Hukuk devletinde teröre dur demek
Bireyseniz güç de kullanamazsınız ve hukuk devletinde yargıya gidersiniz. Ancak sorunla karşı karşıya kalan devlet ise, kamu kudreti kullanıcısı olarak zor kullanma yetkisine sahip olsa da, bu yetkisini hemen kullanmak istemez. Toplumsal mutabakatla kamu kudreti kullanımı yetkisine sahip kılınan devlet, esas itibariyle emir ve yasakları ihlal edenlere karşı güç kullanmalıdır. Toplum huzuru, kamu barışı ve düzeni için doğru olan da budur. Bu güç kullanımının şekil ve şartları, hukuk devleti ilkesinin geçerli olduğu sistemlerde önceden anayasa ve kanunlarla gösterilir. Hukuk kurallarına uyulmadığı takdirde, hukukun gösterdiği yol ve yöntemler devlet tarafından işletilir. Sorunu hemen çözmek mümkün olmayabilir. Ülkeyi, devletin kamu kudretini kullanım yetkisini ve hukuk düzenini tanıyıp kural ihlal edenle uğraşmak başka, devletin kamu kudreti kullanımına baş kaldırmak ve ülkenin güvenliği ile bütünlüğüne göz dikmek başkadır. Her durumu aynı kapsamda değerlendiremezsiniz. Her ikisine aynı hukuk kuralı ve metodu uygulayamazsınız. Ancak her ikisinde de, demokratik hukuk devleti modelinin birey ve sivil toplum örgütlerine tanıdığı tüm hak ve hürriyetlerin kullanılması mümkündür. Hatta ülkeyi ve devleti karşısına alanlar, demokratik hukuk devletinin sağladığı tüm imkanlardan fazlası ile de yararlanırlar ve kendilerini haklı gördüklerinden, kabul etmedikleri, mağdur edildiklerini düşündükleri sistemin külfetini hiç yüklenmeden, nimetlerini sonuna kadar kullanırlar.

Bu durumda demokratik hukuk devleti ne yapmalı ve yapmamalıdır? Devlet, adına “terör” denilen bu sorunu olağan hukuk kuralları ve yöntemleri ile çözmeye çalışır. Aşağıda tanımını vereceğimiz “terör” kavramının toplumu derinden rahatsız etmediği, bireylere acı verse de henüz kaygı ve korkunun toplumun tümünü veya bir kısmını etkisi altına almadığı, meselenin “tuzak”, “huzur bozmaya yönelik münferit eylemler”, “dış mihrakların desteğinden cesaret bulan birileri”  olarak değerlendirildiği aşamada, yapılan bu tür tespit ve tartışmalarla zaman harcanabilir. İşin netleştiği, terör eylemlerinde bulunanların ne istediklerini pervasızca ortaya koydukları, ülke sınırlarının önemli bölümünün ateş topuna dönüştüğü aşamaya geçildiğinde ise, “akan kan yerde kalmayacak” ve “hesabı sorulacak” sözlerinin yerine, artık akılcı kural ve kesin yöntemlerin tercihi ile hareket edilmesinin gereği tartışılmamalıdır. Dış mihrak ve destek her zaman vardır. Çıkar dengesi üzerine kurulu uluslararası ilişkilerde devletler, menfaatleri uğruna dost gördüğü devletin karşısında yer alabilmekte, görünürde birlikte hareket etseler bile dost devletin aleyhinde yapılan faaliyetleri destekleyebilmektedir. Bu olumsuzluk sadece Türkiye Cumhuriyeti için değil her devlet için vardır. Güçlü olmak, ayakta kalmak ve gerektiğinde vatandaşın canını ve malını korumak, bir hukuk devletinin en önemli sorumluluğudur. Bölgesel güç olma iddiasında olan devletler yönünden bu sorumluluğun ağırlığı artar. Aksi halde, sahip olduğunuzu söylediğiniz güç ciddiye alınmayacağı gibi, caydırıcılık özelliğini de kaybedecektir. Şüphesiz ki caydırıcılık fonksiyonunda fiili güç kullanımı en son tercihtir. Ancak şartlar oluştuğunda, devletlerin menfaatlerini korumak uğruna değişik boyutlarda fiili güç kullanımına başvurdukları görülmektedir. Buradaki fiili güç kullanımı, hukuki yararların korunmasında başvurulan bir tür meşru savunmadır.

Aşağı yukarı herkes, kimin ne istediğini, özde ne derece samimi konuştuğunu, neyi amaçladığını, hangi hedefe koştuğunu, yaptıklarını hangi gerekçelerle doğru gördüğünü ve göstermeye çalıştığını bilmektedir. Artık şehit cenazesi kaldıran terör mağduru görmek istemiyoruz. Yalnızca istemekle olmaz. “Hukuk devleti” ilkesinin gereklerinden ayrılmadan, terör eylemlerini önlemek, suçu ve suçu işleyeni cezalandırmak gerekir. Hukuk devleti olmanın gereği ve mahareti de budur.

Hukuk devleti, “kişi hak ve hürriyetleri” kavramı nedeniyle otoritenin engeli gibi gözükse de, emir ve yasaklar ile yaptırımların uygulanması suretiyle düzenin korunması gerekir. Demokratik hukuk devleti, suçu ve suçluyu koruyan bir sistem olarak gösterilemez. Bir hukuk devletinin, birey ve toplumun korunan hukuki yararları adına önleyici ve adli kolluk faaliyetlerinde bulunması doğaldır ve kendisinden beklenendir. Yazımızı, terörün tanımını vererek bitirmek istiyoruz.

Terör, “cebir-şiddet ve/veya tehdit kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme yöntemlerinden birisiyle, Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, iktisadi, sosyal, laik düzeni değiştirmek, Devletin Ülkesi ve Milleti ile bölünmez bütünlüğünü bozmak, Devletin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devleti zayıflatmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri kısmen veya tümü ile ortadan kaldırmak, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini, kamu barışını veya genel sağlığı bozmak amacıyla silahlı suç örgütüne mensup kişi veya kişiler tarafından işlenecek suç teşkil eden eylemlerdir.” şeklinde tanımlanabilir. Bu tanım çerçevesinde terörü önlemek, terör ve terör amacıyla işlenen suçların faillerine ulaşıp adalet önüne çıkarmak amacıyla hukuk kurallarındaki eksiklikleri gidermek ve kuralları ayırım yapmaksızın eşit şekilde uygulamak gerekir.


Prof. Dr. Ersan Şen - Haber 7

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.