Abant ruhuyla vesayet ve demokrasi


Abant Platformu bu faaliyetleri on bir yıldır sürdürüyor. Birlikte büyümek, birbirini tanımak, sözlerin ötesinde kasıtları, niyetleri, jestleri yerli yerince okumak için makul bir süre. Siyasette, dünya görüşünde, hayat tarzlarında farklı olan insanlar Abant mecrasında bir araya gelip ortak konuları tartıştıklarında karşıt konumlara yerleşmiyorlar, doğrudan ortam, konuya yaklaşım, ilişkiler onları benzeştiriyor, birbirine açıyor, bildik hale getiriyor artık konum da karışmaya başlıyor. Bu önemli bir iş... En netameli konuları bile tartışırken "tanış olma"nın getirdiği kolaylığı, farklı telaffuzlarda ortak bağlar yakalama arzusunu, iradesini gözlemlemek, ülke problemlerinin nasıl çözülmesi gerektiği konusunda ilham verici. Çünkü "çözüm" dediğimiz o sihirli sonuç, sadece muhkem retoriklerle, sadece "pazarlığa" dayalı bir akılcılıkla sağlanamaz. İşin arkasında insanî bir bağlam, paylaşım, hayatın sair alanlarından devşirilmiş ilişkiler gerekiyor. Sürekli "karşı taraf"ın 'hangi gizli amacın peşinde acaba, sözleri neyin örtmecesi olarak kullanıyor, buradaki komplo nedir,' yan sorgulamalarıyla takip edildiği bir kamusal müzakereden verimli bir son umut edilemez. Çünkü daha baştan güvensizliğe, o son denilen yere ulaşmanın ortak bir yolculuk olması gerektiğini görmemeye dayalı bir "ortak akıl" söz konusudur. Abant Platformu, insanları birbirine karşı gard almaktan, yanlış anlamaya hazır bir ruh haliyle kendi kamusuna yaslanmaktan alıkoyan, rahatlatan bir atmosferi inşa ederek işlevini yerine getiriyor. Abant ruhu denilen ve katılanların ortak olarak soluduğu o hava böylelikle soyut, mistik bir güzelleme olmaktan çıkıyor, somut, işlevsel bir mahiyet kazanıyor.

TOPLUMSAL DALGA MUHKEM DUVARLARA ÇARPTIĞINDA...

Türkiye'de vesayet ve demokrasi denildiğinde bunun neyi işaret ettiğini hemen herkes anlar. Demokrasi tarihimiz boyunca yapılan darbelerden, işe yaramaz siviller sözünden, göbeğini kaşıyanlara bırakılamayacak ciddi işler olarak siyaset ve iktidar anlatılarına kadar her şey bu vesayet ve demokrasi konusunu çağırır. Temelde mesele şu: Azgelişmiş ülkelerde memleketi yönetme, iktidarı kullanma, maddi ve moral kaynakları dağıtma bakımından bürokrasi kendisini neredeyse "ilahi olarak" görevlendirilmiş sayar. Çünkü en okumuş kesimdir, en ileri fikirlere sahiptir, kendi çıkarını takdir edemeyen "zavallı halk"ın geleceğini ona rağmen kurmak gibi çileli, hayli sevimsiz ancak onurlu bir işe soyunduğunu düşünür. Kendisini kutsar. İktidarı kullanma bakımından önünde sivil engellerin olmayacağını bilir. Onun gücünü sınırlayacak, denetleyecek başka kudretler yoktur. Danışacağı yegâne yer kendi ideolojisi ve elbette vicdanıdır. Bu kendi başına muktedir güç olma hali, sahiplerini daha mistik bir konuma sürükler.

Bir zamanlar Türkiye için de az gelişmiş ülke tabiri kullanılırdı. Altmışların, yetmişlerin siyasi tartışmalarından haberdar olanlar ister istemez bu aşağılayıcı ifadeyi analizlerde kullanma lüzumunu hissederler, az kelimesinin ötesindeki gelişmiş sözünden bir teselli çıkartmaya çalışırlardı. Fakat özellikle seksenlerden sonra Türkiye çok değişti. Bir klişe olarak değişim sözünün kullanım sıklığı bile hem arzuyu hem de yapılanları anlatmak bakımından önemlidir. Şehirler değişti, caddeler, sokaklar, evler değişti, kullanılan eşyalar değişti, okuryazarların sayısı, muhakeme biçimleri, ilişkiler dönüştü. Üretim ve tüketim alışkanlıkları geçmişten bütünüyle farklı hale geldi. Siyasetle bağlar kurma biçimi kabile asabiyesi yerine aklı muhakemeyi koydu. Tüm bu dönüşümün faili ve elbette nesnesi olarak insan unsuru da bambaşka bir mahiyet kazandı. Geçmişin edilgen, siyaseti kendi işi olarak görmeyen, vesayeti doğallaştıran, başka türlü olabileceğine dair aklında hiçbir istifham taşımayan insanı gitti, kendi hayatının, siyasetin, toplumsal ilişkilerin reşit insanı doğdu. Otomobil, pc kullanan, her gün siyasi müzakerelere ilişkin sayısız bilgiyle yüzleşen, kendi içinde ve sosyal çevresinde sürekli bunları tartışan, fikirlerini söyleyen bir insan tipinin artık vesayete evet demesi, kendini paranteze alması düşünülemez. Bu dönüşüm süreci yaşanırken tebaalıktan vatandaşlığa geçişte ilk adım "ben de varım" olur, ikinci adım ise "ben varım" olur. Siyasetteki toplumsal hayattaki vesayet ilişkilerinin tasfiyesi de "de" ekinin düşmesiyle tamamlanır. Böylece vasilerin yanına eklemlenerek tali bir fail olarak iktidarı paylaşmaktan, artık vasileri bütünüyle tasfiye ederek demokrasinin asli unsuru ve faili rolüyle iktidarı kullanan vatandaşlığa geçilmiş olur. Türkiye işte şimdi bu süreci yaşamaktadır.

Şunu görmek lazım. İktidar ilişkilerinin dönüşümü toplumsal ve ekonomik değişimle eş zamanlı olarak yürümez. Önce maddi şartlar teşekkül eder, sonra kendisine tekabül eden iktidar ilişkileri bir gecikmeyle ortaya çıkar. Çünkü bir geleneğe, kutsallığa, tartışılmazlığa dayalı olarak teşekkül etmiş bürokratik iktidar, elindeki imkânları ve araçları hemen bırakmaz, aksine çok çeşitli gerekçeler, aklileştirmeler, meşruluk kalıplarıyla "niçin kendisinin yönetmeye devam etmesi gerektiği" konusunda kamuoyunu etkilemeye çalışır. Bu yolda Machiavelli üstadımızı yâd eder, ahlaktan bağımsız bir siyasetle davranır, yöntemlerini de böyle oluşturur. Dün lüzum hissetmediği kamusal iletişime bugün önem verir. (Doğrudan bu dahi tasfiyenin önemli işaretlerinden birisidir) Vasiliği tasfiye edici toplumsal dalga iktidarın muhkem duvarlarına vurmaya başladığında sıra dışı, akıllara ziyan uygulamalara başvurmakta beis görmez. (Bu da yine tasfiyenin bir başka önemli işaretidir.) Ancak ne yaparsa yapsın toplumsal değişim ırmağının önünde duramaz, eşsiz vasilik konumunu şu veya bu şekilde bırakmaya mecbur kalır.

NEYİN MÜMKÜN OLDUĞUNU GÖRMEK ÖNEMLİ

Türkiye'de demokrasinin üzerindeki vesayet kurumları esner ve çatırdarken, kimi vasiler bunu AKP'nin bir işi, "oyunu" olarak görüyorlar. Bu onlara şöyle bir kurtarıcı düşünce ilham ediyor: Eğer AKP iktidardan giderse tekrar her şey eski mecrasına dönecek, vesayet devam edecek. AKP'nin bürokratik vesayete karşı siyasi duruşu elbette önemlidir, ancak bu AKP'deki siyasi elitlerin fantastik bir tercihleri değildir, aksine geldikleri toplumsal şartların onlara yüklediği kaçınılmaz bir ödevdir. Yarın siyasi iktidar değişse ve şu anda bürokrasinin işbirliği yaptığı çevreler bile iktidara gelseler, "iktidara gelmenin" toplumsal akılla kaçınılmaz uzlaşma gerektirme hali, o siyasi heyeti de dönüştürecek ve onlar da tıpkı AKP gibi vesayeti tasfiye işine kalınan yerden devam edeceklerdir. Türkiye siyasetinin vasilerinin anlamaları ve yüzleşmeleri gereken gerçek, aynadaki hayaller olarak partiler değil, onları oraya taşıyan asıl suret olarak toplumdur.

Abant Platformu'nda da ifade edildiği gibi, vesayet muhakkak sona erecektir. Ancak önemli olan toplumsal şartların analizi üzerinden "neyin mümkün" olduğunu açıkça görebilmek ve memlekete zarar ziyan vermemektir. Bu hem ahlakla ilişkilidir hem de ahlaktan bağımsız düşünenler için söyleyecek olursak, çıkarlarla ilişkilidir. Şartları yanlış okuyanlar, siyasetin bir imkân sanatı olduğunu bilmeyenler, akışa karşı kürek çekmeye çalışanlar hem kendilerini yorarlar, hem ülkeyi yorarlar, hem de olması gereken yerlerinden daha geriye düşerek dengeleri bozarlar. Kant 1874'te yazdığı bir makalede aydınlanmayı kişinin kendisini vesayete maruz kalmaktan kurtarmasıdır, der. Günümüz Türkiye'sinde sahte ve gerçek aydınlanmacıları bir de bu gözle değerlendirmek faydalı olacaktır. n.bostanci@zaman.com.tr / Zaman

M. Naci Bostancı

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.