Daha önce Avrupa’dan, İskandinav ülkelerinden ve Amerika’dan gelen okul saldırısı haberlerini duyduğumuzda, iletişim çağının kaçınılmaz etkisiyle benzer acıların bir gün bizim ülkemizde de yaşanabileceğini düşünmek gerekirdi. Ne yazık ki o gün geldi; iki gün içinde Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta hepimizi derinden sarsan olaylar yaşadık.
14 Nisan’da Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde eski bir öğrencinin liseye düzenlediği silahlı saldırıda 16 kişi yaralandı. 15 Nisan’da ise Kahramanmaraş’ın Onikişubat ilçesindeki Ayser Çalık Ortaokulu’nda düzenlenen saldırıda bir öğretmen ve sekiz öğrenci hayatını kaybetti, yirmiye yakın öğrenci yaralandı. Yaralılardan üçünün durumunun ağır olduğu bildirildi. Saldırganın olay yerinde ölü bulunması ve evinde yapılan aramalarda saldırının önceden planlandığını gösteren bulgulara ulaşılması, yaşanan vahşetin boyutunu daha da ağırlaştırdı.
Bu acı tablo yalnızca ülkemize özgü değil. 28 Şubat’ta İran’ın güneyindeki Minab kentinde bir ilkokula düzenlenen füze saldırısında, aralarında çok sayıda çocuğun da bulunduğu 165 kişi hayatını kaybetti. Savaşın, zulmün ve ölümün coğrafyası yok. Nedenleri farklı olsa da sonuç değişmiyor: Çocuklar ölüyor, aileler sevinç ve gurur içinde gidecekleri diploma törenleri yerine gözyaşı içinde cenaze törenlerine gidiyor.
Ülkemizde ve dünyada şiddetin her geçen gün arttığı, artık okullarımıza kadar yayıldığı açıkça görülmektedir. Anne-babalar çocuklarını okula gönderirken içleri rahat olmalı, çocuklarının devletin ve toplumun güvencesi altında olduğunu bilmeli; öğretmenler de yarınlarımızı emanet edeceğimiz bu kutsal görevi huzur ve güven içinde yapabilmelidir.
Elbette okullardaki güvenlik önemlidir. Ancak tüm meseleye yalnızca güvenlik penceresinden bakmak doğru değildir. Millî Eğitim Bakanının, riskli görülen okullarda polis ve devriye uygulamasının bulunduğunu açıklaması ve bunu önemli bir önlem olarak sunması, sorunun özünü görmemizi sağlamaz. Asıl mesele, toplum olarak şiddete karşı durabilmek ve çocuklarımızı şiddetten uzak, barış içinde bir hayatla yetiştirebilmektir.
Yıllardır kadın cinayetlerini ve kadına karşı şiddeti önleyemeyen bir ülkenin, şiddetin toplumsal hayatta nasıl kök saldığını da görmesi gerekir. Evde, sokakta, okulda, siyasette ve medyada tekrar tekrar üretilen şiddet dili, bugün çocuklarımızın önüne acı bir miras olarak çıkmaktadır. Kısacası okullarda yaşananlar, bir günde ortaya çıkmış olaylar değil; yıllardır biriken toplumsal şiddetin sonucudur.
Biz Tüketiciler ve Çevre Sevenler Derneği adına, insanların “tişört alır gibi bir tıkla silah edinebildiklerine” dikkat çekmiştik. Bugün geldiğimiz noktada, vahşi batıya değil uygar dünyaya benzemek zorundayız. Çünkü ülkemiz Teksas değil; olmamalı da.
Dindar çocuklar yetiştirelim derken, suça sürüklenen ve şiddet içinde büyüyen çocuklar yetiştirdik. Çocuklara ve topluma kötü örnek olan şiddet içerikli mafya yayınları her akşam evlerimizin başköşesine yerleşti. Bunun bedelini ise en masumlar, yani çocuklar ve öğretmenler ödüyor.
Üstelik sorun yalnızca şiddet kültürüyle de sınırlı değil. Okulların, üniversitelerin ve eğitim kurumlarının yönetimi de büyük önem taşıyor. Ahbap-çavuş ilişkileri yerine, göreve gerçekten layık, yeterliliği konusunda kuşku olmayan insanların atanması gerekir. Çünkü eğitim kurumları, keyfî tercihlerle değil, liyakatle yönetilmelidir.
Çocuklar yarınlarımızdır demek yetmez. Onları güven içinde geleceğe taşıyacak şartları oluşturmak, toplumsal ve ahlaki bir sorumluluktur. Bu sorumluluğu yerine getiremediğimiz sürece, her yeni acı olayda aynı cümleyi kuracağız: Türkiye yine öğrenci ve öğretmeni için ağlıyor.