Uzlaşma Komisyonu’na yeni anayasa için öneriler


Prof. Dr. ERGUN ÖZBUDUN

Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi

Geçen haftaki yazımda (Star, Açık Görüş, 25 Eylül 2011) yeni Anayasanın yapımına ilişkin olarak, TBMM Başkanı Sayın Cemil Çiçek’in daveti ile bir araya gelen 24 anayasa hukuku profesörünün katılımıyla 19 Eylül günü yapılan toplantıda da ağırlıklı olarak tartışılan yöntem sorunlarının bir bölümü üzerinde durmuştum. Toplantıya katılanların çok büyük çoğunluğu, Türkiye’nin kısmî bir anayasa değişikliğine değil, tümüyle yeni ve demokratik bir anayasaya ihtiyaç duyduğu, toplumun beklentilerinin de bu yönde olduğu hususunda birleşmiştir. Bu anayasanın nasıl bir organ tarafından yapılması gerektiği konusunda ise iki farklı görüş ortaya çıkmıştır. Toplantıya katılanların çoğunluğu, 2011 seçimleriyle oluşan TBMM’nin oy kullanan seçmen kitlesinin yüzde 95’ini temsil etmesi itibariyle güçlü bir temsilî nitelik taşıdığını, bu meclisin tümüyle yeni bir anayasa yapmaya hukuken de yetkili olduğunu savunmuştur. Buna karşılık, oldukça önemli sayıda katılmacı, olağan TBMM’nin tümüyle yeni bir anayasa yapamayacağını veya yapmaması gerektiğini, bunun özel olarak seçilmiş bir kurucu meclis veya anayasa meclisi tarafından yapılmasını, bu meclisin belki bir takım korporatif unsurları (sivil toplum kuruluşları temsilcileri, v.s) da ihtiva etmek üzere barajsız nispî temsil sistemiyle seçilmesini savunmuştur. Şahsî görüşümün, mevcut TBMM’nin tümüyle yeni bir anayasa yapabileceğinden yana olduğunu, geçen haftaki yazımda gerekçeleriyle belirttiğim için, bu konuya tekrar dönecek değilim.

Kurucu Meclis çıkmazına çözüm

Ancak, çoğunluk görüşünden yana olan bazı katılımcılar, bu tartışmalara kesin bir son verebilmek için, ya yürürlükteki Anayasanın 175’inci maddesine, 24. Dönem TBMM’nin kurucu meclis sıfatıyla yeni bir anayasa yapmaya yetkili olduğunu belirten bir hüküm eklenmesini, ya da Meclis Genel Kurulu’nun bu yönde bir parlâmento kararı almasını savunmuşlardır. Kanaatimce, bu yollardan birine başvurulmaksızın da, TBMM’nin yeni bir anayasa yapma çalışmalarını yürütmesi mümkündür. Demokratik bir ülkede aslî kurucu iktidarın yegâne sahibi halk olduğuna göre, onun seçilmiş temsilcilerinin, özel bir yetkilendirme olmaksızın da, tümüyle yeni bir anayasa yapmalarının mümkün olması gerekir. Ancak gene de, bu tür tartışmalara son vermek için özel bir yetkilendirmeye siyaseten ihtiyaç duyulursa, bunun bir TBMM kararı ile gerçekleştirilmesi, daha pratik bir çözüm olacaktır. İspanya anayasasının yapım sürecinde de bu yol izlenmiş, olağan bir yasama meclisi olarak seçilmiş olan Cortes, ilk oturumunda bir kurucu meclis olarak çalışmaya karar vermiştir.

Anayasa hukuku literatüründe kısmî anayasa değişiklikleri ile tümüyle yeni bir anayasa yapımı arasında bir ayrım yapılmakla ve bu husus 19 Eylül toplantısında bazı katılımcılar tarafından dile getirilmekle birlikte, bu ikisini ayıran sınırın pek net olmadığını belirtmek gerekir. Olağan şekilde seçilmiş yasama meclisi, yürürlükteki anayasanın değiştirilme kurallarına uygun olarak o anayasanın bütün maddelerini değiştirdiği takdirde (ki, bunu yapabileceğine kimse itiraz etmemektedir), bu, yeni bir anayasa değil de, mevcut anayasanın değişikliği olarak mı adlandırılacaktır? Kanaatimce bu görüş, aşırı derecede pozitivist, ya da esası şekle feda eden şekilperest bir yorumdur.

Geleceği ipotekleyemeyiz

Bu konuda karşılaşılabilecek en önemli sorun, yürürlükteki anayasanın, 1982 Anayasası gibi, değiştirilemez hükümler ihtiva etmesi durumudur. Böyle bir durumda, yeni anayasayı yapacak olan olağan yasama meclisi bu sınırlarla bağlı kalmak zorunda mıdır? Bu konuda da şahsî görüşüm, değişmez kuralların ancak manevî bir değerinin olduğu, ama hukukî bağlayıcılığının bulunmadığıdır. Hiçbir kuşak, kendisinden sonra gelecek kuşakları ebediyen bağlama yetkisine, ne hukuken, ne siyaseten, ne ahlâken sahiptir. Toplum hayatında da, devlet hayatında da “ebedi kurallar” olamaz. Ebedi kurallar mevcut olsaydı, meselâ Mısır’ın bugün hâlâ firavunlar tarafından yönetiliyor olması gerekirdi. ABD’nin ilk Başkanı George Washington’un dediği gibi, “gelecek kuşakların bizden daha az akıllı ve daha az erdemli olacaklarını varsaymak için hiçbir sebep yoktur.”

“Ebedî kurallar” kavramını Türkiye bağlamında savunmak daha da mantık dışıdır. 1982 Anayasası’nın ilk üç maddesine (bazıları yorum yoluyla, bunları değişmez ilan eden 4’üncü maddeye de değişmezlik izafe etmektedir) değişmezlik vasfı veren irade, 1980 darbesini gerçekleştiren beş generalin iradesidir. Bu iradeye neredeyse kutsiyet atfetmek, halkın serbestçe seçilmiş temsilcilerinin nitelikli çoğunluğunun hattâ oybirliğiyle bile bu hükümleri hiçbir zaman değiştiremeyeceğini ileri sürmek, akıl ve mantık sınırlarını zorlamaktadır. Bu maddelerde ifade edilen değerler, zaten Türkiye halkının çok büyük çoğunluğunun içtenlikle benimsediği değerlerdir. Onların korunması için böyle yapay zorlamalara başvurulmasına ihtiyaç yoktur. Bu nedenle, önümüzdeki günlerde çalışmaya başlaması beklenen Uzlaşma Komisyonu, daha işin başlangıcında bu maddelerin değişmezliğini ilan ederek kendisini kırmızı çizgiler içine hapsetmemeli, her türlü demokratik öneriyi serbestçe tartışmalıdır.

Komisyonun çalışma usulü

Uzlaşma komisyonunun Anayasa ve TBMM İçtüzüğünde yeri olmadığı bilinmektedir. Dolayısıyla toplantıda bazı katılımcılar, bu komisyona resmî bir nitelik kazandırılması için, görev, yetki ve çalışma usullerinin bir kanunla veya içtüzükle düzenlenmesi gerektiğini savunmuşlardır. Bu, şüphesiz mümkün olmakla beraber, hukuken zorunlu değildir. 2001 Anayasa değişikliği sürecinde oldukça başarılı şekilde işleyen Partiler Arası Uyum Komisyonu’nun da mevzuatta yeri yoktu, ama o zaman bu bir itiraz konusu olmamıştı. Şimdi kurulacak Uzlaşma Komisyonu da, kendi çalışma usullerini kendisi belirleyebilir. Zaten hukuken bu komisyonun çalışmaları bir ön-hazırlık mahiyetindedir. Sürecin devamında, Anayasanın 175’inci maddesine uygun olarak, değişiklik teklifinin TBMM üye tamsayısının en az üçte birinin imzasıyla verilmesi ve gene 175’inci maddesindeki usule uygun olarak görüşülmesi ve karara bağlanması gerekmektedir. Aynı nedenle, Uzlaşma Komisyonu kararları, sürecin daha sonraki aşamaları bakımından bağlayıcı nitelikte değildir. Son sözü, elbette TBMM Genel kurulu söyleyecektir.

Toplantıda, BDP’nin Uzlaşma Komisyonu çalışmalarına katılıp katılmayacağı da görüşme konusu olmuştur. Bu konuda söz alan bütün katılımcılar, BDP’nin Komisyona katılmasının, özellikle Kürt sorununun çözümü açısından çok yararlı olacağını ifade etmekle birlikte, çoğunluk, bu parti çalışmalara katılmayı reddettiği takdirde de, komisyon çalışmalarının sürdürülmesi gerektiğini ifade etmişlerdir. Aksi halde seçmen kitlesinin yüzde 6’sını temsil eden bir partinin, yüzde 94’ün isteği hilâfına, ülkenin en hayatî bir sorununun tartışılmasını engelleyebileceği gibi, kabul edilmesi mümkün olmayan bir sonuç ortaya çıkacaktır.

Katılmacıların ağırlıklı olarak dile getirdikleri bir husus da, bir yandan anayasa çalışmaları sürdürülürken, ona paralel olarak ve onun sonucu beklenmeksizin, kanunlar düzeyindeki mevzuatımızda demokratik iyileştirmeler yapılmasıdır. Başka bir yazımda değinmeyi umduğum gibi bu reformlar, sadece demokrasimizin bazı önemli eksikliklerini ortadan kaldırmakla kalmayacak, anayasa çalışmalarını da kolaylaştıracak bir karşılıklı psikolojik güven ortamını da yaratabilecektir.

ergun.ozbudun@gmail.com

Star
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.