Bayburt Barosu tarafından hazırlanan 'Akran Zorbalığı Kanun Çalışması', Adalet Bakanlığı Adli Destek Mağdur Hizmetleri, Aile Sosyal Hizmetler Bakanlığı ve TBMM İnsan Hakları Komisyonuna iletildi.
İlgili çalışma ve detaylar şöyle;
1. Akran Zorbalığı TCK’ya suç tipi olarak işlenmiştir.
TCK ve ÇKK'da çocuk yargılaması denilince ya yetişkin bireyin çocuğa yönelik davranışları yada çocuğun yetişkine yönelik davranışı anılır. Düzenleme, yenilik olarak çocuklar arası ceza hukuku başlığını getirmiştir. Buna göre bir çocuğun başka bir çocuğa yönelik zorbalamak amacıyla üstünlük kurarak diğer çocuğun yaşam ve beden bütünlüğünü ihlal ettiğinde Akran Zorbalığı suçunu işlemiş olacaktır. Mevcut ceza hukuku sistematiğinde her fiil yönünden örneğin tehdit, yaralama veya özel hayatın gizliliği gibi suçlardan ayrı ayrı cezalandırılmaktaydı.
2. Diğer bir yenilik ise Yapay Zeka aracılığı ile işlenen suçlar ilk defa ceza kanununda yer alabilecektir.
3. Özel gereksinimli çocuklar ilk defa ceza kanununda açıkça karşılık bulmuştur.
Türk Hukuku sisteminde eğitim mevzuatı içinde yer almakta ancak ceza hukukunda doğrudan korunan statüsünde değillerdir. Belli suç tiplerinde yetişkinleri de kapsayan genel engellilik hali "beden bakımından kendisini savunamayacak" kişi olarak anılır. Düzenlemede ilk defa bu çocuklar ceza kanununda açıkça karşılık bulmuştur. Hatta bu yeniliğin ötesinde tehlikeye açık olan kaynaştırma öğrencileri de özel korunan çocuk kavramına girmiştir.
4. Düzenleme ile etkin pişmanlık hali getirilmiştir:
Ceza yargılamaları her zaman hızlı sonuç vermeyebilir ancak mağdur çocukta adil bir tatmin duygusu yaşatılmalıdır. Suça sürüklenen çocuğun soruşturma başlamadan önce kendi isteği ile olayın niteliğini ve olaya karışan çocukları kendi isteği ile bildirdiğinde ceza indirimi alacaktır. Bu sayede suça sürüklenen çocukta vicdan muhasebesi hedeflenmiş bunun karşılığında da mağdur çocuğa haklılık tatmini sağlanmıştır.
5. Suçtan mağdur olan çocuk fiil nedeniyle yatılı tedavi tedavi görmüş ise nitelikli hal kapsamında sayılacaktır.
Ülkede meydana gelen zorbalık fiilleri zorbalık seviyesi ile gündeme oturduğu kadar mağdur çocuğun sistematik eziyet fiilleri sonucunda ağır travma veyahut yatılı tedavi görmesine yol açabilmektedir. Ceza Hukukunda fiil karşılığı orantılı ceza verileceği belirtilir. Ceza adaletinde eylemin ağırlığı ile mağdurun suçtan daha ağır etkilendiği halde ekstra özel koruma yükümlülüğü getirmektir. Mağdur çocuğa eziyet niteliğinde ağır akran zorbalığı uygulanmış ise artık nitelikli hal sayılacaktır.
6. SSÇ’lere Adli Destek Hizmeti ile diversiyon uygulaması getirilmiştir.
Ülke gündeminde suça sürüklenen çocukların tekrar tekrar suç işleyebildiği yer almaktadır. Mevcut Ceza Hukuku sistemi fiil ile bağlı olarak ceza veya beraat kararı ile işlerken artık düzenleme ile ceza yargısına giren çocuğun tekrar suça karışmasını engellemek amacıyla kırılgan gruba alınıp koruma güvenlik tedbirleri alınabilecektir. Bu sayede suça sürüklenen çocukların tekrar hukuk sistemine girmesini engellemeyi hedefler. Evrensel hukuk sisteminde diversiyon kavramı yer alsa da Türk uygulamasında karşılığı pek fazla bulunmamaktadır.
7. Okullara özgü ihbar sistemi ve TCK’da eğitim kurumu düzenlenmesi
Düzenlemede başka bir yenilik ise okullarda işlenen suçların denetim ve tespitine ilişkin eğitim kurumlarında ihbar sistemi getirmektedir. Yine aynı kapsamda TCK'nın tanım içerisine Eğitim Kurumu eklenmiştir. Bu sayede okul tanımından öte çocukların Anayasal Eğitim Hakkı kapsamında eğitim ortamlarında işlenen suç olarak yeni başlık ortaya çıkmıştır. Netice itibari ile bildirimin geç yapılması sonucunda mağdur çocuğun koruma tedbirlerinden ve devlet güvencesinden zamanında yararlanamadığı bu suretle mağduriyetin arttığı tespit edilirse nitelikli hal kapsamında yer alacaktır.
8. TCK’ya yeni suç tipi eklenmiştir: Şikayet ve İhbar hakkının engellenmesi
Uygulamanın diğer bir sorunu ise gerek şüpheli sanık tarafın mağdur üzerinde şikayetten vazgeçirmeye yönelik baskı sonucu mağdurların mahkemeye erişiminin engellenmesidir. Yenilik olarak düzenleme ile şikayet veya ihbar hakkının engellenmesi artık suç tiplerinden sayılmıştır. Akran Zorbalığı suçu neticesinde mağdur aileye veya mağdur çocuğa yönelik ihbar veya şikayetin yapılmasını engellemeye çalışmak, yapılmış olan şikayetten üstü kapalı biçimde vazgeçirmeye çalışmak ağırlaştırıcı hal kapsamında ele alınmıştır.
9. Çocuk Koruma Kanunu’nda Akran Zorbalığına ilişkin önleyici koruyucu tedbirler ile idari sistemde bütünlük sağlanmıştır.
Düzenlemenin en can alıcı kısmı ise Çocuk Koruma Kanunu'na idari olarak akran zorbalığına ilişkin önleyici koruyucu destekleyici tedbirler işlenmiştir. Düzenlenen madde ile okul rehberlik servislerine özerk yetkiler verilerek tüm çocukların yakından birebir takibi yapılacaktır. Okul rehberlik servisleri her çocuğun özelinde "Bireysel İhtiyaç Planı" çıkartacak; okul idaresi okul aile birliği ve aile ile işbirliği yapılarak daha suç işlenmeden önlem alınmasını sağlayacaktır. Ülkede okul içi öğretmene şiddet olduğu aşikardır. Kahramanmaraş olayında yaşandığı gibi artık çocuğun özel eğitime ihtiyacı olduğu RAM'a yönlendirilerek destek hizmetlerine ihtiyacı olduğu anlaşıldığında bireysel ihtiyaç planında bu husus yazılacak ve aile plan doğrultusunda korunmaya muhtaç çocuğu RAM'a yönlendirecektir. Öncelik okul aile birliğinin koordinatör olarak aile ile iş birliğini sağlamasıdır. Belli saiklerle ailenin işbirliğine yanaşmaması fiziki direnç göstermesi halinde kamu görevlisine karşı mukavemet hükümleri uygulanacaktır. Öte yandan okul rehberlik servisi bireysel ihtiyaç planının sağlıklı işlemediğini çocuğun mağduriyetinin devam ettiğini tespit ettiğinde aile sosyal hizmetlere bildirebileceği gibi acil hallerde doğrudan hakim tarafından ek koruma tedbiri talep edebilecektir. Bütün bunlar yapılırken diğer yandan çocukların özel durumları gizli tutulacak arşiv araştırmasına konu edilemeyecek ve çocuğun ileriki yaşamında aleyhine kullanılamayacağına ilişkin yasaklayıcı hükümler de yer almıştır.
10. Baroların çocuk yargılamalarında etkinliği arttırılıyor.
Son olarak aile sosyal müdürlüğü çocuk adına yargılamalarda taraf olabildiği gibi artık olayın meydana geldiği yerin barosu ile sınırlandırılarak baroların çocuk hak ihlallerinde çocuğun üstün yararı ilkesince şikayetçi olmak davaya katılmak gibi çocuğu temsil işlemlerini baro sıfatıyla sağlayabilecektir. Bu düzenleme öncesinde Çocuk Koruma Kanunu Yönetmeliğinin 16. Maddesinde yasal düzenleme zaten mevcuttur. Çocuk ile ilgili işlemlerde baroya bildirileceği yer almakta ancak uygulamada bazı sorunlarla karşılaşılmaktadır. Artık kanuni düzenleme ile ihbar edilen baro çocuğun lehine ve üstün yararına göre hem yargı sisteminde hem de idari işlemlerde talepte bulunabilecektir. Tüm bu iş ve işlemleri yaparken baro kamu hizmeti sıfatıyla hareket ettiği için herhangi bir vekalet ücretine de hükmedilmeyeceği düzenlemeye işlenmiştir.
--
5237 SAYILI TÜRK CEZA KANUNU’NDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN TEKLİFİ
MADDE 1- 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’na aşağıdaki madde eklenmiştir:
"AKRAN ZORBALIĞI
MADDE 96/A — (1) Suça sürüklenen çocuğun; bir başka çocuğa karşı güç dengesizliğinden faydalanarak özel ya da kamusal alanda fiziksel, sözlü, cinsel veya ekonomik varlığına zarar vermek ya da zarar verme tehlikesi oluşturacak biçimde, yüz yüze veya iletişim araçları kullanılarak, sürekli ya da tekrarlanan şekillerde fiziksel, sözel, psikolojik veya sosyal acı çektirmek amacıyla fiziksel müdahalede bulunması, küçük düşürücü, aşağılayıcı veya alaycı söz ve davranışlarda bulunması hâlinde bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına; ayrıca çocuklara özgü güvenlik tedbirine hükmolunur.
a) Akran zorbalığı suçunun yapay zeka ya da bilişim sistemleri kullanılmak suretiyle işlenmesi hâlinde verilecek ceza yarı oranında artırılır. Bu bent kapsamındaki suçun, mağdurun özel hayatına ait içeriklerin üretimi, değiştirilmesi veya yayılması suretiyle işlenmesi hâlinde ceza üçte bir oranında artırılır.
b) Suçun birden fazla çocuk tarafından birlikte işlenmesi hâlinde verilecek ceza, her suça sürüklenen çocuk yönünden ayrı ayrı bir kat artırılır
c)Suçun işlenmesinde silahtan sayılan cisim kullanılması veya suçun işlenmesi sırasında görüntü ya da ses kaydı alınması veya mağdurun özel hayatına ilişkin görüntü, ses yahut bu mahiyetteki içeriklerin hukuka aykırı olarak ifşa edilmesi hâllerinde verilecek ceza bir kat artırılır. Ayrıca suçta kullanılan eşya hakkında müsadere hükümleri uygulanır.
(2) Suçun mağdurunun engelli, özel eğitim ihtiyacı olan veya kaynaştırma eğitimine tabi bir çocuk olması hâlinde, birinci fıkraya göre verilecek cezanın alt sınırı iki yıl olarak uygulanır; birinci fıkrada yer alan nitelikli hâllerin gerçekleşmesi durumunda bu alt sınır esas alınarak artırıma gidilir.
(3) Suça fiziki biçimde iştirak etmek suretiyle suça sürüklenen çocuğun; soruşturmaya başlanmadan önce, kendi isteğiyle durumu yetkili makamlara bildirerek fiilin ortaya çıkmasına ve suça karışan diğer çocukların belirlenmesine elverişli bilgi ve beyanlarda bulunması hâlinde, verilecek ceza yarı oranında indirilir. Bu fıkra hükmünün uygulanabilmesi için, mağdurun suç nedeniyle maddi zarara uğramış olması hâlinde, bu zararın suça sürüklenen çocuk yada iştirak edenlerin zararı aynen gidermesi veya tazmin etmesi esastır.
a. Suçun işlenmesine fiziki biçimde iştirak etmeyip yalnızca işlenen suça sessiz kalarak veya gruba uyma biçiminde eylemin sürmesine katkıda bulunan suça sürüklenen çocuğun; kovuşturma aşamasında, gerçeğin ortaya çıkmasına ve suça karışan diğer çocukların belirlenmesine elverişli olacak şekilde samimi beyanda bulunması hâlinde, mahkemece olayın özellikleri ve mağdurun yaşadığı fiilin ağırlığı gözetilerek, bu çocuk hakkında verilecek cezanın yarısından dörtte üçe kadar indirim yapılabilir. Mağdurun maddi zararının diğer suça sürüklenen çocuklar tarafından giderilmiş olması hâlinde, bu fıkra kapsamında bulunan çocuk yönünden ayrıca zararın giderilip giderilmediğine bakılmaz.
(4) Suç sonucunda, Adli Tıp Kurumu veya üniversitelerin ilgili ihtisas kurullarınca düzenlenecek raporla mağdurun ruh sağlığının kalıcı olarak bozulduğunun tespiti hâlinde, faile üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası verilir. Mağdurun ruh sağlığının kalıcı olarak bozulduğu tespit edilememekle birlikte, suçun etkisiyle ortaya çıkan ruhsal bozulma nedeniyle yatılı tedavi görmesinin gerektiğinin aynı nitelikteki raporla tespiti hâlinde, faile iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası verilir.
TCK M. 51/8’ VE M. 31/4’ E EKLENMESİ ÖNERİLEN CÜMLE:
MADDE 2- 5237 sayılı Kanunun 51 inci maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir:
"(8) Akran Zorbalığı bakımından Failin çocuk olması durumunda infaz edilmiş ceza hakkında infaz hakimliğince sabıka kaydı silinmesine karar verilebilir ancak 18 yaşına kadar adli destek mağdur hizmetleri müdürlüğünce takip edilir. Müdürlük, çocukların yeniden suça karışmasını önlemek amacıyla mahkeme kararı olmaksızın her zaman kırılgan gruba alabilir."
MADDE 3- 5237 sayılı Kanunun 278 ve 279 maddelerinin birinci fıkrasına aşağıdaki cümle eklenmiştir:
“İlgilinin, işlenen fiili kurum içi amirine bildirmesi ceza sorumluluğunu kaldırmaz.”
MADDE 4- 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’na aşağıdaki madde eklenmiştir:
EĞİTİM KURUMLARININ SUÇU BİLDİRMEMESİ
MADDE 279/A - (1) İlgili eğitim kurumu içerisinde veyahut kurum dışında eğitime ara verilme zamanı da dahil işlenmiş veya devam eden bir olay derhal çocuk şube müdürlüğüne veya çocuk savcılığına bildirilir. Bildirimde bulunmayı ihmal eden kurum görevlisi altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. İlgili kurum amiri, bilgisi olduğu olay hakkında suç oluşup oluşmadığına yönelik araştırma yapamaz; suçun oluşmadığı saikiyle bildirimde bulunmaktan imtina edemez.
(2) Kurum içi çalışanın, olayı amirine veya bağlantılı kuruma bildirmesi ceza sorumluluğunu kaldırmaz.
(3) Bildirim yükümlülüğü bakımından kurumun özel veya devlet kurumu olması arasında fark yoktur.
(4) Bildirimin hiç yapılmaması veya gecikmeli yapılması sebebiyle çocuğun, korunma tedbirlerinden zamanında yararlanamadığının anlaşılması hâlinde verilecek ceza, bir kat artırılır.
MADDE 5- 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 6. Maddesinin 1. Fıkrasına aşağıdaki fıkra eklenmiştir.
(K) Eğitim kurumu deyiminden; okul öncesi eğitim, ilkokul, ortaokul, ortaöğretim, özel eğitim okulları, özel öğretim kurumları, özel öğretim kursları, özel eğitim ve rehabilitasyon merkezleri, mesleki eğitim merkezleri, hizmet içi eğitim merkezleri, uzaktan öğretim yapan kurslar, sosyal etkinlik merkezleri, motorlu taşıt sürücüleri kursları, yurtlar, pansiyonlar ve çocukların eğitim veya barınma amacıyla düzenli olarak bulunduğu benzeri kurumlar anlaşılır.
MADDE 6- 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’na aşağıdaki madde eklenmiştir:
ŞİKAYET VEYA İHBAR HAKKININ ENGELLENMESİ
MADDE 281/A-
(1) Gerçeğin meydana çıkmasını engellemek amacıyla, şikâyet, ihbar veya bildirim hakkına sahip olan kişi üzerinde, şikâyet, ihbar veya bildirimden vazgeçirmeye yönelik olarak baskı yapan, menfaat teklif eden, telkinde bulunan veya yıldırıcı davranışlarda bulunan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Fiilin kurum amiri tarafından astına karşı işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır.
(3) Fiilin eğitim kurumu içerisinde, ihbar edilmesi gereken bir olay hakkında mağdur çocuğu, kanuni temsilcisini, tanık konumundaki personeli veya diğer ilgilileri şikâyetten ya da bildirimden vazgeçirmeye yönelik olarak kurum amiri tarafından işlenmesi halinde, verilecek ceza iki yıldan beş yıla kadar hapis cezasıdır.
MADDE 7- 5395 Sayılı Kanuna aşağıdaki madde eklenmiştir.
Madde 5/A- Akran zorbalığına ilişkin koruyucu ve destekleyici tedbirler
(1) Akran zorbalığının önlenmesi, erken tespiti ve etkilerinin giderilmesi amacıyla, okul rehberlik servisi tarafından her çocuk yönünden bireysel ihtiyaç planı hazırlanır. Bu plan, çocuğun gelişim özellikleri, eğitim ortamındaki risk faktörleri, mağduriyet ihtimali, destek ihtiyacı ve gerekli koruyucu, önleyici ve yönlendirici tedbirleri içerir.
(2) Rehberlik servisince hazırlanan bireysel ihtiyaç planı, veliye ve okul yönetimine yazılı olarak bildirilir. Planın uygulanması sırasında aile, okul yönetimi ve sınıf öğretmenleri, rehberlik servisi ile işbirliği içinde hareket eder. Çocuğun durumunun izlenmesi, planın uygulanmasının değerlendirilmesi ve gerekli hâllerde planın güncellenmesi okul rehberlik servisi tarafından sağlanır. Okul ve aile arasındaki koordinasyon, ilgili okul aile birliği tarafından takip edilir.
(3) Planın uygulanmasına ilişkin tutanaklar, görüşme kayıtları, izleme formları ve yazılı bildirimler okul dosyasında gizlilik esasına uygun olarak muhafaza edilir. Bu kayıtlar, okul öncesi, ilkokul, ortaokul ve ortaöğretim dönemlerinin her biri bakımından ayrı ayrı oluşturulur; ilgili öğretim kademesinin sona ermesiyle birlikte, devam eden bir adli soruşturma, kovuşturma veya çocuk hâkimi tarafından verilmiş tedbir kararı bulunmadıkça resen silinir, yok edilir veya anonim hâle getirilir. Yeni öğretim kademesinde çocuğun durumu yeniden değerlendirilir ve yeni bir plan oluşturulur. Veli veya okul yönetimi tarafından plana aykırı hareket edilmesi, planın uygulanmasını engelleyen tutumların sürdürülmesi veya korunan çocuk açısından okul rehberlik servisi tarafından riskin devam ettiğinin anlaşılması hâlinde durum ilgili sosyal hizmet birimlerine bildirilir; gerekli hâllerde çocuk hâkiminin koruyucu ve destekleyici tedbir kararı vermesi için işlem yapılır. Bu kayıtlar, çocuğun ileride yapacağı kurum başvurularında arşiv araştırmasına konu edilemez ve aleyhe kullanılamaz.
(4) Millî Eğitim Bakanlığı, bu madde kapsamındaki bireysel ihtiyaç planlarının hazırlanmasına, uygulanmasına, izlenmesine ve güncellenmesine ilişkin usul ve esasları her eğitim-öğretim yılının başında belirler ve eğitim kurumlarına duyurur. Bakanlık, uygulamanın etkin şekilde yürütülmesi için rehberlik servisleri, okul yönetimleri ve ilgili birimler arasında yönetmelik ile genel hükümleri düzenler.
(5) Bu madde kapsamında yürütülen işlemler, çocuğun üstün yararı, gizlilik, veri güvenliği, aile ile işbirliği ve çocuğun eğitim hakkının korunması ilkelerine uygun olarak yerine getirilir. Yürütülen işlemlere karşı muhatabın fiziki müdahalesi durumunda Türk Ceza Kanunu’nun 265. Maddesi uygulanır.
MADDE 8 - 5395 Sayılı Kanuna aşağıdaki madde eklenmiştir.
Davaya Katılma
Madde 22/A - (1) Fiilin işlendiği ilgili yer barosu, bu Kanun kapsamında suça sürüklenen veya mağdur olan çocuklara ilişkin yürütülen ceza soruşturma ve kovuşturmalarına, çocuğun üstün yararının gerektirdiği hallerde suç vasfının şikayete tabi olup olmadığına bakılmaksızın savcılığa müracaatta bulunmayı, katılan sıfatıyla kabul edilmelerini talep edebilirler. İlgili yer barosu çocuk adına hem ailenin korunması hakkındaki kanun hem de bu kanun hükümleri doğrultusunda koruyucu tedbir talep edebilir; hakimden müdahale talep edebilir.
(2) Bu Kanun kapsamındaki katılma talepleri ve bu sıfatla yapılan işlemler her türlü harç, vergi ve masraftan muaftır.
(3) Katılma talebinin kabul edilmesi halinde ilgili CMK müdafiden hariç olmak üzere Avukatlık Kanunu’nun 78. Maddesi uygulanır. İlgili baro lehine vekâlet ücretine hükmedilmez.
GENEL GEREKÇE
Günümüzde çocuklar arasında görülen ve “akran zorbalığı” olarak adlandırılan davranışlar, yalnızca bireysel bir disiplin sorunu olmaktan çıkmış; çocukların fiziksel, psikolojik, sosyal ve akademik gelişimlerini tehdit eden ciddi bir toplumsal sorun hâline gelmiştir. Mevcut ceza mevzuatımızda bu fiillerin tam karşılığının bulunmaması, mağdur çocukların korunmasında ve suça sürüklenen çocukların davranışlarının onarıcı bir perspektifle değerlendirilmesinde hukuki boşluklar yaratmaktadır.
Bu nedenle düzenleme, Türk Ceza Kanunu’nda çocuğun bedensel ve ruhsal bütünlüğüne yönelen ağır ihlallerin yer aldığı sistematik içinde, 96. maddenin devamında 96/A olarak konumlandırılmıştır. Bu tercihin temel amacı, akran zorbalığının çocuklar bakımından doğurduğu zararların, yalnızca pedagojik ya da disipliner bir mesele olarak değil; çocuğun kişilik varlığına, ruhsal bütünlüğüne ve sosyal gelişimine yönelen özel bir ceza hukuku sorunu olarak değerlendirilmesini sağlamaktır. Böylece madde, çocuğun korunmasına ilişkin özel hükümlerin bulunduğu sistematik içerisinde, fakat eziyet suçunun hemen devamında yer alarak, çocuklar arası şiddetin süreklilik ve baskı boyutunu görünür kılan müstakil bir suç tipi hâline getirilmektedir.
Bu norm ile hem ceza hukukunun temel ilkeleriyle uyum korunmakta hem de çocukların birbirine yönelen sistematik zarar verici davranışlarının, yalnızca disiplin alanında kalmayacak şekilde hukuki güvenceye kavuşturulması amaçlanmaktadır. Düzenleme, ileride çocuk adalet sisteminin güçlendirilmesine yönelik yapılabilecek kanuni çalışmalara temel teşkil edecek bir çerçeve sunmaktadır.
Mevcut ceza sistematiğinde ya yetişkin bireyin çocuğa yönelik fiilleri ya da çocuğun yetişkine yönelik fiilleri düzenlenmiş; buna karşılık çocuklar arasında güç dengesizliğinden faydalanılarak gerçekleştirilen, sürekli veya tekrarlanan nitelikteki fiziksel, sözel, cinsel veya ekonomik zarar verme davranışları, mağdur çocuğun hak kaybına uğramadan ve fiilin kendine özgü yapısı dikkate alınarak müstakil bir norm altında ele alınmamıştır. Oysa akran zorbalığı, tek seferlik bir çatışmadan farklı olarak; süreklilik, kastın yoğunluğu, mağdur üzerindeki baskı, sosyal dışlama, küçük düşürme ve psikolojik yıpratma gibi unsurlar içeren özgün bir haksızlık alanı oluşturmaktadır. Bu sebeple düzenlemenin TCK m. 96/A altında kurulması, hem normatif sistematik hem de çocukların korunması bakımından daha isabetlidir.
Özetle akran zorbalığında temelde baş zorba ve zorbalığa uyum sağlayan pasif zorba karakterler karşısında mağdur çocuk bulunmaktadır. Güç dengesizliğinden faydalanılarak gerçekleştirilen, sürekli veya tekrarlanan nitelikteki fiziksel, sözel, cinsel veya ekonomik zararlar, “akran zorbalığı”na özgü suç tipi olarak nitelendirilmiştir. Bu yönüyle düzenleme, çocuklar arasında ortaya çıkan şiddet biçimlerini yalnızca münferit fiiller toplamı olarak değil, süreklilik gösteren ve mağdur üzerinde birikimli etki yaratan bir bütün olarak ele almaktadır.
Kanun maddesini diğer maddelerden ayıran en önemli özellik; salt çocuğu cezalandırma amacı taşımamasıdır. Akran zorbalığında mağdur çocuğun korunması kadar, suça sürüklenen çocuğun gelişim özellikleri, akran baskısı ve grup davranışları nedeniyle sorumluluğun bireyselleştirilmesi, erken müdahale ve onarıcı yaklaşımların işletilmesi önem taşımaktadır. Bu nedenle, maddede öngörülen yaptırım rejimi yalnızca cezalandırıcı değil; aynı zamanda öğretici, koruyucu ve yeniden topluma kazandırıcı niteliktedir. Böylece çocuk ceza adalet sisteminin temel amacı olan üstün yarar ilkesi ile ceza sorumluluğunun şahsiliği ilkesi birlikte gözetilmektedir.
Çocuğun cezalandırılmasından öte, mağdur çocuk kadar, fail durumuna düşmüş çocuk bakımından da aile, okul ve toplumun sorumluluğu göz ardı edilmemelidir. Ceza sorumluluğu tek başına çocuğun üzerine bırakılamaz. Bu nedenle düzenleme, suça sürüklenen çocuğun davranışının ortaya çıkmasında etkili olan çevresel koşulları, okul iklimini, akran baskısını ve kurumsal ihmalleri de dolaylı biçimde görünür kılan bir yapıya sahiptir. Yine kanun boşluğunda özel gereksinimli çocukların korunması ve kaynaştırma öğrencilerinin ceza hukuku bakımından açıkça zikredilmesi de, mağdurun kırılganlık durumunun göz önünde bulundurulması bakımından önemlidir.
MADDE GEREKÇELERİ
Madde 1: Bu düzenleme, çocuklar arasında giderek görünür hâle gelen ve uygulamada “akran zorbalığı” olarak adlandırılan davranış fiillerinin Türk Ceza Kanunu sistematiğinde müstakil bir suç tipi olarak düzenlenmesi amaçlanmaktadır. Düzenleme, çocuğun hem mağdur hem de fail olabildiği bu özgün alanda, klasik yetişkin suç tiplerinden farklı bir ceza hukuku yaklaşımını zorunlu kılmaktadır. Akran zorbalığı, tekil bir çatışma, anlık öfke boşalması veya sıradan bir disiplin sorunu değildir; aksine güç dengesizliğinden yararlanılarak mağdur çocuğa sürekli veya tekrarlanan şekilde acı çektirilmesi, küçük düşürülmesi, dışlanması ve sosyal olarak hedef hâline getirilmesi biçiminde gelişen bir zarar verme sürecidir. Bu nedenle fiilin, çocuğun beden ve ruh bütünlüğüne yönelen bir baskı ilişkisi içinde gerçekleşmesi dikkate alınarak TCK’nın 96. maddesinin devamında 96/A olarak düzenlenmesi daha uygun görülmüştür.
Madde ile getirilen temel yaklaşım, yalnızca mağdur çocuğun korunması değildir. Aynı zamanda suça sürüklenen çocuğun gelişim özellikleri, akran baskısı, grup etkisi ve davranışın süreklilik kazanma biçimi de dikkate alınarak sorumluluğun bireyselleştirilmesi hedeflenmektedir. Bu nedenle düzenleme, salt cezalandırıcı bir model yerine, onarıcı ve yönlendirici bir ceza siyaseti benimsemektedir.
Mevcut ceza hukuku sisteminde akran zorbalığı kapsamında ortaya çıkan eylemler; somut olayın özelliklerine göre kasten yaralama, hakaret, tehdit, cinsel taciz, kişilerin huzur ve sükûnunu bozma veya eziyet gibi farklı suç tipleri içerisinde münferiden değerlendirilebilmekte ise de, bu yaklaşım çoğu durumda zorbalığın esas karakterini oluşturan güç dengesizliğinden yararlanma, süreklilik/tekrarlılık ve mağdur üzerinde birikimli biçimde gerçekleşen psikolojik ve sosyal yıkım olgusunu tek başına görünür kılmaya yetmemektedir. Şayet eylem tek hareketli biçimde olmuş ise bu maddeden değil münferit eylemin uyduğu suç tipinden sevki istenecektir.
Dikkate alınması gereken bir husus da özel saiki gerçekleştiren suça sürüklenen çocuk, ceza yargısında kaç fiil varsa o kadar suç vardır ilkesi gereği bütüncül fiil tiplerinden ayrı ayrı cezalandırılacaktır. Örneğin özel saik kapsamında hem hakaret hem kişi hürriyetinden yoksun bırakma olduğunda iki ayrı suç tipinden ayrı ayrı cezalandırılacaktır. Çocuk ceza adaletinde yargılamanın özü mağdur çocuk olduğu kadar suça sürüklenen çocuk da eşit seviyede korunması gereklidir. Hükmedilecek cezanın bir sonucu da adli sicil kaydı olabileceği gözetildiğinde tek bir suç tipinden verilecek nitelikli halleri Türk Ceza Kanunu’nun üçüncü maddesiyle daha uyumlu olacaktır.
Suçun manevi unsuru bakımından da failin eylemini “şaka”, “oyun”, “dalga geçme” veya “alay etme” biçiminde nitelendirmesi, haksızlık içeriğini ortadan kaldırmaz ancak Yargıtay uygulamalarında suç cinsel davranış örüntüsü şeklinde olduğunda failin cinsel tatmin amacı gütmediği, yalnızca 'dalga geçmek' veya 'şaka' kastıyla hareket ettiği gerekçesiyle hakaret suçundan ceza verildiği; bu haliyle 6 aylık şikayet süresi içinde şikayetin yapılmaması ceza davalarında düşmeye yol açmaktadır. Suçun temel hali mağdur çocuğun ceza usul tekniği karşısında hakkının korunmasına ilişkindir. İş bu sebeple başka suç tipleri örüntüsünde hakaret şaka kastı olsa bile fiil bu suç tipinde değerlendirildiğinde artık şikâyetin yapılıp yapılmadığına bakılmayacaktır. Sonuç itibariyle önemli olan fiil veya fiillerin, mağdur üzerindeki güç dengesizliğinden yararlanması hâli ve eylemin objektif görünümü itibarıyla mağdurda acı veya huzursuzluk yaratmaya elverişli olmasıdır.
Aşağıda ise temel suç tipinin nitelikli halleri açıklanmıştır:
1. Fıkranın A bendinde, akran zorbalığı fiillerinin yapay zekâ araçları veya bilişim sistemleri kullanılarak işlenmesi hâlinde cezanın artırılması öngörülmüştür. Günümüzde çocuklar arasındaki zorbalık, yalnızca yüz yüze gerçekleşen eylemlerle sınırlı olmayıp; sosyal medya, mesajlaşma uygulamaları, çevrim içi oyun platformları ve benzeri dijital mecralar üzerinden hızla yayılabilen, mağduriyetin etkisini genişletebilen ve çoğu durumda kalıcı izler bırakabilen bir nitelik kazanmıştır. Dijital mecralarda gerçekleştirilen zorbalık eylemleri; mağdur çocuğun hedef gösterilmesi, aşağılanması ve dışlanmasının çok kısa sürede daha geniş kitlelere ulaşmasına, bu suretle mağdur üzerinde oluşan psikolojik ve sosyal baskının ağırlaşmasına elverişlidir.
Ayrıca teknolojik gelişmelerle birlikte yapay zekâ destekli araçlar, mağdura ait görüntü, ses veya içeriklerin üretilmesi, değiştirilmesi, manipüle edilmesi ve kısa sürede yayılması bakımından yeni bir risk alanı oluşturmuştur. Bu kapsamda örneğin bir görüntü üzerinde yapay zekâ aracılığıyla kıyafet, beden, mekân veya ifade değişikliği yapılarak mağdur çocuk küçük düşürülebilmekte; mağdurun gerçekte bulunmadığı bir bağlamda varmış gibi gösterilmesi suretiyle itibar suikastı, sosyal izolasyon ve yoğun psikolojik baskı meydana gelebilmektedir. Bu tür araçların kullanımı, fiilin işlenmesini kolaylaştırdığı gibi, eylemin izlerini çoğaltmakta ve mağduriyetin etkisini derinleştirmektedir.
Öte yandan Ceza normlarının uygulanmasında kıyasın yasak olması ve suç tiplerinin genişletici yorumla genişletilememesi karşısında, yapay zekâ araçlarının zorbalık fiillerinde ‘araç’ olarak kullanımının, uygulamada tartışma yaratmayacak şekilde açıkça düzenlenmesi zorunlu görülmüştür. Bu sayede, iletişim vasıtalarının sayılmasına ilişkin klasik kavramların yapay zekâ ile üretilen/manipüle edilen içerikleri kapsayıp kapsamadığı yönündeki tereddütlerin giderilmesi amaçlanmıştır. Ceza hukukunda bazı suç tiplerinde “sesli, yazılı veya görüntülü ileti” gibi kavramlarla iletişim vasıtaları kapsamakta ise de, içtihatlarda “Bilişim sisteminin aldatılmasından söz edilemeyeceği için, ancak bu sistemin araç olarak kullanılarak bir insanın aldatılması” olarak nitelendirilmektedir.
Tüm bu sebeplerle akran zorbalığının özgü suç tipi olarak düzenlenmesi hâlinde, yapay zekâ araçlarının suçta araç olarak kullanılmasının nitelikli hâl olarak kabul edilmiştir.
( b ) bendi ile, akran zorbalığı suçunun birden fazla çocuk tarafından birlikte işlenmesi hâlinde cezanın artırılması öngörülmüştür. Akran zorbalığı olgusunun uygulamada en ağır sonuç doğuran biçimi, mağdur çocuğun bir grup tarafından hedef hâline getirilmesi olup; bu durumda mağdur çocuğun kendisini koruma ve ortamdan uzaklaşma imkânı belirgin şekilde azalmakta, yaşadığı korku ve çaresizlik duygusu artmakta ve olayın mağdurun ruh dünyası üzerindeki olumsuz etkisi derinleşmektedir. Zira mağdur çocuk, tek bir akranla belirli ölçüde baş edebilecek iken; birden çok akranın birlikte yöneldiği eylemler karşısında sosyal baskı, utanç, yalnızlık ve değersizlik hislerini daha yoğun yaşayabilmekte, bu durum zorbalığın psikolojik yıkıcılığını ve kalıcılığını artırabilmektedir. Bu nedenle, birlikte işleme hâli, yalnızca fail sayısının artması değil, mağdur açısından eylemin korkutucu güç ve baskı kapasitesinin niteliksel biçimde yükselmesi anlamına gelmektedir.
Bunun yanında, çocukların grup hâlindeki davranışlarında çoğu kez bir “baş zorba” etrafında şekillenen ve akran baskısıyla beslenen bir dinamik ortaya çıkmaktadır. Uygulamada bazı çocuklar zorbalığın icrasında belirleyici ve yönlendirici konumda iken, bazı çocuklar ise “gruba uyma” eğilimiyle kimi zaman aktif, kimi zaman pasif biçimde sürece dâhil olabilmektedir. Bu düzenleme, çocukların bu tür grup süreçlerine katılımının varlığını göz ardı etmemekte; ancak ceza sorumluluğunun şahsiliği ilkesi gereği her çocuğun, kendi iradi katkısı ve kusurlu davranışı ölçüsünde sorumlu tutulması gerektiği esasını korumaktadır. Nitekim akran zorbalığına özgü suç tipinin “birden fazla çocuk tarafından birlikte işlenmesi” hâlini nitelikli hâl olarak ayrıca düzenlemesinin amacı, gruba uyan çocuklar bakımından otomatik ve tekdüze bir sorumluluk yaratmak değil; birlikte hareket edilmesi nedeniyle mağdur üzerindeki baskının artmasını ceza siyaseti bakımından görünür kılmak ve hâkime, somut olayın özelliklerini gözeten adil bir değerlendirme zemini sağlamaktır.
Bu çerçevede, gruba uyma şeklinde sürece katılan çocukların olay sonrası tutumları bakımından genel hükümler çerçevesinde gönüllü vazgeçme imkânları ile, zararın giderilmesi ve mağduriyetin azaltılması yönünde gösterilen çabaların (etkin pişmanlık niteliğindeki davranışların) hâkim tarafından değerlendirilmesi mümkün olup; böylelikle çocuğun fiilden sonraki davranışlarının, olayın ağırlığı ve mağdur üzerindeki etki ile birlikte ele alınmasına imkân tanınmaktadır. Bentteki nitelikli hal düzenlemesi, bu tür bireyselleştirme mekanizmalarını dışlamamakta; tersine, “çocuklar arası ceza adaleti” anlayışı içinde, hem mağdur çocuğun hassas konumunu gözetmekte hem de gruba uyma dinamiği içindeki çocukların ayrıksı durumlarının somut olayda adil biçimde değerlendirilmesine engel olmamaktadır.
Son olarak, birlikte işleme hâlinin cezada artırım nedeni yapılması, ceza mevzuatımızda bazı suç tiplerinde “birden fazla kişi tarafından birlikte işlenme” hâlinin nitelikli hâl sayılmasına ilişkin genel yaklaşımla benzerlik göstermekle birlikte; burada esas olan, yetişkinler bakımından öngörülen koruma düzeyi ile çocuğun aynı tehdide veya toplu baskıya maruz kalması arasında mağduriyetin niteliği bakımından fark bulunmasıdır. Çocukların gelişim düzeyi, sosyal kabul ihtiyacı ve akran değerlendirmesine karşı kırılganlığı dikkate alındığında; birden fazla akran tarafından hedef alınma hâlinin mağdur çocuk üzerindeki etkisi, yetişkin mağduriyetinden daha ağır ve kalıcı sonuçlar doğurmaya elverişli olabilmektedir. Bu sebeple bent, mağdur çocuğun ruhsal ve sosyal bütünlüğünün korunması bakımından daha yüksek bir hassasiyetle düzenlenmiştir.
( c ) bendi ile, akran zorbalığı suçunun işlenmesinde silah sayılan cisim kullanılması, fiilin icrası sırasında görüntü veya ses kaydı alınması ve mağdurun cinsiyetine bakılmaksızın özel hayatına yönelik görüntü veya verilerin hukuka aykırı biçimde ifşa edilmesi hâllerinde cezanın bir kat artırılması; ayrıca suçta kullanılan eşya hakkında müsadere hükümlerinin uygulanması öngörülmüştür. Bu bent, akran zorbalığı olgusunun uygulamada en ağır sonuç doğuran biçimini oluşturan “şiddetin dijitalleştirilmesi” ve “mağduriyetin alenileştirilmesi” sorununa cevap vermek amacıyla düzenlenmiştir.
Uygulamada, bazı zorbalık vakalarının yalnızca fiziksel saldırı veya münferit bir yaralama fiili şeklinde gerçekleşmediği; mağdur çocuğun darp edilmesi, aşağılanması veya cinsel dokunulmazlığa yönelik davranışlara maruz bırakılması sırasında kayıt alındığı bilinmektedir. Kayda alma fiili, çoğu zaman yalnızca “delil” veya “hatıra” mahiyetinde olmayıp, mağdur çocuğu küçük düşürme, utandırma, sosyal çevrede itibarsızlaştırma ve üzerinde ileri süreci etkiler biçimde sürekli baskı kurma amacıyla bir “tehdit ve kontrol aracı”na dönüşebilmektedir. Bu tür durumlarda zorbalık eylemi, mağdur üzerinde yalnızca olay anıyla sınırlı kalmayan; kayıtların yayılması ihtimali nedeniyle süreklilik gösteren ve çocuğun sosyal varlığını hedef alan bir etki doğurmaktadır. Bu nedenle, zorbalık fiili sırasında görüntü veya ses kaydı alınması ve bunun ifşa edilmesi hâllerinin, akran zorbalığının özgü suç tipi içerisinde ayrıca ve açık biçimde nitelikli hâl olarak düzenlenmesi, hem suçta ve cezada kanunilik ilkesinin gereği olan öngörülebilirliği sağlamak hem de uygulamada fiillerin parçalı biçimde değerlendirilmesi nedeniyle ortaya çıkabilen yetersiz koruma sorununu gidermek bakımından gerekli görülmüştür. Maddenin birinci fıkrasında açıklandığı üzere suçun parçası olan eylemler bakımından suça sürüklenen çocuk ayrıca ilgili maddeden cezalandırılmayacaktır.
Bentte ayrıca “suçta kullanılan eşya” hakkında müsadere hükümlerinin uygulanacağının belirtilmesiyle, zorbalığın icrasında araç olarak kullanılan cep telefonu, kamera ve benzeri cihazların, yalnızca fiilin işlenmesini kolaylaştıran bir unsur değil, aynı zamanda mağduriyetin yayılmasını sağlayan ve mağdur üzerinde sürekli baskı oluşturan bir “suç aracı” hâline geldiği kabul edilmiştir. Çocuk ceza adaleti bakımından, kimi vakalarda suç aracının elden alınması ve müsadere edilmesi, sırf hapis veya adlî para cezası tehdidine kıyasla daha somut ve anlaşılabilir bir sonuç doğurabilmekte; mağdur çocuk bakımından da adalet duygusunu destekleyen koruyucu bir etki yaratabilmektedir.
İkinci fıkra ile, suçun mağdurunun engelli, özel gereksinimli veya kaynaştırma eğitimine tabi bir çocuk olması hâlinde, suçun temel şekline ilişkin cezanın alt sınırının iki yıl olarak uygulanması öngörülmüştür. Bu düzenleme ile amaçlanan, kırılgan gruptaki çocukların akran zorbalığı karşısında kendilerini koruma, sınır koyma ve yardım isteme imkânlarının bilişsel seviyesi normal olan akranlarına görece daha sınırlıdır. Ceza sorumluluğu açısından zorbalığı yapan karakterin mağdurun bu özelliğinden faydalanması gerekir ki aynı zamanda bu husus suçun özel kast unsurunu oluşturmaktadır.
En genel hali ile engellilik, 5378 sayılı Engelliler Hakkında Kanun M. 3/C’de "Fiziksel, zihinsel, ruhsal ve duyusal yetilerinde çeşitli düzeyde kayıplarından dolayı topluma diğer bireyler ile birlikte eşit koşullarda tam ve etkin katılımı kısıtlayan tutumlar ve çevre koşullarıyla etkileşime giren birey."
2828 sayılı Sosyal Hizmetler Kanunu m.3/C’de
"Doğuştan veya sonradan herhangi bir hastalık veya kaza sonucu bedensel, zihinsel, ruhsal, duygusal ve sosyal yeteneklerini çeşitli derecelerde kaybetmesi nedeniyle normal yaşamın gereklerine uymama durumunda olup; korunma, bakım, rehabilitasyon, danışmanlık ve destek hizmetlerine ihtiyacı olan kişi." olarak tanımlanır. Belirtilen hükümler 5395 Sayılı Kanun’u M.3/1.A “daha erken ergin olsa bile 18 yaşını doldurmamış çocuklar” ile birlikte değerlendirilerek mağdurun biyopsikososyal hali içerisinde ele alınabilir. Tüm bu düzenlemeler ile beraber çocuğun özelindeki engellilik hali MEB Özel Eğitim Hizmetleri Yönetmeliği’nin 4. Maddesi olarak anlaşılmalıdır.
Özel Gereksinimli Çocuk deyiminden anlaşılması gereken ise 573 sayılı Özel Eğitim Hakkında Kanun Hükmünde Kararname M 3/A’da
"Özel eğitim gerektiren birey": Çeşitli nedenlerle, bireysel özellikleri ve eğitim yeterlilikleri açısından akranlarından beklenilen düzeyden anlamlı farklılık gösteren birey” dir. Burada engellilikten farklı olarak ortalama akran bilişsel seviyesinden farklı olarak eğitimsel/algı performans farkıdır. Uygulamada özel gereksinimli" ve "özel eğitim ihtiyacı olan" kavramları özdeş biçimde kullanılmaktadır.
Kaynaştırma eğitimine tabi olmasından anlaşılması gereken ise yine 573 sayılı Özel Eğitim Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin 3/C ve 12. Maddelerinde tanımlanan “Özel eğitim gerektiren bireylerin diğer bireylerle karşılıklı etkileşim içinde bulunmalarını sağlamak ve eğitim amaçlarını en üst düzeyde gerçekleştirmek amacıyla her tür ve kademedeki okullarda, ortalama biliş seviyesindeki akranlarıyla birlikte sürdürülen eğitim anlaşılmalıdır. Bu kapsamda kalan çocuğun özel eğitim kurumunda değil; eğitim programı kapsamında ilk, ortaöğretim ve lisede öğrenim görmesi gereklidir.
Uygulamada karşılaşılan sorunlardan birisi ise çeşitli saiklerle çocukların, Rehberlik Araştırma Merkezlerine olan erişimidir. Çocuğun kaynaştırma öğrencisi olması için öncelikle RAM tarafından tanı alması esastır. Tanı almamış bir çocuğun akran zorbalığına maruz kalması durumunda fıkranın engellilik içerisinde yer alıp almayacağı hakim tarafından heyet raporuna sevki sonrasında belirlenecektir. Verilecek cezanın belirlenmesi açısından iş bu fıkrada, 1. Fıkranın aksine oransal artırım yöntemi yerine alt sınırın yükseltilmesi tercih edilmiştir. Bu fıkra kapsamındaki mağdurlara, 1. Fıkra kapsamında mükerrer biçimde ağırlaştırma sebebi yapılması ihtimali bertaraf edilmekte; buna karşılık birinci fıkrada düzenlenen nitelikli hâllerin gerçekleşmesi hâlinde yapılacak artırımların, bu fıkra uyarınca belirlenen alt sınır esas alınarak uygulanacağı açıkça belirtilmek suretiyle uygulamada tereddütlerin önüne geçilmektedir.
Üçüncü fıkra ve üçüncü fıkranın (a) alt düzenlemesi ile, akran zorbalığı suçunda etkin pişmanlık müessesesi, “çocuklar arası ceza adaleti” anlayışına uygun şekilde ve pedagojik amaç gözetilerek iki ayrı görünüm altında düzenlenmektedir. Kanunda suça aktif biçimde iştirak eden yani asli fail durumunda olan SSÇ’ye yönelik etkin pişmanlığın, soruşturmaya başlanmadan önce kendi isteğiyle yetkili makamlara başvurması, fiilin ortaya çıkmasına katkı sunması ve suça karışan diğer çocukların belirlenmesini sağlamaya elverişli bilgi ve beyanlarda bulunması hâlinde cezada indirim öngörülmüştür. Kanun koyucunun “soruşturmaya başlanmadan önce” ifadesiyle amaçladığı zaman dilimi, Ceza Muhakemesi Kanununun 160 ıncı maddesi uyarınca Cumhuriyet savcısının suç şüphesini öğrenmesiyle birlikte maddi gerçeği araştırma yükümlülüğünün başladığı evreden önceki dönemdir. Bu suretle, etkin pişmanlığın zaman bakımından sınırı, soruşturma evresinin başlangıcına ilişkin ceza muhakemesi sistematiği ile uyumlu hâle getirilmiştir.
Etkin pişmanlık, çocuk adalet sistemi bakımından yalnızca fiilin bildirilmesiyle sınırlı bir mekanizma olarak öngörülmemiş; suça sürüklenen çocuğun, eyleminin sonuçlarını kavrayarak sorumluluk almasını, mağduriyetin giderilmesine katkıda bulunmasını ve maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasını destekleyen onarıcı bir yaklaşımın parçası olarak düzenlenmiştir.
Fıkranın a bendinde, suça fiziken iştirak etmeyip gruba uyma veya sessiz kalma biçiminde olayın işlenişine katkıda bulunan çocuğun, asli fail ile aynı düzeyde değerlendirilmesinin her somut olay bakımından adaletli sonuç doğurmayabileceği dikkate alınmıştır. Bu çocukların bir kısmı, akran baskısı veya dışlanma korkusu nedeniyle olay anında pasif kalabilmekte; buna karşın gerçeğin ortaya çıkarılmasına sonraki aşamada da katkı sunabilecektir. Bu nedenle, kovuşturma aşamasında gerçeğin ortaya çıkmasına samimi ve etkin şekilde katkı sunan, suça karışan diğer çocukların belirlenmesine yardımcı olan ve pişmanlığı davranışlarıyla ortaya koyan çocuk yönünden daha yüksek bir indirim imkânı tanınarak, “gruba uyma” dinamiği içinde bulunan çocuğun öğrendiği davranış kalıbının kırılarak doğru davranışa yöneltilmesi, toplumsal sorumluluk bilincinin geliştirilmesi amaçlanmıştır. Kanun koyucu, yukarıdaki fıkradan farklı olarak TCK M. 40/2’de belirtili uyma şeklinde suça iştirak etmiş çocuğun etkin pişmanlığı ilk fıkradan bağımsız kovuşturma aşamasında bile ortaya çıksa; fiile kimin hangi şekilde iştirak ettiğine ilişkin açıklamalarda bulunması öz itibariyle maddi gerçeğin aydınlatılmasına hizmet etmesi yeterli görülmüştür. Maddenin birinci fıkrasının b bendine göre pasif karakterli suça sürüklenen çocuk hakkında önce artırım yapılacak sonra yardım etme maddesince indirim uygulandıktan sonra indirilen sonuç ceza yönünden etkin pişmanlık hükümleri ayrıca uygulanacaktır. Zararın giderilmesine ilişkin aynı ayrım korunmuştur. Mağdurun suç sebebiyle zararı asli fail veya failler tarafından karşılanması genel etkin pişmanlık hükümlerinin burada da uygulandığını işaret edecektir ancak a bendinde kalan TCK’nın 37/2 veya TCK M. 39 kapsamında fiile asli şekilde iştirak etmeyen çocuğun zararı giderme şartı farklıdır. Şayet mağdurun zararını asli fail gidermiş ise bu durumda çocuktan zarar şartını karşılaması beklenmez.
Dördüncü Fıkrada akran zorbalığı suçunun işlenmesi sonucunda mağdur çocuğun ruhsal bütünlüğünde meydana gelen ağır neticeler bakımından, fiilin haksızlık içeriğiyle orantılı bir yaptırım rejimi kurulması amaçlanmıştır. Akran zorbalığı, çoğu zaman tekil bir çatışmadan ibaret olmayıp, süreklilik veya tekrarlılık gösteren; mağduru okul ve sosyal çevre içinde hedef hâline getiren, küçük düşürme, dışlama, alay etme, tehdit ve fiziksel müdahale gibi davranışların bir arada bulunabildiği bir süreç niteliği taşımaktadır. Bu tür süreçlerin mağdur çocuk üzerinde yalnızca geçici üzüntü ve stres oluşturmakla kalmayıp, bazı hâllerde klinik düzeyde tedavi gerektiren ve kimi zaman kalıcılık arz eden psikiyatrik bozulmalara yol açabildiği görülmektedir. Bu itibarla fıkrada, suç sonucunda mağdurun ruh sağlığının kalıcı olarak bozulması hâli bakımından daha ağır bir ceza aralığı öngörülmüştür. “Kalıcı bozulma” tespiti, uygulamada keyfîliğin ve farklı yorumların önlenmesi bakımından, Adli Tıp Kurumu veya üniversitelerin ilgili ihtisas kurullarınca düzenlenecek rapora bağlanmıştır. Böylelikle, mağdurun ruh sağlığındaki bozulmanın sadece bir yakınma veya geçici bir duygudurum değişikliği düzeyinde değil; tıbben teşhis edilebilir, süreğen nitelikte ve olayla illiyet bağı kurulabilir bir netice olarak ortaya konulması hedeflenmiştir.
Fıkrada ayrıca, kalıcı bozulma düzeyine ulaşmamakla birlikte mağdurda meydana gelen ruhsal etkilenmenin yatılı tedavi gerektirecek ağırlıkta gerçekleştiği hâller bakımından, ayrı bir ceza aralığı belirlenmek suretiyle ikinci bir netice kategorisi düzenlenmiştir. Bu düzenleme ile, akran zorbalığının mağdur çocukta doğurduğu ruhsal zararların farklı yoğunluklarda ortaya çıkabileceği gözetilmekte; kalıcı bozulma tespit edilemeyen ancak klinik düzeyde ağırlaşma gösteren olaylar bakımından da ceza adaletinin sağlanması amaçlanmaktadır. Netice sebebiyle ağırlaşmış suçlara ilişkin genel ilke gereği, bu fıkranın uygulanmasında, mağdurda meydana gelen ruhsal bozulma ile akran zorbalığı fiilleri arasında illiyet bağının bulunması aranacaktır. Ayrıca, failin bu ağır netice bakımından sorumlu tutulabilmesi için, neticenin oluşumu yönünden en azından taksirle hareket ettiğinin, diğer bir ifadeyle ağır neticenin somut olayın özelliklerine göre öngörülebilir olduğunun değerlendirilmesi gerekmektedir. Böylece, yalnızca nedensellik bağının varlığına dayanılarak objektif sorumluluk sonucuna gidilmesi önlenmekte; sorumluluk kusur ilkesine uygun biçimde belirlenmektedir.
Madde 2: Bu madde ile, TCK’nın 51. maddesine eklenmesi önerilen fıkra vasıtasıyla, akran zorbalığı suçunu işleyen çocuğun cezasının infazı sonrası izlenmesi ve topluma yeniden kazandırılması bakımından özel bir takip mekanizması kurulmak istenmiştir. Çocuk failler bakımından yalnızca cezanın infazı yeterli değildir; çocuğun suç davranışına tekrar yönelmesini önlemek, gelişimsel destek sağlamak ve topluma uyumunu desteklemek de önemlidir. Bu nedenle ceza sonrası süreçte adli destek ve mağdur hizmetleri birimleri aracılığıyla takip yapılması öngörülmüştür.
Fıkrada yer alan sabıka kaydının silinmesine karşılık 18 yaşına kadar takibin sürdürülmesi, bunu talep eden çocuğun devlet ile yaptığı anlaşmadır. Bu anlaşmaya göre kırılgan grup içi takip sistemi ile çocuğun tekrar tekrar suça karışmasını önlemektir. Uygulamada kırılgan grup nedeniyle toplumsal dezavantaj yaşayan ve özel desteğe ihtiyaç duyan kesim olarak tanımlanırken yenilikçi anlayış ile suça sürüklenen çocuklar da dezavantaj/özel desteğe ihtiyacı olan kategorisine alınmıştır.
Madde 3: Uygulamada mezkur suç tipinde şüpheli veya sanık beyanı bildirimin kolluk harici makamlara yapıldığı bu suretle ceza sorumluluğunun olmadığı yönündedir. Bildirilmesi gereken olayın adli vaka olduğu açıktır ancak getirilen yeni fıkra ile konunun hassasiyeti arttırılmıştır.
Madde 4: Bu madde ile eğitim kurumlarının suçu bildirmemesi başlığı altında, TCK’nın 278, 279 ve 280. maddelerinden farklı ve özel bir bildirim yükümlülüğü ihdas edilmektedir. Türk Ceza Kanunu’nda suçu bildirmeme fiili genel olarak 278. maddede, kamu görevlisi bakımından 279. maddede ve sağlık mesleği mensupları bakımından 280. maddede düzenlenmiş olup; bu hükümler belirli bir meslek grubunu veya genel bildirim yükümlülüğünü esas almaktadır. Ancak eğitim kurumlarında çocuklara karşı işlenen veya çocukların maruz kaldığı fiiller bakımından, olayın niteliği, mağdurun yaşı, kurum içi hiyerarşi, çocukların korunma ihtiyacı ve bildirim gecikmesinin doğuracağı ağır sonuçlar nedeniyle daha dar, daha hızlı ve daha hedefe yönelik bir düzenleme gereklidir. Bu sebeple, genel suçu bildirmeme hükümleriyle yetinilmeyip, eğitim kurumları için müstakil bir suç tipi öngörülmüştür.
Bu ayrımın temel gerekçesi, eğitim kurumlarının çocukların sürekli veya sürekliliğe yakın biçimde bulunduğu, gözetim ve koruma sorumluluğunun kurumsal olarak yoğunlaştığı alanlar olmasıdır. Kurum görevlisinin suçu öğrenmesine rağmen “önce araştırayım”, “suç olup olmadığından emin olayım”, “kurum içinde çözelim”, “aileyle halledelim” veya benzeri gerekçelerle adli makamlara bildirimde bulunmaması, çocuk bakımından telafisi güç sonuçlar doğurabilmektedir. Bu nedenle, burada aranılan bildirim yükümlülüğü genel anlamda herhangi bir kuruma yapılan ihbar değil; doğrudan çocuk şube birimine veya Cumhuriyet savcılığına yapılacak adli bildirimdir. Amaç, olayın idari veya sosyal hizmet niteliğinde kurumlar arasında dolaştırılmasını değil, vakit kaybetmeden çocuk koruma ve ceza soruşturması mekanizmasına intikal ettirilmesini sağlamaktır.
Bu çerçevede Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığına, sosyal hizmet birimlerine ya da kurum içi başka mercilere yapılan bildirimler, bu madde bakımından tek başına yeterli kabul edilmemektedir. Çünkü bu kurumlara yapılan bildirimler, çocuğun destek ve korunma ihtiyacına ilişkin idari sonuçlar doğurabilse de, suç şüphesinin adli mercilere derhâl intikalini sağlamaz. Kanun koyucu burada, suç teşkil ettiği değerlendirilen olayların öncelikle çocuğa özgü adli ve kolluk mekanizmasına ulaşmasını amaçlamaktadır. Bu nedenle, “çocuk şube” veya “çocuk savcılığı”na bildirim, yükümlülüğün asli ve belirleyici ifa biçimi olarak kabul edilmiştir; diğer kurumlara yapılan bildirimler ise bu yükümlülüğü ortadan kaldırmayacaktır.
Madde metninin birinci fıkrasında yer alan “İlgili kurum amiri, bilgisi olduğu olay hakkında suç oluşup oluşmadığına yönelik araştırma yapamaz; suçun oluşmadığı saikiyle bildirimde bulunmaktan imtina edemez.” cümlesi, bu özel sistematiğin en önemli unsurunu oluşturmaktadır. Kanun koyucu, önceki suçu bildirmeme düzenlemelerinde kullanılan “bir suçun işlendiğini öğrenen” formülünden bilinçli olarak ayrılmış; burada “olay” bilgisini yeterli görerek, suç vasfının ön değerlendirmesini bildirim yükümlüsünün takdirine bırakmamıştır. Zira kurum amiri, elindeki vakıayı ceza hukuku bakımından nitelendiren merci değildir; olayın suç oluşturup oluşturmadığına ilişkin son değerlendirme Cumhuriyet savcılığına aittir. Bu nedenle kurum amiri, suçun oluşup oluşmadığını araştırarak bildirimden kaçınamaz ve “suç oluşmadığı” düşüncesiyle adli mercilere başvurmaktan imtina edemez. Bildirim yükümlülüğü, suçun kesin olarak sabit görülmesini değil, olaydan haberdar olunmasını yeterli saymaktadır.
Madde ile hedeflenen bir diğer husus, özellikle eğitim kurumlarında çocuk mağduriyetlerinin kurumsal itibar, iç düzen veya disiplin gerekçeleriyle örtülmesinin önüne geçmektir. Bildirim yapılmaması veya gecikmeli yapılması hâlinde çocuğun korunma tedbirlerinden zamanında yararlanamaması, mağduriyetin derinleşmesine ve suçun devam etmesine neden olabilir. Bu sebeple ceza yaptırımı ile birlikte artırım mekanizması öngörülmüştür.
Madde ayrıca kamu kurumu-özel kurum ayrımı yapmamaktadır. Çünkü çocukların korunması bakımından kurumun hukuki statüsü değil, çocuğun maruz kaldığı riskin varlığı önemlidir. Özel okul, devlet okulu, yurt, kurs veya benzeri yerler bakımından eşit ve etkin koruma sağlanmalıdır. Böylece çocukların bulunduğu her eğitim ortamında aynı adli duyarlılık temin edilmekte ve bildirim yükümlülüğünün hiç gecikmeksizin çocuk şube veya çocuk savcılığına yöneltilmesi güvence altına alınmaktadır.
Madde 5: Bu madde ile “eğitim kurumu” kavramı tanımlanmakta ve hangi yerlerin bu kapsamda değerlendirileceği açıkça belirlenmektedir. Ceza normunun uygulanmasında belirlilik ve öngörülebilirlik esas olduğundan, eğitim kurumu kavramının sınırlarının açık biçimde çizilmesi zorunludur. Aksi hâlde hangi kurumların bildirim yükümlülüğü, şikâyet/ihbar engelleme suçunun nitelikli hâli veya akran zorbalığına ilişkin kurumsal tedbirler bakımından kapsama gireceği tereddüt yaratacaktır.
Tanımın kapsamına okul öncesi eğitim kurumlarından başlayarak ilkokul, ortaokul, ortaöğretim kurumları, özel eğitim okulları, özel öğretim kurumları, kurslar, özel eğitim ve rehabilitasyon merkezleri, mesleki eğitim merkezleri, hizmet içi eğitim merkezleri, uzaktan öğretim yapan kurslar, sosyal etkinlik merkezleri, motorlu taşıt sürücüleri kursları, yurtlar, pansiyonlar ve çocukların eğitim veya barınma amacıyla düzenli olarak bulunduğu benzeri kurumlar dâhil edilmiştir. Böylece çocukların fiilen bulunduğu ve korunmaya ihtiyaç duyduğu geniş bir alan kapsanmıştır.
Bu tanım, yalnızca formal eğitim kurumu anlayışına dayanmaz; aynı zamanda çocukların eğitim hakkı kapsamında barınma, rehberlik, destek veya sosyal gelişimi içeren alanlar dahil edilmiştir. Çünkü çocukların maruz kaldığı riskler sadece okul binası içinde ortaya çıkmaz. Yurt, pansiyon, kurs benzeri yapılar ile okul öncesini kapsayan oyun evleri de fıkra içerisinde değerlendirilmiştir. fiilen çocukların yoğun ve sürekli biçimde bulunduğu yerlerdir. Madde içerisinde işlenen çocuklara özgü kafe gibi alanlar şayet eğitim amacı içermiyorsa fiil bu fıkra kapsamında değerlendirilemeyecektir.
Madde 6: Bu madde ile şikâyet veya ihbar hakkının engellenmesi başlığı altında yeni bir suç tipi düzenlenmektedir. Düzenleme ile amaçlanan, gerçeğin ortaya çıkmasını engellemek için şikâyet, ihbar veya bildirim hakkına sahip kişiye yönelik baskı, telkin, menfaat vaadi, yıldırıcı davranış ve benzeri örtülü müdahalelerin cezalandırılmasıdır. Burada kanun koyucu, failin açık ve doğrudan tehdit içeren davranışlarını değil, çoğu zaman dolaylı, üstü kapalı ve iradeyi kırmaya yönelik müdahalelerini hedeflemektedir. Şikâyet veya ihbar hakkına sahip kişiye açıkça tehditte bulunulması hâlinde, somut olaya göre TCK’nın tehdit suçuna ilişkin hükümleri veya şartları varsa şantaj suçuna ilişkin hükümler uygulanabilecektir. Buna karşılık bu madde, tehdit eşiğine varmayan; ancak şikâyet, ihbar veya bildirimden vazgeçirmeyi amaçlayan baskı, telkin, menfaat teklif etme ve yıldırıcı davranışları bağımsız bir suç olarak cezalandırmaktadır. Ayrıca düzenleme yalnızca şikâyet hakkını değil, disiplin amacıyla kuruma yapılan ihbar ve bildirimleri de koruma altına almaktadır; zira mağdurun veya ilgilinin kuruma başvurmasının engellenmesi de ihbar hakkının kullanılmasının önüne geçmektedir.
Birinci fıkranın bir diğer özelliği, kamu kurumu-özel kurum ayrımı yapmaksızın uygulanabilmesidir. Bu yönüyle düzenleme, yalnızca ceza yargılamasına konu olayları değil, iş hayatı içinde ortaya çıkan mobbing benzeri davranışları da adli koruma kapsamına almaktadır. İş hukuku bakımından mobbing çoğu kez haklı fesih, tazminat veya iş ilişkisine ilişkin diğer hukuki sonuçlar doğurabilse de, burada korunmak istenen esas değer, mağdur işçinin ya da idari personelin maruz kaldığı eylem sonucu şikayet veya ihbar edebilme hürriyetinin kısıtlanmasıdır.
İkinci fıkra, kurum amirinin astına karşı fiili işlemesi hâlinde cezanın artırılmasını öngörmektedir. Kurum amirinin ast üzerinde kurduğu baskı, sıradan bir bireysel ilişki olarak değil, kurumsal otoritenin kötüye kullanılması olarak değerlendirilmiştir.
Üçüncü fıkra ise eğitim kurumu bağlamında özel bir nitelikli hâl kurmaktadır. Bu fıkra ile, ihbar edilmesi gereken bir olay hakkında kurum amirinin mağdur çocuğu, kanuni temsilcisini, tanık konumundaki personeli veya diğer ilgilileri şikâyetten ya da bildirimden vazgeçirmeye yönelik eylemleri daha ağır yaptırıma bağlanmıştır. Burada kastedilen davranışlar yalnızca açık tehditler değildir; okul müdürünün veya benzeri kurum amirinin aileleri çağırarak uzlaştırmaya çalışması, mağdur çocuğun üstü kapalı biçimde okuldan alınmasının telkin edilmesi, olayın büyütülmemesi gerektiği yönünde baskı kurulması yahut personelin tanıklık yapmaktan caydırılması gibi örtülü baskı yöntemleri de bu kapsamda değerlendirilecektir. Özellikle önerilen TCK M. 279/A kapsamında bildirilmesi gereken fiillere ilişkin olarak öğretmen ve benzeri personel üzerinde tanıklığı veya adli mercilere başvuruyu engellemeye yönelik her türlü davranış, bu fıkra kapsamında nitelikli hâl olarak kabul edilmiştir. Böylece eğitim kurumlarında olayların üstünün örtülmesi, kurumsal itibar veya disiplin söylemiyle baskı altında tutulması önlenmek istenmektedir.
Bu suç tipi, özellikle akran zorbalığı ve benzeri olayların üstünün örtülmesini önleyen tamamlayıcı bir koruma normu niteliğindedir. Çocuğun, ailesinin, tanık personelin veya diğer ilgililerin iradesini baskı altına alan davranışların önlenmesi, yalnızca ihbar mekanizmasının işlerliği bakımından değil, aynı zamanda devlete güven ilkesinin tesisi bakımından da zorunludur. Kamu otoritesine duyulan güvenin güçlenmesi, vatandaşların ve özellikle çocukların karşılaştıkları fiilleri çekinmeden bildirebilmelerine bağlıdır. Bu nedenle madde, yalnızca bildirim yükümlülüğünü değil, o yükümlülüğün kullanılmasını engelleyen baskı mekanizmalarını da cezalandırmak suretiyle, çocuk koruma sisteminin bütünlüğünü ve hukuka erişimde devlete güven duygusunu güçlendirmektedir.
Madde 7 - Madde 5/A Gerekçesi
Akran zorbalığı, çocukların eğitim hayatı boyunca yalnızca akranlar arası çatışma olarak değil, çoğu zaman süreklilik arz eden, gelişimsel süreci etkileyen, mağdur çocuk bakımından psikolojik, sosyal ve akademik sonuçlar doğurabilen çok boyutlu bir risk alanı olarak ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle akran zorbalığına yönelik müdahale, olay meydana geldikten sonra verilen tepkilerle sınırlı tutulmamalı; erken tespit, önleyici takip, bireyselleştirilmiş destek ve okul-aile işbirliği ekseninde kurumsal bir koruma mekanizmasına dönüştürülmelidir. Maddenin amacı, çocukların okul ortamında karşılaşabilecekleri zorbalık davranışlarının mümkün olan en erken aşamada belirlenmesi, çocuk özelinde ihtiyaçların değerlendirilmesi ve mağduriyetin derinleşmesinin önüne geçilmesidir.
Birinci fıkra ile, akran zorbalığının önlenmesi, erken tespiti ve etkilerinin giderilmesi amacıyla okul rehberlik servisi tarafından her çocuk yönünden bireysel ihtiyaç planı hazırlanması öngörülmektedir. Bu düzenleme, çocuğu soyut ve genel bir kategori olarak değil, gelişim özellikleri, risk faktörleri, destek ihtiyacı ve korunma gereksinimleri bakımından ayrı ayrı ele alan bireyselleştirilmiş bir koruma yaklaşımını benimsemektedir. Böylelikle, zorbalığa maruz kalan çocuklar bakımından yalnızca kriz anında müdahale eden değil, risk henüz oluşum aşamasındayken önleyici tedbir geliştiren bir sistem kurulmaktadır. Aynı zamanda zorbalık davranışını sergileyen çocuklar yönünden yönlendirici ve destekleyici bir yaklaşım benimsenerek davranışın nedenleri, tetikleyicileri ve çevresel etkileri profesyonel biçimde değerlendirilmiş olacaktır.
İkinci fıkra ile bireysel ihtiyaç planının veliye ve okul yönetimine yazılı olarak bildirilmesi, planın uygulanmasında aile, okul yönetimi, sınıf öğretmenleri ve rehberlik servisi arasında işbirliği sağlanması ve planın düzenli biçimde güncellenmesi amaçlanmaktadır. Çocukla ilgili önleyici koruma tedbirlerinin etkili olabilmesi, ancak okul ve ailenin aynı yönde, aynı hedefe yönelmiş, eşgüdümlü bir tutum sergilemesiyle mümkündür. Bu çerçevede aile ile kurulacak iletişim, çocuğun davranışlarının “kusur”, “etiket” veya “ayıp” ekseninde değerlendirilmesine indirgenmemeli; çocuğun gelişimsel ihtiyaçlarının anlaşılması, desteklenmesi ve iyileştirilmesi yönünde pedagojik bir işlev görmelidir. Böylece, uygulamada zaman zaman karşılaşılabilen “bizim çocuğumuz kusurlu değildir”, “çocuğumuza haksızlık yapılıyor”, “etiketlenme yaratılıyor”” şeklindeki savunmaların doğurabileceği iletişim kopuklukları azaltılacak; aile, sürecin dışlayıcı değil koruyucu yönünü daha açık biçimde görebilecektir.
Bu yönüyle düzenleme, aileyi bir yaptırım muhatabı olarak değil, çocuğun yararına işleyen koruyucu sistemin zorunlu paydaşı olarak konumlandırmaktadır. Maddenin pedagojik temeli, çocuğun davranışının ahlaki mahkûmiyet konusu yapılması değil, davranışın hangi ihtiyaçlardan veya risklerden kaynaklandığının uzmanlar tarafından değerlendirilmesidir. Böylece hem mağdur çocuk hem de davranış riski taşıyan çocuk bakımından damgalama yerine destek, dışlama yerine izleme ve cezalandırma yerine yönlendirme esas alınmaktadır. Bu yaklaşım, okul ikliminde kutuplaşmayı azaltacak, öğretmen ile veli arasındaki gerilimi yumuşatacak ve okul idaresi üzerinde oluşabilecek “sadece disiplin cezası verilsin” ya da “çocuk olduğu için hiçbir şey yapılmasın” şeklindeki uç beklentilerin önüne geçecektir.
Üçüncü fıkra ile planın uygulanmasına ilişkin tutanakların, görüşme kayıtlarının, izleme formlarının ve yazılı bildirimlerin okul dosyasında muhafaza edilmesi; plana aykırı hareket edilmesi veya riskin devam etmesi hâlinde ilgili sosyal hizmet birimlerine bildirim yapılması ve gerekli görüldüğünde çocuk hâkiminin koruyucu ve destekleyici tedbir kararı vermesi için işlem tesis edilmesi düzenlenmektedir. Bu hükmün uygulanmasında beşinci maddede ki gibi özel bir aile sosyal veya hakim kararı gerekmez. Uygulamanın sadece sözlü uyarılarla sınırlı kalmamasını, izlenebilir, denetlenebilir ve gerektiğinde yargısal korumaya taşınabilir bir kayıt sistemi içinde yürütülmesini sağlar. Böylece okulun rehberlik mekanizması, hem çocuğun yararı hem de ileride ortaya çıkabilecek ihtilaflarda ispat kolaylığı bakımından kurumsal bir güvenceye kavuşur.
Dördüncü fıkra ile Millî Eğitim Bakanlığı’na her eğitim-öğretim yılının başında usul ve esasları belirleme ve eğitim kurumlarına duyurma görevi verilmesi, uygulamada birlik sağlanması bakımından zorunludur. Akran zorbalığı, okuldan okula, bölgeden bölgeye ve yaş grubuna göre farklı görünüm kazanabildiğinden, standart bir uygulama çerçevesi oluşturulması gerekmektedir. Bakanlığın bu yetkisi, rehberlik servislerinin işleyişine açıklık kazandıracak, okul yönetimlerinin çekimser davranmasını önleyecek ve uygulamanın ülke genelinde sistematik biçimde yürütülmesini temin edecektir.
Beşinci fıkra ile işlemlerin çocuğun üstün yararı, gizlilik, veri güvenliği, aile ile işbirliği ve eğitim hakkının korunması ilkelerine uygun olarak yürütülmesi güvence altına alınmaktadır.
Aynı fıkrada, yürütülen işlemlere karşı ailenin fiziki müdahalesi durumunda Türk Ceza Kanunu’nun 265 inci maddesinin uygulanacağının belirtilmesi ise, eğitim ortamında görev yapan öğretmen ve rehberlik personelinin güvenliğini sağlama amacını taşımaktadır. Son yıllarda eğitim kurumlarında öğretmene, idareciye veya rehberlik personeline yönelik sözlü ve fiziksel şiddetin artabildiği dikkate alınarak, bu tür müdahalelerin hukuken tolere edilmeyeceğinin açık biçimde vurgulanması gereklidir. Buradaki amaç, aileyi peşinen suçlu ilan etmek değil; çocuğun korunmasına ilişkin süreçlerin, öğretmen ve okul personelinin güvenliği zedelenmeden, hukuka uygun ve barışçıl yöntemlerle yürütülmesini sağlamaktır. Çocukların eğitim hakkı kadar öğretmenlerin mesleki güvenliği de korunmaya değerdir. Kahramanmaraş olayında olduğu gibi okul, yalnızca disiplin yaptırımının uygulandığı bir alan değil; çocuğun güvenliğinin, psikososyal desteğinin ve şiddetin önlenmesinin kurumsal olarak sağlandığı bir koruma alanı olmalıdır. Bu nedenle, süreç içerisinde itirazların ve görüş ayrılıklarının şiddet yerine iletişim, kayıt, değerlendirme ve gerektiğinde idari/ yargısal başvuru yollarıyla çözülmesi hedeflenmektedir.
Sonuç itibarıyla akran zorbalığına ilişkin müdahale modeli ile suça sürüklenen çocuk ile korunmaya muhtaç çocuğun korunması bakımından eşit duyarlılığı esas almakta; ihmaller sebebiyle suça sürüklenen çocuğun da çocuk hâkimi kararı aranmaksızın Millî Eğitim Bakanlığı tarafından yönetmelikle mağduriyetten korunmasını hedeflemektedir.
MADDE 8 - Bu madde ile, Çocuk Koruma Kanununun Uygulanmasına İlişkin Usûl ve Esaslar Hakkında Yönetmelik’in 16 ncı maddesinin üçüncü fıkrasında öngörülen baroya bildirim yükümlülüğünün, ceza muhakemesi kapsamında müdafi görevlendirilmesinden ayrı ve bağımsız bir kurumsal yükümlülük olduğu vurgulanmaktadır. Anılan Yönetmelik hükmü uyarınca, korunma ihtiyacı olan veya suça sürüklenen çocuk hakkında işlem başladığında durumun derhâl baroya ve ilgili kurumlara bildirilmesi zorunludur. Bu itibarla, Ceza Muhakemesi Kanunu kapsamında çocuğa müdafi atanması amacıyla avukat görevlendirilmesi yahut avukat talep edilmesi, baroya yapılması gereken bildirim yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz. Zira müdafi görevlendirilmesi, savunma hakkının kullanılması bakımından usulî bir işlem niteliğinde olup; baroya bildirim, çocuğun korunmasına ilişkin sürecin kurumsal takibi, gerektiğinde müdahalesi ve çocuğun üstün yararının gözetilmesi bakımından bağımsız bir fonksiyon icra etmektedir. Nitekim Barolar Anayasa’nın 135 inci maddesinde de kamu kurumu niteliğindeki yargı makamıdır. 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 76 ncı maddesinde, baroların hukukun üstünlüğünü, insan haklarını korumakla görevli kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşları olduğu açıkça düzenlenmiştir. Bu anayasal ve kanuni çerçeve birlikte değerlendirildiğinde, baronun sürece bildirim yoluyla dâhil edilmesi zorunlu olup; baro dışındaki bir merciden avukat talep edilmesi, baroya yapılmış bildirim sayılmaz.
Bu yetkinin yalnızca fiilin işlendiği yer barosuna tanınması da ayrıca isabetlidir. Böylece bölge dışı baroların sürece katılması önlenerek yetki karmaşası giderilmekte, iş yükü azaltılmakta ve yargılamada düzen sağlanmaktadır. Somut olayla en yakın ilişkili baronun sürece müdahalesi, çocuğun yargılamaya erişim hakkını güçlendirmekte ve adil yargılanma ilkesini daha etkin biçimde teminat altına almaktadır. Ayrıca bu düzenleme, baroların Anayasa’nın 135 inci maddesi ve 1136 sayılı Kanun’un 76 ncı maddesiyle belirlenen kamu yararı odaklı görev alanlarıyla tam bir uyum içindedir. Bu yönüyle hüküm, hem çocuğun korunması hem de ceza muhakemesinde etkin ve hızlı müdahale bakımından yerinde bir düzenleme niteliğindedir.