BELEDİYELERCE “İMAR PLANINA DAHİL EDİLEN HİZMET ÜCRETİ” ŞEKLİNDE GÖNDERİLEN ÖDEME EMRİNİN HUKUKA AYKIRILIĞI

Mücavir alan sınırları içinde belediye ve mücavir alan dışında ise valilikçe kullanılabilen yetkiyle imar hududu içinde bulunan binalı veya binasız arsa ve arazileri, malikleri veya diğer hak sahiplerinin muvafakatı aranmaksızın; birleştirmeye, bunları yeniden imar planına uygun ada veya parsellere ayırmaya, müstakil, hisseli veya kat mülkiyeti esaslarına göre hak sahiplerine dağıtmaya ve re'sen tescil işlemlerini yaptırmaya “İmar Kanunun Madde 18 Uygulaması” denir. Literatürde ”hamur kuralı”, “parselasyon işlemi”, ”DOP kesintisi”  isimleriyle de bilinen bu uygulamada belediyelerin amacı dışında da sıkça başvurduğu bir yöntemdir. Zira bahsi geçen uygulamada arazi ve arsaların yüzölçümünün %45’ine kadar olan bir alan malik veya hak sahiplerinin rızası alınmadan ve hatta tebligat dahi yapılmadan “düzenleme ortaklık payı” ismiyle malikin mülkiyetinden çıkarılarak bölgenin ihtiyaçlarına göre kamu hizmetlerinde kullanıma sunulur. Uygulamayla ilgili en dikkat çeken husus ise bu %45 kesintinin karşılıksız yapılmasıdır; bir başka değişle malike arazi veya arsasından alınan ve mülkiyetinin sona erdiği pay bakımından bir ücret ödenmez. Bu kesintiden geriye kalan yüzölçümü değeri de malike eski taşınmazının olduğu yerde istediği şekilde verilmez; belediyenin takdir ettiği aynı veya başka yerde bir veya daha fazla taşınmaz üzerinde, tek başına veya paylı mülkiyet şeklinde dağıtılabilir. İmar Kanunu Madde 18 Uygulaması ile ilgili süreç ve işlemler çoğu zaman usulüne uygun olmayıp dava konusu edilebilir ancak bu başka makalenin konusudur. (Bakınız: https://www.hukukihaber.net/imar-kanunu-madde-18-uygulamasi-ve-iptal-davasi )

Bu uygulamaya başvuran bazı belediyeler vatandaşta zaten haksızlık bilinci uyandıran duruma ilişkin bir de “ücret” istemli bir alacak oluştuğu yönünde ilgiliye ihbarname göndermektedir. Bu ücret istemi de arazinin kesinti yapılmadan önceki yüzölçümünün yine belediyece hazırlanmış ücret tarifesine göre metrekare cinsinden ifade edilerek tarifede yer alan değerle çarpılması sonucu ortaya çıkarılmaktadır. Yani basit bir dille ifade etmek gerekirse; belediye hem vatandaşın taşınmazınızı karşılıksız olarak almakta, ihtiyaca göre yarısına yakın bir kısmını ortaklık payı olarak vatandaşın mülkiyetinden çıkarıp kamu hizmetinin kullanımına sunmakta, geriye alan kısmı ise kendisi bakımından uygun gördüğü şekilde, bazen önceki malikin bile tanımadığı vatandaşlarla birlikte malik olacağı şekilde, bazen daha önceki malikin asla bilmediği bir yerde geri vermektedir. Belediyeler tüm bu işlemleri yaparken taşınmazın binalı, binasız, aktif kullanılıyor veya kullanılmıyor olup olmasını dikkate almadan, vatandaştan bir bedel isteyerek yapmaktadır.

Türk Hukukunda belediyelerin asli ve zorunlu kamusal görevlerinden olan ve bu nedenle 2464 sayılı Kanun'da harç ve katılma payı konusu olan iş ve hizmetler için, harç ve katılma payı dışında her ne ad altında olursa olsun başka bir bedel alınması mümkün değildir. Belediyelerce asli ve zorunlu kamusal görevleri dışında yapılan iş karşılığında ücret talep edilebilmesi için söz konusu işin kişilerce spesifik olarak talep edilmesi gerekmektedir. Kişisel talep konusu olmamış, ilgili kanunda harç ve katılma payı konusu yapılmayan, belediyelerin asli ve kamusal görevlerinden olan işler bakımından ise ücret veya herhangi bir başka isimle talepte bulunulamaz.

Bu makalenin konusu ise malikten istenen bu “ücret” cinsinden belediye gelirinin hukuka aykırılığı üzerinedir. Ücret isteminin hukuki tanımı 2464 sayılı Kanun'un "Ücrete tabi işler" başlıklı 97'nci maddesinde yapılmıştır; "Belediyeler bu kanunda harç veya katılma payı konusu yapılmayan ve ilgililerin isteğine bağlı olarak ifa edecekleri her türlü hizmet için belediye meclislerince düzenlenecek tarifelere göre ücret almaya yetkilidir. Belediye'ye tekel olarak verilmiş işler kendi özel hükümlerine tabidir.”. Hükümden de anlaşılacağı gibi ücret talep yetkisinin oluşabilmesi bakımından iki temel şart gerçekleşmelidir. İlki hizmetin kanunda harç ve katılma payı konusu yapılmamış olmasıdır. Bu bakımdan mevzuat tarandığında imar uygulamasının herhangi bir kanunda harç veya katılma payı konusu yapılmadığı aşikardır. Bu şarta ek olarak hizmetin sağlanması için ilgilinin bu yönde bir istemde bulunmuş olması gerekliliği bulunmalıdır. Bu da ilgilinin hizmeti idareden spesifik olarak talep etmesi anlamına gelmektedir.

Ayrıca belirtmek gerekir ki ilgilinin bu tür bir istemi söz konusu olsa dahi 2464 sayılı Belediye Gelirleri Kanunu'nun yukarıda bahsi geçen 97'nci maddesinde; aynı kanunun 98'inci maddesinde de; bu kanunda aksine hüküm bulunmayan hallerde, bu kanuna göre alınacak vergi, harç ve katılma payları hakkında 213 sayılı Vergi Usul Kanunu ile 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun ve bunların ek ve tadilleri hükümlerinin uygulanacağı belirtilmiştir. Dikkat edilirse, 2464 sayılı Kanun'un 98'inci maddesinde, 2464 sayılı Belediye Gelirleri Kanunu'na göre alınacak vergi, harç ve katılma paylarının 6183 sayılı Kanuna tabi olacağı açıkça sayıldığı halde ücretler bunlar arasında sayılmamıştır. Kısacası ücrete tabi işlerden kaynaklanan alacaklar ile bunlara ilişkin gecikme faizi veya gecikme zammı kamu gücüyle istenemez, 6183 sayılı Kanun kapsamı dışında kaldığından bunların genel hükümlere göre yani borçlar hukuku hükümlerine göre takip ve tahsil edilmesi söz konusudur. Ayrıca bu ücret özel birtakım işlerin karşılığıdır. Belediyenin kanunen yapmak zorunda olduğu 18.madde uygulaması Belediye Gelirleri Kanununda düzenlenmiş olması halinde ancak harç ve resme konu olabilirdi. Böyle bir düzenleme mevcut olmadığı gibi kanunen yapılması gereken işler için "ücret" istenemeyeceğinin bir kez daha önemle belirtmek gerekir.

Vatandaşlarımızın yukarıda izah edilmiş olan ihbarname niteliğinde bir tebligat gelmesi durumunda bunu dikkate almaları, hızla hareket etmeleri sağlıklı olacaktır. Zira idare ve vergi hukukunda süreler oldukça kısa tutulmuştur. İtiraz konusu yapılmayan bu ihbarnamede yazılı ücret istemi her ne kadar hukuk aykırı olsa da itiraz ve iptali istenmez ise kesinleşir ve bu durumda hukuk aykırılık öne sürülemez hale gelebilmektedir. Sonuç olarak haksız yere yazılı bedeli ödemek zorunda kalınabilir.