Yeni anayasada yükseköğretim
Hilal Yazıcı, 
KTÜ Hukuk Fakültesi, Anayasa Hukuku Anabilim Dalı  

Modern anlamıyla hayatın her alanında kişilerin iradesinin tecellisini ön plana alan, şeffaflık ve denetlenebilirliği öngören bu kavram, elbette Yükseköğretim Kurulu (YÖK) ve üniversiteler için de yeniden yapılanmanın temel dinamiği olarak düşünülmelidir. 12 Eylül'ün yarattığı kurumlardan arınmaya çalışırken; bilim ve özgür düşüncenin üretildiği yer olarak en başta demokrasi ve birey özgürlükleri; hukuk ve siyaset alanında sağlam teorik temellerin yerleşmesi bakımından önemli yeri olması gereken üniversitelerimizin, gerçek işlevlerini yerine getiremeyip, geçmişten günümüze; merkeziyetçi, statükocu ve anti-demokratik hiyerarşik örgünün had safhaya ulaştığı kurumlar haline gelmiş olması, bugünün Türkiye'sinin utancı olarak görülmelidir. Bu ortamda, hukukun üstünlüğü ve demokrasi temeline dayalı bir anayasal sistem yaratma çabası, tek başına bağımsız yargı ve kültürel haklar gibi meselelerin çözülmesiyle mümkün olamaz, zira yaratılacak yeni sistemin yerleşmesini, gelişimini ve devamlılığını sağlayacak özgür beyinler var olmadıkça, süreç yine "vitrin anayasa"cılığı oyunu halini alacaktır. 

Yükseköğretim mevzuatımıza bakıldığında temel kanunların 12 Eylül darbesi dönemine ait olduğu ve dönemin zihniyetini yansıttığı görülür. Mevcut Anayasa'nın YÖK ve yükseköğretimi düzenleyen 130. ve 131. maddeleri de bu mevzuatın temel dayanağını oluşturmaktadır. İlgili düzenlemelerde üniversitelerin ve YÖK'ün "temel amaç"ları belirlenmiş, bu kurumlarda görev yapan bilim insanlarının hangi çerçevede "meşru" şekilde bilim ve özgür düşünce üretebileceklerinin altı çizilmiştir. Anayasa'da ve ilgili kanunda YÖK'e verilen görev ve yetkiler, bilim ve özgür düşünce üretilmesinin nasıl engelleneceğinin ya da kontrol edileceğinin kötü hukukî ifadesi olarak karşımızda durmaktadır. Bu bakımdan gerek YÖK'ün oluşumu ve gerekse üniversitelerde rektör ve dekanların göreve geliş biçiminin bugünkü anlamıyla demokratik değerlerle bağdaştırılması mümkün olmazken, demokrasiden en iyi bahsedebilecek bilim insanlarına, kendilerini yönetecek kişileri seçme hakkının tanınmamış olması (tanınmış gibi yapılması) ya da onların bu hakkı elde edememiş olması ilginç bir ironidir. Bu bakımdan YÖK'ün oluşumu incelendiğinde üniversitelere ve akademik hayata ilişkin çok önemli görevlerin verildiği bu kurumun, tamamen anti-demokratik usullerle oluşturulmuş olduğu görülür. Kurul, cumhurbaşkanı, Bakanlar Kurulu ve Üniversitelerarası Kurul'un seçeceği yedişer kişiden yine cumhurbaşkanının atamasıyla oluşur ve Kurul'a yeniden seçilmek mümkündür. Üniversitelerarası Kurul da demokratik olmayan benzer bir usulle oluşturulmaktadır (2547 sayılı Kanun m.11/a). Rektörlerin göreve gelişi de ilginç bir usulle gerçekleşmektedir. Rektörler, üniversite öğretim üyeleri tarafından seçilecek adaylar arasından cumhurbaşkanınca atanır. Ancak bu seçimde 6 aday belirlenir ve YÖK'e gönderilir. YÖK bu 6 adayı 3'e indirir ve cumhurbaşkanı da 3 aday arasından dilediğini rektör olarak atar. İkinci kez atanmaları mümkündür. Dekanlar ise rektörün önereceği üniversite içinden ya da dışından 3 profesör arasından YÖK tarafından atanmaktadır ve aynı yöntemle tekrar atanmaları mümkündür. Böyle bir yapı liyakati geri planda bırakan, ilgili konuma "uygun" kişiler olarak, üçüncü dünya ülkelerine özgü "birbirinin adamı" şeklinde örgütlenen ve bulundukları göreve tekrar atanmayı temel amaç haline getiren kişi ve kurumların yaygınlaşmasına sebebiyet vermektedir. Bu bakımdan bir üniversitenin yöneticiler bakımından çoğulcu bir fikir yapısına sahip olması mümkün görünmüyorken akademik anlamda da farklı fikirlerin ifadesi mümkün olamamaktadır. Zira akademik kadroların açılması ve dağıtılması yukarıdaki kurum ve kişilerin elinde olduğu için gelecek kaygısı gütmek durumunda kalan akademisyenlerin zamanla sisteme uygun akademik bir dil geliştirmesi kendileri için daha "iyi" olmaktadır. Örneğin 2547 sayılı kanuna göre gerek yardımcı doçentlik ve gerekse öğretim yardımcıları kadrolarının açılması ve atamaların yapılması bakımından dekan ve rektörün sahip olduğu yetkiler, "terbiye" amaçlı kullanılabilmekte; örneğin akademisyenler gerekli şartları sağlamakla birlikte yardımcı doçentlik kadrolarına atamaları yapılmayarak yıllarca araştırma görevlisi statüsünde bırakılabilmektedirler. Maddî anlamda da görevinin ve konumunun gereklerine yetemeyen akademisyenlerin bir de unvan alamama kaygısına düşürülmeleri, verimsiz ve düşük nitelikli bir bilim ve zihniyet yapısını sonuçlamaktadır. Bu sistemin yarattığı zihniyetin bir sonucu, üniversitede "ders kitabı" belirleyip bir öğretim dönemi boyunca onu okutmak olmuştur. Herhalde bu durum dünya bilim çevreleri karşısında izahı mümkün olmayan bir komedyayı ifade eder. Bir başka sonuç, akademisyenlerin, unvanlarını kazanabilecek asgari şartları sağlayacak şekilde akademik yayın yapması, buna karşın "çok ders, eşittir çok para" mantığıyla bazı ders kitapları çerçevesinde kısır bir döngüden ibaret "iyi" ders anlatıcıları haline gelmeleridir. Üniversitelerdeki liyakati ve akademik yeterliliği geri planda bırakan uygulamalar o derecedir ki, örneğin yükseköğrenimin en önemli aşamaları olan yüksek lisans ve doktora kontenjanlarına yapılacak yerleştirmelerde üniversiteler, şeffaflık ve denetlenebilirliği engelleyecek bir tutum sergileyebilmektedir. Çarpık sistemin bir başka sonucu da özellikle yeni kurulan üniversite ya da fakültelerde gerçekleşmektedir. Özellikle düşük maaş ve yetersiz özlük hakları sebebiyle öğretim üyesi ve yardımcılığına talebin az olması şeklindeki genel problem, buralarda, gerekli asgari sayıda akademisyenin sağlanamaması ve durumun, yöneticilerin günlük çözümleriyle "idare" edilmesine sebebiyet vermekte, öğretim üyesi ve yardımcılarının akademik gelişim ve yeterliliklerinin yükselmesinden ziyade "günün kurtarılması"na yönelik politikalar geliştirilmektedir. Bu durumdan en çok zarar gören kesim ise elbette ki öğrenciler ve dolayısıyla ülkenin geleceğidir. 

Sayılanların yanında yükseköğretimimizin çok ciddi başka sorunları da bulunmaktadır. Kurumsal yönetim, özerklik, kalite, yükseköğretime giriş, üniversite-toplum-iş dünyası ilişkisi ve üniversitelerdeki hukuka uygun olmayan disiplin süreçleri bunların başlıcalarıdır.

"Ne yapılmalı?" konusunda söylenecek çok şey var. Ancak evleviyetle sistemi demokratik, şeffaf ve hesap verebilir bir duruma getirmek gerekir. Dünya örneklerine uygun olarak yükseköğretim anayasal bir konu olmaktan çıkarılarak anayasada sadece akademik özgürlüğün teminat altına alındığı açıkça ifade edilebilir. YÖK şeklinde bir kurum kabul edilebilir olmakla birlikte yetkileri; stratejik gelişim, kalite güvencesi, eşgüdüm ve koordinasyonla sınırlı tutulmalıdır. Üniversitelerde rektör ve dekanın yetkileri demokratik usullerle oluşturulmuş kurullara paylaştırılmalıdır. (Zaman)


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.