TÜRKİYE CUMHURİYETİ

ANAYASA MAHKEMESİ

 

GENEL KURUL

 

KARAR

 

N. K. BAŞVURUSU

(Başvuru Numarası: 2019/23351)

 

Karar Tarihi: 23/3/2023

R.G. Tarih ve Sayı: 4/7/2023-32238

 

GENEL KURUL

 

KARAR

Başkan

:

Zühtü ARSLAN

Başkanvekili

:

Hasan Tahsin GÖKCAN

Başkanvekili

:

Kadir ÖZKAYA

Üyeler

:

Engin YILDIRIM

 

 

Muammer TOPAL

 

 

M. Emin KUZ

 

 

Rıdvan GÜLEÇ

 

 

Recai AKYEL

 

 

Yusuf Şevki HAKYEMEZ

 

 

Yıldız SEFERİNOĞLU

 

 

Selahaddin MENTEŞ

 

 

Basri BAĞCI

 

 

İrfan FİDAN

 

 

Kenan YAŞAR

 

 

Muhterem İNCE

Raportör

:

Mahmut ALTIN

Başvurucu

:

N. K.

Vekili

:

Av. Ali ÖMÜRLÜBAY

 

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru, nihai bir mahkeme kararına dayalı alacağın ödenmemesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru 10/7/2019 tarihinde yapılmıştır. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.

3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir.

4. Bölüm, başvurunun Genel Kurul tarafından incelenmesine karar vermiştir.

III. OLAY VE OLGULAR

5. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir:

A. Tazminat Davası Süreci

6. Bireysel başvurudan sonra vefat eden başvurucu İhsan Köseoğlu, askerlik görevini ifa ederken 30/10/2012 tarihinde Cihanbeyli İlçe Jandarma Komutanlığının bahçe duvarı demirlerine dokunmasıyla elektrik akımına kapılarak yaralanmıştır.

7. Gülhane Askerî Tıp Akademisinin (GATA) 12/9/2014 tarihli raporunda başvurucu İhsan Köseoğlu'nun askerliğe elverişli olmadığı belirtilmiştir.

8. İhsan Köseoğlu'na annesi başvurucu Nurdan Köseoğlu vasi olarak atanmış ve sonrasında Çarşamba Sulh Mahkemesince 26/2/2016 tarihinde başvurucu Nurdan Köseoğlu'na kısıtlı oğlu başvurucu İhsan Köseoğlu'nu temsil etmek üzere husumete izin kararı verilmiştir.

9. Başvurucu İhsan Köseoğlu'nun elektrik çarpması neticesinde yaralanması nedeniyle Konya 3. Asliye Hukuk Mahkemesinde (Asliye Hukuk Mahkemesi) 18/1/2017 tarihinde elektrik şirketleri M.A.Ş. ile E. Ltd. Şti. aleyhine maddi ve manevi tazminat davası açılmıştır.

10. Asliye Hukuk Mahkemesince 11/1/2018 tarihinde davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararda; başvurucu İhsan Köseoğlu için 696.051,64 TL iş göremezlik zararı ile 703.805,84 TL bakıcı gideri olmak üzere toplam 1.399.857,48 TL maddi tazminatın ve 150.000 TL manevi tazminatın, başvurucu Nurdan Köseoğlu için ise 50.000 TL manevi tazminatın davalılardan müteselsilen tahsiline hükmedilmiştir.

11. Davalı M.A.Ş.nin kararı istinaf etmesi üzerine 6/11/2018 tarihinde Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 24. Hukuk Dairesince (İstinaf Dairesi) istinaf talebinin esastan reddine karar verilmiştir.

12. Davalı M.A.Ş.nin kararı temyiz etmesi üzerine 16/4/2019 tarihinde Yargıtay 3. Hukuk Dairesince (Yargıtay Dairesi) davalının sair temyiz itirazlarının reddiyle bakıcı ücretinden hakkaniyet indirimi yapılması gerektiği gerekçesiyle kararın bozulmasına karar verilmiştir. Bozma kararının gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:

"...

1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı bilgi ve belgelere, özellikle temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararında yazılı gerekçelere göre, davalı tarafın sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.

2- Davalı tarafın bakıcı ücretine yönelik temyiz itirazının incelenmesinde;

...

zararlandırıcı olay nedeniyle hayati gereksinimlerini bir başkasının yardım ve bakımı olmadan karşılayamaz hale gelen davacının kendi gelirinden bakım için bir miktar pay ayırması gerekeceği, ayrıca aile bireylerinin yardımından da yararlanacağı gözetilerek, ilk derece mahkemesince; bilirkişi tarafından belirlenen bakıcı ücretinden TBK'nin 51 ve 52 nci maddeleri uyarınca hakkaniyet indirimi yapılması gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile bakıcı ücretinin tamamının tazminine karar verilmiş olması doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.

...

SONUÇ : Yukarıda birinci bentte açıklanan nedenlerle davalı tarafın sair temyiz itirazlarının reddine; ikinci bentte açıklanan nedenlerle 6100 sayılı HMK'nun 373üncü maddesinin birinci fıkrası uyarınca temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının KALDIRILMASINA, aynı Kanunun 371 inci maddesi uyarınca İlk Derece Mahkemesi kararının davalı taraf yararına BOZULMASINA...

B. İcra Takibi ve Şikâyet Davası Süreci

13. Asliye Hukuk Mahkemesinin bozma öncesi davanın kabulüne dair 11/1/2018 tarihli kararı sonrasında başvurucu tarafından 15/1/2018 tarihinde Gölbaşı (Ankara) İcra Müdürlüğünde (İcra Müdürlüğü) davalılar aleyhine icra takibi başlatılmıştır.

14. Başvurucu, Yargıtay Dairesinin 16/4/2019 tarihli bozma kararı üzerine davalı M.A.Ş.nin dosyaya sunduğu teminat mektubunun paraya çevrilmesini talep etmiştir. İcra Müdürlüğünce 14/5/2019 tarihinde talebin kabulüne karar verilmiştir.

15. Bunun üzerine davalı M.A.Ş. İcra Müdürlüğünün 14/5/2019 tarihli teminat mektubunun paraya çevrilmesi kararına karşı 29/5/2019 tarihinde Gölbaşı İcra Hukuk Mahkemesinde (İcra Mahkemesi) şikâyet davası açmıştır.

16. İcra Mahkemesince 12/6/2019 tarihinde şikâyetin kabulüyle İcra Müdürlüğünün 14/5/2019 tarihli teminat mektubunun paraya çevrilmesi kararının iptaline kesin olarak karar verilmiştir. Kararın gerekçesinde, Asliye Hukuk Mahkemesi kararının bozulmasına hükmeden Yargıtayın ilamında kısmi onamaya ilişkin bir ifade olmadığı ve kısmi bir kesinleştirme şerhi de bulunmadığı belirtilerek teminat mektubunun paraya çevrilme imkânının olmadığı açıklanmıştır.

17. Başvurucu nihai kararı 13/6/2019 tarihinde öğrenmiş, 10/7/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.

C. Başvuru Tarihinden Sonraki Gelişmeler

18. Asliye Hukuk Mahkemesi kararının bozulması sonrasında tarafların karar düzeltme talebinde bulunmamaları nedeniyle Asliye Hukuk Mahkemesince 19/7/2019 tarihinde kısmi kesinleştirme şerhi düzenlenmiştir. Kesinleştirme şerhinin ilgili kısmı şöyledir:

"Mahkememizin işbu 11/11/2018 tarih 2017/34 Esas 2018/86 Karar sayılı kararının hüküm fıkrasındaki;

'... davacı İhsan Köseoğlu için 696.051,64 TL iş göremezlik zararının, ve 150.000,00 TL manevi tazminatın 30/10/2012 kaza tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte ve davacı Nurdan Köseoğlu için 50.000,00 TL manevi tazminatın yine aynı olay tarihi itibariyle yasal faizi ile birlikte davalılardan müteselsilen alınarak davacılara verilmesine..'

kısımlarının tarafların karar düzeltme kanun yoluna başvurmamaları üzerine 31/05/2019 tarihinde kesinleştiği tasdik olunur."

19. Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi'nde (UYAP) kayıtlı olan kesinleştirme şerhinin başvurucunun avukatı tarafından 2/8/2019 tarihinde açılıp okunmak suretiyle görüldüğü evrak işlem kütüğünden tespit edilmiştir. Ayrıca bu kısmi kesinleştirme şerhinden sonra 31/7/2019 tarihinde başvurucuya ödeme yapıldığı anlaşılmıştır.

20. Asliye Hukuk Mahkemesince bozma kararına uyularak yapılan yargılama sonunda 25/10/2021 tarihinde davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Kararda manevi tazminat ve iş göremezlik talepleri hakkında karar verilmesine yer olmadığı belirtilerek hakkaniyet indirimi yapılarak 109.117,18 TL bakıcı giderine hükmedilmiştir. Davalı M.A.Ş.nin ve başvurucunun kararı temyiz etmesi üzerine Yargıtay Dairesi 14/6/2022 tarihinde harç yönünden düzelterek onama kararı vermiştir.

21. Başvurucu İhsan Köseoğlu başvurunun devamı sırasında 10/9/2020 tarihinde vefat etmiş, mirasçısı olan diğer başvurucu Nurdan Köseoğlu başvuruyu devam ettirmek istediğini bildirmiştir.

IV. İLGİLİ HUKUK

A. İlgili Mevzuat

22. 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra İflas Kanunu'nun "İcranın geri bırakılması için verilecek süre" kenar başlıklı 36. maddesinin olay tarihinde yürürlükte bulunan beşinci ve altıncı fıkraları şöyledir:

"...

Bölge adliye mahkemesince başvurunun haklı görülmesi hâlinde teminatın geri verilip verilmeyeceğine karar verilir. Yargıtayca hükmün bozulması hâlinde borçlunun başvurusu üzerine, bozmanın mahiyetine göre teminatın geri verilip verilmeyeceğine mahkemece kesin olarak karar verilir.

Bölge adliye mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmesi veya Yargıtayca hükmün onanması hâlinde alacaklının istemi üzerine başkaca işleme gerek kalmaksızın teminata konu olan para alacaklıya ödenir. Mal ve haklar ise, malın türüne göre icra dairesince paraya çevrilir. İlâm alacaklısının teminat üzerinde rüçhan hakkı vardır.

..."

23. 2004 sayılı Kanun'un "İcranın iadesi" kenar başlıklı 40. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

"Bir ilâmın bölge adliye mahkemesince kaldırılması veya temyizen bozulması icra muamelelerini olduğu yerde durdurur."

24. 4/2/1983 tarihli ve 2797 sayılı Yargıtay Kanunu'nun "Yargıtay" kenar başlıklı 1. maddesi şöyledir:

 “Yargıtay, adliye mahkemelerince verilen ve kanunun başka bir adli yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme mercii olup, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile bu Kanun ve diğer kanunların hükümlerine göre görev yapan bağımsız bir yüksek mahkemedir."

25. 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun "Temyiz incelemesi ve duruşma" kenar başlıklı 369. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

''(1) Yargıtay, tarafların ileri sürdükleri temyiz sebepleriyle bağlı olmayıp, kanunun açık hükmüne aykırı gördüğü diğer hususları da inceleyebilir."

26. 6100 sayılı Kanun'un ''Onama kararları'' kenar başlıklı 370. maddesi şöyledir:

''(1) Yargıtay, onama kararında, onadığı kararın hukuk kurallarına uygunluk gerekçesini göstermek zorundadır.

 (2) Temyiz olunan kararın, esas yönünden kanuna uygun olup da kanunun olaya uygulanmasında hata edilmiş olmasından dolayı bozulması gerektiği ve kanuna uymayan husus hakkında yeniden yargılama yapılmasına ihtiyaç duyulmadığı takdirde Yargıtay, kararı düzelterek onayabilir. Esas yönünden kanuna uygun olmayan kararlar ile hâkimin takdir yetkisi kapsamında karara bağladığı edalar hakkında bu fıkra hükmü uygulanmaz.

 (3) Tarafların kimliklerine ait yanlışlıklarla, yazı, hesap veya diğer açık ifade yanlışlıkları hakkında da bu hüküm uygulanır.

 (4) Karar, usule ve kanuna uygun olup da gösterilen gerekçe doğru bulunmazsa, gerekçe değiştirilerek ve düzeltilerek onanır."

B. Yargı Kararları

27. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 25/3/1992 tarihli ve E.1992/121, K.1992/197 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:

"...Taraflar arasındaki 'nafakanın arttırılması' davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; (Ankara Onüçüncü Asliye Hukuk Mahkemesi)nce davanın açılmamış sayılmasına dair verilen 19.11.1990 gün ve 559-655 sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay İkinci Hukuk Dairesi'nin 16.5.1991 gün ve 5056-7968 sayılı ilamıyla; (..Önceki boşanma hükmünün yoksulluk nafakasına ilişkin bölümü temyiz edilmiş isede bu yöne ilişkin temyiz itirazları 18.6.1990 tarihinde reddedilmiş ve yoksulluk nafakası ile ilgili olarak karar düzeltme yoluna gidilmemek suretiyle boşanma hükmü ile birlikte aylık 100.000 TL. yoksulluk nafakasına dair karar 12.9.1990 tarihinde kesinleşmiştir. Öyle ise 28.9.1990 tarihinde açılan yoksulluk nafakasının arttırılmasına ilişkin bu davanın esasının incelenmesi gerekirken yazılı düşüncelerle davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi usul ve kanuna aykırıdır..) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

...

İşte olayımızda çözümlenmesi gereken husus, genelde birden fazla talep sonucunu ihtiva eden hukuk davalarında ve özelde kombine hüküm mahiyetini taşıyan boşanma davalarında taraflarca uygun görülerek temyiz edilmeyen ya da temyiz isteği reddedilen (bozmanın kapsamı dışında kalan) hususların kesinleşmiş olup olmadığıdır. Özellikle olayımızda olduğu gibi diğer temyiz itirazları reddedilerek yalnızca manevi tazminata karar verilmesi yönünden bozulan davada manevi tazminat dışında kalan diğer talep kalemlerinin (örneğin, yoksulluk nafakasına ilişkin hükmün) kesinleşmiş sayılıp sayılmayacağının belirlenmesidir.

...

Diğer taraftan kısmi temyiz sebebiyle hükmün bir bölümünün (talep sonuçlarından bazılarının) temyiz edilmemek suretiyle kesinleşmesi ile, temyiz edilip onanmak suretiyle kesinleşmesi (bozmanın kapsamı dışında kalması) arasında kesin hükmün bağlayıcılığı, müstakilen infaz kabiliyeti bulunması, mevcut uyuşmazlığı yeniden ele alınması mümkün olmayacak biçimde çözümlenmesi yönlerinden herhangi bir fark mevcut değildir. Nitekim, 9.5.1960 tarihli ve 21/9 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı da, doktrinde bu şekilde yorumlanarak, mevcut uygulamanın Yargıtay'ın bozma dışında kalan kısımları da hukuksal denetime tabi tutarak bu kısımlara artık yeniden geri dönülmesini engellemek istediği ve bunu da bozmanın kapsamı dışında kalan yönlerin (talep sonuçlarının) kesinleştiğini kabul etmek suretiyle sağladığı biçimde değerlendirilmiştir (Prof. Dr. Saim Üstündağ, Medeni Yargılama Usulü - Cilt 2 İstanbul 1977 3. Baskı S. 90).

Bütün bu genel açıklamalardan sonra olayımıza gelecek olursak, mahkemenin boşanmaya ve boşanmanın feri sonuçlarına ilişkin kararının temyizi üzerine Yargıtay'ca yalnızca manevi tazminat açısından bozulmuş, başta yoksulluk nafakası olmak üzere diğer yönler (talep sonuçları) bozmanın kapsamı dışında kalarak kesinleşmiştir. Öyle ise açılan bu dava, önceki davada kesinleşen yoksulluk nafakasının artırılmasına (MK. 145/son) ilişkin olup, işin esasının incelenmesi gerekirken bozmanın kapsamı dışında kalmasına rağmen önceki davanın derdest olduğundan bahisle davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi usul ve kanuna aykırıdır. ..."

28. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 23/10/2002 tarihli ve E.2002/633, K2002/847 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:

"...

Yerel mahkemenin, davacının üyelikten ihracına ilişkin kararın dayanağını oluşturan 17.7.1997 tarihli ikinci ihtarın verilen ödeme süresi yönünden usulsüz olduğu, buna dayalı ihraç kararının da bu nedenle yasaya aykırı bulunduğu gerekçesiyle ve tazminat miktarı yönünden alınan bilirkişi raporunu benimsemek suretiyle verdiği davanın kabulüne, ihraç kararının iptaline, fazlaya ilişkin hak saklı kalmak üzere, 1.000.000.000.-TL. tazminatın davalıdan tahsiline dair karar, Yüksek Özel Dairece yukarıdaki gerekçeyle bozulmuştur.

1- Yerel mahkeme, ihraç kararına yönelik hükmün bozma dışında bırakılmış olması nedeniyle kesinleştiğini gerekçe göstererek, bu yönden yeniden hüküm tesisine yer olmadığına, tazminat miktarının hesaplanmasına yönelik bozmaya karşı ise direnilmesine karar vermiştir.

Bu noktada, öncelikle, metni yukarıda yer alan bozma kararının 'Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre, davalı vekilinin aşağıdaki bent dışında kalan ve yerinde görülmeyen diğer temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir.' şeklindeki (1) nolu bendi karşısında, üyelikten ihraç kararının iptaline dair yerel mahkeme hükmünün kesinleşmiş olup olmadığı açıklığa kavuşturulmalıdır.

Yerel mahkemenin bozulan hükmü, davacının dava dilekçesindeki talepleri doğrultusunda, üyelikten ihraç kararının iptaline ve buna bağlı olarak, usulsüz şekilde ihraç edilen ve kendisine konut tahsisi yapılamayan davacının bu hakkına kaimen tazminat ödenmesine ilişkindir. Eş söyleyişle, davacı, birinin (tazminat) kabulü, ancak diğerinin (ihraç kararının iptali) kabul edilmesine bağlı bulunan iki ayrı talepte bulunmuş; mahkeme her iki talebinde kabulüne karar vermiştir. Bozma kararının (1) numaralı bendinde, davalı vekilinin bu hükme yönelik diğer temyiz itirazları reddedilmiş, (2) nolu bentte ise, tazminatın hesaplanmasında izlenen yöntemin yanlış olduğu belirtilerek hüküm sadece bu yönden bozulmuş; böylece ihraç kararının iptaline yönelik karar bozmanın kapsamı dışında bırakılmış; ancak, bu yönden açık bir onama kararı da verilmemiştir.

Açıktır ki, Yargıtay, temyiz edilen kararın bir kısmını onayıp; diğer kısmını bozabilir; böyle bir durumda, ortada bir 'kısmi onama ve kısmi bozma' kararı bulunacaktır. Böyle bir durumda mahkeme kısmi bozmaya uysa bile, artık hükmün onanan bölümü üzerinde yeni bir inceleme yapamaz. (Prof.Dr. Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü, 4. Baskı, 1984, Cilt:4, sayfa: 3397-3398)

Hemen belirtilmelidir ki, usul hukuku ilkeleri açısından doğru olan ve bu nedenle de benimsenmesi gereken tutum, ilgili Yargıtay Dairesinin, hakkındaki temyiz itirazlarını reddettiği hüküm bölümünü açıkça onamasıdır.

Ancak, öteden beri, somut durumda olduğu gibi, Yargıtay Dairelerinin kısmi onama ve kısmi bozma kararı verilmesi gereken durumlarda, gerçekte onanmasına hükmettikleri hüküm bölümü yönünden, sadece ilgili tarafın temyiz itirazlarını reddetmekle yetinip, açık bir onama hükmü kurmadıkları ve bu tür kararların özellikle infaz yönünden tereddütlere neden olduğu bilinmektedir.

Bu nedenle, bu tür Yargıtay kararlarının usul hukuku açısından doğurdukları sonuç üzerinde ayrıca durulmalıdır.

Öğretide, bir davadaki birden fazla talepten bir veya daha fazlası hakkında verilen kararın bozma kapsamı dışında kalması halinde, o karara yönelik açık bir onama hükmü olmasa dahi, ortada kısmi bir bozma ve kısmi bir onama kararının bulunacağı kabul edilmektedir. Başka bir ifadeyle, açık bir onama hükmü bulunmasa dahi, salt taleplerden biri veya daha fazlası hakkındaki yerel mahkeme kararına ilişkin temyiz itirazları Yargıtay'ca reddedilmiş ve böylece kararın o bölümü bozma kapsamı dışında bırakılmış ise, reddedilen temyiz itirazlarının ilgili bulunduğu karar bölümü onanmış sayılır. (Prof. Dr. Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü, 4. Baskı, 1984, Cilt:4, sayfa: 3421 ve devamı).

Hükmün bir bölümünün, taraflarca o yönden temyiz yoluna gidilmemesi nedeniyle kesinleşmesi veya temyiz edilip de bozma kapsamı dışında kalması arasında; gerek kesin hükmün bağlayıcılığı, gerek infaz kabiliyeti ve gerekse o konudaki uyuşmazlığın artık mahkemece yeniden ele alınmasının mümkün bulunmaması yönlerinden, herhangi bir fark yoktur.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 25.3.1992 gün ve 1992/2-121 esas, 1992/197 karar sayılı kararı da bu doğrultudadır. Yine, usule ilişkin kazanılmış hak konusundaki 9.5.1960 gün ve 21/9 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı da, öğretide ve uygulamada aynı sonucu doğuracak şekilde yorumlanmıştır. (Prof.Dr. Saim Üstündağ, Medeni Yargılama Usulü, 3. Baskı, Cilt 2, İstanbul 1977, sayfa:90)

Bu açıklamalar çerçevesinde somut durum değerlendirildiğinde:

Yerel mahkeme davacının ihraç kararının iptali ve tazminat taleplerinin tümünün kabulüne karar vermiş ve Yüksek Özel Daire, davalının bu karara yönelik temyiz itirazlarından sadece tazminat hesabına ilişkin bulunanlarını kabul edip, diğerlerini reddetmiş olmakla, açık bir onama kararı vermemekle birlikte, ihraç kararının iptaline yönelik yerel mahkeme hükmünü onamış bulunmaktadır.

Bu durumda, mahkeme hükmünün üyelikten ihraç kararının iptaline yönelik bölümü bozma kapsamı dışında bırakılmakla onanmış ve bu yön kesinleşmiştir. Dolayısıyla, kısmi bozmaya karşı kurulan direnme hükmünde, artık üyelikten ihraç kararının iptaline ilişkin davacı talebi hakkında yeniden hüküm kurulmasına gerek yoktur.

Hal böyle olunca, yerel mahkemenin, anılan konuda hüküm tesisine yer olmadığına karar vermiş olması doğrudur.

..."

29. Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 1/4/2005 tarihli ve E.2005/4566, K.2005/7049 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:

"...İstanbul 1. İş Mahkemesi’nin 27.05.2003 tarih ve 2003/257-484 sayılı ilamının hüküm bölümünde kıdem tazminatı 28.998.633 TL., ihbar tazminatı 6.000.000.000 TL. ve ücretli izin nedeniyle de 25.200.000.000 TL. olmak üzere toplam 60.198.633.771 TL. alacağın 14.02.2000 tarihinden itibaren yürütülecek yasal faizi ve takdir edilen 3.107.945.351 TL. nispi avukatlık ücreti ile birlikte davalıdan alınıp davacıya ödenmesine karar verilmiştir.

Hükmün temyiz edilmesinden sonra Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin 17.02.2004 tarih ve 2003/11355 E, 2004/2576 sayılı ilamı ile sadece (izin alacağı) yönünden kararın bozulduğu anlaşılmaktadır. Anılan Yargıtay ilamının (1) no’lu bendinde açıkça, bozmanın sadece izin alacağından söz edilen (2) no’lu bende hasredildiği belirtilmiş ve borçlunun sair temyiz itirazları reddedilmiştir. Açık bir onama hükmü bulunmasa dahi, taleplerden biri veya daha fazlası hakkındaki yerel mahkeme kararına ilişkin temyiz itirazları Yargıtay’ca reddedilmiş ve böylece kararın o bölümü bozma kapsamı dışında bırakılmış ise, reddedilen temyiz itirazlarının ilgili bulunduğu karar bölümü onanmış sayılır. (Prof. Dr. Baki Kuru HUMK 4. Baskı 1984, cilt4, shf, 3421) (HGK’ nun 25.03.1992 tarih ve 1992/2-121 E, 1992/197 K)(HGK’ nun 23.10.2002 tarih ve 2002/11-633 E, 2002/847 K)

Bu durumda, alacaklının bozma ilamı kapsamı dışında kalan alacak bölümleri yönünden takibe devam etmesi mümkün olup şikayetin kabulü yerine reddine karar verilmesi isabetsizdir.

..."

30. Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 25/6/2018 tarihli ve E.2018/995, K.2018/6656 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:

"...

Borçlu mehil vesikasında yazılı süre içinde, Yargıtay'dan icranın geri bırakılması kararı almazsa veya icranın geri bırakılması kararı alınıp da hükmün onanması halinde, yatırılan teminat para ise alacaklının talebi üzerine başkaca bir işleme gerek kalmadan alacaklıya ödenir, mal ve hak ise malın niteliğine göre icra müdürlüğünce paraya çevrilir.

Somut olayda; itirazın iptaline dair İstanbul Anadolu 21.Asliye Hukuk Mahkemesinin 2013/406 Esas 2014/190 Karar sayılı ilamının icra dairesine ibraz edilerek takibe devam edildiği, bahsi geçen ilamın tehiri i icra talepli temyiz edildiği, borçlu tarafından İstanbul İli, Sarıyer İlçesi, Uskumruköy Mah. 715 Parsel C5 tipi villanın teminat olarak icra dosyasına bildirildiği ve mehil talep edildiği, söz konusu taşınmazın İstanbul Anadolu 10.İcra Hukuk Mahkemesinin 2014/1 D.İş sayılı ve İstanbul Anadolu 16.İcra Hukuk Mahkemesinin 2014/671 Esas 2014/630 Karar sayılı kararı ile İİK'nun 36. maddesi hükmünce teminat olarak kabul edildiği, alacaklı lehine taşınmaz üzerine 1. derecede ve 2. derecede ipotekler konulduğu ve borçluya mehil verildiği, borçlu tarafından icranın geri bırakılması kararı alınarak icra dosyasına ibraz edildiği akabinde bahsi geçen ilamın Yargıtay'ca onandığı ve alacaklı tarafın dosyadaki alacağın tahsili için dosyaya teminat olarak bildirilen ve ipotek konulan taşınmazdaki ipotekten vazgeçtiklerini beyan ederek, ipoteğin fekki ile 06/01/2016 tarihli talepleri doğrultusunda borçluya muhtıra tebliği ve bankalara 89/1 haciz ihbarnamesi gönderilmesine karar verilmesini talep ettiği, icra müdürlüğünce alacaklı tarafın talebinin kabulüne karar verildiği ve gerekli işlemlerin yapıldığı, icra müdürlüğü işlemlerinin borçlu tarafından şikayet edildiği, mahkemece alacaklının tehiri icra kararı için kendi lehine tesis edilen ipotek hakkında mahkeme kararına gerek olmadan tek taraflı irade beyanı ile vazgeçebileceği bu durumun borcu sona erdiren bir sebep olmadığı, alacaklının ipoteğin fekki talebinden sonra icra müdürünün alacaklının haciz talebini kabul etmesinde hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesi ile şikayetin reddine karar verildiği, kararın borçlu tarafça temyizi ile Dairemizce onandığı görülmektedir.

Yukarıda belirtilen ilke ve kurallar gözetildiğinde; Yargıtay’ın temyiz edilen hükmü onaması halinde daha önce vermiş olduğu icranın geri bırakılması kararı kendiliğinden kalkar ve ilamın icrasına devam edilir. Bu halde alacaklının talebi üzerine başkaca bir işleme gerek olmaksızın icra müdürü, borçlunun gösterdiği teminat para ise bu para ile alacaklının alacağını, faizini ve takip giderlerini alacaklıya öder. Borçlunun icranın geri bırakılması kararı alabilmek için göstermiş olduğu teminat paradan başka bir mal veya hak olması halinde ise icra müdürü malın veya hakkın çeşidine göre teminat gösterilmiş olan mal veya hakkı paraya çevirir (satar) bedeli ile alacaklının alacağını, faizini ve takip giderlerini öder. Buna göre; somut olayda, icra müdürlüğünce teminat olarak gösterilen taşınmaz paraya çevrilerek, alacaklının tüm alacağının ödenmesi gerekirken, alacaklının ipoteğin fekki ile bankalara 89/1 haciz ihbarnamesi gönderilmesi talebi üzerine 3. kişiye birinci haciz ihbarnamesi gönderilmesi yerinde olmamıştır. İcra takip dosyası içerisinde, taşınmaz üzerine mahkeme kararıyla konulan ipoteklerin fekkine dair icra müdürlüğünce ilgili tapu sicil müdürlüğüne yazılan bir müzekkereye ya da söz konusu ipoteklerin fek edildiğine dair bir belgeye rastlanılamamıştır.

..."

31. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 19. Hukuk Dairesinin 1/3/2018 tarihli ve E.2017/1343, K.2018/407 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:

"...

Uyuşmazlık; teminat mektubunun paraya çevrilme talebinin reddine ilişkin icra müdürlüğü kararına karşı şikayet niteliğindedir.

Takip dosyasının incelenmesinde; şikayetçi alacaklılar tarafından dava dışı borçlu K1 hakkında ilamlı icra takibi başlatıldığı, takip dayanağının Yalvaç Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 2014/319 E. ve 2016/14 K. sayılı ilamı olduğu, takip talebi ve buna uygun düzenlenen icra emri ile ilamda alacaklılar lehine hükmedilen maddi ve manevi tazminat alacakları ile yargılama gideri, ilam vekalet ücreti ve işlemiş faiz alacaklarının tahsilinin istendiği, 31/03/2016 tarihinde sunulan teminat mektubunun icra hakimliğince teminat olarak kabulüne karar verildiği, Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin 08/06/2016 tarih, 2016/6755 E. ve 2017/744 K. sayılı kararı ile icranın geri bırakıldığı, Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin 20/12/2016 tarih ve 2016/6755 E. 2016/15317 K. sayılı ilamıyla davalının tüm temyiz itirazlarının reddine, davacıların temyiz itirazlarının ise (maddi ve manevi tazminat miktarlarının usulüne uygun olarak belirlenmeyip az olarak hesaplanması nedeniyle) kabulüne karar verildiği, şikayetçi alacaklılar vekilinin Yargıtay bozma ilamına istinaden teminat mektubunun paraya çevrilmesine ilişkin talebinin icra müdürlüğünün 13/02/2017 tarihli kararı ile reddedildiği, icra müdürlüğünün bu kararının şikayete konu edildiği anlaşılmıştır.

Açık bir onama hükmü bulunmasa dahi taleplerden biri veya daha fazlası hakkındaki yerel mahkeme kararına ilişkin temyiz itirazları Yargıtay’ca reddedilmiş ve böylece kararın o bölümü bozma kapsamı dışında bırakılmış ise, reddedilen temyiz itirazlarının bulunduğu karar bölümü onanmış sayılır. (Pr.Dr.Baki Kuru Hukuk Muhakemeleri Usulü 4. baskı 1984 cilt 4, sahife 3421) (HGK 25.3.1992 tarih ve 1992/2-121 Esas, 1992/197 K.) (HGK. 23.10.2002 Tarih ve 2002/11-633 2002/847).

...

Dairemizce yapılan değerlendirmeler neticesinde; takibe konu edilen Yalvaç Asliye Hukuk Mahkemesi (İş Mahkemesinin) 2014/319 E.-2016/14 K.sayılı kararının Yargıtay 21.Hukuk Dairesinin 2016/6755 E.- 2016/15317 K.sayılı kararı ile şikayetçi alacaklılar lehine maddi ve manevi tazminatın az hükmedildiği gerekçesi ile kısmen bozulduğu, Yargıtay kararında bozma kararı dışında kalan temyiz itirazlarının yerinde olmadığının açıklandığı, bu durumda bozma kararı dışında kalan maddi ve manevi tazminat alacağı yönünden mahkeme kararının kesinleştiği, kesinleşen bu alacaklar yönünden takibe devam edilebileceği, bu durumda teminatın iadesi için İİK.'nın 36.maddesinde öngörülen koşulun gerçekleştiği, mahkemece şikayetin kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde sonuca gidilmesinin isabetsiz olduğu anlaşıldığından şikayetçi alacaklılar vekilinin istinaf talebinin esastan kabulüne karar vermek gerekmiş, aşağıdaki hüküm kurulmuştur.

..."

V. İNCELEME VE GEREKÇE

32. Anayasa Mahkemesinin 23/3/2023 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucunun İddiaları

33. Başvurucu 11/1/2018 tarihli Asliye Hukuk Mahkemesi hükmünün sadece bakıcı giderleri yönünden bozulduğunu, bozma kararında sair temyiz itirazlarının reddedilmesiyle Asliye Hukuk Mahkemesince hükmedilen diğer tazminatlar yönünden bozma nedeni bulunmadığının ifade edildiğini vurgulamıştır. Başvurucuya göre bozma dışında kalan tazminatların kesinleşmesi nedeniyle tahsil edilmesinde sakınca bulunmamaktadır. Başvurucu 2004 sayılı Kanun'un 36. maddesinin altıncı fıkrasının açık hükmü gereğince bozma dışında kalan tazminatların ödenmesi gerekirken sözü edilen Kanun'un uygulanmamasından ve İcra Mahkemesi eliyle hak ettiği tazminata kavuşmasının engellenmesinden yakınmıştır. Başvurucu bu gerekçelerle hukuk devleti ve hukuk güvenliği ilkeleriyle hak arama özgürlüğü, mahkemeye erişim hakkı, mülkiyet hakkı ve adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir.

B. Değerlendirme

34. Anayasa'nın "Mülkiyet hakkı" kenar başlıklı 35. maddesi şöyledir:

"Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir.

Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir.

Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz."

35. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder. Başvurucuların ileri sürdüğü iddiaların mülkiyet hakkı kapsamında incelenmesinin uygun olacağı değerlendirilmiştir.

1. Kabul Edilebilirlik Yönünden

36. Asliye Hukuk Mahkemesince başvuru tarihinden sonra kısmi kesinleştirme şerhi düzenlendiği anlaşıldığından başvurucunun mağdur statüsünün devam edip etmediğinin değerlendirilmesi gerekir.

37. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 46. maddesine göre Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunulması için başvuruya konu edilen ve ihlale yol açtığı ileri sürülen kamu gücü eylem veya işleminden ya da ihmalinden dolayı başvurucunun kişisel olarak ve doğrudan etkilenmiş olması gerekir (Onur Doğanay, B. No: 2013/1977, 9/1/2014, §§ 42-45).

38. Somut olayda her ne kadar sonrasında kısmi kesinleştirme şerhi düzenlenmiş olsa da bu başvurunun konusunu, teminat mektubunun paraya çevrilmesi talebinin kabulüne ilişkin icra işlemine yönelik İcra Mahkemesinde görülen şikâyet süreci oluşturmaktadır. İcra Mahkemesi borçlunun şikâyetini kabul ederek teminat mektubunun paraya çevrilmesi talebini kabul eden icra işlemini kaldırmış ve başvurucu aleyhine 66,55 TL yargılama gideri ile 906 TL vekâlet ücretine hükmetmiştir. Bunun yanında İcra Mahkemesinin kararı sebebiyle alacağın tahsili sürecinde yaklaşık üç aylık bir gecikme yaşandığı da açıktır. Kaldı ki esas incelemesi bölümünde ayrıca detaylı olarak tartışılacağı üzere Yargıtayın sair temyiz itirazlarının reddine karar verdiği durumlarda özellikle icra sürecine ilişkin olarak nasıl bir uygulama yapılacağı hususunda somut olayda olduğu gibi tereddütlerin olduğu da gözetildiğinde konunun mülkiyet hakkının korunmasına ilişkin gerekliliklerin değerlendirilmesi yönüyle anayasal bakımdan önemi bulunmaktadır. Bu durumda başvurucunun mağdur statüsünün bütünüyle sona erdirilemediği sonucuna ulaşılmıştır.

39. Ayrıca yukarıda değinildiği üzere başvurunun konusu olan yargılama sürecinde teminat mektubunun paraya çevrilmesine ilişkin icra işlemini iptal eden İcra Mahkemesi kararı kesin olduğundan başvuru yollarının tüketilmesi ölçütü yönünden de herhangi bir sorun bulunmadığı değerlendirilmiştir.

40. Açıklanan gerekçelerle açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

2. Esas Yönünden

41. Somut olayda kamu makamlarının başvurucunun mülkiyet hakkına yönelik olarak doğrudan bir müdahalesi mevcut olmayıp özel kişiler arası bir uyuşmazlık söz konusudur. Dolayısıyla başvuruda, devletin mülkiyet hakkına ilişkin pozitif yükümlülükleri yönünden inceleme yapılması gerekmektedir.

a. Mülkün Varlığı

42. Mülkiyet hakkının ihlal edildiğinden şikâyet eden bir kimse, önce böyle bir hakkının var olduğunu kanıtlamak zorundadır (Mustafa Ateşoğlu ve diğerleri, B. No: 2013/1178, 5/11/2015, § 54). Bu nedenle öncelikle başvurucunun Anayasa'nın 35. maddesi uyarınca korunmayı gerektiren mülkiyete ilişkin bir menfaate sahip olup olmadığı noktasındaki hukuki durumunun değerlendirilmesi gerekir (Cemile Ünlü, B. No: 2013/382, 16/4/2013, § 26; İhsan Vurucuoğlu, B. No: 2013/539, 16/5/2013, § 31).

43. Anayasa'nın 35. maddesinde düzenlenen mülkiyet hakkı mevcut mal, mülk ve varlıkları koruyan bir güvencedir. Bir kişinin hâlihazırda sahibi olmadığı bir mülkün mülkiyetini kazanma hakkı -kişinin bu konudaki menfaati ne kadar güçlü olursa olsun- Anayasa'yla korunan mülkiyet kavramı içinde değildir. Bu bağlamda belirtmek gerekir ki Anayasa'nın 35. maddesi soyut bir temele dayalı olarak mülkiyete erişmeyi ve mülkiyeti edinmeyi değil mülkiyet hakkını güvence altına almaktadır. Bu hususun istisnası olarak belli durumlarda bir ekonomik değer veya icrası mümkün bir alacağı elde etmeye yönelik meşru bir beklenti Anayasa'da yer alan mülkiyet hakkı güvencesinden yararlanabilir (Kemal Yeler ve Ali Arslan Çelebi, B. No: 2012/636, 15/4/2014, §§ 36, 37; Mustafa Ateşoğlu ve diğerleri, §§ 52-54; Mehmet Şentürk [GK], B. No: 2014/13478, 25/7/2017, §§ 41, 53).

44. Meşru beklenti objektif temelden uzak bir beklenti olmayıp belirli bir kanun hükmüne veya başarılı olma ihtimalinin yüksek olduğunu gösteren yerleşik bir yargı içtihadına ya da ayni menfaatle ilgili hukuki bir işleme dayanan yeterli derecede somut nitelikte bir beklentidir (Selçuk Emiroğlu, B. No: 2013/5660, 20/3/2014, § 28; Mehmet Şentürk, § 42). Dolayısıyla Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin ortak koruma kapsamında olan meşru beklentiye dayalı mülkiyet hakkının tespiti mevcut hukuk sisteminde iddia edilen mülkiyet iddiasının tanınmasına bağlı olup bu tespit, mevzuat hükümleri ve yargı kararları ile yapılmaktadır (Üçgen Nakliyat Ticaret Ltd. Şti., B. No: 2013/845, 20/11/2014, § 37). Temelsiz bir hak kazanma beklentisi veya sadece mülkiyet hakkı kapsamında ileri sürülebilir bir iddianın varlığı meşru beklentinin kabulü için yeterli değildir (Kemal Yeler ve Ali Arslan Çelebi, § 37).

45. Somut olayda başvurucunun tazminata hak kazandığı derece mahkemelerince kabul edilmiştir. Davalı şirket yargılama sırasında sunduğu dilekçelerde başvurucunun tazminat taleplerinin reddi gerektiğini ileri sürmüş ise de bu savunma derece mahkemelerince yerinde görülmemiştir. Başvurucunun tazminat alacağı olgusu artık yargısal hükümle icra edilebilir hâle gelmiştir. Bu durumda tazminat alacağı kesinleşmiş yargı kararıyla tespit edilen başvurucunun Anayasa'nın 35. maddesi anlamında mülkiyet hakkının bulunduğunun kabulü gerekir.

b. Genel İlkeler

46. Mülkiyet hakkının korunmasının devlete birtakım pozitif yükümlülükler yüklediği hususu Anayasa'nın 35. maddesinin lafzında açık bir biçimde düzenlenmemiş ise de bu güvencenin sadece devlete atfedilebilen müdahalelere yönelik sınırlamalar getirdiği, bireyi üçüncü kişilerin müdahalelerine karşı korumasız bıraktığı düşünülemez. Pozitif yükümlülüklerin ortaya çıkmasının nedeni gerçek anlamda koruma sağlanmasıdır. Buna göre anılan maddede bir temel hak olarak güvence altına alınmış olan mülkiyet hakkının gerçekten ve etkili bir şekilde korunabilmesi yalnızca devletin müdahaleden kaçınmasına bağlı değildir. Gerçek anlamda koruma sağlanması için devletin negatif yükümlülükleri dışında pozitif yükümlülüklerinin de olması gerekir. Dolayısıyla Anayasa'nın 5. ve 35. maddeleri uyarınca devletin mülkiyet hakkının korunmasına ilişkin pozitif yükümlülükleri bulunmaktadır. Bu bağlamda söz konusu pozitif yükümlülükler, kimi durumlarda özel kişiler arasındaki uyuşmazlıklar da dâhil olmak üzere mülkiyet hakkının korunması için belirli tedbirlerin alınmasını gerektirmektedir (Türkiye Emekliler Derneği, B. No: 2012/1035, 17/7/2014, §§ 34-38; Eyyüp Boynukara, B. No: 2013/7842, 17/2/2016, §§ 39-41; Osmanoğlu İnşaat Eğitim Gıda Temizlik Hizmetleri Petrol Ürünleri Sanayi Ticaret Limited Şirketi, B. No: 2014/8649, 15/2/2017, § 43).

47. Devletin pozitif yükümlülükleri, mülkiyet hakkına yapılan müdahalelere karşı usule ilişkin güvenceleri sunan yargısal yolları da içeren etkili hukuksal bir çerçeve oluşturma, oluşturulan bu hukuksal çerçeve kapsamında yargısal ve idari makamların bireylerin özel kişilerle olan uyuşmazlıklarında etkili ve adil bir karar vermesini temin etme sorumluluklarını da içermektedir (Selahattin Turan, B. No: 2014/11410, 22/6/2017, § 41).

48. Özel kişiler arasındaki uyuşmazlıklarda olayda tarafların birbirleriyle çatışan menfaatleri bulunmaktadır. Dolayısıyla tarafların karşı karşıya gelen menfaatleri çerçevesinde mülkiyet hakkını korumakla yükümlü bulunan devletin maddi ve usule ilişkin pozitif yükümlülüklerini yerine getirip getirmediği dikkate alınarak sonuca varılmalıdır. Bu bağlamda ilk olarak belirli, ulaşılabilir ve öngörülebilir bir kanun hükmünün mevcut olup olmadığı irdelenmelidir (Hüseyin Ak, B. No: 2016/77854, 1/7/2020, § 53).

49. İkinci olarak başvuruculara mülkiyet hakkına yapılan müdahaleye etkin bir biçimde itiraz edebilme, savunma ve iddialarını yetkili makamlar önünde ortaya koyabilme olanağının tanınıp tanınmadığı incelenmelidir. Anayasa'nın 35. maddesi usule ilişkin açık bir güvenceden söz etmemektedir. Bununla birlikte mülkiyet hakkının gerçek anlamda korunabilmesi bakımından bu madde, Anayasa Mahkemesinin çeşitli kararlarında da ifade edildiği üzere mülk sahibine müdahalenin kanun dışı veya keyfî ya da makul olmayan şekilde uygulandığına ilişkin savunma ve itirazlarını sorumlu makamlar önünde etkin bir biçimde ortaya koyabilme olanağının tanınması güvencesini kapsamaktadır. Bu değerlendirme ise uygulanan sürecin bütününe bakılarak yapılmalıdır (Bekir Yazıcı [GK], B. No: 2013/3044, 17/12/2015, § 71; Züliye Öztürk, B. No: 2014/1734, 14/9/2017, § 36).

50. Mülkiyet hakkının usule ilişkin güvenceleri hem özel kişiler arasındaki mülkiyet uyuşmazlıklarında hem de taraflardan birinin kamu gücü olduğu durumlarda geçerlidir. Bu bağlamda mülkiyet hakkının korunmasının söz konusu olduğu durumlarda usule ilişkin güvencelerin somut olayda yerine getirildiğinden söz edilebilmesi için derece mahkemelerinin kararlarında konu ile ilgili ve yeterli gerekçe bulunmalıdır. Ayrıca belirtmek gerekir ki bu zorunluluk başvurucunun bütün iddialarına cevap verilmesi anlamına gelmemekle birlikte mülkiyet hakkını ilgilendiren davanın sonucuna etkili esasa ilişkin temel iddia ve itirazların yargılama makamlarınca özenli bir şekilde değerlendirilerek karşılanması gerekmektedir (Kamil Darbaz ve GMO Yapı Grup End. San. Tic. Ltd. Şti., B. No: 2014/12563, 24/5/2018, § 52).

51. Son olarak ise başvurucuların mülkiyet haklarını koruyacak ve yeterli güvenceler sağlayacak hukuksal mekanizmaların oluşturulup oluşturulmadığı incelenmelidir. Özel kişilerin mülkiyet haklarının çatıştığı bu gibi durumlarda bunlardan hangisine üstünlük tanınacağının takdiri, kanun koyucuya ve somut olayın koşulları gözönünde bulundurularak derece mahkemelerine ait bir yetkidir. Bununla birlikte her iki tarafın menfaatlerinin mümkün olduğunca dengelenmesi ve sürecin taraflardan biri aleyhine ölçüsüz bir sonuca da yol açmaması gerekir. Menfaatler dengesinin kurulmasında taraflardan biri aleyhine bireysel olarak aşırı ve olağan dışı bir külfetin yüklenmesi, pozitif yükümlülüklerin ihlali sonucunu doğurabilir. Olayın bütün koşulları ve taraflara tanınan tüm imkânlar ile tarafların tutum ve davranışları gözönünde bulundurularak menfaatlerin adil bir şekilde dengelenip dengelenmediği değerlendirilmelidir (Faik Tari ve Sultan Tari, B. No: 2014/12321, 20/7/2017, § 52).

52. Devletin pozitif yükümlülükleri çerçevesinde -özel kişiler arası uyuşmazlıklarla ilgili olsun ya da olmasın- yargı kararlarının uygulanması ve kişilerin alacaklarına kavuşması bakımından etkili bir icra sistemi kurma sorumluluğu bulunmaktadır. Özel kişiler arasındaki uyuşmazlıklarda devletin mülkiyet hakkına ilişkin pozitif yükümlülükleri, karşılıklı hak ve menfaatler dengesine dayanmaktadır. Alacakların icrasına ilişkin süreç bakımından da durum böyledir. Devlet bu sistemi kurarken gerek alacaklının gerekse de borçlu ve ilgili üçüncü kişilerin hak ve menfaatlerini gözetmek, kişilerin mülkiyet haklarının korunması için gerekli tedbirleri almak durumundadır. Buna göre bir yandan alacaklının mülkiyet hakkı kapsamında bulunan alacağına kavuşması için etkin bir icra yolunun oluşturulması, öte yandan da icradan etkilenen borçlu ve ilgili diğer kişilere mülkiyet haklarına yapılan müdahalelerin keyfî veya hukuka aykırı olduğunu ileri sürebilmeleri için etkin biçimde itiraz edebilme imkânının tanınması gerekmektedir (Hesna Funda Baltalı ve Baltalı Gıda Hayvancılık San. ve Tic. Ltd. Şti. [GK], B. No: 2014/17196, 25/10/2018, §§ 71, 72; Nihal Soydan, B. No: 2015/3112, 23/1/2019, § 35; AYM, E.2019/11, K.2019/86, 14/11/2019, §§ 14, 15; AYM, E.2019/59, K.2020/61, 22/10/2020, §§ 22, 23).

53. Alacağın ödenmemesi nedeniyle başlatılan icra takibinde alacaklı ve borçlunun mülkiyet hakkı çatışmaktadır. Bu nedenle icra takip sürecinin alacaklı ve borçlu tarafın menfaatlerini dengeleyecek yolları öngörmesi gerekmektedir. Bununla birlikte kanun koyucunun öngördüğü düzenlemelerin menfaatler dengesinin kurulmasında taraflardan biri aleyhine ölçüsüzlüğe neden olması mülkiyet hakkı yönünden pozitif yükümlülüklerle de bağdaşmayabilir. Bu bağlamda her iki tarafın menfaatlerinin mümkün olduğunca dengelenmesi ve sürecin taraflardan biri aleyhine ölçüsüz bir netice doğuracak şekilde sonuçlandırılmaması gerekir. Menfaat dengesinin adil bir şekilde kurulup kurulmadığının değerlendirilmesinde ise taraflara tanınan tüm imkânların gözönünde bulundurulması zorunludur (AYM, E.2019/59, K.2020/61, 22/10/2020, § 24).

c. İlkelerin Olaya Uygulanması

54. Somut olayda başvurucu (müteveffa) İhsan Köseoğlu'nun askerlik görevini ifa ederken elektrik akımına kapılarak yaralanması nedeniyle açtığı tazminat davasında hükmedilen iş göremezlik zararı ile bakıcı giderine ve manevi tazminata ilişkin karar, Yargıtay Dairesince davalının sair temyiz itirazlarının reddiyle bakıcı ücreti yönünden hakkaniyet indirimi yapılması gerektiği gerekçesiyle bozulmuştur (bkz. §§ 9-12).

55. Bu bozma kararı üzerine daha önce Asliye Hukuk Mahkemesi kararına dayalı başlatılan icra takibinde başvurucunun teminat mektubunun paraya çevrilmesi talebi kabul edilmiş ise de teminat mektubunun paraya çevrilmesi kararına karşı davalının açtığı şikâyet davasında teminat mektubunun paraya çevrilmesi kararının iptaline karar verilmiştir. Kararın gerekçesinde, Asliye Hukuk Mahkemesi kararının bozulmasına hükmeden Yargıtay ilamında kısmi onamaya ilişkin bir ifade olmadığı ve kısmi bir kesinleştirme şerhi de bulunmadığı belirtilerek teminat mektubunun paraya çevrilme imkânı olmadığı açıklanmıştır (bkz. §§ 13-16).

56. Olay tarihinde yürürlükte bulunan 2004 sayılı Kanun'un 36. maddesinin altıncı fıkrasında teminata konu olan paranın hangi hâllerde ödeneceğine ilişkin hükümler mevcuttur. Başvurucu, Yargıtay ilamında bozma dışında kalan tazminatların Asliye Hukuk Mahkemesi kararının kesinleşmesi nedeniyle ödenmesi için verilen teminat mektubunun paraya çevrilmesi gerekirken 2004 sayılı Kanun'un 36. maddesinin altıncı fıkrasının açık hükmüne aykırı olarak anılan tazminatların ödenmemesinden yakınmaktadır.

57. Derece mahkemelerinin kararlarında dayandıkları 2004 sayılı Kanun'un 36. maddesinin beşinci fıkrasında Yargıtayca hükmün bozulması hâli düzenlenmiştir. Buna göre bozma hâlinde teminatın iade edilip edilmeyeceğine mahkemece karar verilecektir. Altıncı fıkrada ise hükmün onanması hâli düzenlenmiş ve bu durumunda mahkeme kararına gerek olmaksızın sadece alacaklının talebi üzerine başkaca işleme gerek kalmaksızın teminata konu olan paranın alacaklıya ödeneceği düzenlenmiştir (bkz. § 22).

58. Yargıtay, 2797 sayılı Kanun'un 1. maddesi uyarınca adliye mahkemelerince verilen ve kanunun başka bir adli yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme mercii olup önüne gelen uyuşmazlık hakkında tereddüte mahal vermeyecek şekilde bir karar vermekle yükümlüdür. Yargıtayın bu hususta verebileceği kararlar ise 6100 sayılı Kanun'un 370. ve 371. maddelerinde açıkça belirtilen onama kararları ile bozma sebeplerinin varlığı hâlinde söz konusu olabilecek bozma kararlarıdır. Bunun yanında Yargıtay, uygulamada ortaya çıkan zorunluluklar nedeniyle birbirinden bağımsız taleplere ilişkin temyiz itirazlarını ayrı ayrı değerlendirmeye tabi tutarak kısmi bozma ve onama kararları da verebilmektedir. Bu kararlar, Yargıtayın 2797 sayılı Kanun'un 1. maddesi ile üstlenmiş olduğu görevin niteliği ve 6100 sayılı Kanun'da sayılan karar türü ile uyumlu olduğu gibi 2004 sayılı Kanun'un 36. maddesinin uygulanması yönünden de herhangi bir tereddüt oluşturmamaktadır.

59. Öte yandan Yargıtay dairelerinin somut olaydaki gibi kısmi onama ve/veya kısmi bozma kararı vermesi gerekirken sadece ilgili tarafın bozma dışında kalan temyiz itirazlarının reddine karar verdiği ve bu reddedilen itirazlarla ilgili açık bir onama ifadesi kullanmadığı kararlar da azımsanmayacak sayıdadır. Yargıtayın bu uygulaması nedeniyle bozma kararının kapsamı hususunda somut olayda olduğu gibi duraksama veya tereddütler söz konusu olabilmektedir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve Yargıtay daireleri ile bölge adliye mahkemesinin bazı kararlarında temyiz edilen kararın bir kısmına ilişkin temyiz itirazlarının reddedilmesi ve diğer kısmının bozulması durumunda Yargıtay dairesinin hakkındaki temyiz itirazlarını reddettiği hüküm bölümünü açıkça onamasa bile ortada bir kısmi onama ve kısmi bozma kararı bulunduğu, ilk derece mahkemelerinin hükmün temyiz itirazlarının reddedilen bölümü üzerinde yeni bir inceleme yapamayacağı ifade edilmiştir. Buna göre açık bir onama hükmü bulunmasa dahi salt temyiz itirazlarından biri veya daha fazlasının Yargıtayca reddedilmiş ve böylece kararın o bölümü bozma kapsamı dışında bırakılmış ise reddedilen temyiz itirazlarının ilgili olduğu hüküm bölümünün onanmış sayıldığı değerlendirilmektedir. Bu itibarla söz konusu hükmün bir bölümünün taraflarca o yönden temyiz yoluna gidilmemesi nedeniyle kesinleşmesi, onanması veya temyiz edilip de bozma kapsamı dışında kalması arasında gerek kesin hükmün bağlayıcılığı gerek infaz kabiliyeti gerekse o konudaki uyuşmazlığın artık ilk derece mahkemelerince yeniden ele alınmasının mümkün olmaması yönlerinden herhangi bir fark olmadığı vurgulanmıştır (bkz. §§ 27-31).

60. Somut olayda Asliye Hukuk Mahkemesi de yukarıda açıklanan uygulama doğrultusunda İcra Mahkemesi karar verdikten ve bireysel başvuru yapıldıktan sonra 19/7/2019 tarihinde kısmi kesinleştirme şerhi düzenlemiş; bozma kararı sonrasındaki kararda da manevi tazminat ve iş göremezlik talepleri hakkında karar verilmesine yer olmadığını belirterek sadece bozmaya konu bakıcı giderine hükmetmiştir (bkz. §§ 18, 20).

61. İcra Mahkemesince Yargıtay kararında kısmi onamaya ilişkin bir ifade olmaması ve Asliye Hukuk Mahkemesince kısmi bir kesinleştirme şerhi de düzenlenmemesi nedeniyle teminat mektubunun paraya çevrilme imkânı olmadığı yönündeki yorumun yukarıda açıklanan yargı içtihatlarıyla uyumlu olduğu söylenemez. Ancak İcra Mahkemesinin yaptığı bu yorumun icra hukuk mahkemelerinin görevinin kapsamı ve icranın geri bırakılması müessesesi ile birlikte değerlendirilmesi zorunludur. İcranın geri bırakılması müessesesi öğretide ve yargısal içtihatlarda kabul edildiği üzere kesinleşmeden ilamlı icra takibine konu olan mahkeme kararlarına karşı borçluya geçici koruma sağlayan bir tedbir niteliğindedir. Bu müessese ile borçlu, almış olduğu icranın geri bırakılması kararı ile kanun yolu incelemesi bitene kadar aleyhine ortaya çıkabilecek sonuçlardan korunmaktadır. Hâl böyle olunca kanun yolu incelemesi yapan merciin verdiği kararın niteliği bu tedbirin devam edip etmeyeceği ya da somut olaydaki gibi ödeme aşamasına geçilip geçilmeyeceği yönünden önem arz etmektedir. 2004 sayılı Kanun'un 36. maddesinin (6) numaralı fıkrası Yargıtayın onama kararı sonrasında teminatın başkaca bir işleme gerek kalmaksızın alacaklıya ödeneceği hükmünü içermektedir. Mahkeme bu hükmü esas alarak yaptığı değerlendirmede yukarıda açıklandığı gibi Yargıtayın ilgili kararında kısmi bir onamaya yer verilmediği ve genel mahkeme tarafından yapılmış bir kesinleştirme bulunmadığı gerekçesi ile davanın kabulüne ve icra memurunun teminatın ödenmesine ilişkin işleminin iptaline karar vermiştir. Yargıtayın yerleşik içtihadı uyarınca ilamların infaz edilecek kısmı hüküm bölümü olup dar yetkili icra hukuk mahkemesinin ilamın infaz edilecek kısmını yorum yolu ile belirleme yetkisi bulunmamaktadır. Dolaysıyla icra mahkemelerinin anılan bu yetkisi ışığında somut olayda sorunun tamamen/sadece mahkemenin yorumundan kaynaklandığını söylemek oldukça güçtür. Bu hâlde başvurucunun şikâyetine neden olan hususun hem Mahkemenin yorumundan hem de öncesinde Yargıtayın kararında açık bir onamaya yer vermemesinden kaynaklandığı kabul edilmelidir.

62. Bu açıklamalar uyarınca başvuru konusu olay irdelendiğinde ilk derece mahkemesi tarafından başvurucu lehine verilen ve belli bir meblağın başvurucuya ödenmesine ilişkin ilamın başvurucu tarafından icra takibine konu edilmesinden sonra borçlu tarafından temyize konu edilerek icra takibinin geri bırakılması kararı alındığı anlaşılmıştır. Yargıtay temyiz incelemesi sonucunda ilamın hüküm fıkrasında karar altına alınan taleplerden iş göremezlik zararı ve manevi tazminata ilişkin tüm temyiz itirazlarının reddi ve bakıcı gideri yönünden ise hükmedilen miktardan hakkaniyet indirimi yapılması gerektiği sonucuna varmıştır. Yargıtayın herhangi bir bozma nedeni tespit etmediği iş göremezlik zararı ve manevi tazminat yönünden 6100 sayılı Kanun'un 370. maddesi uyarınca açık bir onama kararı vermeden temyiz itirazlarının reddine dair kararı sonrasında başvurucunun alacağının teminat üzerinden ödenmesi isteği İcra Müdürlüğü tarafından kabul edilmiştir. Ne var ki borçlu Yargıtay kararının onamaya ilişkin olmadığı iddiası ile icra memurunun işlemini şikâyet etmiş ve Mahkeme de yapmış olduğu şeklî inceleme sonucunda başvurucunun aleyhine davanın kabulüne karar vermiştir. Netice itibarıyla Yargıtay kararının 6100 sayılı Kanun'un "Onama Kararları" kenar başlıklı 370. maddesi uyarınca tereddütleri ortadan kaldıracak şekilde açık bir onama ibaresini içermemesi ve İcra Mahkemesinin şeklî yorumu, başvurucunun temyiz aşamasında derdest olan davada hükmedilen ve 16/4/2019 tarihinde nihai hâle geldiği anlaşılan tazminat alacaklarına geç kavuşmasına neden olmuştur. Bu durumda başvurucunun şahsi olarak aşırı bir külfete maruz kalmasına yol açıldığından Anayasa'nın 35. maddesinin öngördüğü pozitif yükümlülüklerin ihlal edildiği sonucuna varılmıştır.

63. Açıklanan gerekçelerle Anayasa'nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.

C. Giderim Yönünden

64. Başvurucu, ihlalin tespiti ile ayrı ayrı 20.000 TL maddi tazminat ve 20.000 TL manevi tazminat talebinde bulunmuştur.

65. Başvuru konusu olayda bireysel başvurudan sonra başvuru konusu tazminatlar ödendiğinden ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmamaktadır. Olayda ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması bakımından etkin giderim yolu, tazminat olarak görülmektedir. Eski hâle getirme kuralı çerçevesinde ihlalin sonuçlarının bütünüyle ortadan kaldırılabilmesi için başvurucuya net 18.000 TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesi gerekir. Öte yandan başvurucu, uğradığını iddia ettiği zararla ilgili bilgi ve belge sunmadığından maddi tazminat talebinin reddine karar verilmesi gerekir.

VI. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. Mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

B. Anayasa'nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,

C. Başvurucuya net 18.000 TL manevi tazminat ÖDENMESİNE, tazminata ilişkin diğer taleplerin REDDİNE,

D. 364,60 TL harç ve 9.900 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 10.264,60 TL yargılama giderinin başvurucuya ÖDENMESİNE,

E. Ödemelerin kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,

F. Kararın bir örneğinin bilgi için Gölbaşı (Ankara) İcra Hukuk Mahkemesi (E.2019/69, K.2019/85) ve Yargıtay Başkanlığı ile Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 23/3/2023 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.