” gibi genel ifadelerle yapılan rehin tesisleri, icra aşamasında hangi varlıkların gerçekten rehne konu olduğu konusunda ciddi belirsizlikler yaratmaktadır. Bu durum, alacaklı açısından teminatın etkinliğini azaltmakta ve çoğu zaman uzun süren uyuşmazlıklara neden olmaktadır.

Bunun yanında, rehin hakkının üçüncü kişilere karşı ileri sürülebilmesi bakımından sicil kaydının önemi büyüktür. Sicile yapılan tescilin eksik veya hatalı olması, özellikle iyi niyetli üçüncü kişiler karşısında rehin hakkının korunamaması sonucunu doğurabilmektedir. Bu durum da teoride güçlü bir teminat aracı olarak öngörülen sistemin uygulamada zayıflamasına yol açmaktadır.

Yargıtay uygulamasında da teminat işlemlerinin geçerliliği ve üçüncü kişilere karşı ileri sürülebilirliği bakımından şekli unsurların belirleyici olduğu görülmektedir. Yüksek Mahkeme, rehin hakkının doğumu ve etkisi bakımından kanunda öngörülen şartlara sıkı şekilde uyulması gerektiğini vurgulamaktadır.

Kanaatimce, 6750 sayılı Kanun ile getirilen sistem teorik olarak finansmana erişimi kolaylaştıran önemli bir adım olmakla birlikte, uygulamada bu sistemin etkinliği büyük ölçüde doğru hukuki kurguya bağlıdır. Rehin sözleşmesinin açık ve kapsamlı şekilde düzenlenmemesi halinde, kağıt üzerinde var olan bir teminatın fiilen hiçbir koruma sağlamadığı durumlarla karşılaşılması kaçınılmazdır.

Bu nedenle taşınır rehni tesis edilirken yalnızca işlemin hızlı şekilde tamamlanmasına odaklanılmamalı; teminatın ileride nasıl işleyeceği, icra sürecinde nasıl sonuç doğuracağı ve üçüncü kişiler bakımından nasıl değerlendirileceği de dikkatle analiz edilmelidir.

Sonuç olarak ticari işlemlerde taşınır rehni sistemi, doğru kurgulandığında son derece etkili bir teminat aracı olmakla birlikte; uygulamada yapılan hatalar nedeniyle çoğu zaman beklenen işlevi yerine getirememektedir. Bu nedenle özellikle kuruluş aşamasında titiz bir hukuki değerlendirme yapılması ve sözleşme ile sicil kayıtlarının dikkatle hazırlanması, sistemin etkinliği bakımından belirleyici rol oynamaktadır.