Adaletin güven sorunu ve yargıdaki kara delikler

Türk yargısı bugün içinde bulunduğu tablo itibarıyla gerek yurtiçi ve gerekse yurtdışında beklenen güveni tesis edememiştir. AİHM'ce en fazla eleştirilen ve tazminata mahkûm edilen konular arasında Türk yargı kararlarının mevcut olması şaşırtıcı bir sonuç değildir.


Yargıya ait sorunların pek çok ayağı bulunmaktadır. Hukuk sisteminin doğurduğu ve sürekli tetiklediği kronik arızalardan tutun, yetersiz altyapı ve niteliksiz personele kadar ve ayrıca yargının içinde yuvalanmış olup yargının oksijenle temasını kendi emellerine aykırı gören ve bu uğurda reformlara doğrudan veya dolaylı direnen kara deliklere kadar birçok sorun, yargının ayağında adeta bir pranga gibi durmaktadır.

Yargıya yüksek perdeden bakanlar şunu bilir ki adaletin acziyetine çanak tutan, hakkın yolunu şaşırmasından memnuniyet duyarak bu kaotik ortamın devamından beslenen güç odakları, adaletin layıkıyla tecellisini isteyen zümrelerden ne acıdır ki daha güçlüdür. Bu nedenle adaletin içindeki kısır döngüyü kırmak bugüne kadar mümkün olmamıştır.

Yargıda zamanaşımına uğrayan ve bu haliyle 3-5 yıl içinde uğramasına kesin gözüyle bakılan binlerce dava olduğu sabit olmasına rağmen, ne yazık ki bu durum kimseyi endişeye sevk etmemiştir. Hiç kimse bu doğrultuda aktif bir gayret göstermediği gibi kimse bu durumun acilen söndürülmesi gereken bir yangın olduğunun bilincinde de değildir. Halk ise ne olup bittiğini bilmemekte, yalnızca ortaya çıkan tabloyu ibret nazarıyla izlemektedir. Duyarlı bir grup yargı emektarının mahcup bir serzenişinden başka bir itiraz sesi de duyulmamaktadır. Bu nedenle sistem, yıllarca uyumaya terk edilmiş bir görüntü halindedir.

KARA DELİKLER

Adaletin yolunu şaşırmasının teknik sorunlarını bir yana bırakırsak yargının kara delikleri dediğimiz gölge irade, reform taleplerine inanılmaz bir direnç göstermektedir. Bu grup, sistemin mevcut kevgire dönmüş herc ü merc halinin devamını çıkarlarına uygun görüp her türlü köklü reformu doğrudan veya dolaylı olarak engellemeye çalışan güç odaklarıdır. Bunlar ne yazık ki yargı aktörleri arasında bulunmaktadır. Bunların yargı dışında kökleri de henüz iş başındadır.

Yargının ekonomik özgürlüğünü elde etmemiş oluşu, bir başka sorunlar yumağını beslemektedir. Ekonomik özgürlüğün tesisi yönünde henüz oluşmuş bir kamuoyu iradesi de mevcut değildir. Güvensizlik üzerine inşa edilen bir devlet sisteminde yargıya ancak bu kadar itimat edilmiştir. Bir mahkemenin fizikî ihtiyaçları idarî görevleri ağır basan bir başsavcıya verilmesi kamuoyunda rahatsızlık oluşturmamaktadır. Kendi eksiğini kendi iradesi ile gideremeyen bir kurum bağımsız olabilir mi? Kendi kâtibinin üzerinde tasarrufu olmayan bir mahkemeye bağımsız demek ne kadar mümkündür? Bir komisyon başkanının, aralarında husumet bulunan bir hâkimin elindeki tüm nitelikli personeli alarak onu başarısızlığa mahkûm edebilmesi işten bile değildir bu sistemde. Bu nedenle mahkemelerin bağımsızlığı sadece anayasada bir temenniden ibarettir.

Yargıda yükselmenin en büyük referansı olarak ne yazık ki itaat kültürünün olduğu kanaati yerleştirilmiştir. Bu durum ise mevcut kronik yapının değişmemesinin en büyük sloganı ve güvencesidir. Sistem, yargıyı oksijenle buluşturacak derin solukları kendi merkezinden uzak tutmak suretiyle kaotik bekasını bu şekilde temin etmektedir.

Bir dava sürerken yargıçların yetkisinin veya görev yerlerinin değiştirilmesi doğal yargıç ilkesini ihlal anlamına gelirken, bu kavrama en sadık olması gereken kurumlar, bu ilkeyi en rahat çiğneyen kurumlar haline gelmiştir. Yargıçların talepleri ve yetenekleri yetkinin dağıtılmasında dikkate alınan bir unsur olmadı bugüne kadar. Acı ama bu vahim sonucu üreten gerçeklerdir bunlar.

Geçmişte 8 yıllık bir hukuk hâkimi kendi talebi olmaksızın bir ceza mahkemesine adeta cezalandırılırcasına atanabilmekteydi. Sonuçta uzmanlaşmış bir personeli hiç ilgisi olmayan bir başka birime kaydırmanın yargının emeğini heba etmek anlamına geldiği herkesçe bilinmekle birlikte bu sonucu acımasızca sahiplenen bir zihniyetle yargının düzlüğe çıkması beklenemezdi. Nasıl ki idarî yargıcı adli yargıda istihdam edemiyorsak belki geçiş makası olarak ondan daha ağır ve külfetli olan hukuk mahkemesinden ceza mahkemesine de atama yapılmamalıdır. Bu, insan kaynaklarına saygının bir gereğidir.

Nitekim öyle olaylar vukua gelmiştir ki insan aklının bunu sindirmesi mümkün değildir. İki mahkemeyi kendi aralarında rızai olarak paylaşmak isteyen iki yargıcın taleplerinin tam aksi istikametinde yetkilendirme yaparak onları hiç hesaba katmamanın mantığını kavrayabilirsek yargının içine düştüğü durumu çözebiliriz sanırım.

Sistem kendi içinde birtakım insanların vazgeçilmez hale gelmesine yol açacak kapıları kapamıştır. Örneğin bir maliye müfettişi veya SPK uzmanının kurumdan ayrılması büyük bir kayıp olarak görülür ve kurumda kalması için azami çaba sarf edilir. Bunun nedeni, yetişmiş personelin yerini yenileri ile doldurmaktaki güçlüklerdir. Çünkü uzmanlaşmak belirli bir birikimi gerektirir. Oysaki yargıda yargıçların tümünün bilgi birikimi ve meslekî deneyimi istisnalar hariç birbirinin hemen hemen aynıdır ve hemen hemen hiç kimse alanında uzmanlaşmadığı için kimse de bakanlık için vazgeçilmez hint kumaşı değildir.
 
Kurumlarda bir kural vardır. Zaman ve kıdem ilerledikçe işin emek kısmı azalır. Bunun yerini tecrübenin ön plana geçtiği daha çok diğer personelin yetişmesi ve takibinin ağırlık kazandığı bir iş yükü alır. Ancak yargıda durum tam tersidir. Kıdem arttıkça işin hamallığı da artmaktadır. Oysaki olması gereken, kıdemle birlikte vasıfsız işlerin terk edilmesi ve yine tecrübenin alt birimlere aktarılması ile denetim ve gözetim sorumluğunun ön plana geçmesidir. Yani 20 yıllık bir hâkim, hâlâ karardaki yargılama giderinin hesaplanması ile veya jandarmaya yazılacak müzekkere ile meşgul oluyorsa yargının hızlandırılması mümkün değildir. Bu görevler daha alt birimlere yaptırılmalıdır. Hâkim yardımcılığı diye bir kavram bizde yoktur. İstanbul'da bir hâkim yılda 5000 (beş bin) davaya bakmak zorundadır. Bunun insan aklıyla bağdaşır bir yanı olabilir mi? Bu tablo o mahkemelerden sistemin ümit kestiğinin bir işaretidir. Ne yazık ki -bu sistemde- 15 yıllık hâkimin 1 yıllık bir hâkime verimlilik açısından bariz bir üstünlüğü yoktur. Bu yüzden hukuk kendi kalıplarını aşamamaktadır. Sistem buna izin vermemektedir.

Her kurumda çalışan bir personel için yol haritası şudur. Önce en sade ve basit işlerden başlanır, her geçen zaman daha karmaşık problemlerle yüz yüze gelinir. Bu denklemde zaman, tecrübe ve nitelikli iş, doğru orantılıdır. Oysaki yargıda bu tablo çok farklıdır. Müebbet cezası veren ağır ceza mahkemelerine kuradan hâkim atanabilmekte, bunun yanında ağırlıklı olarak para cezası ve cezanın ertelenmesi ile uğraşılan sulh ceza mahkemelerinde 15 yıllık hâkimler istihdam edilmektedir.

Yargıyı ideolojilerin kavga arenasına dönüştürme gayretleri boşa çıkarılmak zorundadır. Bugün birtakım güçler yargıyı maşa olarak görmeye devam etmektedir. Oysaki yargı herkesin ve her kurumun dışında ve üzerinde, herkese eşit mesafede olmak zorunda olan bir kurumdur. Yıpranmış bir yargı ülkeyi belirsiz rüzgârların önünde savunmasız bırakır.

Siyaset dahil tüm kurumlar yargıyı ayak bağı olarak değil, ülkede yaşayan tüm fertlerin sığındığı son liman olarak görmelidir. Yargının güçlendirilmesi birtakım kara deliklerin kâbusu olsa da bunu elbirliği ile yapmaya mecburuz.

YAPILMASI GEREKEN ACİL REFORMLAR

Bugün yeni anayasa ile oluşan yeni HSYK, yargı için bir umuttur. Yapılması gerekenler bellidir. Öncelikle yargının büyük şûrası toplanmalı ve yargının net bir fotoğrafı çekilmelidir. Kanayan yaranın en yoğun olduğu alanlar tespit edilmeli ve reform neşteri buralara emin bir şekilde indirilmelidir.

Yargıçların birey oldukları unutulmadan onların iradelerine önem verilmeli ve onların görüş ve düşünceleri doğrultusunda reformların yol haritası çizilmelidir. Sonuçta işin mutfağı onlardan sorulur. Onlarsız tüm reformlar sakat olmaya mahkûmdur. Yargıçları tedirgin eden ve adaletten sapma sonucunu doğuracak anlamsız uygulamaların acilen terk edilmesi gerekmektedir ki bunu ayrı bir makalede ele alabiliriz.

Yargının kara deliklerini ayıklamanın yolu, yargının sorunlarını kamuoyu önünde tartışmaktır. Kapalı kapılar ardında yapılacak tartışmalar birçok reformu tehlikeye atabilir. Bu nedenle sorunlar kamuoyu ile birebir paylaşılmalıdır.

Yargıdan kesinti yapılarak ekonomik düzlüğe çıkılamaz. Bir yargıç bir gününü feda ederek ve dağ taş gezerek yapmış olduğu bir keşif nedeniyle 20 TL ücret almaktadır. Üstelik almış oldukları keşifler için bir limitten sonra kota konulmuştur. Bu anlayışla yargının sorunları çözülemez. Kamuda bugün birçok personel fazla mesai ve nöbet ücreti alırken yargıçları zaman mefhumu gözetmeksizin çalışmaya ve ağır ve yıllanmış dosyalar arasında kaybolmaya mahkûm etmekle yargının sorunları çözülemez.(Zaman)


Necati DAŞTAN HÂKİM, ORDU ADLİYESİ

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.