Yeni anayasa için bir 'kimlik' dipnotu
 


Prof. Dr. Erol Göka
Konya Üniversitesi, Meram Tıp Fakültesi Psikiyatri Öğretim Üyesi


 
Bu mutabakat, hak ve özgürlükler temelinde bir arada yaşama iradesi ortaya koyan özgür ve eşit bireylerden oluşan yeni bir millet tanımını da mümkün kılacaktır. Buraya kadar tamam ama bir imparatorluk bakiyesi olan bu ülke insanları, farklı etnisitelerin ve buna bağlı olarak farklı anadiller topluluklarının üyesi, bu nedenle mutlaka yeni anayasada etnik kimliklerin nasıl yer bulacağının da içerilmesi gerekiyor. Aksi halde sürekli olarak "eşit ve özgür yurttaşlar"dan bahseden ama pratikte Türk kimliği ve Türkçeden başkasına yer tanımayan, eskisini pek de aşamayan bir metinle karşı karşıya kalırız. Bu konunun iyi anlaşılabilmesi için etnik aidiyetin ve anadilin bireyin kimliğinde ne kadar yer tuttuğu üzerinde durmamız gerekiyor. 
"Kimlik", bir kişi veya grubun kendisini tanımlamaya ve kendini diğer kişi veya gruplar arasında konumlamaya yarayan bir resim veya adrestir. Bizim kendimiz olduğuna inandığımız şeyle onların bizi nasıl gördüklerine dair etkileşimleri ve gerilimleri içeren bir resim; bizimle başkaları arasındaki mesafeleri, çekişmeleri, düşmanlıkları, dostlukları gösteren psiko-sosyal bir yere işaret eden bir adres... Birey ve insan toplulukları bu adresin gösterdiği hanelerde ikamet ediyorlar, kimliğinden soyutlanmış "birey" diye bir varlık yok. Yeni anayasa metni üzerinde konuşurken, "eşit ve özgür birey" gibi genellemelerle yetinmemek, mutlaka kimlik kavramının işaret ettiği bu adrese de uğramak zorundayız. 

Bir kişinin kimliğinin nelerden müteşekkil olduğunun araştırılması, oldukça karmaşık. Sosyal psikologlar kimliği bireysel ve sosyal olmak üzere iki boyutta inceliyorlar. Kimliğin bireysel boyutunun özünde "bir kişinin kendisi hakkında sahip olduğu enformasyonları örgütleyen bir şema" diye tanımlayabileceğimiz "benlik" kavramı yer alıyor. Benlik kavramı, yani kendimize dair sağlam bir algımız oluştuğunda mutlaka "öz-saygı" ve "kendini sunma" ile ilgili öğeler de bulunuyor. Hepimiz insan teki olarak, kendi kimliğimizi ortaya koymak ve kimliğimiz nedeniyle saygı görmek istiyoruz. 
Kimliğin sosyal boyutu, içine doğduğumuz, içinde yaşadığımız topluluk yaşantılarının bize kattıklarından oluşuyor. Kimliğimize katılan birçok topluluk yaşantısına sahibiz ve bunlar insanlar arası ilişkilerde üstlendiğimiz rolleri belirliyor. Tuttuğumuz takım, doğduğumuz veya bulunduğumuz şehir, çalıştığımız kurum, meslekî örgütümüz, kendi irademizle dahil olduğumuz ve kendimizi ait hissettiğimiz topluluklar kimliğimizin sosyal boyutunun içinde yer alıyor. Sosyal kimliğin içinde "kolektif kimlik" diye ayrı bir bölüm var ki, bugün kimlik tartışmalarının esasını oluşturan etnik, dinsel (mezhepsel), milli kimlikler, kolektif kimliğin değişik versiyonlarını oluşturuyor. Kolektif kimliklerimiz, kimliğimizin sosyal boyutunun ana rengini veriyor. 

Modern zamanların yeni parametreleri 
Herkes bir kimliğe mecbur, insan için en imkânsız şey, fark edilmeden bir kenarda yaşamaktır. İnsan için kimliğin ve kimlik sorunlarının önemini anlayabilmek için gençlerin kimlik arayışı sırasında yaşadıklarına bakarak bir fikir geliştirebiliriz. Örneğin kimliğin insan yaşamındaki önemini anlayabilmek için bir gencin bir kimlik edinebilmek için canhıraş biçimde mücadelesine bakabiliriz. Yine örneğin nasıl gençler, toplumdan kendileri hakkında olumlu mesajlar alamadıkları için olumlu tepkiler alma ve öz-saygılarını arttırma ihtimali daha yüksek olan aidiyet gruplarına yöneliyorlarsa, aynı şekilde dışlanan gruplarda da cemaatleşme ve gettolaşma daha yaygın oluyor. 
Kimlikle ilgili bu söylediklerimiz tüm zamanlar için geçerli olan gerçeklikler ama modern zamanlarda yeni bir durum ortaya çıkmış, kimlik sorunları diğer sorunların arasından çok öne fırlamıştır. Modern zamanlarla birlikte birçok şey değişmiştir ama son otuz yılda, yani post-modern zamanlarda bu değişim, bambaşka bir niteliğe bürünmüştür. 
1989 Berlin Duvarı'nın yıkılmasından sonra, dünyada barışın egemen olacağı sanılırken, dünya menteşelerinden kurtulup hızla parçalanmaya başladı, tek-biçimcilik ütopyasına karşı "fark" fetişizmi kendisini gösterdi. ABD'nin sosyo-kültürel bağlamı içinde gelişen kimlik terminolojisi, tüm dünyaya ihraç edilerek zihinlere kazındı ama dünyanın değişik yerlerinde değişik biçimlerde kendisini gösterdi. Dünyanın zengin Kuzey'inde yaşayanlar, kişisel projelerinin, kendilerinin peşine düşmüş, bireysel kimliklerinin inşası peşindeyken, yoksul Güney'de yaşayanlar böyle bir şansları bulunmadığından olsa gerek, din ve etnik kökenden beslenen kolektif kimliklerine her geçen gün daha sıkı sarılıyorlar. 

Kolektif kimlikler yani kimliğimizdeki dinsel ve etnik özellikler belki zengin Kuzey ülkelerinde ilk bakışta önemsizmiş, oralarda yaşayan insanlar daha ziyade bireyselliklerinin peşine düşmüş görünseler de her insanın zihin yapısında çok köklü temellere sahip. Her şeyden önce dünyayı daima kategorilere ayırır, şeyleri ve olayları sürekli kategoriler halinde değerlendirmeye tabi tutarız. İkincisi, toplumda birbirimizi benzeş veya farklı olmaya göre ayırt eden ve/veya buna zorlayan süreçler vardır. Üçüncüsü, "biz" olabilmemiz için mutlaka bir "öteki"ne ve dördüncüsü kolektif belleğe ihtiyaç duyuyoruz. Bu dört nokta, kolektif kimlik inşasının taşıyıcı kolonlarını oluşturur. Bunları kavrayamazsanız, kolektif kimlik kökenli birçok olguya da anlam veremezsiniz. Bu olgular, kimlik tiyatrosunun başrollerinde yer alan "etiketleme" (damgalama) ve "önyargı", "kalıp davranış" (stereotipi) ve "ayrımcılık" vb.dir. Önyargılar ve stereotipiler, kimlik inşasının tuğlaları, sosyal aynalardır. Kendimizi, bizimkileri, hep bir öteki icat ederek ve olumsuzlukları bu ötekilere boca ederek kurgularız. Kimliğin inşa sürecindeki bu özellikler nedeniyle hepimizde, her kültürde etnosentrik bir çekirdek bulunur. Bu her etnisitenin, yani aynı anadili konuşan insanların birbirlerine daha yakın hissettikleri ve sempati besledikleri anlamına gelir. 



Kolektif ve duygusal kimlikler 
Kolektif kimlik konusunda düşünürken hesaba katmamız gereken bir nokta daha var. Tıpkı bireysel kimlikte öz-saygıyı koruma ve yüceltmenin çok önemli bir yer tutması gibi kolektif kimlikte de bilişsel, davranışsal yanlardan ziyade duygusal yanlar çok daha fazla önem taşıyor, öz-saygıya dayalı bir işleyiş kendini gösteriyor. Tıpkı bireysel kimliğini koruyan kişiler gibi kolektif kimlik grupları da öz-saygılarını korumaya ve kendilerini en olumlu imajlarla sunmaya çalışırlar. Bir aksi koşul söz konusu olmadığı sürece her birey, hep kendi kolektik kimlik grubu, kendi etnisitesi lehine davranma eğilimindedir. Grubunun başarılarını grubun kalitesiyle, başarısızlıklarını ise şanssızlık ve benzeri dış etkenlerle açıklar. 

"Öteki" ihtiyacı, "düşmanın vazgeçilmezliği", yalnızca kimlik inşası açısından gerekli değildir. Bir topluluğun bütünlüğünün korunabilmesi, yeni sorunlarla başa çıkabilmesi için de "öteki" lazımdır. "Öteki"ni "kurban", günah keçisi, şamar oğlanı haline getirdiğimizde toplumsal düzenin korunması için büyük bir fırsat yakalarız. "Öteki", kendi kötülüklerimizi bir başka topluluğa yansıtarak rahatlamak ve kendi kimliğimizi yüceltmek; kendimizi diğerlerine yönelik duygu, düşünce ve eylemlerimizde haklı, meşru görmek gibi çok önemli işlevleri de yerine getirir. Bu yüzden etnosentrizm tarih-boyunca ve şimdi modern toplumlarda gözlenen, sağlam psikolojik temelleri olan ve çok yaygın bir tutumdur. Sosyal psikolojik açıdan bakıldığında, etnosentrizm, faşizmin bir özelliği değil, aidiyet grubunu yüceltmenin ve olumlu sosyal kimlik ihtiyacından başka bir şey değildir. İnsanlar, benliklerinin veya kimliklerinin bir parçası olan etnik özelliklere entelektüellerin anlayamayacağı, inanamayacağı kadar çok değer atfediyorlar ve sarılıyorlar. Eğer sosyal psikolojinin ortaya koyduğu bu gerçeğe kulak verirsek, bugün küreselleşen dünyada niye insanların etnik ve dinsel kimlik arayışına girdiklerini, cemaatleşmenin yükseldiğini de anlayabiliriz. 

Kolektif kimlik konusundaki bilimsel bilgilerimiz, yeni anayasanın soyut birey ve özgürlük tanımlarıyla yetinerek sözüm ona herkese eşit davranıyormuş gibi yapmaması, etnik ve dinsel kimliklere tanınan özgürlük alanlarını net olarak belirlemesi gerektiğini gösteriyor. Aksi halde etnik ve dinsel kimlik farklılıklarını yok sayar, ağırlığı yalnızca "milli kimlik"e verirsek, çöken vesayet sisteminden gerekli dersi çıkaramamışız demektir. Vesayet sisteminin resmî ideolojisi Kemalizm, insanları tek bir milli kimlikte toplayarak eşit kılma ideali uğruna etnik ve dinî kimlikleri yok saymak gibi bir gafletle hareket ediyordu. "Bastırılanın geri gelmesi" diye ifade edilen evrensel ilke işledi ve geri gelen kolektif kimlikler, Kemalizm'in mezar kazıcısı oldu. Şimdi de özgür ve eşit birey ideali uğruna toplumdaki kolektif kimlikleri görmezden gelme gafletine düşmemeliyiz. (Zaman)





Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.