Prof. Dr. Sami Karahan: Yargı çıplak!
Oysa Anayasa'nın 138. maddesinde “Hakimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasa'ya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre karar verirler. Hiçbir organ makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez, tavsiye ve telkinde bulunamaz” ve “Hakimler ve savcılar azlonulamaz, kendileri istemedikçe Anayasa'da gösterilen yaştan önce emekliye ayrılamaz” diyen hükümleri yargı bağımsız ve tarafsızlığını güvence altına almaktadır.

Peki Türkiye'deki fiili durum nedir?

Üzülerek ifade edilmelidir ki, ülkemiz son yıllarda yaşanan yoğun hukuki tartışmalarından sonra derin bir yargı krizi ile karşı karşıyadır. Yargı tarafından kendisine darbe yapıldığı algısını ustalıkla kullanan siyaset, toplumu manipüle ederek yargıya darbe yapmış ve yargıyı ezici şekilde hakimiyeti altına almıştır. Yargı mensupları nefes alamaz durumdadır. Hem siyaset hem de siyasetin güdümündeki medya ve çevreler yargıya talimat vermekte, telkinde bulunmakta ve tehdit etmektedir.

Türkiye, “vicdanı ile cüzdanı” arasında sıkışan hakim ve savcılardan sonra bu defa “vicdanı ile canı” arasında tercih yapmakta zorlanan hakim ve savcılara şahit olmaktadır. Hukukun ve vicdanının gerektirdiği hükmü bilen savcı, saatlerce vicdan muhasebesi yapmakta ve gizli mahfillerin istedikleri kararı imzalamazsa öldürüleceğini (şehit savcı gibi) ifade ederek hüngür hüngür ağlamakta ve mazlumlardan af dilenmektedir.

Tarih tekerrür ediyor

27 Mayıs yargılamalarını yapan ve Demokrat Partili 15 kişiyi idama mahkûm eden Yassıada hakimi Salim Başol'un, Başbakan Adnan Menderes'in tutukluluk şartlarına itiraz etmesi üzerine cevap olarak söylediği, "Sizi buraya tıkan güç böyle istiyor." ifadesi ile 32. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından verilmiş tahliye kararına ilişkin “infaz kararını imzalarsam öldürürler beni” ifadesi arasında nitelik itibarıyla hiçbir fark yoktur. Birincisinde, “zulüm yapmaktan lezzet ve ödül alan (sonra AYM üyesi yapıldı)” sefih bir ruh varken, ikincisinde “zulüm yapmakta zorlanan, ama ödülünü alacak olan” zavallı bir kişilik bulunmaktadır. İkisinde de, zalimin zulmüne ortak olan zalimdir hükmü uyarınca, kirletilmiş ve lanetlenmiş bir karakter yapısı net şekilde görünmektedir.

27 Mayıs'tan beri, bu mahkemeleri ve hakimlerini lanetleyen muhafazakârlar, şimdi lanetlediklerinin rolüne bizzat soyunmuş görünmektedir. Güç karşısında “cüzdan veya can” karşılığı eğilerek, hukuku katletmekte ve mazlumların zulüm altında ezilmesine aktif veya pasif olarak (sessiz kalarak) katılmaktadır.

27 Mayıs'ta ve 28 Şubat brifinglerinde darbecileri ayakta alkışlayan ve göze girmek için her türlü yalakalığı yapan yargı mensupları ile bugünkü sivil darbecilerin önünde ceket ilikleyen ve selam çakan yargı mensupları arasında bir fark yoktur. Oysa, muhafazakâr kitle ve muhafazakâr basın, o zamanlar bu yargı mensuplarını teşhir etmekten ve lanetlemekten büyük keyif duyarlardı. Ne oldu da şimdi aynı işi yapan ve gücün karşısında tapınan insanları kutsuyor ve bunun kutsal bir dava uğruna yapıldığını söyleyebiliyor. Cevap kanaatimce basit; dünyalık menfaatler, gövdenin içine giren kurt misali, muhafazakârları çürüttü. İnandıkları gibi yaşamadıkları için, yaşadıkları gibi inanmaya başladılar. Değer yargıları ve ölçüleri değişti. Sonuçta, geçmişte yakındıkları zalimleri rol model olarak alıp aynen onlar gibi davranmaya, zulüm yapmaya ve yapılanları normal kabul etmeye başladılar.  

Her dönemde adil hâkim ve savcılar vardır

Tek parti döneminde Bediüzzaman Said Nursi ve talebeleri idamla yargılanırken, zulmün en koyu döneminde (1943), bedel ödeme pahasına, beraat kararı verebilen adil hakimler, Ali Rıza Balaban'lar ve Hesna Şener'ler vardı. Sonraki dönemlerde de Av. Bekir Berk tarafından takip edilen ve beratla sonuçlanan her İslami görüşten yargılanan mazluma ait binlerce beraat kararının altına imza atan hakimler de hem cesur hem de adil idiler. Peygamberimiz tarafından müjdelendiği üzere “Hiçbir gölgenin olmadığı kıyamet gününde, Allah'ın, kendi gölgesi altında bulunduracağı yedi sınıf insandan birinin de adaletle hüküm veren hâkim" olduğuna yürekten inanmışlardı. Bu nedenle, ne cüzdan ne de can endişesi ile adaletten şaştılar. Kendilerini, dinlerini ve vicdanlarını satmadılar. Anayasaya, kanuna ve vicdani kanaatlerine göre beraat kararları verdiler, yeni bir neslin ve yeni bir dirilişin önünü açtılar. Bizim neslimiz, bu hakimlerin hikâyeleriyle yetişti. Dualarında daima onları hayırla yâd etti. Onları rol model ve ideal insan tipi olarak kabul etti.

Aynı şey, 12 Mart'ta, 12 Eylül'de ve 28 Şubat'ta da devam etti. Bir yanda güce tapınan vicdanla cüzdan arasında kalan yargı mensupları varken diğer yanda hayatı pahasına adaletten şaşmayan adil ve dürüst hakimler ve savcılar vardı. Mazlumlar, adil hakimler olduğuna ve adaletin geç de olsa tecelli edeceğine daima inandılar. Nitekim, mazlumiyetler, mağduriyetler yaşanmasına rağmen, adalet çoğunlukla tecelli etti. Bugünün zalimlerinin geçmişin mağdurları olması esasen bunun açık delilidir.

Bugün de adil hakimler ve savcılar bulunduğuna ilişkin kanaatimi güçlü şekilde koruyorum. Büyük bir cesaretle ve özveriyle görevlerini yerine getiren, Ergenekon ve Balyoz davalarının hakim ve savcılarını, kozmik odaya giren hakim ve savcıyı, MİT TIR'larını soruşturan savcıyı, son olaydaki 29 ve 32. Asliye Ceza hakimleri ile kendileriyle meslektaş olmaktan büyük gurur duyduğum, sayıları binlere baliğ diğer dürüst binlerce adil hakim ve savcıların varlığını biliyor olmam, yargı içinde “ne cüzdan ne de can, sadece adalet” diyen temiz bir damarın halen hayatta olduğunu göstermesi bakımından son derece anlamlıdır ve ilerisi için ümit vermektedir.   

“Yok kararlar savaşı”

27 Nisan geçmişte olduğu gibi bugün de tarihi bir dönüm noktası olmuştur. Geçmişte; askerin sivil siyasete darbe yaptığı tarih, şimdiki ise sivil siyasetin yargıya darbe yaptığı tarih olarak anılacaktır. Gerçekten, hukukun en temel ilkelerinden olan doğal yargıç ilkesini ve Anayasa'yı ihlal ettiği ve sadece birilerinin hukuksuz keyfi emirlerini yerine getirdiği şüphesi bulunan sulh ceza hakimlerine ilişkin 29 ve 32. Asliye Ceza mahkemelerince verilen ret ve tahliye kararları ile diğer kararları yok sayan direnme kararlarının savcılarca yerine getirilmemesi, savsaklanması ve yok sayılması büyük bir rezalettir ve dünya hukuk tarihinde de bir örneği bulunmamaktadır. Savcının verdiği emirleri yerine getirmeyen polisleri geçmişte gören Türkiye, hakimin verdiği kararı infaz etmeyen savcıları da görmüş ve dünya hukuk literatürüne “yok kararlar savaşı” denilebilecek hukuki bir kavram hediye etmiştir.

Böylelikle, yargının artık adalet dağıtamayacağı, aslında çıplak olduğu ve insanımızın yıllarca yargının adil olduğu masalıyla aldatıldığı gerçeği ortaya çıkmıştır. Basit gerçek bu kadar açık ve dünya bunu böyle algılarken, hukuk bilmeyen birilerinin ve özellikle bazı solcuların olayı hâlâ siyaset yargısı ile cemaat yargısı arasında kavga gibi görmesini ve göstermesini, art niyetli değillerse, ahmakça buluyorum.

Cumhurbaşkanı son noktayı koydu: Yargı bana bağlıdır

Nihayet, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Anayasa'nın 138. maddesi yasaklamasına rağmen 29. ve 32. Asliye Ceza mahkemeleri hakimlerini eleştirerek “HSYK geç kaldı ama kararını verecektir” diyerek hazırlanan rapor doğrultusunda karar verileceğini ifade etti (! Raporu nasıl biliyor). Yani, HSYK'nın gereğini (!) yapacağını, yani hakimleri görevden alacağını, gizleme ihtiyacı duymaksızın açıkça ifade etti. Nitekim, konuşmadan yarım saat sonra hakimleri açığa alan HSYK 2. Dairesi Başkanı Mehmet Yılmaz, ilginç bir açıklamada bulunarak, “Kamuoyundan özür diliyorum, kararımız gecikti" dedi ve HSYK iki hakimi, savunmalarına dahi başvurmadan açığa aldı.

Sonuç olarak, Anayasa'ya, kanuna ve vicdanına göre karar veren adil ve dürüst mensuplarına dahi tahammül edemeyen bir yargı enkazı ile karşı karşıyayız. Kararlar artık, adliyede ve duruşma salonlarında değil, siyaset ve kriz merkezlerinde alınmakta veya onay alındıktan sonra uygulanabilmektedir. Makyaj dökülmüş ve çıplak gerçek açığa çıkmıştır. Dolayısıyla, devletin temeli sarsılmıştır ve kimse artık güvende değildir. Zira, adaletin olmadığı yerde; ahlak olmaz, insanlık olmaz, çöküş, çözülüş ve anarşi başlar ve oraya Allah'ın rahmeti inmez.

Bununla birlikte, bu gerçeğin bilincinde olan, her görüşten ve inançtan adil, dürüst ve vicdanlı hakim ve savcıların, bu yıkılışa göz yummayacaklarını ve bu felaketi önleyecek şekilde, aksini reddedip sadece ve sadece adaleti kıble yaparak hareket edeceklerini, gelecek nesillere örnek olacak bir hukukçu duruşu ve onuru ortaya koyacaklarını ve yargıya güveni yeniden tesis edeceklerini umuyorum.

*Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi

(Kaynak: Zaman)
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.