Tespit davası; bir hukuksal çıkarın söz konusu olması koşulu ile açılan ve sonunda bir hükümlülük talebi içermeyip duruma göre herhangi bir anlamda bir hükümlülüğe de yol açabilen ve konusuna ilişkin bir hususun bir hükümle tespitini amaçlayan davadır. Bu hüküm kesin hüküm halini aldığında, konusu olan hukuksal durumun varlığı ya da yokluğu yahut tespit konusu belgenin ya da durumun gerçekten olup olmadığı herkese karşı hüküm ifade etmektedir.

Hizmet tespiti davası, sosyal güvenlik kurumuna hizmet süreleri hiç veya eksik bildirilen, sürekli çalışmasına rağmen işe giriş çıkış yaptırılan, SGK girişleri geç yaptırılan veya sigortasız çalıştırılan işçilerin işverene karşı açacağı iş davası türüdür. Anayasada yer alan sosyal güvenlik hakkına ilişkin olarak ortaya çıkan hizmet tespiti davası kamu düzenini ilgilendirir. 5510 sayılı Sosyal Sigorta ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu madde 86’da hizmet tespiti davası; aylık prim ve hizmet belgesi işveren tarafından verilmeyen veya çalıştıkları kurumca tespit edilmeyen sigortalılar çalıştıklarını, hizmetlerinin geçtiği yılın sonundan başlayarak beş yıl içinde iş mahkemelerine başvurarak prim ödeme gün sayılarını tespit ettirebilmek için açtıkları davadır.

5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 1. maddesine göre İş Kanunu’na göre işçi sayılan kimselerle işveren veya işveren vekilleri arasında iş akdinden veya İş Kanunu’na dayanan her türlü hak iddialarından doğan hukuk uyuşmazlıklarının çözülmesi işe görevli olarak lüzum görülen yerlerde iş mahkemeleri kurulmakta; bu mahkemeler SGK ile hak sahipleri arasındaki hukuki uyuşmazlıklardan doğan dava ve itirazlara bakmaktadırlar. SGK’ nın davalı olduğu 4/a sigortalılık hizmet tespit davalarında; Sigorta başlangıcının tespiti,

  • Sigortalılık sürelerinin tespiti,
  • SSK tarım sigortalılığının tespiti,
  • Fiili hizmet zammı sürelerinin tespiti,
  • Geçerli sigortalılık statüsünün tespiti,
  • Prime esas kazancın tespiti,
  • Çakışan hizmet sürelerinin tespiti gibi daha özellikli konuların dava konusu edildiği görülmektedir.

Hizmet Tespit Davası Şartları Nelerdir?

Hizmet tespit davası açılmadan önce dikkat edilmesi ve yerine getirilmesi gereken şartlar bulunmaktadır. Bu şartlar şu şekilde sıralanabilir:

  • İşçinin çalıştığı işyerinin 5510 sayılı kanun hükümlerine uygun şartları sağlayan bir yer olması gerekir.
  • Sigortasız iş görme durumu söz konusu ise dava tarihinden önce bu durumun SGK tarafından tespit edilmemiş olması gerekir.
  • Hak düşürücü süreye uygun olarak dava açılmalıdır.
  • İşçinin çalışma durumunun sigortaya bildirilmemiş veya kazanç ve prim ödeme gün sayılarının eksik bildirilmiş olması gerekir.
  • İşçinin sigortalı sayılmayan kişilerden olmaması gerekir.

Hizmet Tespit Davası Başvuru Sürecinde Gerekli olan Bilgi ve Belgeler

Hizmet tespit davası başvuru süreci, işçinin eksik veya hatalı bildirilen çalışma sürelerini düzeltmek amacıyla SGK’ya hitaben yazılı bir dilekçe ile başlatılır. İşçi, bu dilekçede, çalıştığı süreyi kanıtlayacak detaylı bilgileri ve delilleri sunar. Gerekli belgeler arasında işe giriş-çıkış kayıtları, bordrolar, iş sözleşmeleri, tanık beyanları ve varsa elektronik iletişim kayıtları yer almaktadır. Bu belgeler, işçinin gerçek çalışma süresini ortaya koyarak hizmet borçlanmasının yapılması için sağlam bir temel oluşturur.

Başvurular, SGK’nın ilgili müdürlüklerine şahsen veya posta yoluyla iletilir; ayrıca, çevrimiçi başvuru sistemleri üzerinden de gerçekleştirilebilmektedir. İşçinin, başvuru dosyasını eksiksiz hazırlaması, belgelerin asılları ve yeminli tercümelerinin eklenmesi büyük önem taşır. Böylece, SGK tarafından yapılan inceleme sonucunda, eksik bildirilen hizmet sürelerinin tespiti sağlanır ve işçinin emeklilik, sağlık sigortası gibi sosyal güvenlik haklarının doğru şekilde korunmasına olanak tanınır.

Hizmet Tespit Davasında İspat ve Deliller

Hizmet tespit davasında, işçinin çalıştığı süreyi ispatlaması, davanın temelini oluşturur. Bu aşamada, işe giriş-çıkış kayıtları, bordrolar, iş sözleşmeleri ve benzeri yazılı belgeler, işçinin gerçekte çalıştığı süreyi ortaya koymada kritik rol oynar. Ayrıca, tanık beyanları ve elektronik iletişim kayıtları gibi ek deliller de sunularak, SGK’nın kayıtlarındaki eksiklik veya hatalı bildirimlerin ispatlanması sağlanır.

Delillerin toplanması ve sunulması sürecinde, belgelerin asılları ve yeminli tercümelerinin eklenmesi büyük önem taşır. İşçinin iddiasını destekleyen tüm delillerin tutarlı, düzenli ve zamanında sunulması, davanın olumlu sonuçlanmasına katkıda bulunur. Bu süreçte, hukuki danışmanlık almak, delillerin doğru bir şekilde dosyalanmasını ve yargı sürecinde etkin bir savunmanın yapılmasını sağlayarak, işçinin hak kaybı yaşamamasına yardımcı olur.

Hizmet Tespit Davasında Görevli Mahkeme ve Yetkili Mahkeme

Hizmet tespit davasında görevli mahkeme, iş uyuşmazlıklarını çözmekle yükümlü olan İş Mahkemeleri’dir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) Madde 2 uyarınca, bu davalar özel görevli mahkemeler kapsamında değerlendirilir. İş Mahkemesi bulunmayan yerlerde ise görev, Asliye Hukuk Mahkemesi’ne aittir. Yetkili mahkeme ise, genel kural olarak davalı işverenin yerleşim yeri veya işin yapıldığı yer mahkemesidir (HMK Madde 6-11).

Görevli Mahkeme Nasıl Belirlenir?

· İş Mahkemeleri, hizmet tespit davalarında özel görevli mahkeme statüsündedir.

· İşçi ile işveren arasındaki ilişki, doğrudan iş hukuku kapsamında olduğu için İş Mahkemesi yetkilidir.

· Örneğin, SGK’ya bildirilmeyen çalışma sürelerinin tespiti için açılan davalarda İş Mahkemesi süreci yönetir.

Hizmet Tespit Davasında Hak Düşürücü Süre

Anayasal sosyal güvenlik hakkı ile ilgili olan hizmet tespit davasının, hak düşürücü süresi mevcuttur. İşçi veya ölümü halinde hak sahipleri, hizmet tespit davasının, hizmetin geçtiği yılın sonundan başlayarak beş yıl içerisinde iş mahkemesine başvurarak açması gerekir. Kanunda belirtilen bu süre, hak düşürücü süre olup, bu süre geçtikten sonra açılan davalar dinlenemez. İşe giriş bildirgesi verilmesi 5 yıllık hak düşürücü süreyi keser. Bu süreler hâkim tarafından re ’sen nazara alınır.

Hizmet tespit davasının dinlenebilmesi için hak düşürücü sürenin geçmeden davanın açılmış olması gerekmektedir. Bu tür davalarda görülen uyuşmazlıkların büyük bölümü hak düşürücü süreye ilişkindir. Hem 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 79. maddesinde, yönetmelikte gösterilen belgelerin işverence Kuruma verilmemesi veya çalışmanın kurumca saptanamaması durumlarında, tespit davalarının beş yıllık süre içerisinde açılabileceği öngörülmüş ve bu sürecin geçirilmesi halinde bu tür bir iddianın artık dinlenemeyeceğini hükme bağlamış, hem de 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 86. maddesinde aylık prim ve hizmet belgesi işveren tarafından verilmeyen veya çalıştıkları kurum tarafından tespit edilemeyen sigortalıların, çalıştıklarını hizmetlerinin geçtiği yılın sonundan başlayarak beş yıl içinde iş mahkemesine başvurarak kanıtlamaları öngörülmüştür.

Hak düşürücü sürenin başlangıç ve sonunu belirlemek konusu önem taşımaktadır. İşçinin sigortasız olduğu iddia edilen hizmetlerin geçtiği yılın son gününden başlamak üzere, bu dönem gün, ay ve yıllara ilişkin olabilir. Hizmetin geçtiği sürecin ilişkin olduğu yılın son gününden bu süre başlatılmalıdır.

Örneğin; 2004 yılının Mayıs ayında geçen 25 günlük bir sigortasız süre için hak düşürücü süre, 31.12.2004 tarihinden, aynı yılın Ocak, Şubat ve Mart aylarına ilişkin 3 aylık bir süre için de, aynı şekilde 31.12.2004 tarihinden itibaren başlatılmalıdır. Çalışmaların birden fazla dönem içerdiği durumlarda ise, her dönem bağımsız olarak kabul edilir ve hak düşürücü süre her bir dönemin ilişkin olduğu yılın son gününden başlatılır.

Hak düşürücü sürenin hesaplanması ise; kanunun öngördüğü beş yıllık süre, hizmetin geçtiği yıl dikkate alınmaksızın ileriye doğru hesaplanır ve bulunan son yılın son gününden bu sürenin bitip bitmediği ortaya konulur. Anlatılan gibi, 2004 yılının son gününden başlayarak hak düşürücü sürenin 2009 yılının son gününde dolduğu kabul edilir. Bunun sonucunda, 2010 yılında açılan 2004 yılına ilişkin bir tespit davası artık dinlenemez.

Hizmet Tespiti Davasında Hak Düşürücü Sürenin İşlememesi

İşverence, usulüne uygun olarak Kuruma verilmiş bulunan sigortalı ile ilgili belgeler hak düşürücü süreyi başlatmadığı gibi; çalışmanın Kurumun yetkili elemanlarınca tespit edildiği durumlarda da, hak düşürücü süre söz konusu olamaz. İşverence verilmesi zorunlu belgeler;

  • İşe giriş bildirgesi,
  • Aylık prim bildirgeleri,
  • Dönem Bordroları, olarak gösterilebilir.

Kurum müfettiş tutanak veya raporları, ölçümleme belge ekleri veya Kurum yetkili elemanlarının sigortalıya ilişkin düzenledikleri belgeler Kurumca yapılan belirlemeler olarak kabul edilir ve bu durumlarda hak düşürücü süre söz konusu olmaz. Sicil numarası gösterilmeyen, ancak sigortalının adının yazılı olduğu işverence Kuruma verilen belgeler de hak düşürücü sürenin işlemesine engel olur. Kurumca işleme konulan bir vizite kâğıdının varlığı dahi hak düşürücü sürenin işlemesini durdurur. Hak düşürücü süre içerisinde, işveren aleyhine açılan ancak Kurumun hasım olmadığı tespit davaları da hak düşürücü süreyi keser. Hem işveren hem de Kurumun hasım olmadığı bir davada aynı durum söz konusu olamaz.

Sigortalının ücret ve sosyal haklarıyla ilgili, işveren aleyhine açtığı davalar, hak düşürücü sürenin işlemesine engel olmaz. Anılan davalar sadece işveren aleyhine açılıp, Kurumun hasım olmadığı davalar Kurumu bağlamaz. Kamu kurum ve kuruluşlarına ilişkin işyeri kayıtlarında, sigorta primlerinin kesildiği gözükmekte ise, primlerin kuruma yatırılmaması veya bildirimlerin kuruma verilmemesi sürenin tespitinde hak düşürücü sürenin geçtiğinden söz edilemez. Mirasçılar için hak düşürücü süre; şayet murisin sağlığından bu süre geçirilmemiş ise, ölüm tarihinden itibaren başlatılmalıdır. Askerlik süresinde de, hak düşürücü sürenin işlemediği kabul edilmelidir. İşverence kanunun öngördüğü sürelerle, Kuruma verilmeyen belgelerin, hak düşürücü süre içerisinde verilmesi halinde, hak düşürücü sürenin kesildiği kabul edilmelidir.

İşyerinde çalışmanın sürdürülmesini hak düşürücü sürenin işlemesine engel bulunmadığı gibi, işe giriş bildirgesinden önceki sürelere ilişkin hak düşürücü sürenin gerçekleşmesinde, işe giriş bildirgesinin etkisi bulunmamaktadır. Aynı bakanlığa bağlı işyerlerinden birinde çalışılmış bulunması halinde hak düşürücü sürenin kesildiği kabul edilmelidir. Sigortalının kesintili çalıştığı giriş ve çıkış tarihlerinin belli olduğu dönemler için her bir dönem ayrı ayrı göz önünde tutularak hak düşürücü sürenin geçip geçmediği tespit edilir.

Yasanın açıkça belirlediği üzere, işverence, Kuruma verilmiş bulunan sigortalı işe giriş bildirgeleri hak düşürücü süreyi başlatmadığı gibi; çalışmanın Kurumun yetkili elemanlarınca tespit edildiği durumlarda da, hak düşürücü süre söz konusu olamaz. İşverence verilmesi zorunlu belgeler ise, işe giriş bildirgesi, aylık prim bildirgeleri ve dönem bordroları olarak gösterilebilir. Kurum müfettiş tutanak veya raporları, ölçümleme belge ekleri veya Kurum yetkili elemanlarının sigortalıya ilişkin düzenledikleri belgeler Kurumca yapılan belirlemeler olarak kabul edilir ve bu durumlarda hak düşürücü süre gerçekleşmez.

Öte yandan uygulamada kabul edildiği üzere; Kurumca işleme konulan bir vizite kâğıdının varlığı dahi hak düşürücü sürenin işlemesini durdurur. Hak düşürücü süre içerisinde; işveren aleyhine açılan ancak, Kurumun hasım olmadığı tespit davaları hak düşürücü süreyi kesmez. Sigortalının sosyal haklarıyla ilgili, işveren aleyhine açtığı davalar, hak düşürücü sürenin işlemesine engel olur. Sicil numarası gösterilmeyen, ancak sigortalının adının yazılı olduğu işverence Kuruma verilen belgeler de hak düşürücü sürenin işlemesine mani olur.

Hizmet Tespit Davalarının Sonuçları

Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliği’nin 18. Maddesine göre; 5510 sayılı Kanun kapsamında sigortalı olması gerektiği halde;

a- Kurum’un denetim ve kontrolle görevli memurlarınca fiilen yapılan denetimler veya işyeri kayıtlarından yapılan tespitler ya da kamu idarelerinin denetim elemanlarınca kendi mevzuatları gereğince yapacakları soruşturma, denetim ve incelemeler veya kamu kurum ve kuruluşları ile 5411 sayılı Kanun kapsamındaki kuruluşlar tarafından düzenlenen belge veya alınan bilgiler sonucu,

b- Kanun’un 8. maddesinin yedinci fıkrasına göre kamu idareleri ile Kanun’un 100. maddesine göre 5411 sayılı Kanun kapsamındaki kuruluşlar, döner sermayeli kuruluşlar, diğer gerçek ve tüzel kişilerden doğrudan kamu idareleri ile kanunla kurulan kurum ve kuruluşlarla yapılan protokoller çerçevesinde alınan bilgiler sonucu,

c- Hizmet tespitine ilişkin kesinleşen yargı kararlarına göre,

Kurum’a bildirilmediği tespit edilenlerin tescil işlemleri Sosyal Güvenlik Kurumunca resen yapılır.

Yapılan resen tescil neticesinde mahkeme kararında belirtilen aylık kazanç toplamları ile prim ödeme gün sayıları Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından dikkate alınır. Ayrıca söz konusu sürelere ilişkin sigorta primine esas kazanç tutarları üzerinden hesaplanacak prim tutarları ile 5510 sayılı Kanun’un 89. maddesi uyarınca hesaplanacak gecikme zammı işverenden istenir.

5510 sayılı Kanun ile prim ödeme yükümlülüğü tamamen işverene verilmiş, sigortalıya ise bu konuda herhangi bir görev verilmemiştir. 5510 sayılı Kanunun 88. maddesine göre; 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendinde belirtilen sigortalıları çalıştıran işveren, bir ay içinde çalıştırdığı sigortalıların primlerine esas tutulacak kazançlar toplamı üzerinden bu Kanun gereğince hesaplanacak sigortalı hissesi prim tutarlarını ücretlerinden keserek ve kendisine ait prim tutarlarını da bu tutara ekleyerek en geç Kurumca belirlenecek günün sonuna kadar Kuruma öder.

Yargıtay 21. Hukuk Dairesi’nin, 2006/3797 esas ve 2006/13179 karar sayılı 27.11.2006 günlü kararına konu olayda; Gaziantep İş Mahkemesi’nin Yargıtay tarafından onanan kararıyla, işçinin 15.04.1989-30.9.1997 tarihleri arasındaki 5 yıl 5 ay 15 günlük (toplam 1.965 gün) sigortalı çalışmalarının tespitine karar verildiği, davacının 22.04.2003 tarihli dilekçe ve mahkeme kararı ile tespiti yapılan sürenin sigortalılık süresine eklenmesini talep ettiği, kurumun işverenden primlerin tahsili için gerekli işlemleri yaptığı, ancak tahsilini sağlayamadığını belirtip, mahkeme kararı ile tespit edilen süreye ait primler işverence ödenmediğinden emeklilik için gereken süreye dahil edilmeyeceğini, işveren primlerini işçi tarafından ödenmesi gerektiğini bildirmiştir. İşçi de bunun üzerine yeniden İş Mahkemesi’ne gitmiştir. Davacı işçi, yaşlılık aylığına hak kazandığının tespitini istemiş, mahkeme ise sigortalı çalışmalarından bir kısmının hizmet tespiti davası yoluyla elde edildiğini ve bu hizmetlere ilişkin primlerin işveren tarafından Kurum’a yatırılmadığını, primleri tahsil edilemeyen sürenin sigortalılık süresine eklenemeyeceğini, dolayısıyla prim ödeme gün sayısı koşulunun oluşmadığı gerekçesiyle istemi reddetmiştir. Mahkemenin reddetmesi üzerine işçinin talebiyle temyize gidilmiştir.

Yargıtay 21. Hukuk Dairesi yukarıda belirtilen kararında “506 sayılı Yasa’nın 79/10. maddesinde “yönetmelikle tespit edilen belgeleri işveren tarafından verilmeyen veya çalıştıkları Kurum’ca tespit edilmeyen sigortalıların çalışmalarını, hizmetlerinin geçtiği yılın sonundan başlayarak beş yıl içerisinde mahkemeye başvurarak alacakları ilam ile ispatlayabilirlerse, bunların mahkeme kararında belirtilen aylık kazanç toplamları ile prim ödeme gün sayılarının nazara alınacağı” belirtilmiştir. Yasa’da başka bir koşul öngörülmemiş olup, prim borçlarının ödenmesinden işverenler sorumlu olduğuna, ödenmeyen primlerin tahsil ve takibinden de kurum yetkili ve görevli bulunduğuna göre, Yasa’nın öngördüğü şekilde çalışmaları bildirmeyen işveren ve çalışmayı tespit etmeyen kurumun bu davranışlarının sonucu sigortalıya yüklenmemelidir. Aksi bir düşünce sigortalının hiçbir zaman yaşlılık aylığına ulaşamaması gibi bir sonucu da doğurabilir, bu da sosyal güvenlik ilkeleri ile bağdaşmaz.” diyerek mahkemenin verdiği kararı bozmuştur.

Yine Yargıtay’ın bir kararına göre prim borcunun ödenip ödenmediğine bakılmaksızın hizmet tespitiyle kazanılan gün sayısının, hizmet tespitinin kesinleşmesinden sonra Kurum yönünden bağlayıcılık kazanması söz konusudur

5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun “prim ödeme yükümlüsü” başlıklı 87. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde; bu Kanun’un uygulanmasında kısa ve uzun vadeli sigorta kolları ile genel sağlık sigortası ve isteğe bağlı sigorta bakımından 4. maddenin birinci fıkrasının (a) ve (c) bentlerine ve 5. maddenin (a) bendine tabi olanlar için bunların işverenlerinin prim ödeme yükümlüsü olduğu hüküm atına alınarak mevcut hükümler aynen korunmuştur. Yani, hizmet akdine tabi olanlar ile kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan işçilerin primlerinin ödenmesi konusunda mevcut uygulamada olduğu gibi sigortalılara bir yükümlülük getirilmemiş, bu yükümlülük tamamen işverene verilmiştir.

Sosyal Güvenlik Kurumu’nun alacaklarının takip ve tahsiline ilişkin düzenlemeler, genel itibariyle 5510 sayılı Kanun’un 88. maddesinde ve söz konusu maddeye istinaden çıkartılmış olan Sosyal Güvenlik Kurumunca 6183 Sayılı Kanuna Göre Kullanılacak Yetkilere İlişkin Yönetmelikte yer almaktadır. Ayrıca 4447 sayılı Kanun uyarınca işsizlik sigortasına ilişkin ödenmesi gereken primlerin tahsili Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından aynı doğrultuda yapılmaktadır.

5510 sayılı Kanun’un 88. maddesinin 15. fıkrası gereğince, Kurumun süresi içinde ödenmeyen prim ve diğer alacaklarının tahsilinde, 6183 sayılı Kanunun 51, 102 ve 106. maddeleri hariç, diğer maddeleri uygulanır. 6183 sayılı Kanun’da yer alan kamu alacaklarını koruma yöntemleri Sosyal Güvenlik Kurumu’nun alacaklarının korunması açısından da kullanılmaktadır. Ancak, 6183 sayılı Kanun’da belirtilen yetki ve usule yönelik bir takım düzenlemeler için yönetmelik ile bir takım uyarlamalar yapılması yoluna gidilmiştir. Bu doğrultuda 6183 sayılı Kanun’da bahsedilen koruma yöntemlerinin sosyal güvenliğe yansımaları aşağıdaki şekilde sıralanabilir.

Genel Değerlendirme ve Hukuki Sonuçlar: Uyuşmazlıkların, mahkemelerde dava açmak suretiyle çözümlenmek istenmesinin, hem idare hem de mükellefler yönünden çeşitli sorunları ve maliyetleri vardır25. Bu sebeple uyuşmazlıkların yargı yoluna taşınmadan idari aşamada çözümlenmesi büyük önem taşımaktadır. Nitekim hizmet tespitlerine ilişkin uyuşmazlıkların yargıya taşınmaması amacıyla bir takım idari çözüm yolları düzenlenmiştir. Ancak bu yolların yeterliliği ve etkinliği tartışılır durumdadır. Nitekim hizmet tespitine ilişkin yetki sınırlılığı beraberinde idari anlamda çözümsüzlüğü ve yargıya başvurmada kaçınılmazlığı beraberinde getirmektedir.

Sosyal güvenliğe ilişkin uyuşmazlıkların idari aşamada çözümlenemediği durumlarda yargı yoluyla çözümlenme söz konusu olmaktadır. Sosyal güvenliğe ilişkin olarak görevli yargı mercilerine bakıldığında ise bir karmaşık olduğu görülmektedir. Öyle ki idari para cezalarına ilişkin uyuşmazlıklar idare mahkemelerinde görülmekte iken diğer uyuşmazlıklar (prim oranının ve işkolu kodunun tespiti, hizmet tespiti, prim tahakkuku ve primlerin tahsilatı) ise iş mahkemelerinde görülmektedir. Sosyal parafiskal yükümlülüklerde bazen bir hukuki durum birden fazla uyuşmazlık ortaya çıkartabilmektedir. Örneğin, bir hizmet tespiti veya asgari işçilik incelemesi sonucunda hem prim tahakkuku hem de idari para cezası söz konusu olabilmektedir. Dolayısıyla bazen bir hukuki durum ile ilgili iki farklı yargı merciine başvurmak gerekebilmektedir. Bu sebeple sosyal güvenliğe yönelik uyuşmazlıklarda yalnızca bir yargı yerinin belirlenmesi yerinde olacaktır.

Ayrıca iş mahkemelerinin daha çok çalışma hayatı ve iş hukuku ile ilgili davalarda uzmanlaşmış olmaları sebebiyle özellikle prim oranı, prim tahakkuku ve prim tahsilatı hususlarındaki kararları Yargıtay’da bozulabilmektedir. Bununla birlikte vergi mevzuatı ile paralellik gösteren bazı hususlarda aynı konu ile alakalı farklı yargı mercilerinin görevli olduğu görülmektedir. Aynı durumları özellikle 6183 sayılı Kanun’un uygulanması açısından ortaya çıkan uyuşmazlıklarda da görmemiz mümkündür. Yaşanan bu durum çoğu zaman şahısların yanlış yargı merciine başvurmalarına da sebep olmaktadır.

İş hukuku ve sosyal güvenlik sistemimizde ortaya çıkan uyuşmazlıklara hizmet tespit davaları özelinde yaklaştığımız zaman karşımıza çıkan en önemli eksikliğin de idari aşamada yaşanan yetki sınırlılığıdır. Nitekim Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliği’nin 26. maddesine göre; Kurum’un denetim ve kontrolle görevli memurlarının işyerinde yaptıkları durum tespiti sırasında, sigortalı, işyerinde çalışan diğer sigortalılar, işyeri mahallinde bulunanlar veya işveren beyanına dayanılarak yaptıkları ve tespit tarihinden önceki bir yıllık süreye ilişkin hizmetler de sigortalılıkta dikkate alınır. Yukarıda yer verilmiş olan mevzuat hükmünden de anlaşılacağı üzere fiilen yapılan tespitlerde; tutanakta bir yıldan fazla öncesine ait bir tarih düzenlenmiş olsa bile, en fazla tespit tarihinden bir yıl önceki süreler dikkate alınmaktadır.

HİZMET TESPİTİ DAVASINDA YARGITAY KARARLARI

Yargıtay 10. Hukuk Dairesi 2020/9977 Esas, 2023/9701 Karar506 Sayılı Kanun’un 79/10. maddesi hükmüne göre; Kuruma bildirilmeyen hizmetlerin sigortalı hizmet olarak değerlendirilmesine ilişkin davanın, tespiti istenen hizmetin geçtiği yılın sonundan başlayarak 5 yıl içinde açılması gerekir. Bu yönde, anılan madde hükmünde yer alan hak düşürücü süre; yönetmelikle tespit edilen belgeleri işveren tarafından verilmeyen veya çalışmaları Kurumca tespit edilemeyen sigortalılar için geçerlidir. “

YARGITAY HGK 2020/10-681E. 2023/1086K. “Bu durumda 01.10.2008 tarihinden önceki döneme ilişkin hizmet tespiti uyuşmazlıklarında 506 Sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu (506 Sayılı Kanun); bu tarihten sonraki dönem bakımından ise 5510 Sayılı Kanun hükümlerinin uygulanması gerekecektir.

Belirtilen amaca yönelik davaların yasal dayanaklarından 506 Sayılı Kanun’un 79. maddesinin 10. fıkrasında “Yönetmelikle tespit edilen belgeleri işveren tarafından verilmeyen veya çalıştıkları kurumca tespit edilmeyen sigortalıların hizmetlerinin geçtiği yılın sonundan başlayarak 5 yıl içerisinde mahkemeye başvurarak hizmet tespiti isteyebilecekleri” düzenlemesine; 5510 Sayılı Kanun’un 86. maddesinin 9. fıkrasında ise “Aylık prim ve hizmet belgesi veya muhtasar ve prim hizmet beyannamesi işveren tarafından verilmeyen veya çalıştıkları Kurumca tespit edilemeyen sigortalılar, çalıştıklarını hizmetlerinin geçtiği yılın sonundan başlayarak beş yıl içerisinde iş mahkemesine başvurarak, alacakları ilam ile ispatlayabilirlerse, bunların mahkeme kararında belirtilen aylık kazanç toplamları ile prim ödeme gün sayıları dikkate alınır” hükmüne yer verilmiştir.

Bilindiği üzere belli bir dönemdeki çalışmaların tespiti istemini içeren hizmet tespit davası, dava dilekçesinde açıkça belirtilmiş olmasa da 506 Sayılı Kanun’un 79. maddesinin 10. fıkrasında da (5510 Sayılı Kanun’un 86/9. maddesi) düzenlendiği üzere özünde prime esas kazançlarının ve prim ödeme gün sayılarının tespiti talebini de içermektedir. Mahkemenin hizmet tespitine ilişkin ilamı ise işverenin Kuruma vermediği bildirgeler yerine geçecek belge niteliğindedir. Bu nedenle mahkeme dava sonunda vereceği kararda tespit edilen dönem için aylar itibariyle prim ödeme gün sayıları ile 506 Sayılı Kanun’un 77. maddesine (5510 Sayılı Kanun’un 86. maddesi) göre hesaplanacak olan “o dönemdeki” bir günlük ücreti de belirtecektir.”

YARGITAY10.HD2022/6927 E. 2023/9824 K.“Sahte sigortalılığa dayanan davalar hizmet tespiti içerikli olmakla, davanın yasal dayanağını oluşturan 5510 Sayılı Yasa’nın 86. maddesinde bu tür hizmet tespiti davalarının kanıtlanması yönünden özel bir yöntem öngörülmemiştir. Kimi ayrık durumlar dışında resmi belge ve yazılı delillerin bulunması sigortalı sayılması gereken sürelerin saptanmasında güçlü delil olmaları itibariyle sonuca etkili olurlar. Ne var ki bu tür kanıtların bulunmaması halinde somut bilgilere dayanması inandırıcı olmaları koşuluyla bordro tanıkları veya iş ilişkisini bilen komşu işyeri çalışanları gibi kişilerin bilgileri ve bunları destekleyen diğer tanıklarla dahi sonuca gitmek mümkündür.

Bu tür davalar kamu düzeni ile ilgili olduğundan özel bir duyarlılıkla ve özenle yürütülmeleri zorunlu olup mahkemece, tarafların sunduğu deliller ile yetinilmemeli, 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun ilgili hükümleri esas alınarak kendiliğinden araştırma ilkesi benimsenmeli, sigortalılığın kabulü ve hüküm altına alınabilmesi için hizmet akdinin ve eylemli çalışmanın varlığı ortaya konulmalıdır.”

YARGITAY 10.HD Esas: 2023/ 2441Karar: 2023 / 9791 “Davalının davacıyı yurt dışı işyerinde çalıştırdığı sabittir. Davacının işvereni de Türk Mevzuatına tabi olan davalıyı hizmet tespitinde davalı göstererek dava açmasında hukuki yararı vardır. Hizmetin tespiti yapılmalı, ancak uzun veya kısa vadeli sigorta kapsamında kaldığını davalı kurum değerlendirilmelidir. Vazgeçilmez ve kamu düzeninden olan sosyal güvenlik hakkını ortadan kaldıracak şekilde, topluluk sözleşmesi kapsamında bildirilmeyen yurt dışında çalışan Türk vatandaşının hizmet tespitini isteyemeyeceğini belirtmek hukuki değildir.

Kaldı ki mevzuata uymayan davalı işverendir. Hukuk, kurallara uyulmadan yapan işlemleri kabul etmemelidir. Kararın onanması gerekirken, bozulmasına karar verilmesi isabetli değildir. Bu nedenle çoğunluğun bozma gerekçesine katılınmamıştır.”

YARGITAY 10.HD Esas:2022/4111 Karar:2022/8459Hizmet tespitine ilişkin talebin yasal dayanağı 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 Sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun geçiş hükümlerini içeren geçici 7. maddesi gereğince 506 Sayılı Kanun’un 79/10. ve 5510 Sayılı Kanun’un 86/9. maddeleri olup Anayasal haklar arasında yer alan sosyal güvenliğin yaşama geçirilmesindeki etkisi gözetildiğinde, sigortalı konumunda geçen çalışma sürelerinin saptanmasına ilişkin bu tür davalar kamu düzeni ile ilgili olduğundan özel bir duyarlılıkla ve özenle yürütülmeleri zorunludur.

Bu bağlamda, hak kayıplarının ve gerçeğe aykırı sigortalılık süresi edinme durumlarının önlenmesi, temel insan haklarından olan sosyal güvenlik hakkının korunabilmesi için, tarafların gösterdiği kanıtlarla yetinilmeyip gerek görüldüğünde kendiliğinden araştırma yapılarak delil toplanabileceği açıktır.”

Yargıtay 10 Hukuk Dairesi Esas No : 2016/1706 Karar No: 2016/3080 Kesintili Çalışma Hak Düşürücü Süre 18 yaş

Dava, 506 sayılı Yasanın 79/10. Ve 5510 sayılı Yasanın 86/9. hükümleri uyarınca açılmış hizmet tespit davasıdır. Bu tür sigortalı hizmetlerin tespitine ilişkin davalar, kamu düzenine ilişkindir. Bu nedenle özel bir duyarlılıkla ve özenle yürütülmesi zorunludur. Bu çerçevede hak kayıplarının ve gerçeğe aykırı sigortalılık süresi edinme durumlarının önlenmesi, temel insan haklarından olan sosyal güvenlik hakkının korunabilmesi için, bu tür davalarda tarafların gösterdiği kanıtlarla yetinilmeyerek, gerekli araştırmaların re’sen yapılması ve kanıtların toplanması gerektiği göz önünde bulundurulmalıdır.

İnceleme konusu davada; davacı, 01.10.1992 – 01.02.2013 tarihleri arasında davalı işverene ait işyerinde çalıştığının tespitini talep etmiş, Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiş ise de, hüküm eksik araştırma ve incelemeye dayalıdır. Davalı işveren ve bazı tanıkların, davacının talep konusu dönemde yurt dışına gidip geldiğini beyan etmeleri karşısında, çalışmanın kesintili olup olmadığının tespiti açısından davacının yurt dışına giriş çıkış tarihleri araştırılmalı, bildirim yapılmayan dönemlerin bu tarihler olup olmadığı incelenmeli, çalışmanın kesintili gerçekleştiği anlaşılır ise hak düşürücü süre yönünden irdeleme yapılmalı, böylelikle, kayıtlarda görünmeyen davacı çalışmalarının, hangi nedenlerle kayıtlara geçmediği ya da bildirim dışı kaldığı hususu, çalışmanın varlığı ve süresi yöntemince araştırılmalı, kabule göre de davacının 20.04.1993 tarihinde 18 yaşını dolduracağı gözetilerek, 506 sayılı kanunun 60/G maddesi hüküm kurulurken dikkate alınmalı, böylelikle uyuşmazlık konusu husus, hiçbir kuşku ve duraksamaya yer bırakmayacak biçimde çözümlenip, deliller hep birlikte değerlendirilip takdir edilerek, varılacak sonuç uyarınca bir karar verilmelidir.

Mahkemece, bu maddi ve hukuki olgular göz ardı edilerek, eksik araştırma ve inceleme sonucu yazılı şekilde hüküm kurulması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

O halde, davalılar vekillerinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.