Şiddet sona ererken yeni anayasa için umutlanabilir miyiz?
LEVENT KÖKER

Benzer sorunların târihî olarak sergilediği örneklere baktığımızda, şiddetin bütünüyle sona erdirilmesi mümkün değil. Ancak, şiddetin Kürt sorunu ile ilgili her türlü mâ'kûl müzâkereyi engelleyen bir yoğunlukta yaşanmasının önüne geçilmesi mümkün. Türkiye bugün bu yola girmiş görünüyor. Şu ânda yaşanmakta olan süreçte izlenen yolun sâdece iktidar partisinin siyâsî tercihleriyle sınırlı kalmayan bir “devlet politikası” olarak sunulması bu bağlamda özellikle anamuhalefet partisi CHP'nin ve sorunun siyâsî temsil kapasitesi bakımından kilit aktörlerinden biri olan BDP'nin yer yer açık desteği gerçekten umut verici. Bu, hâfızam beni yanıltmıyorsa daha önce hiç oluşmamış bir mutabakat. Bu öyle bir mutabakat ki, Kürt sorununun şiddet boyutundan en çok canı yanan insanların, canı yanmak ne kelime, canından can gitmiş olan annelerin desteğini de içeriyor. Dolayısıyla, işi şu veya bu tür bir milliyetçi hamâset içinde yeniden boğuntuya getirmek isteyen marjinal kesimlerin bu umutlu süreci baltalama şansı bu kez iyice zor görünüyor.
 
Bununla birlikte, dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta var. Tarhan Erdem, geçen gün Radikal'deki köşesinde, Öcalan'ın süreci, silâhtan arındırılmış bir müzakerenin başlaması için önşart olarak gördüğünü, buna karşılık hükûmetin yaklaşımında silâhların bırakılmasının sanki asıl amaç gibi düşünüldüğünü belirtiyor ve iki yaklaşım arasındaki farka dikkat çekiyor.
 
Bu çok önemli bir nokta. Gerçekten bu, yine Tarhan Erdem'in belirttiği gibi, kamuoyu önünde ortaya konan bir üslûb farkından ibâret olmayıp, işin esâsıyla da ilgili bir fark ise, o zaman sürecin başarı şansı azalacak demektir. Neden mi? Çok yalın bir deyişle, şiddet ve dolayısıyla bunun bir tarafı olarak PKK, Kürt sorununun bir boyutu.
 
İlk şiddet eyleminin târihlendiği 1984'ten bu yana kaçıncı defadır söyleniyor bilmiyorum. PKK, Kürt sorununun bir uzantısı, dolayısıyla PKK ile birlikte düşünülen şiddet boyutunun izâle edilmesi, Kürt sorununun çözümü anlamına gelmiyor. AK Parti iktidarının Kürt sorununun sosyal ve kültürel boyutlarıyla ilgili olarak ve pek çok engelleyici faktöre rağmen gerçekleştirdiği “açılımlar” da sorunu çözmekte yeterli olmamıştır. Çok net olarak Türkiyeli Kürtlerin “anadil olarak Kürtçe” ve “demokratik özerklik” olarak dile getirilen talepleri ve bunların uzantısı olabilecek somut reform ve uygulamalar üzerinde gerçek bir çözümün hayata geçirilmesi gerekiyor. Dolayısıyla, şiddetin izâlesi, Kürt sorununun asıl (siyâsî, hukukî) boyutlarının daha ma'kûl bir müzakere içinde ele alınmasını mümkün kılmanın ötesinde bir anlam taşımamaktadır. Bu görülmediği takdirde, sorunun şiddet boyutuyla ilgili başarı şansı da ya yoktur ya da gelip geçici olmak durumundadır. Bu da bizi Kürt sorununun asıl çözüm ayaklarının nerede aranması gerektiği noktasına getiriyor. Burada da biliyoruz ki yeni bir anayasa olmadan, alt seviyedeki kanunlarla ve diğer mevzuat değişiklikleriyle ve bunların destek verdiği bâzı “açılım” uygulamalarıyla sorun çözülememektedir. Dolayısıyla, “Türk milliyetçiliği”nin belirlediği bir devlet felsefesine değil, bireysel hak ve özgürlükleri farklı kimliklerin varlığına eşit saygı ilkesiyle bütünleşik bir biçimde temel alan yeni bir siyasî birlik formülüne ihtiyacımız vardır. Bu ihtiyacın giderilmesinin iki önemli anahtarından biri Türkçe dışındaki dillerin hem “anadil olarak okutulması/öğretilmesi”, hem o “anadillerde eğitim” ve hem de kamusal alanda (örneğin bazı yer adlarının Türkçe ve Kürtçe yazılması gibi şu ân var olan uygulamalarda görüldüğü üzere) kullanılabilmesi gibi hususların sağlanmasıdır. Diğer önemli anahtar ise yerel yönetimlerin yeniden düzenlenerek, Türkiye'nin de hedeflediği AB ülkelerinin pek çoğunda var olan düzeyde adem-i merkeziyetçi bir yapıya kavuşturulmasıdır. Bu da, çoğu kez zannedildiği ve bazı yüksek yargı kararlarına da hiç de yerinde olmayarak yerleştirildiği gibi Türkiye'nin “üniter yapısı”nın tasfiye edilmesi anlamına gelmez.
 
Bugün sâdece İspanya değil İtalya ve Fransa gibi üniter yapılı devletler yasama yetkisine sâhip bölge meclislerinin yer aldığı bir düzen kurabilmişlerdir. Bunun Türkiye'de de yapılması, yine kaçıncı defadır söyleniyor bilmiyorum, sâdece Kürt sorununun çözümü için değil, bir bütün olarak Türkiye'de demokratikleşmenin genişlemesi ve derinleşmesi için elzem olan bir husustur. İşte şimdi asıl soruya geliyorum: Hem Kürt sorununun çözümü, hem de Türkiye demokrasisinin daha ileri bir seviyeye doğru gelişmesi bakımından zorunlu yeni bir siyasî berâberlik anlayışı üzerine kurulu yeni bir anayasal düzen için bugün gelinen nokta ne vaad ediyor?
 
Hemen söyleyeyim: Şiddetin izâlesi konusunda bu defâ Öcalan'la açık açık bir müzakere süreci yaşanıyor. Sürecin görece alenî olması çok önemli. Bildiğim ve görebildiğim kadarıyla MHP dışında sürece tepki gösteren siyasî veya toplumsal bir kesim yok. Daha da önemlisi CHP, şöyle veya böyle, sürece destek veriyor ve bence kilit nokta da bu destek. Çünkü CHP, eğrisiyle, doğrusuyla, Türkiye'nin AK Parti iktidarının on küsur yılı boyunca yaşadığı ve hâlen de devam ettiğini varsayabileceğimiz “kutuplaşma” ve “gerelim” bağlamında en önemli siyasî aktör. CHP'nin bu süreçteki desteği iyi değerlenir ve gerçekten şiddetin izâlesinde başarı sağlanma noktasına gelinebilirse, bu aynı zamanda devam etmekte olan yeni anayasa çalışmaları sürecinde AK Parti-CHP yakınlaşmasına ve bu yakınlaşmanın BDP'yi de etkileyip kendisine çekmesine yol açabilir. Bu ihtimal de, Türkiye'yi yukarıda sözünü ettiğim türden demokratik bir yeni anayasaya kavuşma yolunda, şimdi var olan kötümser veya umutsuz ve endişeli bekleyişlerden kurtarır. İhtimalin gerçek olabilmesi içinse CHP'nin Kürt sorununa yönelik özgürlükçü ve demokratik bir tavır alabilmesi gerekmektedir. CHP bunu yapabilir mi?
 
Bu sorunun cevabını bekleyip göreceğiz ama, önceden söylenmesi gereken şey şu: Şimdi “yapabilir” ve “yapmalı”! İşte, şiddetin izâlesi, CHP'nin Kürt sorununun yeni anayasadan başlayarak gelişecek kapsamlı çözümünde aktif ve olumlu bir siyâsî aktör olarak yer alabilmesini sağlayacaktır. CHP'nin sürece verdiği destek, yeni anayasa ve diğer reformlar konusunda da geliştirilebilirse, Türkiye'nin çok hayatî önemde bir sorunu çözmesi de gerçek olabilecektir. “Türk milliyetçiliği”nin yanlış yaklaşımlarında ısrar edenlerin de böyle bir süreçte dışlanacağı âşikardır. Doğru yaklaşım ne güzel vecîz ifâde edilmiştir: “Hayır sulhtadır (…) sulh temin etmek gerekir. Bunun için de elden gelen her şeyin yapılması, gerekirse kan kusulması ama ‘kızılcık şerbeti içmiştim' denilmesi gerekir.” Bu yaklaşımın gâlib gelmesi ve bu gâlibiyetin yeni anayasayla taçlandırılması temennimizdir.


Zaman

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.