Anayasa’nın 17. Maddesinde düzenlenen hak kapsamında ayrıca devletin, -pozitif bir yükümlülük olarak- yetki alanında bulunan tüm bireylerin maddi ve manevi varlığını koruma hakkını gerek kamusal makamların ve diğer bireylerin gerekse kişinin kendisinin eylemlerinden kaynaklanabilecek risklere karşı koruma yükümlülüğü bulunmaktadır. Devlet, bireyin maddi ve manevi varlığını her türlü tehlikeden, tehditten ve şiddetten korumakla yükümlüdür.

Anılan koruma yükümlülüğü devlete, söz konusu kişilerin işkence ve eziyete ya da insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir ceza veya muameleye maruz bırakılmalarını engelleyecek tedbirler alma ödevini yüklemektedir. Anılan yükümlülük, kötü muamele yasağının maddi boyutunun bir unsurunu, devletin kişilerin fiziksel ve ruhsal bütünlüklerini idari ve yasal mevzuat aracılığıyla koruma hususundaki pozitif yükümlülüğünü oluşturmaktadır. Koruma doğrultusunda yetkililerin bildikleri ya da bilmeleri gereken bir kötü muamele tehlikesinin gerçekleşmesini engellemek için makul tedbirleri almamaları durumunda devletin, Anayasa’nın 17. Maddesinin üçüncü fıkrası anlamında sorumluluğu ortaya çıkabilecektir.

İlgili Kararlar:

♦ (Mehmet Şah Araş ve diğerleri, B. No: 2014/798, 28/9/2016)
♦ (Mustafa Rollas, B. No: 2014/7703, 2/2/2017)
♦ (Muhterem Turantaylak, B. No: 2014/15253, 9/5/2018)
♦ (Edip Elma ve diğerleri, B. No: 2015/14826, 18/4/2019)
♦ (İsmail Göktaş, B. No: 2017/20204, 19/11/2020)
♦ (Ahmet Endes ve diğerleri, B. No: 2018/19018, 15/12/2020)
♦ (Özgür Ulaş Armutcuoğlu, B. No: 2018/27396, 29/6/2021)
♦ (Memduh Yılmaz ve Naciye Yılmaz, B. No: 2018/36717, 7/10/2021)

---

TÜRKİYE CUMHURİYETİ

ANAYASA MAHKEMESİ

 

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

KARAR

 

MEHMET ŞAH ARAŞ VE DİĞERLERİ BAŞVURUSU

(Başvuru Numarası: 2014/798)

 

Karar Tarihi: 28/9/2016

R.G. Tarih ve Sayı: 26/10/2016 - 29869

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

KARAR

 

Başkan

:

Engin YILDIRIM

Üyeler

:

Serdar ÖZGÜLDÜR

 

 

Osman Alifeyyaz PAKSÜT

 

 

Muammer TOPAL

 

 

M. Emin KUZ

Raportör Yrd.

:

Gizem Ceren DEMİR KOŞAR

Başvurucular

:

1. Mehmet Şah ARAŞ

 

 

2. Serhed ARAŞ

 

 

3. Ahmet ARAŞ

 

 

4. Aycan ARAŞ

Vekili

:

Av. Ezgi ÇINAR

 

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru, polis memurları tarafından darbedilme ve anılan polis memurları hakkında yürütülen yargılamanın etkili olmaması nedenleriyle işkence ve kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvurular 16/1/2014 ve 16/3/2015 tarihlerinde sırasıyla İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesi ve İstanbul 3. Ağır Ceza Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvuruların Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir.

3. Komisyon tarafından 3/7/2015 ve 22/12/2015 tarihlerinde, başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.

4. Bölüm Başkanı tarafından 4/1/2016 tarihinde, başvuruların kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.

5. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü 22/1/2016 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur.

6. Bakanlık tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş 29/1/2016 tarihinde başvuruculara tebliğ edilmiş; başvurucular, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır.

7. Aralarındaki kişi ve konu yönünden hukuki irtibat nedeniyle 2015/5765 numaralı bireysel başvuru dosyasının, 2014/798 numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmesine, incelemenin 2014/798 numaralı bireysel başvuru dosyası üzerinden yürütülmesine karar verilmiştir.

III. OLAY VE OLGULAR

A. Olaylar

8. Başvuru formu ve ekleri ile Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler doğrultusunda tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir:

9. Başvurucular baba, anne ve çocukları olup 30/10/2008 tarihinde ticari bir taksi ile yolculuk yaptıkları sırada belediyeye ait bir çöp kamyonunun yolu kapatması nedeniyle orada bulunan polis memurlarından yolu açmalarını istemeleri üzerine başvurucularla polis memurları arasında birtakım olaylar yaşanmıştır. Yaşanan olaylar neticesinde polis memurları tarafından düzenlenen herhangi bir tutanak ya da başlatılan herhangi bir adli süreç bulunmamaktadır.

10. Başvurucular; polis memurlarından birinin “Görevimizi bana mı öğretiyorsun?” diyerek baba Mehmet Şah Araş’ın kafasına cop ile vurduğunu ve darbetmeye başladığını, büyük oğlu Serhed Araş’ın duruma müdahale etmek istemesi üzerine onu da darbetmeye başladıklarını, anne Aycan Araş ve küçük oğlu Ahmet Araş’ın da müdahale etmeye çalışması nedeniyle Aycan Araş’a tokat attıklarını ve Ahmet Araş’ın kafasının arkasına copla vurduklarını, daha sonra Mehmet Şah Araş ve Serhed Araş’ın ellerini kelepçeleyerek polis aracına bindirdiklerini, polis aracında darbetmeye devam ettiklerini, daha sonra olay yerinden uzaklaşarak darbetmeye devam ettikleri baba ve oğlunu boş bir sokakta bırakarak uzaklaştıklarını beyan etmişlerdir.

11. Olay yerinde kalan ailenin diğer üyeleri Beyoğlu İlçe Emniyet Müdürlüğüne giderek yakınlarının yerlerini ve akıbetlerini öğrenmek istediklerini, burada kendilerine, Mehmet Şah Araş veSerhed Araş’ın polisten özür dilemeleri üzerine serbest kaldıkları bilgisinin verildiğini ileri sürmüşlerdir.

12. Anne ve küçük oğlu olayın ardından baba ve diğer oğlu ile telefonla görüşmüş, eve gitmekte olduklarını öğrenmeleri üzere Polis Merkezinden ayrılmışlardır. Başvurucular aynı gece darp şikâyeti ile Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesine başvurmuşlardır.

13. Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesi tarafından Mehmet Şah Araş ve Serhed Araş hakkında 31/10/2008 tarihinde saat 00.35’te sağlık raporları düzenlenmiştir:

i. Mehmet Şah Araş hakkında düzenlenen raporda her iki diz ve alt bacakta, ayak bileklerinde sol üst bacakta dermabrazyonlar, sol kalça gluteal bölgede birçok ekimoz, sol dirsek ve el bileğinde, üst kol arka kısımda, sol omuzda, sırtta ekimozlar, kafa sol temporal bölgede şişlik, dirsekte dermabrazyon olduğu tespit edilmiştir.

ii. Serhed Araş hakkında düzenlenen raporda burunda durmuş kanama, sağ yanakta 1 cm’lik sıyrık, sol ve sağ periauricular bölgede hafif şişlik, sol gluteal bölgede üç adet lineer 4x15 cm’lik ekimoz, sol kürek kemiği bölgesinde 4x20 cm’lik ekimoz, sol üst kolda kızarıklık, her iki ön kolda ekimozlar tespit edilmiştir.

14. Başvurucular 31/10/2008 tarihinde Beyoğlu Cumhuriyet Başsavcılığına verdikleri dilekçede polis memurları tarafından darbedildiklerini belirterek şikâyetçi olmuşlardır.

15. Beyoğlu Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan soruşturma kapsamında başvurucular 1/11/2008 tarihinde Adli Tıp Kurumu Başkanlığı Beyoğlu Şube Müdürlüğüne gönderilerek kendilerine sağlık raporu aldırılmıştır.

i. Mehmet Şah Araş hakkında düzenlenen raporda burun sağ kanatta kızarıklık, sternum üzerinde 2,5x1 cm’lik ekimoz, sol kol üst ve omuz dış yanda 15x7 cm’lik alanda ekimoz, sol dirsek dış yüzeyde 20x5 cm’lik ekimoz, şiş ve ödemli görünüm, bilek çevresinde sekiz dokuz adet sıyrık şeklinde yara, sol el bileği ve parmak hareketlerinde ileri derecede kısıtlılık, sağ el bileği dış yüzeyde yara, kalça ve uyluk bölgesinde 40x15 cm’lik ekimoz, her iki diz kapağı altında sıyrık şeklinde yaralar, kafada 0,5 cm çapında şişlik tespit edilmiştir.

ii. Serhed Araş hakkında düzenlenen raporda saçlı deri içinde kızarıklık, gövdede 5x5 cm, 15x5 cm, 8x4 cm çapında ekimozlar, ensede kızarıklık, sağ el bileği iç ve dış yüzeyde yara, sol el bileği dış yüzeyde ekimoz ve bilekte şişlik, sol kol iç yüzeyde ekimoz, sağ kol iç yüzeyde minimal ekimoz, sol uyluk arka yüzeyde ekimoz, diz kapakları altında yaralar, her iki kulak arkasında ekimozlar, sağ yanakta yara, sol burun deliğinde kurumuş kan, boyunda ekimozlar, sol el bileğinde hareket kısıtlılığı tespit edilmiştir.

iii. Anne Aycan Araş hakkında düzenlenen raporda sağ el bileği içi ve dış yüzeyde 1x0,2 cm çapında krutlu yara ve başta ağrı şikâyeti olduğu tespit edilmiştir.

iv. Ahmet Araş hakkında düzenlenen raporda kafada ağrı şikâyeti olduğu, olayı aklından çıkaramadığını, okula gitmek istemediğini belirtmesi nedeniyle bir üniversite hastanesine sevk edilerek psikiyatrik konsültasyon yapılması gerektiği belirtilmiştir. Bu doğrultuda İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanlığından aldırılan 12/1/2010 tarihli ve 2010/49 sayılı raporda, başvurucu Ahmet Araş’ın ruhsal muayenesinde mood anksiyöz hafif depresif afekti kaygılı, düşünce içeriğinde olaya bağlı korku, kaygı, uykusuzluk, çabuk sinirlenme, dikkatini toparlayamama, olayın olduğu yerden kaçınma, olayla ilgili düşünceler belirlendiği belirtilmiştir.

v. Adli Tıp Kurumu Başkanlığı Beyoğlu Şube Müdürlüğünün 15/4/2009 tarihli ve 1297-98 sayılı kesin raporunda, başvurucu Mehmet Şah Araş ve Serhed Araş’ın 31/10/2008 tarihli raporlarda tespit edilen yaralanmalarının başvurucuların hayatını tehlikeye sokmadığı, basit tıbbi müdahale ile giderilecek ölçüde hafif nitelikte olduğu belirtilmiştir.

16. Yürütülen soruşturma kapsamında başvuruculara fotoğraftan teşhis yaptırılmış, şüpheli ifadelerine tanık ve müşteki beyanlarına başvurulmuş, polis memurlarına ait görev çizelgeleri toplanmış ve E.U., M.T., E.K., M.K., R.A., A.G. adlı altı polis memuru hakkında basit yaralama, işkence yapma, çocuğa, kendini savunamayacak kişiye işkence yapma, tehdit, ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarından cezalandırılmaları istemiyle kamu davası açılmıştır.

17. Haklarında dava açılan E.U., M.T., E.K., A.G. suçlamaları kabul etmediklerini, başvurucuların kendilerini nasıl teşhis ettiklerini bilmediklerini, böyle bir olaya karışmadıklarını beyan etmişlerdir.

18. M.K. olay günü saat 23.00 civarında Beyoğlu Emniyet Müdürlüğünün girişinde resmî kıyafetli olarak bulunduğunu, bir kadının yanında bir erkek çocuğuyla telaşlı bir şekilde Emniyet Müdürlüğüne gelerek eşini sorduğunu, başvurucunun eşinin ve oğlunun bir minibüse bindirildiğini söylediği için bölgede minibüsle görev yaptığını bildiği E.U.ya telefon açarak böyle birini alıp almadıklarını sorduğunu ancak E.U.nun kendisine böyle birini almadıklarını söylediğini beyan etmiştir.

19. R.A. olay günü ekip aracının serviste olması nedeniyle Emniyet Müdürlüğünden ayrılmadığını, olayla ilgisi olmadığını beyan etmiştir.

20. Tanık sıfatıyla dinlenen İ.S.T. olay günü anılan ekip otosunda şoför olarak görevli olduğunu, o gün böyle bir olaya tanık olmadığını, ekip arkadaşlarının herhangi bir kişiyi dövmediklerini beyan etmiştir.

21. Tanık sıfatıyla dinlenen olay günü çöp toplama aracında şoför olarak görev yapan M.P. olay saatinde çöpleri topladıkları sırada bir şahsın yanına gelerek yolu açmasını istediğini, kendisine beklemesini söylediğinde şahsın polis otosunu görünce polislerin yanına gittiğini, ne konuştuklarını duymadığını ancak şahsın polislere vurduğunu, arabadan inen genç bir erkeğin de yanlarına gittiğini, polislerin iki şahsı polis otosuna bindirdiklerini, şahsın alkollü olduğunu ve küfürlü konuştuğunu beyan etmiştir.

22. İstanbul 20. Ağır Ceza Mahkemesinin 27/6/2013 tarihli ve E.2010/87, K.2013/239 sayılı kararıyla sanıklar M.K. ve R.A.nın üzerilerine atılı suçları işlemedikleri sabit olduğundan beraatlerine; E. U., M. T., E. K. Ve A.G.nin başvuruculardan Aycan Araş ve Ahmet Araş’a karşı atılı suçları işledikleri yönünde her türlü şüpheden uzak yeterli kesin ve inandırıcı delil elde edilememesi nedeniyle beraatlarine; yine E. U., M. T., E. K. Ve A.G.nin başvurucular Mehmet Şah Araş ve Serhed Araş’a karşı hürriyeti tahdit ve tehdit suçlarını işledikleri yönünde her türlü şüpheden uzak yeterli kesin ve inandırıcı delil elde edilememesi nedeniyle beraatlarine; E.U., M.T., E.K. ve A.G.nin başvurucular Mehmet Şah Araş ve Serhed Araş’a karşı tahrik altında kamu görevlisinin sahip olduğu nüfuzu kötüye kullanmak suretiyle silahla yaralama suçunu işlediklerinin sabit görülmesi nedeniyle dokuz ay hapis cezası ile cezalandırılmalarına karar verilmiş; haksız tahrik ve takdiri indirim uygulanarak sanıkların ayrı ayrı 5 ay 18 gün hapis cezası ve üç ay süreyle kamu görevi hak ve yetkilerinin kullanımından yasaklanmalarına, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmiştir. Anılan karar gerekçesi şöyledir:

“[O]lay günü olan 30.10.2008 günü saat 23.00 civarında karı-koca olan Mehmet Şah Araş ile Aycan Araş ve çocukları olan 02/03/1994 doğumlu Ahmet Araş ve 13/05/1989 doğumlu olan Serhed Araş’ın Beyoğlunda bulunan içkili lokantalarını kapatıp Kurtuluş semtindeki evlerine gitmek için bindikleri ticari taksi ile Tarlabaşından Dolapdere’ye giderken Turan Caddesi üzerindeçöp toplama işinde kullanılan bir kamyonun yoldan araç ile geçmeyi imkansız hale getirecek şekilde kapatması nedeniyle katılan Mehmet Şah Araş’ın taksiden inerek, kamyon şoförü olan M. P. Ye yolu açmasını söylediği, M. P.’nin ise o sırada diğer temizlik işçilerinin çevredeki çöpleri toplayıp araca koymaları nedeniyle kısa bir süre istediği, bu aşamada özellikle tarafsız tanık M. P.’nin anlatımına göre, katılan Mehmet Şah Araş’ın karşı yönden gelen86234 telsiz kod ve araç plakalı araçtan inen polis memuruna yolun açılması isteğini ilettiği, adı geçen katılanın aşırı alkollü olduğu ve yer yer dengesiz hareketlerde bulunduğu, polis memurunun katılana aracının yanına gitmesini söylediği, katılanın araca doğru giderken geri dönüp konuştuğu polis memuruna vurmaya çalıştığı, bunun üzerine polis aracındaki diğer polis memurlarının da olaya dahil oldukları, katılana müdahale eden bu polis memurlarının sanıklar E. U. , M. T. , E. K. Ve A. G. Oldukları, ancak katılan ile ilk konuşan kişinin hangi sanık olduğununun, adı geçen sanıkların olaya hiç karışmadıklarını savunmaları ve katılanların da bu hususta tam bir teşhiste bulunamamaları nedeniyle belirlenemediği, ardından katılan Serhed Araş’ın da polis memuru olan sanıklara karşı direnme eylemine katıldığı, sanıklar E. U. , M. T. , E. K. Ve A. G.’nın, katılanlar Mehmet Şah Araş ve Serhed Araş’ı zor kullanarak polis aracına aldıkları, katılanların direnmesinin devam ettiği, adı geçenlerin ellerindeki coplarla araç içnde de katılanlara vurdukları, ardından araç ile olay yerinden ayrıldıkları, olay yerinde kalan katılanlar Aycan ve Ahmet’in hemen, olay yerine yakın olan Beyoğlu İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne gittikleri, Aycan’ın orada eşi ve oğlunun polisler tarafından araçla götürüldüğünü, yaşamından endişe ettiklerini belirttiği, bunun üzerine oradaki bir görevlinin, gözaltına alınan kişilerin karakola götürüldüğünü belirterek, telefonla bir arama yaptığı, arama sonucunda eşi ve çocuğunun, arkadaşlarından özür dilemeleri nedeniyle serbest bırakıldıklarını söylediği, gerçekten de katılan Ahmet’in babası olan Mehmet Şah Araş’ı telefonla araması sonucunda serbest bırakıldıklarını ve eve gitmek için yolda olduklarını öğrendiği, … [anlaşılmıştır].

23. Başvurucuların hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına karşı yaptıkları itiraz, İstanbul 21. Ağır Ceza Mahkemesinin 28/11/2013 tarihli ve 2013/1221 Değişik İş sayılı kararıyla reddedilmiştir.

24. Anılan ret kararı başvuruculara 17/12/2013 tarihinde tebliğ edilmiş, başvurucular Mehmet Şah Araş ve Serhed Araş anılan karara karşı 16/1/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuşlardır.

25. Başvurucuların beraat kararları yönünden temyiz istemleri sonucunda Yargıtay 8. Ceza Dairesinin 24/12/2014 tarihli ve E.2014/27839, K.2014/32331 sayılı kararıylaİstanbul 21. Ağır Ceza Mahkemesinin hükmü, başvurucular Mehmet Şah Araş ve Serhed Araş’ın ellerinin kelepçelenerek polis minibüsüne bindirilmeleri ve olay yerinden uzaklaştırılıp yaklaşık 20-25 dakika dolaştırıldıktan sonra yasal işlem yapılmadan serbest bırakmalarının kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunu oluşturduğu gözetilmeden hüküm kurulduğu gerekçesiyle E.U., M.T., E.K. ve A.G.nin başvurucular Mehmet Şah Araş ve Serhed Araş’a karşı işledikleri isnat edilen hürriyeti tahdit suçu yönünden bozulmuştur. Karar diğer yönlerden onanmıştır.

26. Yargıtay kararı başvuruculara 12/2/2015 tarihinde tebliğ edilmiş, başvurucular onanarak kesinleşen beraat kararları yönünden 16/3/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuşlardır.

27. Bozulan kısım yönünden yapılan yargılamada İstanbul 21. Ağır Ceza Mahkemesince direnme kararı verilmiş olup yargılama Yargıtay önünde devam etmektedir.

28. Dosya kapsamından ayrıca, İstanbul Valiliği İl Polis Disiplin Kurulunun 10/11/2009 tarihli ve 4529 sayılı kararıyla aynı olay nedeniyle polis memurlarıE.U., M.T., E.K. ve A.G. hakkında altı ay kademe ilerlemesinin durdurulması disiplin cezası uygulandığı anlaşılmıştır.

B. İlgili Hukuk

29. 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 86. Maddesi şöyledir:

“(1) Kasten başkasının vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Kasten yaralama fiilinin kişi üzerindeki etkisinin basit bir tıbbi müdahaleyle giderilebilecek ölçüde hafif olması halinde, mağdurun şikayeti üzerine, dört aydan bir yıla kadar hapis veya adli para cezasına hükmolunur.

(3) Kasten yaralama suçunun;

d) Kamu görevlisinin sahip bulunduğu nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle,

işlenmesi halinde şikayet aranmaksızın, verilecek ceza yarı oranında artırılır.”

30. 5237 sayılı Kanun’un 29. Maddesi şöyledir:

“Haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında suç işleyen kimseye, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine onsekiz yıldan yirmidört yıla ve müebbet hapis cezası yerine oniki yıldan on sekiz yıla kadar hapis cezası verilir. Diğer hallerde verilecek cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadarı indirilir. “

31. 5237 sayılı Kanun’un 62. Maddesi şöyledir:

“(1) Fail yararına cezayı hafifletecek takdiri nedenlerin varlığı halinde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine, müebbet hapis; müebbet hapis cezası yerine, yirmibeş yıl hapis cezası verilir. Diğer cezaların altıda birine kadarı indirilir.

(2) Takdiri indirim nedeni olarak, failin geçmişi, sosyal ilişkileri, fiilden sonraki ve yargılama sürecindeki davranışları, cezanın failin geleceği üzerindeki olası etkileri gibi hususlar göz önünde bulundurulabilir. Takdiri indirim nedenleri kararda gösterilir.

32. 5237 sayılı Kanun’un 53. Maddesi şöyledir:

(1) Kişi, kasten işlemiş olduğu suçtan dolayı hapis cezasına mahkûmiyetin kanuni sonucu olarak;

a) Sürekli, süreli veya geçici bir kamu görevinin üstlenilmesinden; bu kapsamda, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliğinden veya Devlet, il, belediye, köy veya bunların denetim ve gözetimi altında bulunan kurum ve kuruluşlarca verilen, atamaya veya seçime tabi bütün memuriyet ve hizmetlerde istihdam edilmekten,

b) Seçme ve seçilme ehliyetinden (…)

c) Velayet hakkından; vesayet veya kayyımlığa ait bir hizmette bulunmaktan,

d) Vakıf, dernek, sendika, şirket, kooperatif ve siyasi parti tüzel kişiliklerinin yöneticisi veya denetçisi olmaktan,

e) Bir kamu kurumunun veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşunun iznine tabi bir meslek veya sanatı, kendi sorumluluğu altında serbest meslek erbabı veya tacir olarak icra etmekten,

Yoksun bırakılır.

5) Birinci fıkrada sayılan hak ve yetkilerden birinin kötüye kullanılması suretiyle işlenen suçlar dolayısıyla hapis cezasına mahkûmiyet halinde, ayrıca, cezanın infazından sonra işlemek üzere, hükmolunan cezanın yarısından bir katına kadar bu hak ve yetkinin kullanılmasının yasaklanmasına karar verilir. Bu hak ve yetkilerden birinin kötüye kullanılması suretiyle işlenen suçlar dolayısıyla sadece adlî para cezasına mahkûmiyet halinde, hükümde belirtilen gün sayısının yarısından bir katına kadar bu hak ve yetkinin kullanılmasının yasaklanmasına karar verilir. Hükmün kesinleşmesiyle icraya konan yasaklama ile ilgili süre, adlî para cezasının tamamen infazından itibaren işlemeye başlar.

…”

33. 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun 231. Maddesinin (5) ve (6) numaralı fıkraları şöyledir:

“…

(5) Sanığa yüklenen suçtan dolayı yapılan yargılama sonunda hükmolunan ceza, iki yıl(2) veya daha az süreli hapis veya adlî para cezası ise; mahkemece, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilir. Uzlaşmaya ilişkin hükümler saklıdır. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, kurulan hükmün sanık hakkında bir hukukî sonuç doğurmamasını ifade eder.

(6) Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilmesi için;

a) Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamış bulunması,

b) Mahkemece, sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate varılması,

c) Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi, gerekir. Sanığın kabul etmemesi hâlinde, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmez.”

IV. İNCELEME VE GEREKÇE

34. Mahkemenin 28/9/2016 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucuların İddiaları

35. Başvuruculardan;

i. Mehmet Şah Araş ve Serhed Araş, polis memurları tarafından ciddi şekilde darbedildiklerini ve bunun sağlık raporlarıyla sabit olduğunu, ancak yapılan yargılama sonucunda sanıklar hakkında caydırıcı bir cezaya hükmedilmeyip hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verildiğini,

ii. Aycan Araş, polis memurlarının kendisine tokat attığını ve sağlık raporuyla tespit edilen şekilde sağ el bileğinde yaralama meydana gelecek şekilde şiddet gördüğünü, ancak yapılan yargılama sonucunda anılan fiiller yönünden sanıkların beraatine hükmedildiğini,

iii. Ahmet Araş, polis memurlarının kafasına copla vurduklarını, buna karşın yapılan yargılamada kendisine karşı işlenen fiiller yönünden polis memurları hakkında beraat kararı verildiğini, annesine, babasına ve abisine gözünün önünde şiddet uygulandığını, olay nedeniyle yaşadığı ruhsal travmanın sağlık raporuyla sabit olduğunu belirtmiş ve başvurucular, Anayasa’nın 17. Maddesinin üçüncü fıkrasında koruma altına alınan işkence ve kötü muamele yasağının ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir.

B. Değerlendirme

1. Kabul Edilebilirlik Yönünden

a. Aycan Araş ve Ahmet Araş’ın Darbedildiğine İlişkin İddia

36. Anayasa’nın 17. Maddesinin birinci ve üçüncü fıkraları şöyledir:

“Herkes, … maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.

Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz.”

37. Başvuruculardan Aycan Araş, polis memurlarının kendisine tokat attığını ve sağlık raporuyla tespit edilen ve sağ el bileğinde yaralama meydana gelecek şekilde şiddet gördüğünü, Ahmet Araş ise polis memurlarının kafasına copla vurduğunu ileri sürmüştür.

38. Bireyin, bir devlet görevlisi tarafından hukuka aykırı olarak ve Anayasa’nın 17. Maddesini ihlal eder biçimde bir muameleye tabi tutulduğuna ilişkin savunulabilir bir iddiasının bulunması hâlinde Anayasa’nın 17. Maddesi –Devletin temel amaç ve görevleri” kenar başlıklı 5. Maddedeki genel yükümlülükle birlikte yorumlandığında- etkili bir resmî soruşturmanın yapılmasını gerektirmektedir. Bu soruşturma, sorumluların belirlenmesini ve cezalandırılmasını sağlamaya elverişli olmalıdır (Tahir Canan, B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 25).

39. Soruşturmanın etkililik ve yeterliliğini temin adına soruşturma makamlarının somut olayı aydınlatabilecek, sorumluların tespitine yarayabilecek bütün delilleri toplaması gerekmektedir. Soruşturmada somut olayı veya sorumlu kişilerin ortaya çıkarılması imkânını zayıflatan bir eksiklik, etkili soruşturma yürütme kuralıyla çelişme riski taşır (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, B. No: 2012/752, 17/9/2013, § 57). Anayasa Mahkemesinin, Anayasa’nın 17. Maddesi uyarınca yaşam hakkına ilişkin soruşturmalar açısından kabul ettiği ve anılan maddenin 3. Fıkrası uyarınca işkence ve kötü muamele yasağına ilişkin soruşturmalar açısından da benzer şekilde uygulanabilecek ilkeler çerçevesinde yetkililerce tanıkların ifadelerinin alınması, bilirkişi incelemeleri ve sağlık raporları gibi söz konusu olaylarla ilgili kanıtların elde edilmesi için soruşturma konusu olayın gerektirdiği mümkün olan tüm tedbirlerin alınması; soruşturma sonucunda alınan kararın soruşturmada elde edilen tüm bulguların kapsamlı, nesnel ve tarafsız bir analizine dayalı olmasını gerekmektedir (Cemil Danışman, B. No: 2013/6319, 16/7/2014, § 99; Turan Uytun ve Kevzer Uytun, B. No: 2013/9461, 15/12/2015, § 73).

40. Soruşturmanın etkililiğini sağlayan en alt seviyedeki inceleme, başvuruya konu soruşturmanın kendine özgü koşullarına göre değişir. Bu koşullar, ilgili bütün olay ve olgular temelinde ve soruşturmanın pratik gerçekleri dikkate alınarak değerlendirilir. Bu nedenle soruşturmanın etkililiği bakımından her olayda geçerli olmak üzere bir asgari soruşturma işlemler listesi veya benzeri bir asgari ölçüt belirlemek mümkün değildir (Fahriye Erkek ve diğerleri, B. No: 2013/4668, 16/9/2015, § 68).

41. Anayasa’nın 17. Maddesi gereğince yürütülecek soruşturmalarda, soruşturma makamlarının olayın gelişimine ve delillerin elde edilmesine ilişkin her türlü iddiayı ve talebi karşılama zorunluluğu bulunmamaktadır. Soruşturma kapsamında yürütülecek soruşturma işlemlerinin belirleyicisi, yetkili soruşturma makamlarıdır. Soruşturma makamları, her bir somut olayın koşullarını ayrıca değerlendirerek makul olan bir yöntem belirleyecektir (Yavuz Durmuş ve diğerleri, B. No: 2013/6574, 16/12/2015, § 62).

42. Somut olayda, başvurucuların polis memurları tarafından darbedildikleri yönündeki iddiası karşısında Beyoğlu Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından derhâl soruşturma başlatılmış, olayın üzerinden iki tam gün geçmeden başvurucular hakkında adli muayene raporu aldırılmıştır. Anılan raporlarda, Aycan Araş’ın sağ el bileğinde yara tespit edilirken Ahmet Araş’ın başında ağrı şikâyeti dışında fiziksel bir yaralanma tespit edilmemiştir.

43. Şikâyet hakkında yürütülen soruşturma ve kovuşturma aşamalarında müşteki ve tanık anlatımları ile şüpheli beyanlarına başvurulmuş; sağlık raporları da değerlendirilerek bu başvuruculara karşı yaralama suçunun işlendiğine ilişkin her türlü şüpheden uzak yeterli, kesin ve inandırıcı delil elde edilememesi nedeniyle sanıkların bu suç yönünden beraatlarine karar verilmiştir.

44. Aycan Araş kendisine tokat atıldığını ve sağ el bileğinin yaralanmasına sebebiyet verecek şekilde şiddet gördüğünü beyan etmiştir. Başvurucunun sağlık raporunda, tokat atıldığı iddiasını karşılayacak bir bulgu tespit edilemediği gibi başvurucu sağ el bileğinin nasıl ve hangi eylem neticesinde yaralandığına ilişkin nedensellik bağı kurulabilmesini sağlayacak bir açıklamada da bulunmamıştır.

45. Ahmet Araş ise başına copla vurulduğunu ileri sürmüş, ancak yine olayın üzerinden iki tam gün geçmeden aldırılmış olan sağlık raporunda bu yönde bir bulguya rastlanmamıştır. Başvurucunun anılan sağlık raporuna itiraz ettiğine ilişkin bir veri de bulunmamaktadır.

46. Başvurucuların soruşturma ya da kovuşturma aşamasında, toplanmasını talep ettikleri bir delilin toplanmadığı, aşamalara etkili katılımlarının sağlanmadığı, toplanan delillere itiraz etme şansı bulamadıkları gibi bir iddiaları da bulunmamaktadır.

47. Soruşturma ve kovuşturma aşaması bir bütün olarak incelendiğinde, başvurucuların anılan iddialarına yönelik olarak Cumhuriyet Başsavcılığınca özenli bir araştırmanın yürütüldüğü; ancak, her türlü şüpheden uzak yeterli, kesin ve inandırıcı delil elde edilemediği anlaşılmaktadır.

48. Somut olayın özellikleri değerlendirildiğinde yürütülen soruşturmanın etkisiz olduğu ya da soruşturma kapsamında birtakım başka tedbirlere başvurulması hâlindefarklı bir sonuca ulaşılabileceği yönünde bir değerlendirme yapmak mümkün görülmemiştir.

49. Açıklanan nedenlerle başvurucular Aycan Araş ve Ahmet Araş’ın anılan iddiaları yönünden bir ihlalin olmadığı açık olduğundan başvurunun bu kısmının diğer kabul edilebilirlik şartları yönünden incelenmeksizin açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

b. Ahmet Araş’ın Ailesinin Darbedilmesi Nedeniyle Ruhsal Olarak Zarar Gördüğüne İlişkin İddia

50. Başvurucu Ahmet Araş, ailesine gözünün önünde şiddet uygulandığını, olay nedeniyle yaşadığı ruhsal travmanın sağlık raporuyla sabit olduğunu belirtmiştir.

51. Başvurucunun bizzat kendisine yönelik olmayan bir eylem nedeniyle ruhsal olarak zarar gördüğüne yönelik iddiasının incelenmesinde öncelikle mağdur sıfatının bulunup bulunmadığı yönünde bir değerlendirme yapılması gerekmektedir.

52. Anayasa’nın 148. Maddesinin üçüncü fıkrası şöyledir:

“Herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir…”

53. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un “Bireysel başvuru hakkı” kenar başlıklı 45. Maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

“Herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve buna ek Türkiye’nin taraf olduğu protokoller kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir.”

54. 6216 sayılı Kanun’un “Bireysel başvuru hakkına sahip olanlar” kenar başlıklı 46. Maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

“Bireysel başvuru ancak ihlale yol açtığı ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal nedeniyle güncel ve kişisel bir hakkı doğrudan etkilenenler tarafından yapılabilir.”

55. 6216 sayılı Kanun’un 46. Maddesinde kimlerin bireysel başvuru yapabileceği sayılmış olup anılan maddenin (1) numaralı fıkrasına göre bir kişinin Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunabilmesi için üç temel ön koşulun birlikte bulunması gerekmektedir. Bu ön koşullar, başvuruya konu edilen ve ihlale yol açtığı ileri sürülen kamu gücü eylem veya işleminden ya da ihmalinden dolayı başvurucunun “güncel bir hakkının ihlal edilmesi”, bu ihlalden dolayı “kişisel olarak” ve “doğrudan” etkilenmiş olması ve bunların sonucunda başvurucunun kendisinin mağdur olduğunu ileri sürmesidir (Fetih Ahmet Özer, B. No: 2013/6179, 20/3/2014, § 24).

56. Bireysel başvuruda “mağdur” kavramı, davada menfaat veya dava ehliyeti gibi kurallardan bağımsız bir şekilde yorumlanır. Ayrıca mağdur kavramının yorumu, günümüzde toplumun koşulları ışığında değişime tabi olup bu kavram aşırı biçimcilikten uzak bir şekilde uygulanmalıdır (Mahmut Tanal Başvurusu (2), B. No: 2014/11438, 24/7/2014, § 20).

57. Bir kişinin başka bir kişinin haklarının ihlal edilmesinden dolayı kendisinin doğrudan doğruya etkilendiğini ileri sürmesi mümkündür (Kurt/Türkiye, B. No: 24276/94, 25/5/1998). Bununla birlikte bu yönde bir başvurunun kabul edilebilmesi için başvurucunun sadece mağdur olduğunu ileri sürmesi yeterli olmayıp ihlalden doğrudan etkilendiği yönünde somut birtakım veriler sunması gerekmektedir.

58. Somut olayda başvurucu Ahmet Araş, ailesine gözünün önünde şiddet uygulandığını ve bu olaydan ruhsal olarak etkilendiğini belirterek bu yöndeki bir sağlık raporunu dosyaya sunmuştur. Başvurucunun, şikâyetçi olduğu olay nedeniyle mağdur olduğu iddiasına ilişkin olarak sunduğu somut veriler değerlendirildiğinde olaydan kişisel olarak ve doğrudan etkilendiğinin ve mağdur statüsüne sahip olduğunun kabulü gerekir.

59. Açıklanan nedenlerle açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan başvurunun bu kısmının kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

c. Mehmet Şah Araş ve Serhed Araş’ın Darbedildiğine İlişkin İddia

60. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan başvurunun bu kısmının kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

2. Esas Yönünden

61. Anayasa’nın 17. Maddesinin birinci ve üçüncü fıkraları şöyledir:

“Herkes, … maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.

Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz.”

62. Başvurucular, polis memurları tarafından gerçekleştirilen darp eyleminin sabit olduğunu, ancak sanıklar hakkında caydırıcı bir cezaya hükmedilmeyip haklarında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verildiğini belirterek işkence ve kötü muamele yasağının ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir.

63. Bakanlık görüşünde, ilk derece mahkemesinin başvurucularda oluşan yaralanmanın şiddeti, sanıkların kasta dayalı kusurlarının yoğunluğu ve meydana gelen zararın ağırlığı nedeniyle alt sınırdan uzaklaşarak ceza tayin ettiği, ayrıca İstanbul Valiliği İl Polis Disiplin Kurulunca aynı polis memurları hakkında altı ay kısa süreli durdurma cezası verildiği, suç ile ceza arasında orantısızlık olup olmadığı konusundaki takdirin Anayasa Mahkemesine ait olduğu ifade edilmiştir.

64. İşkence yasağına ilişkin şikâyetlerin, devletin negatif ve pozitif yükümlülükleri dikkate alınarak maddi boyutlar ve usul boyutları bakımından ayrı ayrı ele alınması gerekmektedir. Devletin negatif yükümlülüğü bireyleri işkence, insanlık dışı veya aşağılayıcı muameleye ya da cezaya tabi tutmama sorumluluğunu içerirken pozitif yükümlülük hem bireyleri bu tür muamelelerden korumayı (önleyici yükümlülük) hem de etkili bir soruşturma yoluyla sorumluların tespiti ve cezalandırılmasını (soruşturma yükümlülüğü) içermektedir. İşkence ve kötü muamele yasağının maddi boyutu, negatif yükümlülük ile önleyici yükümlülüğü kapsamakta; pozitif yükümlülüğün iki unsurundan biri olan soruşturma yükümlülüğü ise usul boyutunu oluşturmaktadır.

a. Anayasa’nın 17. Maddesinin Maddi Boyutunun İhlal Edildiğine İlişkin İddia

i. Genel İlkeler

65. Herkesin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı Anayasa’nın 17. Maddesinde güvence altına alınmıştır. Anılan maddenin birinci fıkrasında insan onurunun korunması amaçlanmıştır. Üçüncü fıkrasında da kimseye “işkence” ve “eziyet” yapılamayacağı, kimsenin “insan haysiyetiyle bağdaşmayan” ceza veya muameleye tabi tutulamayacağı hüküm altına alınmıştır.

66. Devletin, bireyin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına saygı gösterme yükümlülüğü, öncelikle kamu otoritelerinin bu hakka müdahale etmemelerini, yani anılan maddenin üçüncü fıkrasında belirtilen şekillerde kişilerin fiziksel ve ruhsal zarar görmelerine neden olmamasını gerektirir. Bu, devletin bireyin vücut ve ruh bütünlüğüne saygı gösterme yükümlülüğünden kaynaklanan negatif ödevidir (Cezmi Demir ve diğerleri, B. No: 2013/293, 17/7/2014, § 81).

67. Anayasa’nın 17. Maddesinde düzenlenen hak kapsamında ayrıca devletin, -pozitif bir yükümlülük olarak- yetki alanında bulunan tüm bireylerin maddi ve manevi varlığını koruma hakkını gerek kamusal makamların ve diğer bireylerin gerekse kişinin kendisinin eylemlerinden kaynaklanabilecek risklere karşı koruma yükümlülüğü bulunmaktadır. Devlet, bireyin maddi ve manevi varlığını her türlü tehlikeden, tehditten ve şiddetten korumakla yükümlüdür (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, § 51).

68. Anılan koruma yükümlülüğü devlete, söz konusu kişilerin işkence ve eziyete ya da insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir ceza veya muameleye maruz bırakılmalarını engelleyecek tedbirler alma ödevini yüklemektedir. Anılan yükümlülük, işkence ve kötü muamele yasağının maddi boyutunun bir unsurunu, devletin kişilerin fiziksel ve ruhsal bütünlüklerini idari ve yasal mevzuat aracılığıyla koruma hususundaki pozitif yükümlülüğünü oluşturmaktadır. Koruma doğrultusunda yetkililerin bildikleri ya da bilmeleri gereken bir kötü muamele tehlikesinin gerçekleşmesini engellemek için makul tedbirleri almamaları durumunda devletin, Anayasa’nın 17. Maddesinin üçüncü fıkrası anlamında sorumluluğu ortaya çıkabilecektir (Cezmi Demir ve diğerleri, § 82).

69. Tüm adli kovuşturmaların, mahkûmiyet veya belirli bir hüküm alma ile sonuçlanmasına yönelik kesin bir zorunluluk bulunmamakla birlikte mahkemeler hiçbir koşul altında yaşamı tehdit eden suçların, fiziksel ve ruhsal bütünlüğe yapılan ağır saldırıların cezasız kalmasına; af ya da zamanaşımına uğramasına izin vermemelidirler. Adli makamların yetki alanları kapsamındaki kişilerin yaşamları ile fiziksel ve ruhsal bütünlüklerini korumak üzere çıkarılan kanunların koruyucuları olarak sorumlu olanlara yaptırım uygulamakta kararlı olmaları ve suçun ağırlık derecesi ile verilen ceza arasında açık bir orantısızlığa izin vermemeleri gerekir. Aksi hâlde devletin, kişilerin fiziksel ve ruhsal bütünlüklerini idari ve yasal mevzuat aracılığıyla koruma hususundaki pozitif yükümlülüğü yerine getirilmemiş olacaktır (Cezmi Demir ve diğerleri, § 77).

70. Öte yandan bir muamelenin Anayasa’nın 17. Maddesinin üçüncü fıkrasının kapsamına girebilmesi için asgari bir ağırlık derecesine ulaşmış olması gerekmektedir. Bu asgari eşik göreceli olup her olayda asgari eşiğin aşılıp aşılmadığı somut olayın özellikleri dikkate alınarak değerlendirilmelidir. Bu bağlamda muamelenin süresi, fiziksel ve ruhsal etkileri ile mağdurun cinsiyeti, yaşı ve sağlık durumu gibi faktörler önem taşımaktadır (Tahir Canan, § 23). Değerlendirmeye alınacak bu unsurlara muamelenin amacı ve ardındaki saik de eklenebilir. Ayrıca kötü muamelenin, heyecanın ve duyguların yükseldiği durumda meydana gelip gelmediği de dikkate alınması gereken diğer bir faktördür (Cezmi Demir ve diğerleri, § 83).

71. Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (Sözleşme) tarafından kötü muamele, kişi üzerindeki etkisi gözetilerek derecelendirilmiş ve farklı kavramlarla ifade edilmiştir. Dolayısıyla Anayasa’nın 17. Maddesinin üçüncü fıkrasında geçen ifadeler arasında bir yoğunluk farkının bulunduğu görülmektedir. Bir muamelenin “işkence” olarak nitelendirilip nitelendirilmeyeceğini belirleyebilmek için anılan fıkrada geçen “eziyet” ve “insan haysiyetiyle bağdaşmayan” muamele kavramları ile işkence arasındaki ayrıma bakmak gerekmektedir. Bu ayrımın Anayasa tarafından, özellikle çok ağır ve zalimane acılara neden olan kasti insanlık dışı muamelelerdeki özel duruma işaret etmek ve bir derecelendirme yapmak amacıyla getirildiği ve anılan ifadelerin 5237 sayılı Kanun’da düzenleme altına alınmış olan “işkence”, “eziyet” ve “hakaret” suçlarının unsurlarından daha geniş ve farklı bir anlam taşıdığı anlaşılmaktadır (Cezmi Demir ve diğerleri, § 84).

72. Buna göre anayasal düzenleme bağlamında kişinin maddi ve manevi varlığının bütünlüğüne en fazla zarar veren muamelelerin “işkence” olarak belirlenmesi mümkündür (Tahir Canan, § 22). Muamelelerin ağırlığının yanı sıra İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Aşağılayıcı Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin 1. Maddesinde “işkence” teriminin özellikle bilgi almak, cezalandırmak veya yıldırmak amacıyla ya da ayrımcı bir nedenle kasten ağır acı veya ızdırap vermeyi kapsadığı belirtilerek “kasıt” unsuruna da yer verilmiştir (Cezmi Demir ve diğerleri, § 85).

73. “İşkence” seviyesine varmayan fakat yine de önceden tasarlanmış, uzun bir dönem içinde saatlerce uygulanmış ve fiziki yaralanmaya veya yoğun maddi veya manevi ızdıraba sebep olan insanlık dışı muameleler “eziyet” olarak tanımlanabilir (Tahir Canan, § 22). Bu hâllerde meydana gelen acı, meşru bir muamele ya da cezada kaçınılmaz bir unsur olarak bulunan acının ötesine geçmelidir. İşkenceden farklı olarak “eziyet”te, ızdırap verme kastının belli bir amaç doğrultusunda yapılması aranmaz. Fiziksel saldırı, darp, psikolojik sorgu teknikleri, kötü şartlarda tutma, kişiyi kötü muamele göreceği bir yere sınır dışı ya da iade etme, devletin gözetimi altında kişinin kaybolması, kişinin evinin yok edilmesi, ölüm cezasının infazının uzunca bir süre beklenilmesinin doğurduğu korku ve sıkıntı, çocuk istismarı gibi muameleler Anayasa’nın 17. Maddesinin üçüncü fıkrası bağlamında “eziyet” olarak nitelendirilebilir (Cezmi Demir ve diğerleri, § 88).

74. Mağdurları küçük düşürebilecek ve utandırabilecek şekilde kendilerinde korku, küçültülme, elem ve aşağılanma duygusu uyandıran veya mağduru kendi iradesine ve vicdanına aykırı bir şekilde hareket etmeye sürükleyen aşağılayıcı nitelikteki daha hafif muamelelerin ise “insan haysiyetiyle bağdaşmayan” muamele veya ceza olarak tanımlanması mümkündür (Tahir Canan, § 22). Burada “eziyet”ten farklı olarak kişi üzerinde uygulanan muamele, fiziksel ya da ruhsal acıdan öte küçük düşürücü veya alçaltıcı bir etki oluşturmaktadır (Cezmi Demir ve diğerleri, § 89).

75. Bir muamelenin bu kavramlardan hangisini oluşturduğunu belirleyebilmek için her somut olay kendi özel koşulları içinde değerlendirilmelidir. Muamelenin kamuya açık olarak yapılması onun aşağılayıcı ve insan haysiyetiyle bağdaşmayan nitelikte olup olmamasında rol oynasa da bazı durumlarda kişinin kendi gözünde küçük düşmesi de bu seviyedeki bir kötü muamele için yeterli olabilmektedir. Ayrıca muamelenin küçük düşürme ya da alçaltma kastı ile yapılıp yapılmadığı dikkate alınsa da böyle bir amacın belirlenememesi, kötü muamele ihlali olmadığı anlamına gelmeyecektir. Bir muamele hem insanlık dışı/eziyet hem de aşağılayıcı/insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele niteliğinde olabilir. Her türlü işkence, aynı zamanda insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele oluştururken insan haysiyetiyle bağdaşmayan her aşağılayıcı muamele insanlık dışı/eziyet niteliğinde olmayabilir. Tutulma koşulları, tutulanlara yapılan uygulamalar, ayrımcı davranışlar, devlet görevlileri tarafından sarf edilen hakaretamiz ifadeler, engelli kimselerin karşılaştığı kimi olumsuz durumlar, kişiye normal olmayan bazı şeyleri yedirme içirme gibi aşağılayıcı muameleler “insan haysiyetiyle bağdaşmayan” muamele olarak ortaya çıkabilir (Cezmi Demir ve diğerleri, § 90).

ii. İlkelerin Olaya Uygulanması

Mehmet Şah Aras ve Serhed Araş Yönünden

76. Başvuru konusu olay, polis memurları tarafından darbedildiklerini ileri süren başvurucuların işkence ve kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.

77. Somut olayda, çöp arabasının trafiği engellemesi nedeniyle polis memurlarından yolu açmalarını isteyen başvurucular ile anılan polis memurları arasında birtakım olaylar yaşanmıştır. Başvurucular, polis memurları tarafından ciddi şekilde darbedildiklerini ileri sürmektedirler. Polis memurları ise hiçbir aşamada, anılan olaylara karıştıklarını kabul etmemişlerdir.

78. Soruşturma ve kovuşturma aşamalarında polis memurlarına ait görev çizelgeleri toplanmış ve başvuruculara fotoğraftan ilgili polis memurlarının teşhisi yaptırılmış; şüpheli ifadelerine, tanık ve müşteki beyanlarına başvurulmuş; sağlık raporları temin edilmiştir.

79. Başvurucular ile polis memurları arasında birtakım olayların yaşanmış olduğu tanık anlatımıyla desteklenmiş (bkz. § 21) , olay tarihinde ve olaydan iki gün sonra alınan sağlık raporlarında başvurucularda ciddi yaralanmalar tespit edilmiştir (bkz. §§ 13,15).

80. İstanbul 20. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan yargılamada, dosya kapsamındaki deliller değerlendirilerek başvurucu Mehmet Şah Araş ve Serhed Araş’ın polis memurları tarafından darbedildikleri sabit görülmüştür.

81. Sanık polis memurlarının olay günü ve saatinde başvurucuların tarif ettiği minibüs tarzı bir ekip arabasıyla bölgede görev yaptıklarının sabit olduğu, başvurucuların olay günü ve saatinde polis memurları ile aralarında tartışma yaşandığının tanık anlatımıyla doğrulandığı ve başvurucuların sağlık raporlarıyla tespit edilen yaralanmaları değerlendirildiğinde İstanbul 20. Ağır Ceza Mahkemesinin anılan kabulünden ayrılmayı gerektirir bir durum tespit edilmemektedir.

82. Başvuruya konu olayın meydana geliş şekli değerlendirildiğinde başvurucular hakkında uygulanan bir adli işlem bulunmaması ve sanık polis memurlarının başvuruculara karşı kuvvet kullanmalarını gerektirecek bir durumun olduğu yönünde iddiaları bulunmadığı da değerlendirildiğinde kuvvet kullanımında sınırın aşılması değerlendirmesi yapılmaksızın Anayasa’nın 17. Maddesi kapsamında devletin negatif yükümlülüğüne aykırı davranıldığı sonucuna ulaşılmıştır. Başvurucuların maruz kaldığı eylemin süresi, amacı, etkisi ve sonuçları birlikte değerlendirildiğinde eylemin eziyet olarak nitelendirilebileceği tespit edilmektedir.

83. Somut olayda anılan eylem nedeniyle ceza kovuşturması yürütüldüğü dikkate alındığında bu durumun başvurucular açısından yeterli ve etkili bir telafi imkânı sunup sunmadığının, diğer bir ifade ile yargılama sonucunun mağdur sıfatını ortadan kaldırıp kaldırmadığının incelenmesi gerekmektedir. Her ne kadar şahsi cezai mesuliyete ilişkin konulara değinmek ya da kişilerin suçlu olup olmadıklarına yönelik karar vermek Anayasa Mahkemesinin görevi kapsamında değil ise de kamu görevlilerinin işledikleri kötü muamele suçları için yapılan uygulamalara ilişkin olarak suçun ağırlık derecesi ile verilen ceza arasında açık bir orantısızlığın bulunduğu durumlarda Anayasa Mahkemesinin anayasal denetim yapma görevi bulunmaktadır (Cezmi Demir ve diğerleri, § 76).

84. Usul boyutuna ilişkin olarak yapılacak incelemenin konusu olmakla birlikte bu aşamada, mağdur sıfatının ortadan kalkıp kalkmadığının tespiti açısından gerekli olduğu kadarıyla başvurucu açısından yeterli ve etkili bir telafi sağlanıp sağlanmadığının değerlendirilmesi gerekmektedir. Devletin negatif yükümlülüğüne aykırı eylemlerde bulunduğu tespit edilen dört sanık hakkında her iki başvurucuya karşı işlenen suçlar için ayrı ayrı olmak üzere 5 ay 18 gün hapis cezası tayin edilmiş, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmiştir. Ayrıca anılan dört kamu görevlisi hakkında disiplin soruşturması yürütüldüğü ve kamu görevlilerine altı ay kademe ilerlemesinin durdurulması disiplin cezası verildiği anlaşılmaktadır.

85. Başvurucuların sağlık raporlarında tespit edilen yaralanmaları ve eylemin niteliği dikkate alındığında kurulan hükmün, sanıklar hakkında hukuki bir sonuç doğurmamasını ifade eden hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumunun uygulanmasının ve altı ay kısa süreli durdurma cezasına hükmedilmesinin sanıklar açısından caydırıcılık ve başvurucular açısından etkili giderim sağlayacak yeterlilikte olmadığı ve sonuç olarak başvurucuların mağdur sıfatının devam ettiği anlaşılmaktadır.

86. Açıklanan nedenlerle Anayasa’nın 17. Maddesinde güvence altına alınan eziyet yasağının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.

Serdar ÖZGÜLDÜR farklı gerekçe ile bu görüşe katılmıştır.

Ahmet Araş Yönünden

87. Başvurucu; ailesinin gözünün önünde darbedilmesi nedeniyle ruhsal travma yaşadığını, yaşadığı travmanın sağlık raporuyla tespit edildiğini belirterek işkence ve kötü muamele yasağının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

88. Başvurucu hakkındaİstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanlığından alınan 12/1/2010 tarihli ve 2010/49 sayılı raporda mood anksiyöz hafif depresif afekti kaygılı, düşünce içeriğinde olaya bağlı korku, kaygı, uykusuzluk, çabuk sinirlenme, dikkatini toparlayamama, olayın olduğu yerden kaçınma, olayla ilgili düşünceler tespit edilmiştir.

89. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), ciddi insan hakkı ihlallerinin aile üyeleri üzerindeki psikolojik etkisini kabul etmekle birlikte kurbanın yakınları için işkence ve kötü muamele yasağı kapsamında ayrı bir değerlendirme yapılabilmesi için anılan etkiyi ihlalin kendisinden kaynaklanan kaçınılmaz duygusal acının ötesine taşıyan birtakım özel faktörlerin söz konusu olması gerektiğini vurgulamıştır (Salakhov ve Islyamova/Ukrayna, B. No: 28005/08, 14/06/2013, § 199).

90. Somut olayda başvurucunun olay tarihinde 14 yaşında olması, darp eyleminin büyük kısmının başvurucunun önünde olmak üzere önce sokakta daha sonra ekip arabasının içinde henüz araç hareket etmeden gerçekleştirildiğinin ileri sürülmesi ve dosya kapsamında bunun aksine bir bulgu yer almaması, baba ve ağabeyin sağlık raporlarında tespit edilen yaralanmalarının boyutu birlikte değerlendirildiğinde başvurucunun önünde aile bireylerine karşı gerçekleştirilen eylemin başvurucu üzerinde yarattığı korku ve elem derecesinin asgari ağırlık düzeyini aştığı ve insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele olarak nitelenebileceği sonucuna varılmıştır.

91. Yürütülen ceza soruşturmasının başvurucu açısından yeterli ve etkili bir telafi imkânı sunup sunmadığına ilişkin olarak yapılacak değerlendirmede yukarıdaki tespitten (bkz. §§ 82-84) ayrılmayı gerektirir bir husus tespit edilmemekte, sanıklar hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumunun uygulanmasının ve altı ay kısa süreli durdurma cezasına hükmedilmesinin etkili giderim sağlayacak yeterlilikte olmadığı, sonuç olarak başvurucunun mağdur sıfatının devam ettiği anlaşılmaktadır.

92. Açıklanan nedenlerle Anayasa’nın 17. Maddesinde güvence altına alınan insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.

Serdar ÖZGÜLDÜR farklı gerekçe ile bu görüşe katılmıştır.

b. Anayasa’nın 17. Maddesinin Usul Boyutunun İhlal Edildiğine İlişkin İddia

i. Genel İlkeler

93. Devletin, kişinin maddi ve manevi varlığını koruma hakkı kapsamındaki pozitif yükümlülüğünün usul boyutu da bulunmaktadır. Bu usul yükümlülüğü çerçevesinde devlet, doğal olmayan her türlü fiziksel ve ruhsal saldırı olayının sorumlularının belirlenmesini ve gerekiyorsa cezalandırılmasını sağlayabilecek etkili resmî bir soruşturma yürütmek durumundadır. Bu tarz bir soruşturmanın temel amacı, söz konusu saldırıları önleyen hukukun etkin bir şekilde uygulanmasını güvenceye almak ve kamu görevlilerinin ya da kurumlarının karıştığı olaylarda bunların sorumlulukları altında meydana gelen olaylar için hesap vermelerini sağlamaktır (Cezmi Demir ve diğerleri, § 110).

94. Buna göre bireyin, bir devlet görevlisi tarafından hukuka aykırı olarak ve Anayasa’nın 17. Maddesini ihlal eder biçimde bir muameleye tabi tutulduğuna ilişkin savunulabilir bir iddiasının bulunması hâlinde Anayasa’nın 17. Maddesi –Devletin temel amaç ve görevleri” kenar başlıklı 5. Maddedeki genel yükümlülükle birlikte yorumlandığında- etkili bir resmî soruşturmanın yapılmasını gerektirmektedir. Bu soruşturma, sorumluların belirlenmesini ve cezalandırılmasını sağlamaya elverişli olmalıdır. Bu mümkün olmazsa anılan madde, sahip olduğu öneme rağmen pratikte etkisiz hâle gelecek ve bazı durumlarda devlet görevlilerinin fiilî dokunulmazlıktan yararlanarak kontrolleri altında bulunan kişilerin haklarını istismar etmeleri mümkün olacaktır (Tahir Canan, § 25).

95. Usul yükümlülüğünün bir olayda gerektirdiği soruşturma türünün, bireyin maddi ve manevi varlığını koruma hakkının esasına ilişkin yükümlülüklerin cezai bir yaptırım gerektirip gerektirmediğine bağlı olarak tespiti gerekmektedir. Kasten ya da saldırı veya kötü muameleler sonucu meydana gelen ölüm ve yaralama olaylarına ilişkin davalarda Anayasa’nın 17. Maddesi gereğince devletin, ölümcül ya da yaralamalı saldırı durumunda sorumluların tespitine ve cezalandırılmalarına imkân verebilecek nitelikte cezai soruşturmalar yürütme yükümlülüğü bulunmaktadır. Bu tür olaylarda yürütülen idari ve hukuki soruşturmalar ve davalar sonucunda sadece tazminat ödenmesi, bu hak ihlalini gidermek ve mağdur sıfatını ortadan kaldırmak için yeterli değildir (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, § 55).

96. Yürütülen ceza soruşturmalarının amacı, kişinin maddi ve manevi varlığını koruyan mevzuat hükümlerinin etkili bir şekilde uygulanmasını ve sorumluların ölüm ya da yaralama olayına ilişkin hesap vermelerini sağlamaktır. Bu bir sonuç yükümlülüğü değil uygun araçların kullanılması yükümlülüğüdür (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, § 56).

97. Yürütülecek ceza soruşturmaları, sorumluların tespitine ve cezalandırılmalarına imkân verecek şekilde etkili ve yeterli olmalıdır. Soruşturmanın etkili ve yeterli olduğundan söz edebilmek için soruşturma makamlarının resen harekete geçerek olayı aydınlatabilecek ve sorumluların tespitine yarayabilecek bütün delilleri toplamaları gerekir. Dolayısıyla kötü muamele iddialarının gerektirdiği soruşturma; bağımsız, hızlı ve derinlikli bir şekilde yürütülmelidir. Diğer bir ifadeyle yetkililer, olay ve olguları ciddiyetle öğrenmeye çalışmalı ve soruşturmayı sonlandırmak ya da kararlarını temellendirmek için çabuk ve temelden yoksun sonuçlara dayanmamalı; bu kapsamda diğer deliller yanında görgü tanıklarının ifadeleri ile kriminalistik bilirkişi incelemeleri dâhil söz konusu olayla ilgili kanıtları toplamak için alabilecekleri bütün makul tedbirleri almalıdırlar (Cezmi Demir ve diğerleri, § 114).

98. Soruşturmanın etkililiğini sağlayan en alt seviyedeki inceleme, başvuruya konu soruşturmanın kendine özgü koşullarına göre değişir. Bu koşullar, ilgili bütün olay ve olgular temelinde ve soruşturmanın pratik gerçekleri dikkate alınarak değerlendirilir. Bu nedenle soruşturmanın etkililiği bakımından her olayda geçerli olmak üzere bir asgari soruşturma işlemler listesi veya benzeri bir asgari ölçüt belirlemek mümkün değildir. Bununla birlikte soruşturma sonucunda alınan kararın soruşturmada elde edilen tüm bulguların kapsamlı, nesnel ve tarafsız bir analizine dayalı olması gerekir (Fahriye Erkek ve diğerleri, § 68,69)

99. Bu tür olaylarla ilgili cezai soruşturmaların etkililiğini sağlayan hususlardan biri de teoride olduğu gibi pratikte de hesap verilebilirliği sağlamak için soruşturmanın veya sonuçlarının kamu denetimine açık olmasıdır. Buna ilave olarak her olayda, mağdurların meşru menfaatlerini korumak için bu sürece etkili bir şekilde katılmaları sağlanmalıdır (Cezmi Demir ve diğerleri, § 115).

100. Yetkililer resmî şikâyet yapılır yapılmaz harekete geçmelidir. Şikâyet yapılmadığında bile işkence veya kötü muamele olduğunu gösteren yeterli, kesin belirtiler olduğunda soruşturma açılması sağlanmalıdır. Bu bağlamda soruşturmanın derhâl başlaması, kamu denetimine tabi olarak özenli, süratli, bağımsız biçimde yürütülmesi ve bir bütün olarak etkili olması gerekir (Tahir Canan, § 25).

101. Kamu görevlileri tarafından yapılan işkence ve kötü muamele iddiaları hakkında yürütülen soruşturmanın etkili olması için soruşturmadan sorumlu ve tetkikleri yapan kişiler olaylara karışan kişilerden bağımsız olmalıdır. Soruşturmanın bağımsızlığı sadece hiyerarşik ya da kurumsal bağlantının olmamasını değil, aynı zamanda somut bir bağımsızlığı da gerektirir (Cezmi Demir ve diğerleri, § 117).

102. Kötü muameleye ilişkin şikâyetler hakkında yapılan soruşturma söz konusu olduğunda yetkililerin hızlı davranması önemlidir. Bununla birlikte belirli bir durumda bir soruşturmanın ilerlemesini engelleyen sebepler ya da zorlukların olabileceği de kabul edilmelidir. Ancak kötü muameleye yönelik soruşturmalarda hukuk devletine bağlılığın sağlanması, hukuka aykırı eylemlere hoşgörü ve teşvik gösterildiği görünümü verilmesinin engellenmesi, herhangi bir hile ya da kanunsuz eyleme izin verilmemesi ve kamuoyunun güveninin sürdürülmesi için yetkililer tarafından soruşturmanın azami hız ve özenle yürütülmesi gerekir (Cezmi Demir ve diğerleri , § 119).

103. AİHM, bir devlet görevlisinin işkence veya kötü muameleyle suçlandığı durumlarda “etkili başvuru”nun amaçları çerçevesinde cezai işlemlerin ve hüküm verme sürecinin zamanaşımına uğramamasının ve genel af veya affın mümkün kılınmamasının büyük önem taşıdığına işaret etmiştir. Ayrıca AİHM, soruşturması veya davası süren görevlinin görevinin askıya alınmasının ve şayet hüküm alırsa meslekten men edilmesinin önemine dikkat çekmiştir (Abdülsamet Yaman/Türkiye, B. No: 32446/96, 2/11/2004, § 55).

104. Anayasa’nın 17. Maddesinin amacı, kişinin maddi ve manevi varlığına ilişkin bir ölüm ya da yaralama olayında mevzuat hükümlerinin etkili bir şekilde uygulanmasını ve sorumluların tespit edilerek hesap vermelerini sağlamaktır. Bu bir sonuç yükümlülüğü olmayıp uygun araçların kullanılması yükümlülüğüdür. Dolayısıyla bu kapsamda açılmış olan tüm davaların mahkûmiyetle ya da belirli bir ceza kararıyla sonuçlanması zorunluluğu bulunmamaktadır (Cezmi Demir ve diğerleri, § 127). Ancak usul yükümlülüğünün bir unsuru olarak tespit edilen sorumlulara fiilleriyle orantılı cezalar verilmeli ve mağdur açısından uygun giderim sağlanmalıdır (Şenol Gürkan, B. No: 2013/2438, 9/9/2015, § 105).

ii. İlkelerin Olaya Uygulanması

105. Somut olayda başvurucuların şikâyeti üzerine Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından derhâl soruşturma başlatılmış, soruşturma kapsamında başvurucuların sağlık raporları aldırılmış, fotoğraftan teşhis ve görev çizelgelerinin temini yoluyla şüpheliler tespit edilmiş, müşteki ve tanık beyanları ile şüpheli ifadeleri alınmış, şüpheliler hakkında kamu davası açılmıştır.

106. Kovuşturma aşamasında müşteki ve tanık beyanları ile sanık ifadeleri alınmış, başvurucuların önceki sağlık raporları değerlendirilerek kesin sağlık raporları aldırılmış ve dört sanık hakkında tahrik altında kamu görevlisinin sahip olduğu nüfuzu kötüye kullanmak suretiyle silahla yaralama suçunu işledikleri sabit görülerek iki başvurucuya karşı işlenen eylemler için ayrı ayrı olmak üzere 5 ay 18 gün hapis cezası ile üç ay süreyle kamu görevi hak ve yetkilerinin kullanımından yasaklanmalarına, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmiştir.

107. Soruşturma ve kovuşturma aşamasında, maddi olayın ortaya çıkarılması ve sorumluların tespiti için özenli bir inceleme yapılmış olduğu tespit edilmekle birlikte, başvurucuların dört polis memuru tarafından ciddi şekilde darbedildiğinin sabit görülmesine rağmen hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiği anlaşılmaktadır.

108. Soruşturma yükümlülüğü bir sonuç yükümlülüğü olmayıp uygun araçların kullanılması yükümlülüğünü oluşturduğundan yargılamanın nihai olarak mutlaka belli bir ceza türüyle sonuçlanması gerektiği söylenemeyecek olmakla birlikte mahkemelerin hukuku, sanıkların fiilen cezasız kalmalarını sağlayacak şekilde uyguladıklarının tespiti hâlinde soruşturmanın etkinliğinin sağlanamadığı sonucuna varılabilecektir.

109. Somut olayda yürütülen yargılamanın sonucunda verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı, kamu görevlileri hakkında tespit edilen eylemin niteliği ve başvurucuların sağlık raporlarıyla tespit edilen durumları bir bütün olarak değerlendirildiğinde soruşturmanın etkinliğinin sağlanmasının koşullarından biri olan sorumluların fiilleriyle orantılı ceza almaları koşulunun yerine getirilmediği ve cezasızlık sonucunun doğduğu anlaşılmaktadır.

110. Başvuruya konu olaya ilişkin kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçu yönünden yargılamanın devam ettiği tespit edilmektedir. Her ne kadar kötü muamele iddialarına ilişkin yapılan incelemede, suç vasıflandırmalarından bağımsız olarak olayın bir bütün olarak değerlendirilmesinden hareketle aynı olaya ilişkin yargılama sonucunun usul yükümlülüğü yönünden dikkate alınması gerektiği tespit edilmekte ise de 2008 yılında gerçekleşen eylem yönünden devam etmekte olan yargılama süresinin uzunluğu nedeniyle yargılamanın etkiligiderimin sağlanması yönünden etkiliolmadığı sonucuna ulaşılmıştır.

111. Açıklanan nedenlerle Anayasa’nın 17. Maddesinin üçüncü fıkrasının öngördüğü, devletin etkili soruşturma yapma usul yükümlülüğünün ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.

Serdar ÖZGÜLDÜR farklı gerekçe ile bu görüşe katılmıştır.

3. 6216 Sayılı Kanun’un 50. Maddesi Yönünden

112. 6216 sayılı Kanun’un 50. Maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir:

“(1) Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilir…

(2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir.”

113. Başvurucular, Anayasa’nın 17. Maddesinin üçüncü fıkrasında koruma altına alınan işkence ve kötü muamele yasağının ihlali nedeniyle yeniden yargılama yapılması ve her biri için 200.000 TL manevi tazminata hükmedilmesi talebinde bulunmuşlardır.

114. Yapılan inceleme sonucunda başvurucular Mehmet Şah Araş ve Serhed Araş yönünden eziyet yasağının, Ahmet Araş yönünden insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağının maddi yönden ihlal edildiği, başvurucular Mehmet Şah Araş ve Serhed Araş ve Ahmet Araş yönünden ise Anayasa’nın 17. Maddesinin üçüncü fıkrasının öngördüğü devletin etkili soruşturma yapma usul yükümlülüğünün ihlal edildiği sonucuna varılmıştır.

115. İhlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunduğundan kararın bir örneğinin yeniden yargılama yapılmak üzere İstanbul 20. Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmesine karar verilmesi gerekir.

116. Manevi zararları karşısında başvurucular Mehmet Şah Araş ve Serhed Araş’ın her biri için net 15.000 TL, başvurucu Ahmet Araş için net 7.000 TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesi gerekir.

117. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 433 TL harç ve 1.800 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 2.233 TL yargılama giderinin başvurucularMehmet Şah Araş, Serhed Araş ve Ahmet Araş’a müştereken ödenmesine karar verilmesi gerekir.

V. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. 1. Aycan Araş ve Ahmet Araş’ın darbedilmeleri nedeniyle Anayasa’nın 17. Maddesinin üçüncü fıkrasının ihlal edildiğine ilişkin iddialarının açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

 2. Ahmet Araş’ın ailesinin darbedilmesi nedeniyle Anayasa’nın 17. Maddesinin üçüncü fıkrasının ihlal edildiğine ilişkin iddiasının KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

 3. Mehmet Şah Araş ve Serhed Araş’ın darbedilmeleri nedeniyle Anayasa’nın 17. Maddesinin üçüncü fıkrasının ihlal edildiğine ilişkin iddialarının KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

B. 1. Mehmet Şah Araş ve Serhed Araş’ın Anayasa’nın 17. Maddesinin üçüncü fıkrasında güvence altına alınan eziyet yasağının maddi yönden İHLAL EDİLDİĞİNE,

 2. Ahmet Araş’ın Anayasa’nın 17. Maddesinin üçüncü fıkrasında güvence altına alınan insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağının maddi yönden İHLAL EDİLDİĞİNE,

 3. Mehmet Şah Araş, Serhed Araş ve Ahmet Araş yönünden Anayasa’nın 17. Maddesinin üçüncü fıkrasında öngörülen devletin etkili soruşturma yapma usul yükümlülüğünün İHLAL EDİLDİĞİNE,

C. Kararın bir örneğinin ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere İstanbul 20. Ağır Ceza Mahkemesine GÖNDERİLMESİNE,

D. Başvurucular Mehmet Şah Araş ve Serhed Araş’ın her birine net 15.000 TL, başvurucu Ahmet Araş’a net 7.000 TL manevi tazminat ÖDENMESİNE, tazminata ilişkin diğer taleplerin REDDİNE,

E. 433 TL harç ve 1.800 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 2.233 TL yargılama giderinin başvurucular Mehmet Şah Araş ve Serhed Araş ve Ahmet Araş’a MÜŞTEREKEN ÖDENMESİNE,

F. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucuların Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal faiz UYGULANMASINA,

G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE, 28/9/2016 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

 

 

DEĞİŞİK GEREKÇE

Bireysel başvuruya konu somut olayda, geceleyin iş yerini kapatan ve araçlarıyla eve dönmekte olan ailenin (baba, ana ve iki çocukları), yolu kapatan çöp kamyonunun yolu boşaltması konusunda çıkan tartışmada, olay mahallinden geçmekte olan araçlı polis ekibinin müdahalesi sırasında derece mahkemelerinin kabulüne göre başvurucu babanın polis memurlarına saldırması üzerine, başvurucuların (baba ve büyük oğlunun) polis aracına alınması ve yolda copla darp edilmesi, akabinde serbest bırakılması fiillerinin ne şekilde nitelendirilmesi gerektiği önem taşımaktadır.

 İlk derece mahkemesi olayın işkence suçunu oluşturmadığına ilişkin şu tespitte bulunmuştur:

 "... Sanıkların katılanları kendilerine karşı, görevlerini yaptırmamak için direnmeleri nedeniyle yakaladıkları ve araca aldıkları, belli bir suça ilişkin ikrar ve sair delil elde etmek amaçlarının bulunmadığı, katılanların özür dilemeleri üzerine serbest bırakılmalarının bunu gösteren en önemli olgu olduğu, sanıkların eylemlerinin, katılanların kendilerine saldırmaları şeklindeki haksız eylemleri sonrasında çok kısa zaman içinde katılanları copla yaralamaları ve serbest bırakmaları şeklinde gerçekleştiği dikkate alındığında, süreklilik arz etmediği, ani olarak gelişip sona erdiği anlaşılmaktadır..."

 İlk derece Mahkemesi, sanık polislerin eylemlerinin, tahrik altında kamu görevlisinin sahip olduğu nüfuzu kötüye kullanmak suretiyle silahla yaralama suçunu oluşturduğu kanaatiyle, neticeten sanık polis memurlarına 5'er ay 18'er gün hapis cezası tayin etmiş ve bu sonuç ceza hakkında CMK'nun 231. maddesi uyarınca "Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması" (HAGB) kararı tesis edilmiş ve bu hüküm beraat kararı yönünden Yargıtayca onanmak suretiyle, HAGB bakımından da itirazın reddi suretiyle kesinleşmiştir.

 Sanık polislerin bu darp fiilleri nedeniyle haklarında idarece yürütülen disiplin soruşturması sonunda, dört polis memuru hakkında 6 ay süreyle kademe ilerlemesinin durdurulması disiplin cezası ile tecziyeleri yoluna gidilmiştir.

 AİHM'nin 3 Temmuz 2012 tarih ve 32051/09 sayılı "Taylan - Türkiye" kararında, işkence failleri hakkında verilen mahkûmiyet hükmünün, HAGB suretiyle ferdileştirilmesi halinde, failleri cezasız kalmış olmaları nedeniyle yaptırımın etkisiz kaldığı sonucuna vararak AİHS'nin 3. maddesinin usul bakımından ihlâl edildiğine hükmetmişse de; bireysel başvuruya konu somut olayda sanık polis memurları işkence suçundan hüküm giymedikleri gibi, ilk derece mahkemesinin cezanın ferdileştirilmesinde sahip olduğu takdir yetkisini kullanarak, bir başka suçtan tesis ettiği ceza hakkında HAGB kararı vermesinde de yasalara ve Anayasa'ya aykırı bir husus bulunmamaktadır. Kaldı ki sanıklar hakkında ayrıca etkili bir disiplin cezası da tayin edilmiştir. HAGB kararı bakımından da 5 yıl içinde bir başka suç işlenmesi halinde cezanın infazı yoluna gidileceği tabiidir. Bu mahiyeti itibariyle de bu ferdileştirmenin etkisiz olduğu söylenemez. Dolayısıyla, anılan AİHM kararının somut başvuruya emsal teşkil etmesi düşünülemez.

 Ne var ki her halükârda ortada polis memurlarının başvuruculara karşı işledikleri ve asla hoş görülmeyecek darp fiillerinin mevcudiyeti karşısında, Anayasa'nın 17. maddesinin ihlâlinin sözkonusu olduğu anlaşılmaktadır.

 Varılan sonuca bu değişik gerekçeyle katılıyorum.

 

 

 

 

Üye

Serdar ÖZGÜLDÜR

---

TÜRKİYE CUMHURİYETİ

ANAYASA MAHKEMESİ

 

 

BİRİNCİ BÖLÜM

 

KARAR

 

MUSTAFA ROLLAS BAŞVURUSU

(Başvuru Numarası: 2014/7703)

 

Karar Tarihi: 2/2/2017

 

BİRİNCİ BÖLÜM

 

KARAR

 

 

Başkan

:

Burhan ÜSTÜN

Üyeler

:

Serruh KALELİ

 

 

Hicabi DURSUN

 

 

Hasan Tahsin GÖKCAN

 

 

Kadir ÖZKAYA

Raportör Yrd.

:

Gizem Ceren DEMİR KOŞAR

Başvurucu

:

Mustafa ROLLAS

Vekili

:

Av. Aysun AKŞEHİRLİOĞLU

 

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru, polis memurları tarafından gerçekleştirilen darp fiili hakkında yürütülen yargılamanın hızlı ve özenli şekilde yürütülmemesi, yargılama sonucunda hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmesi nedeniyle etkili bir giderim sağlanmaması, başvurucuya isnat edilen suçlar hakkında yürütülen yargılamada özel yargılama usulünün uygulanmaması ve yargılamanın makul sürede sonuçlanmaması nedenleriyle işkence ve kötü muamele yasağı, kanuni hâkim güvencesi ile makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru, 29/5/2014 tarihinde İzmir 6. Asliye Ceza Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir.

3. Komisyon tarafından 30/9/2014 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.

4. Bölüm Başkanı tarafından 9/2/2016 tarihinde, başvuruların kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.

5. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık 21/3/2016 tarihli yazısıylagörüş sunmayacağını bildirmiştir.

III. OLAY VE OLGULAR

A. Olaylar

6. Başvuru formu ve ekleri ile Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler doğrultusunda tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir:

7. İzmir Barosuna kayıtlı avukat olarak görev yapan başvurucu, 9/9/2007 tarihinde gözaltında bulunan İ.T. ve D.Ö. ile görüşmek üzere Fuar Asayiş Ekipler Amirliğine gitmiştir. Emniyet amiri A.G. tarafından anılan kişilerle hemen görüşemeyeceğinin söylenmesi üzerine talebini yineleyen başvurucu ve A.G. arasında tartışma yaşanmış; başvurucu, zor kullanılarak gözaltına alınmıştır.

8. Gözaltı giriş işlemleri için başvurucunun götürüldüğü Alsancak Devlet Hastanesinde Doktor C.Y. tarafından "herhangi bir darp ve cebir izine rastlanmadığı" şeklinde adli muayene raporu düzenlenmiştir.

9. Kötü muamele iddiasıyla şikâyetçi olması üzerine başlatılan soruşturma kapsamında başvurucu, İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Adli Tıp Kurumuna sevk edilmiş; olaydan bir gün sonra yapılan muayene sonucunda düzenlenen 10/9/2007 tarihli ve 2007/5827 sayılı Adli Tıp Kurumu raporunda "sağ kol iç yüzde açık kırmızı mor renkte ekimoz, göğüs sağ yanı dış yüzde hiperemi ve sathi sıyrık, sağ el bileğinde hiperemi, sol dirsek ön yüzde açık kırmızı mor renkte ekimoz" tespit edilmiştir.

1. Olaya İlişkin Anlatımlar

10. Başvurucu; özetle İzmir Barosuna kayıtlı avukat olarak çalıştığını, suç tarihinden önce tanıdığı D.Ö. ile İ. T.nin gözaltına alındığını aileleri ve arkadaşlarından duyup gözaltı işlemi yapılan Fuar Asayiş Ekipler Amirliğine gittiğini, amirliğin önünde kalabalık bir polis grubunun olduğunu, Baro kimliğini eline alıp Emniyet Amiri A.G.nin yanına gidip ona kimliğini göstererek gözaltına alınan kişiler ile görüşmek istediğini belirttiğini, A.G.nin bu kişiler ile kendisini doğrudan görüştüremeyeceğini söylemesi üzerine gözaltına alınan kişilerin avukat ile görüşme haklarının olduğunu belirttiğini, bunun üzerine bir üst merdiven basamağında bulunan A.G.nin eli ile göğsüne vurarak diğer polislere "Alın bunu." diye bağırdığını, görevli polislerin üzerine saldırıp kendisini yere düşürdükten sonra yüzüstü yatmış vaziyette iken kendisini darbedip çok sıkı şekilde kendisine ters kelepçe taktıklarını, bir polis memurunun karnına tekme attığını, bir polis ile A.G.nin ise hakaret ettiklerini belirtmiştir.

11. A.G., özetle olay günü pankart asma nedeniyle iki kişinin Ekipler Amirliğine getirildiğini, bir süre sonra başvurucunun gelerek anılan kişilerle görüşmek istediğini söylediğini, bu kişilerin yeni yakalandığını, delillerin toplanmakta olduğunu ve Basmane Karakoluna gönderildiklerinde görüşebileceğini söylemesi üzerine başvurucunun "Siz kim oluyorsunuz, istediğim yerde görüşürüm terbiyesizler." diyerek fiziki hamleler yapıp üzerine doğru geldiğini, başvurucuya bu şekilde davranırsa gözaltına alınabileceğini söylediğini, bunun üzerine başvurucunun "Sen kimsin lan? Çekil." diyerek küfür ettiğini, yakasından tutmaya çalıştığını, bunun üzerine başvurucu hakkında yakalama işlemi yaptırdığını, başvurucuyu içeri alırken kendisini kollarından çektiğini, içeride de fevri hareketleri devam edince kelepçe taktıklarını, başvurunun bu sırada "Siz kim oluyorsunuz, ben çok polisin bacağını koparttım, sana da hesabını soracağım." şeklinde tehditvari sözler söylediğini, durumu Cumhuriyet Savcısı'na bildirip ertesi gün mevcutlu olarak getirilmesi talimatını aldığını, daha sonra Cumhuriyet Savcısı'nın telefon edip başvurucunun avukat olduğunu gözden kaçırdığını belirtip serbest bırakılmasını söylemesi üzerine ifadesini alıp serbest bıraktıklarını belirtmiştir.

12. A.Ç., özetle fuardaki Ekipler Amirliğinin önünde başvurucu ile A.G.nin tartıştıklarını gördüğünü, başvurucunun küfürler edip A.G.yi eliyle itekleyerek temasta bulunması üzerine A.G.nin talimatı ile başvurucuyu yakalayıp içeri aldıklarını belirtmiştir.

13. M.E.D.; özetle başvurucunun, müdürleri olan A.G.ye hakaret edip üzerine yürümesi sonucunda başvurucuyu gözaltına aldıklarını belirtmiştir.

2. Başvurucuya İsnat Edilen Suçlar Kapsamında Yapılan İşlemler

14. Başvurucu hakkında 1/12/2008 tarihli ve E.2008/50587 sayılı iddianame ile görevi yaptırmamak için direnme ve görevli memura hakaret suçlarından İzmir 6. Asliye Ceza Mahkemesinin E.2008/887 sayılı dosyasında kamu davası açılmıştır.

15. Mahkeme, başvurucunun olay yerine avukat sıfatı ile gittiğini beyan etmesi nedeniyle görevsizlik kararı vererek dosyanın 19/3/1969 tarihli ve 1136 sayılı Avukatlık Kanunu'nun 59. maddesinin son fıkrası uyarınca Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir.

16. Dosyanın gönderildiği İzmir 4. Ağır Ceza Mahkemesi de 8/4/2010 tarihli ve E.2010/126, K.2010/171 sayılı kararı ile görevsizlik kararı vermiştir. Anılan kararın gerekçesi şöyledir:

"... sanığın olay tarihinde izinsiz pankart açılması nedeni ile buna dair eylemi yapanları yakalayıp Asayiş Ekipleri Amirliği'ne getiren müştekilere karşı eyleminde Baroca kendisine bir görev verilmediği, bu sanıklarla ilgili herhangi bir vekaletinin bulunmadığı ve bu konuda görevli olmadığı halde olaylara müdahale ederek asayiş ekibindeki görevli müştekilere karşı "iki tane şahıs almışsınız, önümden çekilin, ben onlarla görüşeceğim" dediği, kendisine durumun izah edilmesi üzerine sanığın yine "siz nasıl gözaltına alırsınız, ben gidip kendisi ile görüşeceğim, çekilin önümden terbiyesizler, siz kim oluyorsunuz" diye bağırarak müştekilerin üzerine yürüdüğü, kendisini ikaz eden Ayhan'ı itekleyerek "sen kimsin lan, terbiyesiz, ben avukatım, çekilin lan siz kimsiniz" diye polislere mukavemet ettiği ve zor kullanılıp kelepçe takılarak yakalandığı, kendisi tarafından herhangi bir vekaletname ya da yetki belgesi, baroca görevlendirme belgesi olmadığı halde bu eylemleri yaptığı, bu sebeple eylemlerinin görev ile ilgili olmadığı ve ancak ve ancak şahsi suç kapsamında sayılabilecek eylemler olduğu...kanısına varılmıştır."

17. Dosyanın gönderildiği Yargıtay 5. Ceza Dairesi, 29/3/2011 tarihli ve E.2011/624, K.2011/2391 sayılı kararıyla İzmir 6. Asliye Ceza Mahkemesinin görevsizlik kararının kaldırılmasına karar vermiştir. Anılan kararın gerekçesi şöyledir:

"İncelenen dosya içeriğine, sanığın üzerine atılan suçun niteliğine, iddianamede olayın anlatılış biçimine ve İzmir 4. Ağır Ceza Mahkemesi kararındaki gerekçeye göre, yerinde görülmeyen İzmir 6. Asliye Ceza Mahkemesinin ...görevsizlik kararının kaldırılmasına ...karar verildi."

18. İzmir 6. Asliye Ceza Mahkemesinin E.2011/340 sayısına kaydedilen dosya, başvurucunun kötü muamele iddialarına yönelik yürütülen yargılama dosyasıyla birleştirilmiş; İzmir 6. Asliye Ceza Mahkemesinin 20/1/2014 tarihli ve E.2013/465, K.2014/18 sayılı kararıyla başvurucu hakkında görevi yaptırmamak için direnme suçundan beş ay hapis cezasına hükmedilerek hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmiştir.

19. Başvurucunun anılan karara yaptığı itiraz, İzmir 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 4/4/2014 tarihli ve 2014/563 Değişik İş sayılı kararıyla reddedilmiştir. İtirazın reddine ilişkin karar başvurucuya 30/4/2014 tarihinde tebliğ edilmiş, başvurucu 29/5/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.

3. Başvurucunun Kötü Muamele İddiaları Kapsamında Yapılan İşlemler

20. Başvurucunun polis memurları tarafından darp ve hakarete maruz kaldığı yönünde şikâyetçi olması üzerine başlatılan soruşturma kapsamında İzmir Cumhuriyet Başsavcılığının 26/9/2008 tarihli ve E.2008/40500 sayılı iddianamesiyle; emniyet amiri A.G. hakkında zor kullanma yetki sınırının aşılması suretiyle kasten yaralama ve hakaret, memurlar M.E.D., A.Ç., M.Ç. hakkında zor kullanma yetkisine ilişkin sınırın aşılması suretiyle kasten yaralama, Doktor C.Y. hakkında gerekli ve ayrıntılı vücut muayenesi yapılmasında gerekli özen gösterilmeyerek "herhangi bir darp izine rastlanmadığı" şeklinde rapor hazırlanmış olması nedeniyle görevi ihmal suçlarından İzmir 5. Sulh Ceza Mahkemesinin E.2008/1649 sayılı dosyasında kamu davası açılmıştır.

21. Anılan dava, başvurucunun görevi yaptırmamak için direnme ve görevli memura hakaret suçlarından yargılandığı dava dosyası ile birleştirilmiş ve yargılamaya İzmir 6. Asliye Ceza Mahkemesinin E.2011/340 Esas sayılı dosyası üzerinden devam edilmiştir. Başvurucunun, sanık polis memurlarının eyleminin işkence suçunu oluşturduğu ve görevsizlik kararı verilmesi gerektiği yönündeki talepleri doğrultusunda Mahkemenin 6/3/2013 tarihli ve E.2011/340, K2013/125 sayılı görevsizlik kararıyla dosyanın ağır ceza mahkemesine gönderilmesine karar verilmiş, karara itiraz edilmesi neticesinde İzmir 9. Ağır Ceza Mahkemesinin 13/5/2013 tarihli ve 2013/364 Değişik İş sayılı kararıyla itiraz kabul edilmiştir. Dava dosyası, İzmir 6. Asliye Ceza Mahkemesinin E.2013/465 sayısına kaydedilmiştir.

22. Yapılan yargılama sonucunda Mahkemenin 20/1/2014 tarihli ve E.2013/465, K.2014/18 sayılı kararıyla sanık Doktor C.Y. hakkında görevi ihmal suçundan hapis cezasınahükmedilerek hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına, sanık polis memurları A.G., A.Ç. ve M.E.D. hakkında zor kullanma yetkisine ilişkin sınırı aşarak kasten ve basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek nitelikte yaralama suçundan adli para cezasına hükmedilerek hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına, sanık M.Ç.nin zor kullanma yetkisine ilişkin sınırı aşarak kasten ve basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek nitelikte yaralama suçundan beraatine, sanık polis memuru A.G. ile başvurucu tarafından karşılıklı olarak işlendiği tespit edildiğinden hakaret suçundan ceza verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir.

23. Sanık polis memurları hakkında verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararlarına karşı başvurucu tarafından itiraz yoluna gidilmiş, İzmir 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 4/4/2014 tarihli ve 2014/563 Değişik İş sayılı kararıyla itirazın reddine karar verilmiştir.

24. İtirazın reddi kararı, 30/4/2014 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiş; başvurucu 29/5/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.

25. Yapılan temyiz istemi üzerine hakaret suçundan ceza verilmesine yer olmadığı kararı, Yargıtay 18. Ceza Dairesinin 15/6/2016 tarihli ve E.2015/42113, K.2016/13313 sayılı hükmüyle onanmıştır.

B. İlgili Hukuk

26. 4/7/1934 tarihli ve 2559 sayılı Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu’nun 16. maddesi şöyledir:

"Polis, görevini yaparken direnişle karşılaşması halinde, bu direnişi kırmak amacıyla ve kıracak ölçüde zor kullanmaya yetkilidir.

Zor kullanma yetkisi kapsamında, direnmenin mahiyetine ve derecesine göre ve direnenleri etkisiz hale getirecek şekilde kademeli olarak artan nispette bedenî kuvvet, maddî güç ve kanunî şartları gerçekleştiğinde silah kullanılabilir.

İkinci fıkrada yer alan;

a) Bedenî kuvvet; polisin direnen kişilere karşı veya eşya üzerinde doğrudan doğruya kullandığı bedenî gücü,

b) Maddî güç; polisin direnen kişilere karşı veya eşya üzerinde bedenî kuvvetin dışında kullandığı kelepçe, cop, basınçlı ve/veya boyalı su, göz yaşartıcı gazlar veya tozlar, fizikî engeller, polis köpekleri ve atları ile sair hizmet araçlarını,

ifade eder.

Zor kullanmadan önce, ilgililere direnmeye devam etmeleri halinde doğrudan doğruya zor kullanılacağı ihtarı yapılır.

Ancak, direnmenin mahiyeti ve derecesi göz önünde bulundurularak, ihtar yapılmadan da zor kullanılabilir.

Polis, zor kullanma yetkisi kapsamında direnmeyi etkisiz kılmak amacıyla kullanacağı araç ve gereç ile kullanacağı zorun derecesini kendisi takdir ve tayin eder. Ancak, toplu kuvvet olarak müdahale edilen durumlarda, zor kullanmanın derecesi ile kullanılacak araç ve gereçler müdahale eden kuvvetin amiri tarafından tayin ve tespit edilir.

Polis, kendisine veya başkasına yönelik bir saldırı karşısında, zor kullanmaya ilişkin koşullara bağlı kalmaksızın, 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun meşru savunmaya ilişkin hükümleri çerçevesinde savunmada bulunur.

..."

27. 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 256. maddesi şöyledir:

“Zor kullanma yetkisine sahip kamu görevlisinin, görevini yaptığı sırada, kişilere karşı görevinin gerektirdiği ölçünün dışında kuvvet kullanması halinde, kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır.”

28. 5237 sayılı Kanun'un 86. maddesi şöyledir:

“(1) Kasten başkasının vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Kasten yaralama fiilinin kişi üzerindeki etkisinin basit bir tıbbi müdahaleyle giderilebilecek ölçüde hafif olması halinde, mağdurun şikayeti üzerine, dört aydan bir yıla kadar hapis veya adli para cezasına hükmolunur.

(3) Kasten yaralama suçunun;

d) Kamu görevlisinin sahip bulunduğu nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle,

işlenmesi halinde şikayet aranmaksızın, verilecek ceza yarı oranında artırılır.”

29. 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun 231. maddesinin (5) ve (6) numaralı fıkraları şöyledir:

“…

(5) Sanığa yüklenen suçtan dolayı yapılan yargılama sonunda hükmolunan ceza, iki yıl(2) veya daha az süreli hapis veya adlî para cezası ise; mahkemece, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilir. Uzlaşmaya ilişkin hükümler saklıdır. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, kurulan hükmün sanık hakkında bir hukukî sonuç doğurmamasını ifade eder.

(6) Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilmesi için;

a) Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamış bulunması,

b) Mahkemece, sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate varılması,

c) Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi, gerekir. Sanığın kabul etmemesi hâlinde, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmez.”

30. 1136 sayılı Kanun'un "Kovuşturma izni, son soruşturmanın açılması kararı ve duruşmanın yapılacağı mahkeme" başlıklı 59. maddesi şöyledir:

"58 inci maddeye göre yapılan soruşturmaya ait dosya Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğüne tevdi olunur. İnceleme sonunda kovuşturma yapılması gerekli görüldüğü takdirde dosya, suçun işlendiği yer ağır ceza mahkemesine en yakın bulunan ağır ceza mahkemesi Cumhuriyet Savcılığına gönderilir.

Cumhuriyet Savcısı beş gün içinde, iddianamesini düzenliyerek dosyayı son soruşturmanın açılmasına veya açılmasına yer olmadığına karar verilmek üzere ağır ceza mahkemesine verir.

İddianamenin bir örneği, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun hükümleri uyarınca, hakkında kovuşturma yapılan avukata tebliğ olunur. Bu tebliğ üzerine avukat, kanunda yazılı süre içinde bazı delillerin toplanmasını ister veya kabule değer bir istemde bulunursa nazara alınır, gerekirse soruşturma başkan tarafından derinleştirilir.

Haklarında son soruşturmanın açılmasına karar verilen avukatların duruşmaları, suçun işlendiği yer ağır ceza mahkemesinde yapılır. (Ek cümle : 2/5/2001 - 4667/38 md.) Durum avukatın kayıtlı olduğu baroya bildirilir."

IV. İNCELEME VE GEREKÇE

31. Mahkemenin 2/2/2017 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucunun İddiaları

32. Başvurucu;

i. Gözaltına alınan İ.T. ve D.Ö. ile avukat sıfatıyla görüşmek istediğini belirtmesine rağmen Emniyet Amiri A.G.nin ilgili kişilerle görüşemeyeceğini söylemesi üzerine aralarında tartışma yaşandığını,

ii. A.G. tarafından göğsünden itilerek yere düşürüldüğünü, kendisine tekme ve yumruk atıldığını, ters kelepçe uygulandığını, elleri kelepçeli iken ensesine vurulduğunu, küfür ve hakaretlere maruz bırakıldığını, emniyet binasında yaklaşık 1,5 saat elleri arkadan kelepçeli biçimde ayakta bekletildiğini, bekleme sırasında Polis Memuru A.Ç. tarafından kendisine tekme atıldığını, tuvalete gitme taleplerinin reddedildiğini, sağlık raporlarında travma izleri tespit edilmiş olmasına ve polis memurlarının anılan eylemlerinin işkence suçunu oluşturmasına rağmen zor kullanma yetkisine ilişkin sınırı aşarak kasten yaralama suçundan yargılama yapıldığını ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiğini, anılan yargılamanın uzun sürdüğünü ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına karşı yapılan itirazın gerekçesiz olarak reddedildiğini,

iii. Kendisine isnat edilen görevi yaptırmamak için direnme ve görevli memura hakaret suçlarından yürütülen davanın makul sürede sonuçlandırılmadığını,

iv. Olay yerine avukat sıfatıyla gitmiş olmasına rağmen yargılandığı davada avukatlık sıfatı kabul edilmeyerek hakkında genel hükümlere göre işlem yapıldığını,

v. Olay günü avukatlık görevinin yapılmasının engellendiğini belirterek işkence ve kötü muamele yasağı, kanuni hâkim güvencesi, makul sürede yargılanma hakkı ile gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş; maddi ve manevi tazminattalebinde bulunmuştur.

B. Değerlendirme

33. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder (Tahir Canan, B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16). Başvurucunun (i) bendinde belirtilen şikâyetleriişkence ve kötü muamele yasağı, (iv) bendinde belirtilen şikâyetleri kanuni hâkim güvencesi kapsamında, (v) bendinde belirtilen olay günü yaşananlar nedeniyle avukatlık görevini yapmasının engellendiğine yönelik şikâyetleri ise ayrı başlık altında incelenmiştir. Başvurucunun (iii) bendinde belirtilen, 9/9/2007 tarihinde görevi yaptırmamak için direnme ve görevli memura hakaret suçu isnadıyla gözaltına alınmasıyla başlayan yargılama sürecinin makul sürede sonuçlanmadığına ilişkin iddiaları, aynı yargılama sürecinin uzunluğuna yönelik şikâyetlerin işkence ve kötü muamele yasağı kapsamında etkili soruşturma yapma usul yükümlülüğü altında incelenecek olması nedeniyle ayrı bir incelemeye konu edilmemiştir.

1. Kabul Edilebilirlik Yönünden

a. Başvurucunun Avukatlık Görevini Yerine Getirmesinin Engellendiğine İlişkin İddia

34. Başvurucu; olay günü gözaltına alınan müvekkilleri İ.T. ve D.Ö. ile görüşmek için olay yerine gittiğini, polis memurlarının kendisini müvekkilleri ile görüştürmeyerek ve gözaltına alarak avukatlık görevini icra etmesini engellediklerini ileri sürmüştür.

35. Anayasa’nın 148. maddesinin (3) numaralı fıkrası şöyledir:

“Herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir…”

36. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 46. maddesine göre Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunulması için başvuruya konu edilen ve ihlale yol açtığı ileri sürülen kamu gücü eylem veya işleminden ya da ihmalinden dolayı başvurucunun kişisel olarak ve doğrudan etkilenmiş olması gerekir (Onur Doğanay, B. No: 2013/1977, 9/1/2014, §§ 42-45).

37. Başvurucu; avukatlık görevinin icrasına engel olunmasının savunma hakkının ihlali niteliğinde olduğunu ileri sürmüşse de, anılan olayda savunma hakkının öznesinin başvurucu değil başvurucunun müvekkilleri olduğunu ileri sürdüğü İ.T. ve D.Ö. olduğu, anılan şikâyetin Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) ortak koruma alanında olan başka bir hakkın kapsamına da girmediği anlaşılmaktadır.

38. Açıklanan nedenlerle başvurunun bu kısmının diğer kabul edilebilirlik koşulları yönünden incelenmeksizin kişi bakımından yetkisizlik nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

b. Kanuni Hâkim Güvencesinin İhlal Edildiğine İlişkin İddia

39. Başvurucu, gözaltına alınması ve hakkında görevi yaptırmamak için direnme ve görevli memura hakaret suçlarından dava açılması ile sonuçlanan olayların yaşandığı yere avukat sıfatıyla gitmiş olmasına rağmen avukatlık sıfatı kabul edilmeyerek Asliye Ceza Mahkemesinin görevsizlik kararının kaldırıldığını ve hakkında genel hükümlere göre soruşturma yapıldığını belirterek kanuni hâkim güvencesinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

40. Anayasa'nın "Kanuni hâkim güvencesi" kenar başlıklı 37. maddesi şöyledir:

"Hiç kimse kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılamaz.

 Bir kimseyi kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarma sonucunu doğuran yargı yetkisine sahip olağanüstü merciler kurulamaz."

41. Hukuk devletinde kanuni hâkim, tabii hâkim olarak anlaşılmalıdır. Tabii hâkim kavramı ise dar anlamda, suçun işlenmesinden veya çekişmenin doğmasından önce davayı görecek yargı yerini yasanın belirlemesi diye tanımlanmaktadır. Başka bir anlatımla tabii hâkim ilkesi, yargılama makamlarının suçun işlenmesinden veya çekişmenin meydana gelmesinden sonra kurulmasına veya hâkimlerin atanmasına engel oluşturur; sanığa veya davanın yanlarına göre hâkim atanmasına olanak vermez (AYM, E.1990/13, K.1990/30, 20/11/1990).

42. Kanuni hâkim güvencesi ilkesi, olayın niteliğine göre yargılamanın hangi mahkemede yapılacağının önceden belirlenmiş olması ilkesidir. Yargılama, tabii hâkimi dışında başka bir hâkim tarafından yapılamaz (Muhammet Kaplan, B. No: 2013/1586, 18/9/2013, § 31).

43. Somut olayda, başvurucunun olay yerine avukat sıfatı ile gittiğini beyan etmesi nedeniyle İzmir 6. Asliye Ceza Mahkemesinin görevsizlik kararı vererek dosyanın 1136 sayılı Kanun'un 59. maddesinin son fıkrası uyarınca ağır ceza mahkemesine gönderilmesine karar verdiği, dosyanın gönderildiği İzmir 4. Ağır Ceza Mahkemesinin de başvurucunun gözaltına alınan şahıslarla arasında bir vekâlet ilişkisi bulunmadığı, Baro tarafından da bir görevlendirme yapılmış olmadığı, başvurucunun eylemlerinin görev ile ilgili olmadığı ancak şahsi suç kapsamında değerlendirilebileceği gerekçeleriyle görevsizlik kararı vermesi üzerine Yargıtay 5. Ceza Dairesi tarafından İzmir 6. Asliye Ceza Mahkemesinin görevsizlik kararının kaldırılarak yargılamaya devam edildiği anlaşılmıştır. Başvurucu tarafından ileri sürülen iddia, Derece Mahkemesince hukuk kurallarının yorumlanmasına ilişkin olup başvurucunun iddiaları değerlendirilerek verilen kararda bariz takdir hatası veya açık keyfîlik oluşturan bir durumun da bulunmadığı anlaşılmaktadır.

44. Somut olayda, 1136 sayılı Kanun hükümlerinin Derece Mahkemeleri tarafından değerlendirildiği ve yargılamaya İzmir 6. Asliye Ceza Mahkemesinde devam edildiği, uyuşmazlığın esasını çözecek olan Mahkemenin, ihtilafın doğmasından sonra kurulan bir mahkeme olmayıp görev ve yetkileri daha önceden kanunla belirlenmiş bir mahkeme olduğu dikkate alındığında başvurucunun farklı bir mahkemede yargılanması gerektiği iddiası yönünden açık ve görünür bir ihlalin bulunmadığı sonucuna varılmıştır.

45. Açıklanan nedenlerle başvurucunun kanuni hâkim güvencesinin ihlal edildiği iddiası yönünden bir ihlalin olmadığı açık olduğundanbaşvurunun bu kısmının diğer kabul edilebilirlik koşulları yönünden incelenmeksizin açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

c. İşkence ve Kötü Muamele Yasağının İhlal Edildiğine İlişkin İddia

46. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan başvurunun bu kısmının kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

2. Esas Yönünden

47. Anayasa’nın 17. maddesinin birinci ve üçüncü fıkraları şöyledir:

"Herkes, … maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.

...

Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz.”

48. Başvurucu; A.G. tarafından göğsünden itilerek yere düşürüldüğünü, kendisine tekme ve yumruk atıldığını, ters kelepçe uygulandığını, elleri kelepçeli iken ensesine vurulduğunu, küfür ve hakaretlere maruz bırakıldığını, emniyet binasında yaklaşık 1,5 saat elleri arkadan kelepçeli biçimde ayakta bekletildiğini, bekleme sırasında Polis Memuru A.Ç. tarafından kendisine tekme atıldığını, tuvalete gitme taleplerinin reddedildiğini, sağlık raporlarında travma izleri tespit edilmiş olmasına ve polis memurlarının anılan eylemlerinin işkence suçunu oluşturmasına rağmen zor kullanma yetkisine ilişkin sınırı aşarak kasten yaralama suçundan yargılama yapıldığını ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiğini, anılan yargılamanın uzun sürdüğünü, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına karşı yapılan itirazın gerekçesiz olarak reddedildiğini belirterek işkence ve kötü muamele yasağının ihlal edildiğini ileri sürmektedir.

49. İşkence yasağına ilişkin şikâyetlerin incelenmesinin devletin negatif ve pozitif yükümlülükleri dikkate alınarak maddi boyutlar ve usul boyutları bakımından ayrı ayrı ele alınması gerekmektedir. Devletin negatif yükümlülüğü, bireyleri işkence ya da insanlık dışı veya aşağılayıcı muameleye ya da cezaya tabi tutmama sorumluluğunu içerirken pozitif yükümlülük hem bireyleri bu tür muamelelerden korumayı (önleyici yükümlülük) hem de etkili bir soruşturma yoluyla sorumluların tespiti ve cezalandırılmasını (soruşturma yükümlülüğü) içermektedir. İşkence ve kötü muamele yasağının maddi boyutu, negatif yükümlülük ile önleyici yükümlülüğü kapsamakta; pozitif yükümlülüğün iki unsurundan biri olan soruşturma yükümlülüğü ise usul boyutunu oluşturmaktadır.

50. Somut olayda cezai kovuşturmanın yapıldığı ve yargılama sonunda birtakım yaptırımlar öngörüldüğü değerlendirildiğinde yapılacak incelemede, bu durumun başvurucu açısından yeterli ve etkili bir telafi imkânı sunup sunmadığı, diğer bir ifade ile yargılama sonucunun mağdurluk sıfatını ortadan kaldırıp kaldırmadığının da incelenmesi gerekir. Yargılama sonucunda başvurucu açısından giderim sağlayabilecek nitelikte bir yaptırıma hükmedilmediği ve başvurucunun mağdur sıfatının devam ettiği tespit edilmektedir.

a. Anayasa’nın 17. Maddesinin Maddi Boyutunun İhlal Edildiğine İlişkin İddia

i. Genel İlkeler

51. Herkesin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınmıştır. Anılan maddenin birinci fıkrasında insan onurunun korunması amaçlanmıştır. Üçüncü fıkrasında da kimseye işkence ve eziyet yapılamayacağı, kimsenin insan haysiyetiyle bağdaşmayan ceza veya muameleye tabi tutulamayacağı hüküm altına alınmıştır.

52. Devletin, bireyin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına saygı gösterme yükümlülüğü öncelikle kamu otoritelerinin bu hakka müdahale etmemelerini yani anılan maddenin üçüncü fıkrasında belirtilen şekillerde kişilerin fiziksel ve ruhsal zarar görmelerine neden olmamalarını gerektirir. Bu, devletin bireyin vücut ve ruh bütünlüğüne saygı gösterme yükümlülüğünden kaynaklanan negatif ödevidir (Cezmi Demir ve diğerleri, B. No: 2013/293, 17/7/2014, § 81).

53. Anayasa’nın 17. maddesinde düzenlenen hak kapsamında ayrıca devletin -pozitif bir yükümlülük olarak- yetki alanında bulunan tüm bireylerin maddi ve manevi varlığını koruma hakkını gerek kamusal makamların ve diğer bireylerin gerekse kişinin kendisinin eylemlerinden kaynaklanabilecek risklere karşı koruma yükümlülüğü bulunmaktadır. Devlet, bireyin maddi ve manevi varlığını her türlü tehlikeden, tehditten ve şiddetten korumakla yükümlüdür (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, B. No: 2012/752, 17/9/2013, § 51).

54. Anılan koruma yükümlülüğü devlete, söz konusu kişilerin işkence ve eziyete ya da insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir ceza veya muameleye maruz bırakılmalarını engelleyecek tedbirler alma ödevini yüklemektedir. Anılan yükümlülük, işkence ve kötü muamele yasağının maddi boyutunun bir unsurunu, devletin kişilerin fiziksel ve ruhsal bütünlüklerini idari ve yasal mevzuat aracılığıyla koruma hususundaki pozitif yükümlülüğünü oluşturmaktadır. Koruma doğrultusunda yetkililerin bildikleri ya da bilmeleri gereken bir kötü muamele tehlikesinin gerçekleşmesini engellemek için makul tedbirleri almamaları durumunda devletin, Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrası kapsamında sorumluluğu ortaya çıkabilecektir (Cezmi Demir ve diğerleri, § 82).

55. Tüm adli kovuşturmaların mahkûmiyet veya belirli bir hüküm alma ile sonuçlanmasına yönelik kesin bir zorunluluk bulunmamakla birlikte mahkemeler, hiçbir koşul altında yaşamı tehdit eden suçların, fiziksel ve ruhsal bütünlüğe yapılan ağır saldırıların cezasız kalmasına, af ya da zamanaşımına uğramasına izin vermemelidirler. Adli makamların yetki alanları kapsamındaki kişilerin yaşamları ile fiziksel ve ruhsal bütünlüklerini korumak üzere konan kanunların koruyucuları olarak sorumlu olanlara yaptırım uygulamakta kararlı olmaları ve suçun ağırlık derecesi ile verilen ceza arasında açık bir orantısızlığa izin vermemeleri gerekir. Aksi hâlde devletin, kişilerin fiziksel ve ruhsal bütünlüklerini idari ve yasal mevzuat aracılığıyla koruma hususundaki pozitif yükümlülüğü yerine getirilmemiş olacaktır (Cezmi Demir ve diğerleri, § 77).

56. Öte yandan bir muamelenin Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasının kapsamına girebilmesi için asgari bir ağırlık derecesine ulaşmış olması gerekmektedir. Bu asgari eşik göreceli olup her olayda asgari eşiğin aşılıp aşılmadığı somut olayın özellikleri dikkate alınarak değerlendirilmelidir. Bu bağlamda muamelenin süresi, fiziksel ve ruhsal etkileri ile mağdurun cinsiyeti, yaşı ve sağlık durumu gibi faktörler önem taşımaktadır (Tahir Canan, § 23). Değerlendirmeye alınacak bu unsurlara muamelenin amacı ve kastı ile ardındaki saik de eklenebilir. Ayrıca kötü muamelenin, heyecanın ve duyguların yükseldiği durumda meydana gelip gelmediği de dikkate alınması gereken diğer bir faktördür. (Cezmi Demir ve diğerleri, § 83).

57. Kötü muamele, Anayasa ve Sözleşme tarafından kişi üzerindeki etkisi gözetilerek derecelendirilmiş ve farklı kavramlarla ifade edilmiştir. Dolayısıyla Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasında geçen ifadeler arasında bir yoğunluk farkının bulunduğu görülmektedir. Bir muamelenin “işkence” olarak nitelendirilip nitelendirilmeyeceğini belirleyebilmek için anılan fıkrada geçen “eziyet” ve “insan haysiyetiyle bağdaşmayan” muamele kavramları ile işkence arasındaki ayrıma bakmak gerekmektedir. Bu ayrımın Anayasa tarafından, özellikle çok ağır ve zalimane acılara neden olan kasti insanlık dışı muamelelerdeki özel duruma işaret etmek ve bir derecelendirme yapmak amacıyla getirildiği ve anılan ifadelerin 5237 sayılı Kanun’da düzenleme altına alınmış olan “işkence”, “eziyet” ve “hakaret” suçlarının unsurlarından daha geniş ve farklı bir anlam taşıdığı anlaşılmaktadır (Cezmi Demir ve diğerleri, § 84).

58. Buna göre anayasal düzenleme bağlamında kişinin maddi ve manevi varlığının bütünlüğüne en fazla zarar veren muamelelerin “işkence” olarak belirlenmesi mümkündür (Tahir Canan, § 22). Muamelelerin ağırlığının yanı sıra İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Aşağılayıcı Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin 1. maddesinde “işkence” teriminin özellikle bilgi almak, cezalandırmak veya yıldırmak amacıyla ya da ayırımcı bir nedenle kasten ağır acı veya ıstırap vermeyi kapsadığı belirtilerek “kasıt” unsuruna da yer verilmiştir (Cezmi Demir ve diğerleri, § 85).

59. "İşkence" seviyesine varmayan fakat yine de önceden tasarlanmış, uzun bir dönem içinde saatlerce uygulanmış ve fiziki yaralanmaya veya yoğun maddi veya manevi ızdıraba sebep olan insanlık dışı muameleler "eziyet" olarak tanımlanabilir (Tahir Canan, § 22). Bu hâllerde meydana gelen acı, meşru bir muamele ya da cezada kaçınılmaz bir unsur olarak bulunan acının ötesine geçmelidir. İşkenceden farklı olarak "eziyet"te, ızdırap verme kastının belli bir amaç doğrultusunda yapılması aranmaz. Fiziksel saldırı, darp, psikolojik sorgu teknikleri, kötü şartlarda tutma, kişiyi kötü muamele göreceği bir yere sınır dışı ya da iade etme, devletin gözetimi altında kişinin kaybolması, kişinin evinin yok edilmesi, ölüm cezasının infazının uzunca bir süre beklenilmesinin doğurduğu korku ve sıkıntı, çocuk istismarı gibi muameleler Anayasa'nın 17. maddesinin üçüncü fıkrası bağlamında "eziyet" olarak nitelendirilebilir (Cezmi Demir ve diğerleri, § 88).

60. Mağdurları küçük düşürebilecek ve utandırabilecek şekilde kendilerinde korku, küçültme, elem ve aşağılanma duygusu uyandıran veya mağduru kendi iradesine ve vicdanına aykırı bir şekilde hareket etmeye sürükleyen aşağılayıcı nitelikteki daha hafif muamelelerin ise "insan haysiyetiyle bağdaşmayan" muamele veya ceza olarak tanımlanması mümkündür (Tahir Canan, § 22). Burada "eziyet"ten farklı olarak kişi üzerinde uygulanan muamele, fiziksel ya da ruhsal acıdan öte küçük düşürücü veya alçaltıcı bir etki oluşturmaktadır (Cezmi Demir ve diğerleri, § 89).

61. Bir muamelenin bu kavramlardan hangisini oluşturduğunu belirleyebilmek için her somut olay kendi özel koşulları içinde değerlendirilmelidir. Muamelenin kamuya açık olarak yapılması onun aşağılayıcı ve insan haysiyetiyle bağdaşmayan nitelikte olup olmamasında rol oynasa da bazı durumlarda kişinin kendi gözünde küçük düşmesi de bu seviyedeki bir kötü muamele için yeterli olabilmektedir. Ayrıca muamelenin küçük düşürme ya da alçaltma kastı ile yapılıp yapılmadığı dikkate alınsa da böyle bir amacın belirlenememesi, kötü muamele ihlali olmadığı anlamına gelmeyecektir. Bir muamele hem insanlık dışı/eziyet hem de aşağılayıcı/insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele niteliğinde olabilir. Her türlü işkence, aynı zamanda insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele oluştururken insan haysiyetiyle bağdaşmayan her aşağılayıcı muamele insanlık dışı/eziyet niteliğinde olmayabilir. Tutulma koşulları, tutulanlara yapılan uygulamalar, ayrımcı davranışlar, devlet görevlileri tarafından sarf edilen hakaretamiz ifadeler, engelli kimselerin karşılaştığı kimi olumsuz durumlar, kişiye normal olmayan bazı şeyleri yedirme içirme gibi aşağılayıcı muameleler "insan haysiyetiyle bağdaşmayan" muamele olarak ortaya çıkabilir (Cezmi Demir ve diğerleri, § 90).

ii. İlkelerin Olaya Uygulanması

62. Başvurucunun iddiası, işkence ve kötü muamele yasağının ihlal edildiğine ilişkindir.

63. Somut olayda, başvurucunun kötü muamele iddiaları üzerine başlatılan adli süreçte, Adli Tıp Kurumundan temin edilen sağlık raporunda tespit edilen yaralanmalar (bkz. § 9) ve olay anlatımları (bkz. §§ 10-13) değerlendirilmiş; başvurucunun gözaltına alınması işlemi sırasında polis memurları A.G., M.E.D. ve A.Ç.nin zor kullanma yetkisine ilişkin sınırı aşarak tekme ve yumruk atmak suretiylebaşvurucuyu basit şekilde darbettikleri sonucuna ulaşılmıştır. Yapılan incelemede İzmir 6. Asliye Ceza Mahkemesinin anılan kabulünden ayrılmayı gerektirir bir durum tespit edilmemiştir.

64. Başvuruya konu olayın incelenmesinden başvurucunun saldırgan tutumu nedeniyle etkisiz hâle getirilmesi amacıyla başlayan ancak başvurucunun kontrol altına alınması amacını aşacak şekilde kullanılan kuvvetin zorunlu ve orantılı olma sınırını aştığı kanaatine varılmıştır. Müdahale; süresi, amacı ve etkisi ile birlikte değerlendirildiğinde insan haysiyeti ile bağdaşmayan muamele olarak nitelendirilebilecek olup Anayasa’nın 17. maddesi kapsamında devletin negatif yükümlülüğüne aykırı davranıldığı sonucuna ulaşılmıştır.

65. Kötü muamele yasağının maddi boyutunun bir diğer unsurunu oluşturan kişilerin fiziksel ve ruhsal bütünlüklerinin idari ve yasal mevzuat aracılığıyla korunması hususundaki önleyici yükümlülük yönünden yapılan incelemede ise, ilgili hukuk başlığı altında yer verildiği üzere, kamu görevlileri ya da özel kişiler tarafından gerçekleştirilebilecek bir kötü muameleye karşı yeterli korumayı sağlayacak ve önleyici nitelikte olan bir yasal çerçevenin mevcut olduğu, dolayısıyla önleyici yükümlülüğün ihlal edilmediği tespit edilmiştir. Mevcut idari ve yasal mevzuatın etkili şekilde uygulanıp uygulanmadığı hususu ise kötü muamele yasağının usule ilişkin boyutuna ilişkin yapılacak incelemenin konusunu oluşturmaktadır.

66. Yapılan inceleme sonucunda devletin negatif yükümlülüğüne aykırı davranıldığı sonucuna ulaşılması nedeniyle Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.

b. Anayasa’nın 17. Maddesinin Usul Boyutunun İhlal Edildiğine İlişkin İddia

i. Genel İlkeler

67. Devletin, kişinin maddi ve manevi varlığını koruma hakkı kapsamında sahip olduğu pozitif yükümlülüğün bir de usul boyutu bulunmaktadır. Bu usul yükümlülüğü çerçevesinde devlet, doğal olmayan her türlü fiziksel ve ruhsal saldırı olayının sorumlularının belirlenmesini ve gerekiyorsa cezalandırılmasını sağlayabilecek etkili resmî bir soruşturma yürütmek durumundadır. Bu tarz bir soruşturmanın temel amacı, söz konusu saldırıları önleyen hukukun etkin bir şekilde uygulanmasını güvenceye almak ve kamu görevlilerinin ya da kurumlarının karıştığı olaylarda bunların sorumlulukları altında meydana gelen olaylar için hesap vermelerini sağlamaktır (Cezmi Demir ve diğerleri, § 110).

68. Buna göre bireyin, bir devlet görevlisi tarafından hukuka aykırı olarak ve Anayasa’nın 17. maddesini ihlal eder biçimde bir muameleye tabi tutulduğuna ilişkin savunulabilir bir iddiasının bulunması hâlinde Anayasa’nın 17. maddesi “Devletin temel amaç ve görevleri” kenar başlıklı 5. maddedeki genel yükümlülükle birlikte yorumlandığında etkili bir resmî soruşturmanın yapılmasını gerektirmektedir. Bu soruşturma, sorumluların belirlenmesini ve cezalandırılmasını sağlamaya elverişli olmalıdır. Bu olanaklı olmazsa bu madde, sahip olduğu öneme rağmen pratikte etkisiz hâle gelecek ve bazı durumlarda devlet görevlilerinin fiilî dokunulmazlıktan yararlanarak kontrolleri altında bulunan kişilerin haklarını istismar etmeleri mümkün olacaktır (Tahir Canan, § 25).

69. Usul yükümlülüğünün bir olayda gerektirdiği soruşturma türünün, bireyin maddi ve manevi varlığını koruma hakkının esasına ilişkin yükümlülüklerin cezai bir yaptırım gerektirip gerektirmediğine bağlı olarak tespiti gerekmektedir. Kasten ya da saldırı veya kötü muameleler sonucu meydana gelen ölüm ve yaralama olaylarına ilişkin davalarda Anayasa’nın 17. maddesi gereğince devletin, ölümcül ya da yaralamalı saldırı durumunda sorumluların tespitine ve cezalandırılmalarına imkân verebilecek nitelikte cezai soruşturmalar yürütme yükümlülüğü bulunmaktadır. Bu tür olaylarda yürütülen idari ve hukuki soruşturmalar ve davalar sonucunda sadece tazminat ödenmesi, bu hak ihlalini gidermek ve mağdur sıfatını ortadan kaldırmak için yeterli değildir (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, § 55).

70. Yürütülen ceza soruşturmalarının amacı, kişinin maddi ve manevi varlığını koruyan mevzuat hükümlerinin etkili bir şekilde uygulanmasını ve sorumluların ölüm ya da yaralama olayına ilişkin hesap vermelerini sağlamaktır. Bu bir sonuç yükümlülüğü değil uygun araçların kullanılması yükümlülüğüdür (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, § 56).

71. Yürütülecek ceza soruşturmaları, sorumluların tespitine ve cezalandırılmalarına imkân verecek şekilde etkili ve yeterli olmalıdır. Soruşturmanın etkili ve yeterli olduğundan söz edebilmek için soruşturma makamlarının resen harekete geçerek olayı aydınlatabilecek ve sorumluların tespitine yarayabilecek bütün delilleri toplaması gerekir. Dolayısıyla kötü muamele iddialarının gerektirdiği soruşturma; bağımsız, hızlı ve derinlikli bir şekilde yürütülmelidir. Diğer bir ifadeyle yetkililer, olay ve olguları ciddiyetle öğrenmeye çalışmalı;soruşturmayı sonlandırmak ya da kararlarını temellendirmek için çabuk ve temelden yoksun sonuçlara dayanmamalıdırlar. Bu kapsamda yetkililer diğer deliller yanında görgü tanıklarının ifadeleri ile kriminalistik bilirkişi incelemeleri dâhil söz konusu olayla ilgili kanıtları toplamak için alabilecekleri bütün makul tedbirleri almalıdırlar (Cezmi Demir ve diğerleri, § 114).

72. Kötü muameleye ilişkin şikâyetler hakkında yapılan soruşturma söz konusu olduğunda yetkililerin hızlı davranması önemlidir. Bununla birlikte belirli bir durumda bir soruşturmanın ilerlemesini engelleyen sebepler ya da zorlukların olabileceği de kabul edilmelidir. Ancak kötü muameleye yönelik soruşturmalarda hukuk devletine bağlılığın sağlanması, hukuka aykırı eylemlere hoşgörü ve teşvik gösterildiği görünümü verilmesinin engellenmesi, herhangi bir hile ya da kanunsuz eyleme izin verilmemesi ve kamuoyunun güveninin sürdürülmesi için yetkililer tarafından soruşturmanın azami hız ve özenle yürütülmesi gerekir (Cezmi Demir ve diğerleri , § 119).

73. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), bir devlet görevlisinin işkence veya kötü muameleyle suçlandığı durumlarda “etkili başvuru”nun amaçları çerçevesinde cezai işlemlerin ve hüküm verme sürecinin zamanaşımına uğramamasının, affın veya genel affın mümkün kılınmamasının büyük önem taşıdığına işaret etmiştir. Ayrıca AİHM, soruşturması veya davası süren görevlinin görevinin askıya alınmasının ve hüküm alırsa meslekten men edilmesinin önemine dikkat çekmiştir (Abdülsamet Yaman/Türkiye, B. No: 32446/96, 2/11/2004, § 55).

74. Anayasa’nın 17. maddesinin amacı, kişinin maddi ve manevi varlığına ilişkin bir ölüm ya da yaralama olayında mevzuat hükümlerinin etkili bir şekilde uygulanmasını ve sorumluların tespit edilerek hesap vermelerini sağlamaktır. Bu, bir sonuç yükümlülüğü olmayıp uygun araçların kullanılması yükümlülüğüdür. Dolayısıyla bu kapsamda açılmış olan tüm davaların mahkûmiyetle ya da belirli bir ceza kararıyla sonuçlanması zorunluluğu bulunmamaktadır (Cezmi Demir ve diğerleri, § 127). Ancak usul yükümlülüğünün bir unsuru olarak tespit edilen sorumlulara fiilleriyle orantılı cezalar verilmeli ve mağdur açısından uygun giderim sağlanmalıdır (Şenol Gürkan, B. No: 2013/2438, 9/9/2015, § 105).

ii. İlkelerin Olaya Uygulanması

75. Başvurucu; polis memurları tarafından darbedildiği iddiasına yönelik gerçekleştirilen soruşturmanın hızlı ve özenli olmadığını, yargılama sonucunda hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmesi nedeniyle etkili bir yaptırıma hükmedilmediğini ileri sürmektedir.

76. Somut olayda başvurucunun kötü muameleye uğradığı yönündeki şikâyeti üzerine başlatılan soruşturma kapsamında başvurucuya Adli Tıp Kurumundan sağlık raporu aldırılmış, tanık beyanları alınmış, başvurucunun kayıtlı olduğu İzmir Barosundan başvurucunun olay günü gözaltına alınan İ.T. ve D.Ö. ile ilgili bir görevlendirmesinin olup olmadığı sorulmuş, iddia, sağlık raporları, tanık beyanları ve sair deliller değerlendirilerek şüpheliler hakkında kamu davası açılmıştır. Soruşturma aşaması yaklaşık bir yıl sürmüştür.

77. Yürütülen yargılamada verilen birleştirme ve görevsizlik kararlarına ilişkin aşamalar nedeniyle 2013 yılında İzmir 6. Asliye Ceza Mahkemesinin E.2013/465 sayısına kaydedilene kadar dosyanın birkaç farklı mahkeme dosyasına kaydedildiği, yargılamanın soruşturma aşamasıyla birlikte toplamda altı buçuk yıldan uzun sürdüğü anlaşılmaktadır. Anılan davanın hukuki meselenin çözümündeki güçlük, maddi olayların karmaşıklığı, delillerin toplanmasında karşılaşılan engeller, taraf sayısı gibi kriterler dikkate alındığında karmaşık nitelik taşımadığı sonucuna ulaşıldığından altı buçuk yıllık yargılama süresinin, kötü muamele iddialarının hızlı ve etkili bir şekilde soruşturulması, sonuca bağlanması yönündeki gerekliliği karşılamadığı, altı buçuk yılı aşan bir süre devam eden yargılamanın uzun olduğu ve Anayasa’nın 17. maddesinin gerektirdiği hızda bir incelemeyi karşılamadığı sonucuna ulaşılmıştır.

78. Öte yandan yürütülen soruşturma sonucunda zor kullanma yetkisine ilişkin sınırı aşarak kasten ve basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek nitelikte yaralama suçundan üç sanık hakkında 120 gün adli para cezasına hükmedilmiş, sanığın kamu görevlisi olması nedeniyle ceza yarı oranında artırılmış, 1/6 oranında takdiri indirim uygulanarak 150 gün adli para cezası 20 TL karşılığında hesaplanarak nihai olarak 3.000 TL adli para cezası öngörülerek hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmiştir.

79. Soruşturma yükümlülüğü bir sonuç yükümlülüğü olmayıp uygun araçların kullanılması yükümlülüğünü oluşturduğundan yargılamanın nihai olarak mutlaka belli bir ceza türüyle sonuçlanması gerektiği söylenemeyecek olmakla birlikte mahkemelerin hukuku, sanıkların fiilen cezasız kalmalarını sağlayacak şekilde uyguladıklarının tespiti hâlinde soruşturmanın etkinliğinin sağlanamadığı sonucuna varılabilecektir (Yunus Kalkan, B. No: 2013/4383, 18/2/2016, § 85).

80. Soruşturma ve kovuşturma aşamasında maddi olayın ortaya çıkarılması ve sorumluların tespiti için özenli bir inceleme yapılmış olduğu tespit edilmekle birlikte başvurucunun üç polis memuru tarafından zor kullanma sınırı aşılarak tekme ve yumrukla darbedildiğinin sabit görülmesi karşısında seçimlik ceza öngörülen suç bakımından alt sınırdan adli para cezasına hükmedilerek 1/6 oranında takdiri indirim uygulanan polis memurlarının her biri için hükmedilen 150 gün adli para cezasının gün karşılığı alt hesaplama birimi (20 TL) dikkate alınarak 3.000 TL adli para cezası olarak belirlendiği ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiği anlaşılmaktadır.

81. Somut olayda, yürütülen yargılamanın sonucunda başvurucuyu zor kullanma sınırını aşmak suretiyle tekme ve yumrukla darbettikleri sabit görülen sanıklara yönelik alt sınırdan adli para cezası öngörülerek hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesi karşısında soruşturmanın etkinliğinin sağlanmasının koşullarından olan sorumluların fiilleriyle orantılı ceza almaları ve mağdur açısından uygun gideriminsağlanması koşullarının yerine getirilmediği sonucuna ulaşılmıştır.

82. Başvurucu ayrıca hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına karşı yaptığı itirazın gerekçesiz olarak reddedildiğini ileri sürmüşse de usul yükümlülüğü kapsamında yapılan değerlendirme karşısında anılan hususa ilişkin ayrıca bir inceleme yapılmasına gerek görülmemiştir.

83. Açıklanan nedenlerle Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasının öngördüğü devletin etkili soruşturma yapma usul yükümlülüğünün ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.

3. 6216 Sayılı Kanun'un 50. Maddesi Yönünden

84. 6216 sayılı Kanun’un 50. maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir:

“(1) Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilir…

(2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir.”

85. Başvurucu, 50.000 TL manevi ve 20.000 TL maddi tazminata hükmedilmesi talebinde bulunmuştur.

86. Yapılan inceleme sonucunda başvurucunun insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağı ile makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği sonucuna varılmıştır.

87. İhlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunduğundan kararın bir örneğinin yeniden yargılama yapılmak üzere İzmir 6. Asliye Ceza Mahkemesine gönderilmesine karar verilmesi gerekir.

Hicabi DURSUN ve Kadir ÖZKAYA bu görüşe katılmamışlardır.

88. İnsan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağının ihlali nedeniyle başvurucuya manevi zararı karşısında 15.000 TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesi gerekir.

89. Anayasa Mahkemesinin maddi tazminata hükmedebilmesi için başvurucunun uğradığını iddia ettiği maddi zarar ile tespit edilen ihlal arasında illiyet bağı bulunmalıdır. Başvurucunun bu konuda herhangi bir belge sunmamış olması nedeniyle maddi tazminat talebinin reddine karar verilmesi gerekir.

90. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 206,10 TL harç ve 1.800 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 2.006,10 TL yargılama giderinin başvurucuya ödenmesine karar verilmesi gerekir.

V. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. 1. Başvurucunun avukatlık görevini yerine getirmesinin engellendiğine ilişkin iddiasının kişi bakımından yetkisizlik nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA OYBİRLİĞİYLE,

 2. Kanuni hâkim güvencesinin ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA OYBİRLİĞİYLE,

 3. Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasının ihlal edildiğine ilişkin iddialarını KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA OYBİRLİĞİYLE,

B. 1. Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasında güvence altına alınan insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağının maddi yönden İHLAL EDİLDİĞİNE OYBİRLİĞİYLE,

 2. Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasında öngörülen devletin etkili soruşturma yapma usul yükümlülüğünün İHLAL EDİLDİĞİNE OYBİRLİĞİYLE,

C. Kararın bir örneğinin ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için, hakkında adli para cezasına hükmedilerek hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilen sanık polis memurları A.G., A.Ç. ve M.E.D. hakkında yeniden yargılama yapılmak üzere İzmir 6. Asliye Ceza Mahkemesine GÖNDERİLMESİNE, Hicabi DURSUN ve Kadir ÖZKAYA'nın karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,

D. Başvurucuya net 15.000 TL tazminat ÖDENMESİNE, tazminata ilişkin diğer taleplerin REDDİNE OYBİRLİĞİYLE,

E. 206,10 TL harç ve 1.800 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 2.006,10 TL yargılama giderinin BAŞVURUCUYA ÖDENMESİNE OYBİRLİĞİYLE,

F. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucuların Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA OYBİRLİĞİYLE,

G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığa GÖNDERİLMESİNE 2/2/2017 tarihinde karar verildi.

 

 

 

YENİDEN YARGILAMA YAPILMASINA İLİŞKİN HÜKÜM FIKRASINA YÖNELİK KARŞI OY

1. Başvuru, başvurucunun polis memurları tarafından darp ve hakarete maruz kaldığı yönünde şikayetçi olması üzerine yürütülen yargılamanın hızlı ve özenli şekilde yürütülmemesi, yargılama sonucunda hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmesi nedeniyle etkili bir giderim sağlanmaması; avukat olan başvurucuya isnat edilen suçlar hakkında yürütülen yargılamada özel yargılama usulünün uygulanmaması ve yargılamanın makul sürede sonuçlanmaması nedenleriyle işkence ve kötü muamele yasağı, kanuni hakim güvencesi ile makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiaları hakkındadır.

2. İddialar Mahkememiz tarafından incelenmiş ve 2014/7703 sayılı kararın hüküm kısmında yer alan sonuç ve kanaatlere ulaşılmıştır. Bizde buradaki sonuç ve kanaatlere aynen katılıyoruz.

3. Ancak, kararda tespit edilen ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılması yönünde oluşturulan hüküm fıkrasına aşağıda açıkladığımız nedenlerle katılmıyoruz.

4. İzmir Barosunda kayıtlı avukat olan başvurucu, 09.09.2007 tarihinde, o tarih itibariyle bir sebepten dolayı gözaltında bulunan İ.T. ve D.Ö. ile görüşmek üzere Fuar Asayiş Ekipler Amirliğine gitmiştir. Görevli ve yetkili emniyet yetkililerince anılan kişilerle hemen görüşemeyeceğinin söylenilmesi üzerine talebini yineleyen başvurucu ile görevliler arasında arbede ve tartışma yaşanmış ve başvurucu zor kullanılarak gözaltına alınmıştır. Daha sonra başvurucu görevi yaptırmamak için direnme ve görevli memura hakaret suçlarından dolayı neticeten Asliye Ceza Mahkemesinde yargılanmaya başlanmıştır.

5. Bu arada görevli polis memurları ile ilgili diğer kamu görevlileri hakkında da, (bazıları hakkında) zor kullanma yetkilerinin sınırının aşılması suretiyle kasten yaralama ve hakaret ve (bazıları hakkında da) görevi ihmal suçlarından dolayı kamu davası açılmıştır. Ardından da başvurucu hakkında açılan dava ile şikayetçi olduğu kamu görevlileri hakkında açılan davalar birleştirilmiştir.

6. Yapılan yargılamada; başvurucu hakkında, görevi yaptırmamak için direnme suçundan beş ay hapis cezasına hükmedilerek hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına; kamu görevlilerinden birisi hakkında görevi ihmal suçundan hapis cezasına hükmedilerek hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına; ilgili diğer kamu görevlileri hakkında ise zor kullanma yetkisine ilişkin sınırı aşarak kasten ve basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek nitelikte yaralama suçundan 3.000 lira adli para cezasına hükmedilip, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına; karşılıklı olarak işlendiği tespiti yapılan hakaret suçu açısından ise ceza verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir.

7. Mahkememiz çoğunluğunca, maruz kaldığı kötü muamele karşısında, derece mahkemesince hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesi nedeniyle başvurucu açısından giderim sağlayabilecek nitelikte bir yaptırıma hükmedildiği ve başvurucunun mağdur sıfatının devam ettiği tespiti yapılarak, derece mahkemesince haklarında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilen kamu görevlileri hakkında yeniden yargılama yapılması gerektiğine karar verilmiştir.

8. Bir muamelenin Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasının kapsamına girebilmesi için asgari bir ağırlık derecesine ulaşmış olması gerekir. Bu asgari eşik göreceli olup, her bir somut olayın özelliklerine göre değişebilir . Bu bağlamda muamelenin süresi, fiziksel ve ruhsal etkileri ile mağdurun cinsiyeti, yaşı ve sağlık durumu gibi faktörler ile muamelenin amacı ve kastı ile ardındaki sebep de önem taşıyacaktır. Ayrıca, kötü muamelenin, heyecanın ve duyguların yükseldiği durumda meydana gelip gelmediği de önem arz edebilir.

9. Bu bağlamda, başvuruya konu olayın anlık sayılabilecek gelişimi, bu olay kapsamında başvurucu hakkında görevi yaptırmamak için direnme suçundan beş ay hapis cezasına hükmedilip hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmiş olması, hakaret suçlamasında karşılıklılık unsurunun varlığının kabul edilmiş olması hususları ile hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilmesinin koşulları, bu konuya ilişkin derece mahkemesinin takdir yetkisi ve olayın bütünü içinde mahkemeyi bu sonuca götüren koşullar dikkate alındığında, Mahkememiz çoğunluğunca başvurucunun Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasındaki haklarının ihlal edildiği bağlamında yapılan ve bizimde katıldığımız tespite konu ihlalin ortadan kaldırılması için başvurucu lehine makul bir miktarda tazminata hükmedilmesinin yeterli olacağı kanaatiyle olayda yeniden yargılama yapılması yolunda oluşturulan çoğunluk görüşüne katılmıyoruz.

Üye

Hicabi DURSUN

Üye

Kadir ÖZKAYA

---

TÜRKİYE CUMHURİYETİ

ANAYASA MAHKEMESİ

 

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

KARAR

 

MUHTEREM TURANTAYLAK BAŞVURUSU

(Başvuru Numarası: 2014/15253)

 

Karar Tarihi: 9/5/2018

R.G. Tarih ve Sayı: 12/6/2018-30449

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

KARAR

 

Başkan

:

Engin YILDIRIM

Üyeler

:

Osman Alifeyyaz PAKSÜT

 

 

Celal Mümtaz AKINCI

 

 

Muammer TOPAL

 

 

M. Emin Kuz

Raportör

:

Hüseyin MECEK

Başvurucu

:

Muhterem TURANTAYLAK

Vekili

:

Av. Süleyman ETLİK

 

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru; polis memuruna yöneltilen darp, hakaret ve tehdit suçlamaları sonucunda verilen beraat kararının ve ceza verilmesine yer olmadığına dair kararın insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağını ihlal ettiği iddiasına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru 25/7/2014 tarihinde yapılmıştır.

3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur.

4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.

5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.

6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir.

7. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmuştur.

III. OLAY VE OLGULAR

8. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir:

A. Olaya İlişkin Genel Bilgiler

9. 1980 doğumlu olan başvurucu, İstanbul'un Aksaray semtinde lokanta işletmektedir.

10. Başvurucu 14/5/2006 tarihinde öğle vakti işyerine gelen ve işyerinde çalan müzikten rahatsız olan dört polis memurundan birinin darp, tehdit ve hakaretine maruz kaldığı iddiasıyla 15/5/2006 tarihinde Fatih Cumhuriyet Başsavcılığına (Savcılık) suç ihbarında bulunmuştur. Polis memurunun kullandığı motosikletin plakasına dilekçesinde yer veren başvurucu, olay esnasında çalan müzik parçalarının da aralarında bulunduğu CD’leri dilekçe ekinde sunmuştur.

11. Olay günü ekipte görevli polis memurları ve bu polis memurlarının fotoğraflarını motosikletin plakasından tespit eden İstanbul Emniyet Müdürlüğü bu bilgileri Savcılığa göndermiştir.

B. Başvurucunun Adli Raporları

12. Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesinin 14/5/2006 ve Fatih Adli Tıp Şube Müdürlüğünün başvurucu hakkındaki 17/5/2006 tarihli raporunda; sağ omuzda hiperemi (kanlanma), sağ cruristte (bacak) hassasiyet ve hareket kısıtlılığına sebep olan travmaya bağlı yumuşak doku lezyonlarının basit tıbbi müdahaleyle giderilebilecek nitelikte olduğu bildirilmiştir.

C. Müştekilerin Beyanları

13. Müşteki (başvurucu); olay günü -Yunus tabir edilen- motosikletli ve resmî elbiseli dört polis memurunun işyerine geldiğini, yemek yediklerini, bilgisayarda çalan, bir kısmı Kürtçe olan müzik parçalarından rahatsızlık duyan uzun boylu, esmer polisin müzik değiştirme isteğini yerine getirdiğini, sanatçı A.K.nın bir parçasını çalmasından dolayı “Sen A.K.yi nasıl dinlersin!” diye çıkıştığını, çıkarken kendilerini de dışarı çağırdığını, “Sen nasıl Kürtçe parça dinlersin, A.K. dinlersin!” diyerek tekme tokat kendisini darbettiğini, ayrıca hakaret ve tehdit edildiğini söylemiştir. Başvurucu, işyerinden getirdiği tüm müzik CD’lerini Savcılığa ibraz etmiş; Savcılık sadece olayla ilgili CD’yi incelemiş; Kürtçe halk müziği parçaları, A.K. ve diğer bazı sanatçıların parçalarının CD’de yer aldığını tespit etmiştir. Başvurucu 5/7/2006 tarihinde, Savcılıkta gösterilen fotoğraflar üzerinden şüpheli Polis İ.O.D.yi teşhis etmiştir.

14. Müşteki A.Y.; lokantada garson olarak çalıştığını, polisler geldiğinde lokantada A.K.nın şarkılarının çalındığını, içlerinden birinin “Gel ulan buraya!” diye kendisini çağırdığını, müziğin değiştirilmesini istediğini, bunu başvurucuya iletince çeşitli sanatçıların parçalarından oluşan CD’deki müziğin az sonra değişeceğini ifade ettiğini, aynı polis tekrar çağırdığında patronuyla (başvurucu) birlikte masalarına gittiklerini, polisin patrona “S.. git, mekanı başına yıkarız!” diyerek kendisine hakaret ettiğini ve kendisini tehdit ettiğini, çıkarken patronunu, kendisini ve diğer Garson M.D.yi lokantanın önüne çıkararak evire çevire dövdüklerini, tüfeğin dipçiğiyle başvurucuya vurduklarını, kendisinde darp izi mevcut olmadığından rapor almadığını belirtmiştir.

15. Müşteki M.D.; polislerin silahın dipçiğiyle patrona vurduklarını, Garson A.Y. ile patronu dövdüklerini ancak kendisini dövmediklerini, her üçüne de hakaret ettiklerini söylemiştir.

D. Tanık Anlatımları

16. Olay sırasında motorize ekipte görevli polis memurları E.G., Ü.B. ve V.K.; yemek için girdikleri lokantada rahatsız edecek şiddette müzik çalınca Ekip Şefi Polis Memuru İ.O.D.nin (sanık) garsona müziğin sesini kısmasını rica ettiğini ancak bu isteğin yerine getirilmediğini, lokantadan ayrılmak üzereyken başvurucunun “İstediğim müziği çalarım, beğenmiyorsa çık git!” diye karşılık verdiğini, hakaret, tehdit ve kavga olmadığını söylemişlerdir.

17. Lokanta müşterilerinden Ö.O.; Yunus ekibinde görevli polislerin içeri girer girmez nezaketsiz hareketleriyle herkesin dikkatini çektiğini, üst kata gelerek bir masayı boşalttırdıklarını, bir süre sonra çalan müziği beğenmeyip kaba bir üslupla garsondan müziğin değiştirilmesini istediklerini, müştekinin polislerin bulunduğu üst kata gelerek çalan müziğin yasak olmadığını izah etme çabasındayken iri yarı polisin müştekiyi iterek sokağa çıkardığını, müştekiye tekme ve yumruk attığını, hakaret ettiğini, polislerin “Sana ekmek yedirmeyeceğiz!” diye müştekiyi tehdit edip gittiklerini açıklamıştır.

18. Lokanta Aşçısı H.E.; mutfakta çalıştığı sırada duyduğu gürültü üzerine dışarı çıktığında yüzünü seçemediği bir polisin müştekiye küfrettiğini, “Burada ekmek yedirmeyeceğiz!” dediğini ancak yaralama anını görmediğini söylemiştir.

19. Lokanta Bulaşıkçısı D.A. soruşturmada; bulaşık yıkarken dışardan gelen bağırtılar üzerine çıktığında bir polisin müştekilerin üçünü birden tekme tokat dövdüğünü ve onlara hakaret ettiğini ifade etmiştir. Bu tanık kovuşturma safhasında polisin sadece başvurucuyu dövdüğünü söylemiştir.

20. Başvurucunun amcasının oğlu R.T.; lokantanın kasasında başvurucuya yardım ederken üniformalı polis memurlarının geldiğini, yemek alıp üst kata çıktıktan sonra garsonlardan birinin yanına gelerek polisin müziği değiştirmesini talep ettiğini söyleyince bu isteği yerine getirdiğini, kısa bir süre sonra garsonun tekrar yanına geldiği sırada polislerden birinin müştekiye ve iki garsona hakaret ettiğini, onları dövdüğünü söylemiştir. Tanık, fotoğraf üzerinden şüpheli İ.O.D.yi teşhis etmiştir. Tanık, duruşma sırasında polisin sadece başvurucuyu darbettiğini açıklamıştır.

E. Sanık Savunması

21. Sanık İ.O.D.; öğle yemeği için girdikleri lokantada gerek müşterilerin gerekse çalışanların kendilerine yadırgayıcı gözle baktıklarını, yüksek sesli müziğin kısılmasını rica ettiklerini, müziğin kasadan ayarlandığını söyleyen garson yanlarından ayrılınca sesin daha da arttığını, işyeri sahibi olduğunu düşündüğü kişiye yaptıklarının hatalı olduğunu söylemelerinden sonra “Beğenmezseniz çekin gidin!” şeklinde kendilerine cevap verildiğini, hakaret, tehdit ve kavga olmadığını belirtmiştir.

F. Şüpheli Hakkında Yapılan Disiplin Soruşturması, Açılan Dava ve Verilen Kararlar

22. İstanbul İl Polis Disiplin Kurulunca 3/11/2006 tarihinde, polisler hakkında müştekinin beyanı dışında delil bulunmadığından ceza verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir.

23. Şüpheli İ.O.D. hakkında müştekilerin üçüne karşı hakaret ve basit yaralama, başvurucuya karşı ayrıca tehdit suçundan 24/5/2007 tarihinde kamu davası açılmıştır. İddianamenin ilgili kısımları şöyledir:

 “…

Müşteki Muhterem Turantaylak’ın alınan Adli Tıp raporunda mevcut yaralanmasının yaşamsal tehlike oluşturmadığı ve basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek nitelikte olduğu belirlenmiş, diğer şikâyetçilerde ise iz bırakan yaralanma oluşmadığı belirlenmiş, bu sebeple TCK 86/2. maddesi çerçevesinde değerlendirilmiştir.

Şüpheli görevli ile beraber görev yapan ve tanık olarak ifadesi alınan sair emniyet görevlileri şüphelinin beyanını doğrular mahiyette beyanda bulunmuşlar, lokanta çalışanları ile müşteriler şikayetçilerin beyanını doğrular ifade vermişlerdir. Bu durumda iddia ile konusunun tüm deliller birlikte değerlendirildiğinde CMK 170/2. maddesinde belirtildiği gibi iddianame düzenlemek için gerekli olan yeterli şüpheyi oluşturduğu kanaatine varılmıştır.

…”

24. Fatih 2. Sulh Ceza Mahkemesi 2/12/2008 tarihinde sanığın başvurucuya yönelen yaralama fiilinde kusuru bulunmadığından ceza verilmesine yer olmadığına, diğer suçlardan ise delil yetersizliğinden beraatine karar vermiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısımları şöyledir:

 “…

Mağdurun doktor raporunda ise sadece omuzda hiperemi, ayakta hareket kısıtlılığı olduğu ifade edilmiş, başkaca darp cebir izinin bulunmadığı görülmüştür.

Tanık [D.A.] beyanında, müştekinin patronu olduğu, olay anında patronlarına ana avrat küfür edilip, "sana burada ekmek yedirmeyeceğim" diyerek tehdit edildiği ve tekme tokat dövüldüğü ifade edilmiştir.

Diğer tanık [H.E.]nin de müştekinin yanında çalışanı olduğu anlaşılmakla birlikte bu tanık da küfür ve tehdidi tekrarlamış, ancak vururken görmediğini beyan etmiştir.

Tanık [R.T.]nin de mağdurun amcasının oğlu olduğu anlaşılmakla birlikte o da beyanında mağdurun tekme tokat dövüldüğünü, küfür ve tehdit edildiğini beyan etmiştir.

Ayrıca İstanbul Valiliği İl Polis Disiplin Kumlunun 03/11/2006 tarih 3244 nolu kararında sanıklar hakkında yapılan disiplin soruşturması neticesinde sanıklara ceza tayinine mahal olmadığına dair karar verildiği görülmüştür.

Mahkemece yapılan yargılama neticesinde, dinlenen tanık beyanları, doktor raporu ve tüm deliller incelendiğinde, sanık hakkında kasten yaralama suçundan dava açılmış ise de, rapora göre omuzda sadece hiperemi olduğu dikkate alındığında ve vücutta başkaca darp cebir izi de bulunmadığından mağdurun yanında çalışan birtakım tanıkların, müştekinin tekme tokat dövüldüğüne dair beyanları ise mahkemece dikkate alınmamıştır.

Kaldı ki tekme tokat dövülen birinin vücudunda çok sayıda morluk, darp ve cebir izi bulunması gerektiği de nazara alınmalıdır.

Ayrıca yine mağdurun yanında çalışan veya mağdurlarla akrabalığı olan tanıklar tarafından, sanığın onu tehdit ettiği, küfrettiği ileri sürülmüş ise de mağdura yakınlıkları nedeni ile tek başına hükme esas olamayacağı kanaatine varılmıştır.

Yargıtay 2. Ceza Dairesinin 28/09/2006 tarih 5888 Esas - 15560 Karar nolu ilamında da belirtildiği üzere akrabalık vs. sebebiyle tarafsız olamayacakları anlaşılan tanıkların beyanlarının tek başına yeterli olmadığı ifade edilmiştir.

Dinlenen diğer [polis memuru] tanıklar [V.K., E.G. ve Ü.B.] ise sanığın atılı suçları işlemediğini ifade etmişlerdir.

Mahkemece yapılan yargılama, tanık beyanları, doktor raporu ve toplanan tüm delillerde, sanığın mağdurla yaptığı tartışma anında omzundan tutmuş olabileceği, bu sırada raporda hiperemi oluştuğu kanaatine varılmakla, atılı suçun CMK 223/3-c maddesi kapsamında kaldığı kanaatiyle yaralama suçundan sanığa ceza verilmesine yer olmadığına, diğer suçlar yönünden ise aleyhe somut ve tarafsız delil bulunmadığından kuşku sanık lehine yorumlanır ilkesi de gözönüne alınarak sanığın hakaret ve tehdit suçlarından da beraatine dair aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur.”

25. Başvurucunun temyizi üzerine hüküm, Yargıtay 4. Ceza Dairesinin 5/6/2014 tarihli kararıyla onanmıştır.

IV. İLGİLİ HUKUK

A. Ulusal Hukuk

26. 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 25., 27., 86., 106. ve 125. maddelerinin ilgili kısımları şöyledir:

 “Meşru savunma ve zorunluluk hali

Madde 25- (1) Gerek kendisine ve gerek başkasına ait bir hakka yönelmiş, gerçekleşen, gerçekleşmesi veya tekrarı muhakkak olan haksız bir saldırıyı o anda hal ve koşullara göre saldırı ile orantılı biçimde defetmek zorunluluğu ile işlenen fiillerden dolayı faile ceza verilmez.

...

Sınırın aşılması

Madde 27- …

 (2) Meşru savunmada sınırın aşılması mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmiş ise faile ceza verilmez.

Kasten yaralama

Madde 86 - …

 (2) Kasten yaralama fiilinin kişi üzerindeki etkisinin basit bir tıbbî müdahaleyle giderilebilecek ölçüde hafif olması hâlinde, mağdurun şikâyeti üzerine, dört aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur.

 (3) Kasten yaralama suçunun;

c) Kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle,

İşlenmesi halinde, şikâyet aranmaksızın, verilecek ceza yarı oranında artırılır.

Tehdit

Madde 106 - (1) Bir başkasını, kendisinin veya yakınının hayatına, vücut veya cinsel dokunulmazlığına yönelik bir saldırı gerçekleştireceğinden bahisle tehdit eden kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Malvarlığı itibarıyla büyük bir zarara uğratacağından veya sair bir kötülük edeceğinden bahisle tehditte ise, mağdurun şikayeti üzerine, altı aya kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur.

Hakaret

Madde 125 - (1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır…

 (4) Hakaretin alenen işlenmesi halinde ceza altıda biri oranında artırılır.

…”

27. 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 217., 223. ve 230. maddelerinin ilgili kısımları şöyledir:

 “Delilleri takdir yetkisi

Madde 217 - (1) Hâkim, kararını ancak duruşmaya getirilmiş ve huzurunda tartışılmış delillere dayandırabilir. Bu deliller hâkimin vicdanî kanaatiyle serbestçe takdir edilir.

 (2) Yüklenen suç, hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir.

Duruşmanın sona ermesi ve hüküm

Madde 223 –…

 (2) Beraat kararı;

e) Yüklenen suçun sanık tarafından işlendiğinin sabit olmaması,

Hallerinde verilir.

 (3) Sanık hakkında;

c) Meşru savunmada sınırın heyecan, korku ve telaş nedeniyle aşılması,

Hallerinde, kusurunun bulunmaması dolayısıyla ceza verilmesine yer olmadığı kararı verilir.

Hükmün gerekçesinde gösterilmesi gereken hususlar

Madde 230 – ...

 (2) Beraat hükmünün gerekçesinde, 223 üncü maddenin ikinci fıkrasında belirtilen hallerden hangisine dayanıldığının gösterilmesi gerekir.

 (3) Ceza verilmesine yer olmadığına dair kararın gerekçesinde, 223 üncü maddenin üçüncü ve dördüncü fıkralarında belirtilen hallerden hangisine dayanıldığının gösterilmesi gerekir.

…”

28. 4/7/1934 tarihli ve 2559 sayılı Polis Vazife ve Salâhiyet Kanunu’nun 1. ve ek 4. maddelerinin ilgili kısımları şöyledir:

"Madde 1 – Polis, asayişi amme, şahıs, tasarruf emniyetini ve mesken masuniyetini korur. Halkın ırz, can ve malını muhafaza ve ammenin istirahatini temin eder.

Ek Madde 4 – (Ek: 16/6/1985 - 3233/7 md.)

Polis, görevli bulunduğu mülki sınırlar içinde, hizmet branşı, yeri ve zamanına bakılmaksızın, bir suçla karşılaştığında suça el koymak, önlemek, sanık ve suç delillerini tesbit, muhafaza ve yetkili zabıtaya teslim etmekle görevli ve yetkilidir.

…”

29. Meşru savunmada sınırın aşılmasının uygulama koşulları Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 31/10/2017 tarihli ve E.2017/1-841, K.2017/440 sayılı kararında şöyle açıklanmıştır:

 “…

5237 sayılı TCK'nun 25/1. maddesinde düzenlenen ve hukuka uygunluk nedenlerinden birini oluşturan meşru savunma, hukuka aykırılığı ortadan kaldırmakta ve bu nedenle eylemi suç olmaktan çıkarmaktadır. Bir olayda meşru savunmanın oluştuğunun kabul edilebilmesi için saldırıya ve savunmaya ilişkin şartların birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir.

1- Saldırıya ilişkin şartlar:

a) Bir saldırı bulunmalıdır.

b) Bu saldırı haksız olmalıdır.

c) Saldırı meşru savunma ile korunabilecek bir hakka yönelik olmalıdır. Bu hakkın, kişinin kendisine veya bir başkasına ait olması arasında fark yoktur.

d) Saldırı ile savunma eş zamanlı bulunmalıdır.

2- Savunmaya ilişkin şartlar:

a) Savunma zorunlu olmalıdır. Zorunluluk ile kastedilen husus, failin kendisine veya başkasına ait bir hakkı koruyabilmesi için savunmadan başka imkânının bulunmamasıdır.

b) Savunma saldırana karşı olmalıdır.

c) Saldırı ile savunma arasında oran bulunmalıdır.

Savunmanın, meşru savunma şartlarının bulunduğu sırada başladığı, ancak orantılılık ilkesinin ihlal edilmesi nedeniyle meşru savunmanın gerçekleştiğinin kabul edilmediği durumlarda, "sınırın aşılması" söz konusu olabilmektedir.

Sınırın aşılması 5237 sayılı TCK’nun 27. maddesinde … düzenlenmiştir.

5237 sayılı TCK’nun 27. maddesinin 2. fıkrasında, hukuka uygunluk nedenlerinden sadece meşru savunma için sınırın aşılmasına ilişkin özel bir düzenleme öngörülmüştür. Buna göre bu hükmün uygulanabilmesi için;

1- Meşru savunma ile korunabilecek bir hakkın bulunması,

2- Saldırıya ilişkin şartların var olması,

3- Savunmaya ilişkin şartlardan "ölçülülük ya da orantılılık" şartının, savunma lehine ihlal edilmesi suretiyle sınırın aşılması,

4- Sınırın aşılmasının mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmesi gerekmektedir.

Tüm bu şartların birlikte gerçekleşmesi halinde, meşru savunmada sınırı aşan faile CMK’nun 223/3-c maddesi uyarınca ceza verilmeyecektir. Bu durumda, kişinin, maruz kaldığı saldırı karşısında içine düştüğü heyecan, korku veya telaş dolayısıyla davranışlarını yönlendirme yeteneğinin ortadan kalkması söz konusu olacağından, meşru savunmada sınırın aşılmasından dolayı kusurlu sayılmayacağı kabul edilir. Dolayısıyla, belirleyici olan maruz kalınan saldırının kişiyi içine düşürdüğü psikolojik durumdur. Zira kişi sırf maruz kaldığı saldırının etkisiyle, "heyecan, korku veya telaşa" kapılarak meşru müdafaada sınırlarını aştığında bu maddeden yararlanabilecek, buna karşılık saldırının etkisinin yanında, saldırıdan kaynaklanmış olsa bile, öfke gibi nedenlerle sınır aşıldığında ise aynı korumadan faydalanılması söz konusu olmayacaktır. Başka bir deyişle, failin amacı, saldırının defedilmesinden çok, kin duygusunu tatmine yönelik ise meşru savunmada sınırın aşılması değil, ancak haksız tahrik söz konusu olabilecektir.

…”

B. Uluslararası Hukuk

30. 10/8/1988 tarihli ve 19895 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 10/12/1984 tarihli Birleşmiş Milletler (BM) İşkenceye ve Diğer Zalimane Gayriinsani veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Sözleşme’nin 1. maddesinin ilgili kısımları şöyledir:

 “Madde 1 - 1. “İşkence” terimi, bir şahsa veya bir üçüncü şahsa … veya ayrım gözeten herhangi bir sebep dolayısıyla bir kamu görevlisinin veya bu sıfatla hareket eden bir başka şahsın teşviki veya rızası veya muvafakatiyle uygulanan fiziki veya manevi ağır acı veya ıstırap veren bir fiil anlamına gelir…”

31. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) 3. maddesi şöyledir:

 “Madde 3- İşkence yasağı

Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele veya cezaya tabi tutulamaz.”

32. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Sözleşme'nin 3. maddesi ile ilgili içtihatlarında kötü muamele yasağının demokratik toplumların en temel değeri olduğunu vurgulamış ve terörizmle ya da organize suçla mücadele gibi en zor şartlarda dahi Sözleşme'nin mağdurların davranışlarından bağımsız olarak işkence, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlerden men ettiğini belirtmiştir. Kötü muamele yasağının Sözleşme'nin 15. maddesinde belirtilen toplum hayatını tehdit eden kamusal tehlike hâlinde dahi hiçbir istisnaya yer vermediği de içtihatlarda hatırlatılmıştır (Selmouni/Fransa [BD], B. No: 25803/94, 28/7/1999, § 95; Labita/İtalya [BD], B. No: 26772/95, 6/4/2000, § 119).

33. AİHM, bir kişi özgürlüğünden yoksun bırakıldığında veya daha genel anlamda kolluk kuvvetleri görevlileriyle karşı karşıya kaldığında -örneğin tutuklandığı sırada kişinin davranışları kesinlikle gerektirmediği hâlde- kişiye karşı fiziksel güç kullanımının insan onurunu zedelediğini ve kural olarak Sözleşme’nin 3. maddesi tarafından güvence altına alınan hakkın ihlalini teşkil ettiğini belirtmektedir (Bouyid/Belçika [BD], B. No: 23380/09,28/9/2015, § 88; Ribitsch/Avusturya, B. No: 18896/91, 4/12/1995, § 38; Mete ve diğerleri/Türkiye, B. No: 294/08, 4/10/2011, § 106).

34. Öte yandan bir muamele veya cezanın kötü muamele olduğunu söyleyebilmek için eylemin minimum ağırlık eşiğini aşması beklenir (Raninen/Finlandiya, B. No: 20972/92, 16/12/1997, § 55; Erdoğan Yağız/Türkiye, B. No: 27473/02, 6/3/2007, §§ 35-37; Gafgen/Almanya [BD], B. No: 22978/05, 1/6/2010, §§ 88-90; Costello-Roberts/Birleşik Krallık, B. No: 13134/87, 25/3/1993, § 30). Değerlendirmeye alınacak bu unsurlara muamelenin amacı ve kastı ile ardındaki saik de eklenebilir (Aksoy/Türkiye, B. No: 21987/93, 18/12/1996, § 64; Eğmez/Kıbrıs, B. No: 30873/96, 21/12/2000, § 78; Krastanov/Bulgaristan, B. No: 50222/99, 30/9/2004, § 53). Ayrıca kötü muamelenin heyecanın ve duyguların yükseldiği anda meydana gelip gelmediğinin tespiti de (Selmouni/Fransa, § 104) dikkate alınması gereken diğer faktördür.

35. Asgari ciddiyet seviyesine ulaşan kötü muamele, genellikle fiilen mevcut olan cismani bir yaralanmayı veya yoğun fiziksel ya da zihinsel acıyı içerir. Öte yandan bunların söz konusu olmadığı hâlde dahi muamelenin bireyi aşağılayan veya küçük düşüren, insan onurunu zedeleyen veya insanda korku, endişe veya aşağılık duygusu uyandıran nitelikte kişinin fiziksel ve duygusal direncini kıracak kabiliyette olması hâlinde muamele aşağılayıcı olarak nitelenebilir ve Sözleşme' nin 3. maddesinde düzenlenen yasağın kapsamına girebilir. Ayrıca vurgulanmalıdır ki mağdurun başkalarının gözünde değil kendi gözünde küçük düşürülmüş olması bile yeterli olabilir (Bouyid/Belçika, § 87). Anılan kararda AİHM, polisin gözaltında attığı tek tokatın asgari eşiği geçtiğini değerlendirmiştir.

36. Özgürlüğünden yoksun bırakılmış veya daha genel olarak yasa uygulayan memurlar ile karşı karşıya kalmış bir kişi söz konusu olduğunda kendi tutumu nedeniyle kesin olarak gerekli hâle gelmemiş fiziki kuvvete her başvuru, insan onurunu zedeler ve kural olarak 3. maddede öngörülen hakkın ihlalini teşkil eder (Bouyid/Belçika, § 88; Turan Çakır/Belçika, B. No: 44256/06, 10/3/2009, § 57).

37. Devletin bireyleri koruma yükümlülüğü sadece esasa ilişkin olmayıp usule ilişkin boyutu da içermektedir. Usule ilişkin yükümlülükler, Sözleşme’de düzenlenen hakların teorik veya hayali olmayıp etkili ve uygulanabilir olmasının zorunlu bir sonucudur. Aksi takdirde polis veya diğer kamu görevlileri tarafından yapıldığı ileri sürülen kötü muamele yasağının ihlali iddialarının soruşturulması, kötü muamele yasağının temel ve mutlak niteliğine rağmen uygulamada etkisiz kalacaktır ve bazı durumlarda devlet görevlilerinin cezasız kalmasına yol açacaktır (Assenov ve diğerleri/Bulgaristan, B. No: 24760/94, 28/10/1998, § 102; Labita/İtalya, §§ 131-136).

38. AİHM, Sözleşme'nin 3. maddesinin tartışılabilir ve makul şüphe uyandıran kötü muamele iddialarının etkin biçimde soruşturma yükümlülüğü getirdiğine dikkat çekmektedir (Labita/İtalya, § 131; Tepe/Türkiye, B. No: 31247/96, 21/12/2004, § 48). AİHM’in içtihadında tanımlanan etkinlik için minimum standartlar soruşturmanın bağımsız, tarafsız, kamu denetimine açık olmasını ve yetkili makamların titizlikle ve süratli biçimde çalışmasını gerektirmektedir (Mammadov/Azerbaycan, B. No: 34445/04, 11/1/2007,§ 73; Çelik ve İmret/Türkiye, B. No: 44093/98, 26/10/2004, § 55).

39. AİHM, insan hakları ihlalleri ile ilgili iddialarda soruşturma yükümlülüğünün mutlaka iddiayı kabul etme anlamına gelmediğini ancak iddiaların ciddiye alınması ve adil bir sonucu garanti eden bir usulle soruşturulması gerektiğini birçok kararında dile getirmiştir (Saçılık ve diğerleri/Türkiye, B. No: 43044/05, 45001/05, 5/7/2011, §§ 90, 91).

V. İNCELEME VE GEREKÇE

40. Mahkemenin 9/5/2018 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucunun İddiaları ve Bakanlık Görüşü

41. Kürt kökenli olduğunu söyleyen başvurucu;

i. Sahibi olduğu lokantada Kürtçe müzik çaldığı sırada müşteri olarak gelen polis memurunun, kendisinin Diyarbakırlı olduğunu öğrenince ayrımcılık güdüsüyle hakaret, tehdit ve darp eylemlerini gerçekleştirdiğini, hekim raporu ve tanık beyanları olduğu hâlde yine ayrımcı saikle yargısal mercilerce korunarak polis memuru hakkında beraat ve ceza verilmesine yer olmadığına karar verildiğini,

ii. Şüphelinin yanında bulunan diğer üç polis memuru arkadaşının olayı önleme sorumluluklarını yerine getirmediğini,

iii. İşyeri yakınlarında kamera görüntüsü olup olmadığının araştırılmadığını,

iv. Raporda yer verilen sol omuzdaki hiperemi bulgusu kararda değerlendirilirken ayağındaki hareket kısıtlılığının gözardı edildiğini,

v. Salt akraba ya da işvereni olduğundan hareketle kendi tanıklarının anlatımlarına değer atfedilmediğini, öte yandan lokanta müşterisi bağımsız tanık Ö.O.nun söylemlerinin dikkate alınmadığını, sanığın mesai arkadaşı üç polis memuru tanığın beyanlarına üstünlük tanındığını,

vi. İdarenin cezasızlıkla sonuçlanan disiplin soruşturması kararının hükme esas alındığını,

vii. Derece mahkemeleri kararlarının gerekçesinin yetersiz olduğunu,

viii. Tanıklardan bir kısmının ve sanığın ifadelerinin istinabe yöntemiyle alındığı duruşma günlerinden haberdar edilmediğini, bu yüzden bu kişilere soru yöneltemediğini,

ix. 5271 sayılı Kanun’daki kısıtlayıcı düzenlemeden ötürü katılan taraf sıfatıyla Yargıtayda duruşmalı inceleme hakkının tanınmadığını,

x. Yargılamanın oldukça uzun sürede bitirildiğini,

xi. Mevzuatta etnik farklılıkların korunmasını temin edecek düzenleme bulunmadığını belirterek kötü muamele ve bununla bağlantılı biçimde ayrımcılık yasağının, kişi hürriyeti ve güvenliği ile etkili başvuru hakkının, adil yargılanma hakkı kapsamında kalan silahların eşitliği ilkesi, duruşmalı inceleme, makul sürede yargılanma ve gerekçeli karar haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

42. Bakanlık görüşünde, incelemede dikkate alınması gereken ve kötü muamele yasağını ilgilendiren AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararlarında yer alan ilkelere işaret edilmesinin ardından başvuru konusu olay ve yargılama safhası özetlenmekle yetinilerek kabul edilebilirlik ya da esasa yönelik bir görüş bildirilmemiştir.

43. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı başvuru formundakine benzer mahiyette cevap vermiştir.

B. Değerlendirme

1. Uygulanabilirlik Yönünden

44. Anayasa’nın 17. ve 5. maddelerinin ilgili kısımları şöyledir:

 “Kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı

Madde 17 - Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.

Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz.

Devletin temel amaç ve görevleri

Madde 5 - Devletin temel amaç ve görevleri … kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır.”

45. Anayasa Mahkemesi olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder (Tahir Canan, B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16).

46. Herkesin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı, Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınmıştır. Anılan maddenin birinci fıkrasında insan onurunun korunması amaçlanmış; üçüncü fıkrasında da kimseye işkence ve eziyet yapılamayacağı, kimsenin insan haysiyetiyle bağdaşmayan ceza veya muameleye tabi tutulamayacağı hüküm altına alınmıştır (Cezmi Demir ve diğerleri, B. No: 2013/293, 17/7/2014, § 80).

47. Devletin bireyin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına saygı gösterme yükümlülüğü, öncelikle kamu otoritelerinin bu hakka müdahale etmemelerini, yani anılan maddenin üçüncü fıkrasında belirtilen şekillerde kişilerin fiziksel ve ruhsal açıdan zarar görmelerine neden olmamalarını gerektirir. Bu, devletin bireyin vücut ve ruh bütünlüğüne saygı gösterme yükümlülüğünden kaynaklanan negatif ödevidir (Cezmi Demir ve diğerleri, § 81).

48. Kötü muamele oluşturan her eylemin aynı zamanda bireylerin fiziksel ve/veya psikolojik bütünlüğüne zarar vererek özel hayatına da menfi yansıması olacaktır. İşkence ve kötü muamele yasağı ile özel hayata saygı hakkının bir parçası olarak fiziksel ve ruhsal bütünlüğün korunması hakkının Anayasa’nın aynı maddesinde yer verilmesi de bunu göstermektedir (Tuna Ayçiçek, B. No: 2014/6526, 24/01/2018, § 51).

49. Bununla birlikte bir muamelenin Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrası kapsamında olabilmesi için asgari bir ağırlık derecesine ulaşmış olması gerekir. Bu asgari eşik, göreceli olup her olayın somut koşulları dikkate alınarak değerlendirilmelidir. Bu kapsamda muamelenin süresi, bedensel ve ruhsal etkileri ile mağdurun cinsiyeti, yaşı ve sağlık durumu gibi faktörler önem taşır. Ayrıca muamelenin ardındaki saik ve amaç dikkate alınmalıdır. Muamelenin heyecanın yükseldiği ve duygu yoğunluğunun olduğu bir anda meydana gelip gelmediği de gözönünde bulundurulmalıdır (Cezmi Demir ve diğerleri, § 83).

50. Polis, 2559 sayılı Kanun’un ek 4. maddesine göre bulunduğu mülki sınırlar içinde hizmet branşına ve zamanına bakılmaksızın daima görevli kabul edilmektedir. Bu düzenlemeye göre diğer kamu görevlilerinden ayrı olarak polisin kamu görevlisi sıfatının zaman ve mekân açısından daha kapsamlı olduğu görülmektedir. Görevli oldukları mahalde öğle vakti yemek için girdikleri lokantanın sahibiyle tartışan polisin -kamu görevlisi sıfatının yaşandığı öne sürülen kavganın başlangıcına doğrudan etkisi bulunmasa bile- resmî üniformalı olması ve 2559 sayılı Kanun'un 1. maddesi uyarınca halkın can ve mal güvenliğini koruma yükümlülüğü de dikkate alındığında olaya gösterilen tepki anında bu sıfatlarının tesir etmediğini söylemek mümkün olmamıştır.

51. Kaldı ki aynı zamanda devletin sokaktaki yüzünü temsil eden ve bireylerle ilişki kurma konusunda özel eğitime tabi tutulan kolluğun insan ilişkilerinde profesyonel davranarak daha sabırlı ve hoşgörülü bir tutum takınması icap etmektedir.

52. Özgürlüğünden mahrum olan kişinin kendi davranışından veya tutumundan dolayı fiziksel güce başvurmak kesinlikle zorunlu hâle gelmedikçe polisin şiddet kullanmasının Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasındaki yasağı ihlal edeceği yönündeki Anayasa Mahkemesi içtihatlarının (Cezmi Demir ve diğerleri, § 92) devletin doğrudan gözetim ve denetiminde bulunmayan kişiler yönünden de -özel bir durum bulunmadıkça- geçerli olmadığının söylenmesi için bir neden yoktur.

53. Başvurucunun iddiasına göre olay anlık gelişmemiştir. Lokantaya yemek için gelen polis memurları ile başvurucu arasında o sırada çalan müzik nedeniyle tartışma yaşanmıştır. Polisin o sırada “Size burada ekmek yedirmeyeceğim!” diyerek tehdit, hakaret ve darp iddiaları birlikte düşünüldüğünde olayın başvurucunun işyerinde bulunan müşterilerin önünde başlayarak daha aleni bir şekilde caddeye de sarkması ve başvurucunun onurunu zedeleyici niteliğinin yoğunlaşmasından ötürü kötü muamele yasağının asgari eşiğinin aşılarak insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele boyutuna ulaştığı kabul edilerek bu doğrultuda inceleme yapılmasına karar verilmiştir.

54. Başvurucunun Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddiaları, kötü muamele yasağının etkili soruşturma yükümlülüğü kapsamında incelenecektir (Benzer yöndeki değerlendirme için bkz. Tuna Ayçiçek, § 53).

55. Özgürlüğünden mahrum bırakıldığını gösteren hiçbir olgu ve anlatıma yer verilmeyen başvuruda kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı bakımından inceleme yapılmasına gerek görülmemiştir.

56. Başvurucunun gerek suç ihbarı dilekçesi gerekse ifadeleri, etnik kökeni hakkında şüpheliden sadır olan bir beyan ve yargısal makamların etnik saikle tarafgir hareket ettiklerini ortaya koyan bir iddia barındırmamaktadır. Bireysel başvuru formunda da yaralanmasının ve bundan dolayı açılan davada polis memurunun cezalandırılmamasının arka planında etnik bir kaynağın bulunduğunu destekleyici bir argüman bulunmamaktadır. Ayrıca başvurucu, işyerinde Kürtçe müzik çaldığı için polisin şiddetine maruz kaldığını öne sürmekte ise de olayın salt çalınan müziğin Kürtçe olmasından duyulan rahatsızlıktan neşet ettiğinin kabulüne imkân tanıyan bilgi ve belge dosyada bulunmadığından ayrımcılık yasağı yönünden ayrıca inceleme yapılmasına lüzum görülmemiştir.

57. Sonuç itibarıyla başvurucunun anılan iddialarının tümü -yaralamanın basit tıbbi müdahaleyle giderilebilecek olması da dikkate alındığında- insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağı kapsamında değerlendirilmiştir.

2. Kabul Edilebilirlik Yönünden

58. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

3. Esas Yönünden

59. Anayasa Mahkemesi genel olarak kötü muamele yasağına ilişkin şikâyetlerde -devletin negatif ve pozitif yükümlülükleri dikkate alınarak- maddi ve usule ilişkin boyutları ayrı başlıklarda incelemektedir. Ancak kamu görevlisinin cebir, tehdit ve hakaret fiillerine dayalı kötü muamele iddialarının -özellikle cezasızlıkla sonuçlanan bu dosyada- maddi ve usul boyutunda yapılacak incelemenin sonuçları arasındaki etkileşim ve kesişim noktalarının yoğunluğundan ötürü tüm ihlal iddiaları aynı başlık altında incelenmiştir. Keza yasağın maddi boyutunun ihlal edilip edilmediği etkili bir soruşturma yapılıp yapılmadığına bağlı olarak değişecektir.

a. Genel İlkeler

60. Devletin bireylere karşı kötü muamelede bulunmama negatif yükümlülüğünün bulunduğu uygulanabilirlik kısmında açıklanmıştır (bkz. § 47).

61. Anayasa'nın 17. maddesinin üçüncü fıkrası, mağdurların eylemi veya yetkililerin saiki ne olursa olsun kötü muamele yasağının ihlal edilmemesi gerektiğini vurgulamaktadır. Saikin önemi ne kadar yüksek olursa olsun en zor koşullarda bile işkence, eziyet veya insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yapılamaz. Anayasa'nın 15. maddesinin ikinci fıkrası gereğince savaş, seferberlik, sıkıyönetim veya olağanüstü hâllerde bile bu yasağın askıya alınmasına izin verilmemiştir. Anılan maddelerdeki hakkın mutlaklık niteliğini güçlendiren felsefi temel, söz konusu kişinin eylemi ve suçun niteliği ne olursa olsun herhangi bir istisnaya, haklılaştırıcı faktöre veya menfaatlerin tartılmasına izin vermemektedir (Cezmi Demir ve diğerleri, § 104).

62. Kötü muamele yasağı kapsamında devletin pozitif yükümlülüğünün bir de usul boyutu bulunmaktadır. Bu çerçevede bireyin bir devlet görevlisi tarafından hukuka aykırı olarak ve Anayasa’nın 17. maddesini ihlal eder biçimde bir muameleye tabi tutulduğuna ilişkin savunulabilir bir iddiasının bulunması hâlinde Anayasa’nın 17. maddesi “Devletin temel amaç ve görevleri” kenar başlıklı 5. maddesindeki genel yükümlülükle birlikte yorumlandığında devlet, sorumlularının belirlenmesini ve gerekiyorsa cezalandırılmasını sağlayabilecek etkili resmî bir soruşturma yürütmek durumundadır. Bu soruşturmanın temel amacı, söz konusu saldırıları önleyen hukukun etkin bir şekilde uygulanmasını güvenceye almak ve faillerin hesap vermelerini sağlamaktır. Bu, olanaklı olmazsa kötü muamele yasağı sahip olduğu öneme rağmen pratikte etkisiz hâle gelecek ve kötü muamele faillerinin fiilî dokunulmazlıktan yararlanarak kişilerin haklarını istismar etmeleri mümkün olacaktır (Cezmi Demir ve diğerleri, §§ 110, 111).

63. Bununla birlikte her kötü muamele iddiasının Anayasa'nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasının getirdiği korumadan ve Anayasa'nın 5. maddesiyle birlikte devlete yüklediği pozitif yükümlülüklerden yararlanması beklenemez. Bu bağlamda kötü muamele konusundaki iddialar uygun delillerle desteklenmelidir. İddia edilen olayların gerçekliğini tespit etmek için soyut iddiaya dayanan şüphe ötesinde makul kanıtların varlığı gerekir. Bu kapsamdaki bir kanıt yeterince ciddi, açık ve tutarlı emarelerden ya da aksi ispat edilmemiş birtakım karinelerden oluşabilir. Bu bağlamda kanıtlar değerlendirilirken ilgililerin süreçteki tutumları da dikkate alınmalıdır (Cezmi Demir ve diğerleri, § 95).

64. Yürütülecek ceza soruşturmalarının amacı, kişinin maddi ve manevi varlığını koruyan mevzuat hükümlerinin etkili bir şekilde uygulanmasını ve sorumluların hesap vermesini sağlamaktır. Bu, bir sonuç yükümlülüğü değil uygun araçların kullanılması yükümlülüğüdür. Diğer taraftan burada yer verilen değerlendirmeler hiçbir şekilde Anayasa’nın 17. maddesinin başvuruculara üçüncü tarafları adli bir suç nedeniyle yargılatma ya da cezalandırma hakkı veya tüm yargılamaları mahkûmiyetle ya da belirli bir ceza kararıyla sonuçlandırma ödevi yüklediği anlamına gelmemektedir (Cezmi Demir ve diğerleri, § 77).

65. Soruşturmanın etkili ve yeterli olduğundan söz edebilmek için soruşturma makamlarının resen harekete geçerek olayı aydınlatabilecek ve sorumluların tespitine yarayabilecek bütün delilleri toplamaları gerekir. Dolayısıyla kötü muamele iddialarının gerektirdiği soruşturma, bağımsız bir şekilde hızlı ve derinlikli yürütülmelidir. Diğer bir ifadeyle yetkililer, olay ve olguları ciddiyetle öğrenmeye çalışmalı ve soruşturmayı sonlandırmak ya da kararlarını temellendirmek için çabuk ve temelden yoksun sonuçlara dayanmamalıdırlar. Bu kapsamda yetkililerce soruşturma konusu olayın gerektirdiği tanık ifadelerinin alınması ve bilirkişi incelemeleri gibi söz konusu olaylarla ilgili kanıtların elde edilmesi için mümkün olan tüm tedbirlerin alınması, kötü muamelenin gerçekleşme sebebinin objektif analizinin yapılması gerekir (Cezmi Demir ve diğerleri, § 114).

66. Ceza soruşturmasının etkinliğini sağlayacak hususlardan biri de fiilen hesap verilebilirliği sağlamak için soruşturma sürecinin kamu denetimine açık olmasıdır. Ayrıca her olayda mağdurun meşru menfaatlerini korumak için gerekli olduğu ölçüde sürece katılması sağlanmalıdır (Cezmi Demir ve diğerleri, § 115).

67. Kötü muameleye ilişkin bir soruşturmanın olabildiğince süratle ve özenle yürütülmesi gerekir. Bazı durumlarda soruşturmanın ilerlemesine engel olan güçlükler bulunabilir. Ancak böyle bir durumda dahi yetkililerin süratle hareket etmeleri olayın aydınlatılabilmesi, hukukun üstünlüğüne olan inancın korunması ve hukuka aykırı eylemlere müsamaha gösterildiği veya kayıtsız kalındığı görünümü verilmemesi açısından büyük öneme sahiptir (Cezmi Demir ve diğerleri, § 119).

68. Bireysel başvurulara ilişkin şikâyetlerin incelenmesinde Anayasa Mahkemesinin sahip olduğu rol ikincil nitelikte olup icra edilen bir soruşturmadaki delilleri değerlendirmek kural olarak derece mahkemelerinin işi olduğundan Anayasa Mahkemesinin görevi, bu mahkemelerin maddi olaylara ilişkin yaptıkları değerlendirmenin yerine kendi değerlendirmesini koymak değildir. Kötü muamele iddialarıyla ilgili olarak Anayasa Mahkemesinin yetkisi, Anayasa'da güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerden Sözleşme ve buna ek Türkiye'nin taraf olduğu protokoller kapsamında bulunanlarla sınırlıdır. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesinin cezai sorumluluk bağlamında suça ya da masumiyete ilişkin bir bulguya ulaşma görevi bulunmamaktadır. Diğer taraftan derece mahkemelerinin bulgularının Anayasa Mahkemesini bağlamamasına rağmen normal şartlar altında bu mercilerin maddi olaylara ilişkin tespitlerinden ayrılmak için de kuvvetli nedenlerin bulunması gerekir (Cezmi Demir ve diğerleri, § 96).

b. İlkelerin Olaya Uygulanması

69. Başvurucu özetle bir polis memurunun karıştığı yaralama, hakaret ve tehdit olayına ilişkin olarak etkili soruşturma yapılmadan yargılamanın cezasızlıkla sonuçlandığını, sanığın yanında bulunan diğer polis memurlarının da önleme yükümlülüklerini yerine getirmediğini ileri sürmüştür.

70. Kötü muamele yasağının maddi ve usul boyutuna yönelik iddiaların aynı başlık altında incelenmesine karar verilmesinden ötürü (bkz. § 59) Anayasa Mahkemesince, bu dosyada kovuşturma neticesinde verilen hükmü doğuran ve yasağın maddi boyutunun ihlal edilip edilmediğinin çözümlenmesinde en önemli etken olan etkili soruşturma yükümlülüğüne özgü iddiaların öncelikle ele alınması şeklinde bir inceleme metodu benimsenmiştir.

71. Anayasa Mahkemesinin soruşturma ve kovuşturma makamları tarafından verilen kararları maddi vakıa yönünden inceleyerek, bu mercilerin yaptıkları değerlendirmenin yerine kendisininkini ikame ederek cezai sorumluluk bağlamında suça ya da masumiyete ilişkin bir bulguya ulaşma görevinin bulunmadığı, anılan mercilerin bulgularının Anayasa Mahkemesini bağlamamasına rağmen normal şartlar altında bu mercilerin maddi olaylara ilişkin tespitlerinden ayrılmak için de kuvvetli nedenlerin bulunması gerektiği genel ilkeler kısmında açıklanmıştır.

72. Anayasa Mahkemesi bu tür durumlarda yetkili mercilerin değerlendirmelerine tamamen bağlı kalmak zorunda olmayıp kesin ikna edici bilgi veya bulgulara dayanarak farklı bir değerlendirmede de bulunabilir. Bu konuda yapılacak değerlendirmede somut olayın hangi koşullarda gerçekleştiği ve nasıl bir seyir izlediği de bir bütün olarak gözönünde bulundurulmalıdır (Cemil Danışman, B. No: 2013/6319, 16/7/2014, §§ 57, 58).

73. Bireyler için en kutsal değer olan insan onurunu zedeleyen kötü muamele iddialarında soruşturmalar; benzer olayların tekrar yaşanmasını önlemeyi sağlayacak şekilde kapsamlı, dikkatli ve duyarlı bir biçimde yürütülmeli ve ayrıca sorumluların tespiti bakımından yapılması gerekli işlemlerde noksanlık bulunmamalıdır (Tuna Ayçiçek, § 74).

74. Etkili soruşturma konusunda ise öncelikle soruşturmaya başlandığı anda başvurucunun iddialarının savunulabilir olup olmadığı ve buna göre soruşturmanın seyrinin uygun bir şekilde yönlendirilip yönlendirilmediği tespit edilmelidir.

75. Polis memurlarından İ.O.D.nin yemeği müteakiben başvurucuya ait lokantayı terk ederken dışarıda başvurucuyla işyerinde çalan müzik -başvurucuya göre müziğin Kürtçe olması, sanığa göreyse müzik sesinin yüksek olması- yüzünden tartıştıkları sırada başvurucunun adli muayene raporunda belirtildiği üzere basit tıbbi müdahaleyle giderilecek şekilde yaralandığı konusunda bir belirsizlik bulunmamaktadır. Kötü muamele vakalarında fiziki bulgular bakımından doktor raporlarının anahtar role sahip olduğunun altı çizilmelidir.

76. Başvurucunun iddialarının karine hâline dönüşmesine yol açacak nitelikte olan adli muayene raporundaki bulgular bunların savunulabilir düzeyde olduğunu sergilemektedir. Savcılık tarafından kamu davasının açılmış olması da bu durumun göstergesidir. Bu aşamadan sonra kovuşturma organına düşen görev, başvurucudaki yaranın nedeni hakkında makul bir açıklama getirmektir.

77. Delillerin toplanmasındaki noksanlık bakımından işyeri yakınlarında olaya ilişkin güvenlik kamerası görüntüsü araştırması yapılmadığından başka bir iddia içermeyen başvuru, daha ziyade mevcut kanıtların yorumlanmasında bazı noktalarda yapılan hata ve ihmallere hasredilmiştir. Bunların merkezinde bazı tanık beyanlarına itibar edilmemesi ve adli muayene raporundaki bulguların eksik ve hatalı değerlendirilmesi yer almaktadır.

78. Soruşturmanın etkililiğini sağlayan en alt seviyedeki inceleme, her soruşturmanın kendine özgü koşullarına göre değişir. Bu koşullar, ilgili bütün olay ve olgular temelinde ve soruşturmanın pratik gerçekleri dikkate alınarak değerlendirilir. Bu nedenle soruşturmanın etkililiği bakımından her olayda geçerli olmak üzere bir asgari soruşturma işlemler listesi veya benzeri bir asgari ölçüt belirlemek mümkün değildir (Fahriye Erkek ve diğerleri, B. No: 2013/4668, 16/9/2015, § 68).

79. Soruşturma ve kovuşturma tekelini elinde bulunduran adli mercilerin kötü muamele yasağının mahiyetiyle bağdaşan ve beklentileri karşılayabilecek ölçüde delil toplaması icap etmektedir. Yargılamanın sonucuna uzanan geçiş noktalarını doğrudan etkileyen delilerin toplanmasında gösterilen hassasiyet, aslında zihinsel bir ürün olan yorum farklılıkları ve belirsizliklerin azaltılmasını sağlamak bakımından da önemlidir.

80. Ne var ki etkili soruşturma, tarafların tüm taleplerinin karşılanacağı anlamına gelmemektedir. Savcılık ve mahkemelerin bu konuda geniş bir özerkliğe sahip olması, hangi delillerin kötü muamele vakasını aydınlatacağı hususunda da bizzat kendilerinin karar verebilmesini gerektirmektedir. Aksinin kabulü maddi gerçeğin aranmasının icra tarzı olan yargısal sürece ve dolaylı olarak da sonucuna yapılmış bir sınırlandırma anlamına gelebilir. Maddi gerçeği anlamlandırmada kanıt unsuru olarak katkısı bulunmayan ya da oldukça kısıtlı bulunan noktalarda bazı delillerin toplanıp toplanmamasında yargı mercilerinin bir ölçüye kadar takdir yetkisinin bulunması başlı başına soruşturmanın etkisiz icra edildiği anlamına gelmemektedir.

81. Olayın üzerinden sekiz yıl geçtikten sonra yapılan başvuruda, kamera görüntüsü araştırması yapılmadığı öne sürülmüştür. Başvurucu; bu konuda Anayasa Mahkemesince değerlendirme yapılması için gerekli olan, işyerini herhangi bir noktadan gören kamera olduğu hususunda bir açıklamada bulunmamıştır. Öte yandan 2006 yılında işyerleri ve mobese kameralarının bugünkü kadar yaygın olmadığı da gözden uzak tutulmamalıdır.

82. Diğer taraftan istinabe suretiyle dinlenen tanıkların ve sanığın beyanlarına başvurulduğu duruşma günlerinden haberdar edilmediği, ayrıca Yargıtayda duruşmalı inceleme hakkı tanınmadığı iddia edilmişse de bu şekilde alınan tanık beyanları ve sanık savunması duruşmada okunmuş; başvurucu ve vekili kendilerine tanınan itiraz hakkını kullanmamıştır. Bunun yanı sıra ilk derece mahkemesindeki yargılama duruşmalı olarak yapılmıştır. Başvurucu, temyiz incelemesi duruşmalı yapılmış olsaydı mahkeme önünde dile getiremediği hangi iddiaları ileri süreceğine ilişkin olarak herhangi bir açıklamada da bulunmamıştır.

83. Başvurucu, kararın gerekçesinin yetersizliğinden ve mahkemeyi bağlamamasına karşın disiplin soruşturması sonucunun dayanak alınmasından da şikâyetçidir.

84. Disiplin soruşturmasında yapılan değerlendirmelerin mahkemeleri bağlamadığı konusunda bir kuşku bulunmamaktadır. Ancak soruşturmadakine benzer ya da aynı sonuca ulaşılmasının ihtimal dâhilinde olması, tek başına gerekçeli karar hakkının ve mahkemelerin bağımsızlığı ilkesinin zedelendiğini söyleyebilmek için yeterli değildir.

85. Başvurunun merkezinde yer alan asıl mesele, derece mahkemelerinin delillerin hatalı değerlendirilmesi sonucunda kamu görevlisinin kötü muamele oluşturan eyleminin cezasız kalmasıdır. Başvurucu bir taraftan güvenilir olmadıkları noktasında bir emare yokken salt akraba ya da işvereni olduğundan hareketle iddia tanıklarının anlatımlarına değer atfedilmediğini, öte yandan bu eğilimle paradoksal olarak müşteri olan bağımsız tanık Ö.O.nun söylemleri dikkate alınmazken sanığın meslektaşı ve mesai arkadaşı üç polis memuru tanığın beyanlarına üstünlük tanındığını belirtmektedir. Ayrıca adli muayene raporunda yer alan hipereminin hatalı değerlendirilmesi şöyle dursun bacağındaki hassasiyetin dikkate alınmadığını ifade etmiştir.

86. İddia tanıklarının anlatımlarının birbiriyle çelişmesi, omuzdaki hiperemi dışında başvurucunun vücudunda darp ve cebir izinin bulunmaması, başvurucuyla aynı işyerinde çalışmalarına gönderme yapılarak bazı tanık beyanlarının kuşkulu bulunması, tekme tokat dövüldüğünü söyleyen müştekinin vücudunda olması beklenen çok sayıda morluk, darp ve cebir izi bulunmamasına dayanılarak mahkemece ceza verilmesine yer olmadığına ve beraate karar verildiği anlaşılmaktadır.

87. Bireysel başvuru incelemesinin amacını aşacak şekilde delillerin değerlendirilmesinde hata olduğu yönünde bir tespit yapılmasının Anayasa Mahkemesinin görevi olmadığının vurgulanmasında fayda bulunmaktadır. Soruşturma ve/veya kovuşturmanın etkililiğinden söz edilebilmesi için dosya kapsamında yer alan tüm bulguları kapsayıcı, nesnel ve tarafsız analize göre neticeye ulaşılmasına dayalı bir zincir kurulmalıdır. Öyle ki bu halkalardan birindeki noksanlık, bütünü de etkileyecektir (Tuna Ayçiçek, § 91).

88. Delillerin yorumlanmasındaki bazı başarısızlıklar, aslında bunların kavranması ve bağdaştırılmasındaki yanlışlıkların bir ürünüdür. Yukarıdaki açıklamaların aksine katı bir denetime tabi tutulma neticesinde ortaya çıkan bu süreçteki belirgin olmayan bazı yorum farklılıkları üzerinden ihlal kararları verilmesi, uygun araçların kullanılması yükümlülüğünü sonuç yükümlülüğüne dönüştürme riskini de beraberinde getirir. Ne var ki aynı tanık beyanları ve aynı adli rapordaki tespitlerin anlamlandırılmasında mahkemenin ve tarafların izlediği yönteme bağlı olarak farklı sonuçlara varılması mümkün olsa da bunlar objektif bulgulardaki içerikle açıkça çelişmemelidir.

89. Başvurucunun adli raporunda omzundaki hiperemi dışında bir bulgu yer almadığı vurgulanarak -müştekinin tekme tokat dövüldüğü yönündeki- başvurucunun işyerinde çalışan tanık beyanları dikkate alınmamış ise de aynı raporda başvurucunun sağ bacağındaki hareket kısıtlılığı bulgusu konusunda bir değerlendirme yapılmamıştır.

90. Gerek kendi içinde tanıkların ifadelerinde gerek mağdur ve tanık beyanları arasında maddi olaylara ilişkin bağdaştırılması güç bazı farklılıkların bulunması, iddia ve savunmaların güvenilirliğinin duruma uygun bir şekilde sınanmasını ve olayı çevreleyen tüm koşulların diğer delillerle de teyit edilmesini gerektirmektedir.

91. Mahkemece akrabalık vb. nedenlerle tarafsız olamayacağı değerlendirilen tanıkların beyanlarının tek başına hükme esas alınamayacağını gösteren bir Yargıtay kararına atfen başvurucunun yanında çalışan tanıkların ifadesine itibar edilmediği açıklanmıştır. Öte yandan şüphelinin mesai arkadaşı üç polis memurunun -hangi gerekçeyle nesnel oldukları ortaya konulmayan- ifadelerine mahkemece itibar edilmiştir. Başvurucunun işyerinde çalışan kişilerin anlatımlarının -hangi mülahazaya dayanıldığı açıklanmadan- tarafsız olamayacağı değerlendirilmişken aynı durumun geçerli olduğu sanığın mesai arkadaşı diğer üç polis memurunun ifadelerine hiçbir açıklama yapılmadan geçerlilik tanınması -kötü muamele eyleminin özel bir amaçla bilerek örtbas edildiği manasına gelmemekle birlikte- maddi gerçeğe ulaşılmasında sınırlayıcı bir etki ve ulaşılan sonucun tutarlılığına gölge düşüren bir unsur olarak değerlendirilmiştir.

92. İlk derece mahkemesinin bu metotla ulaştığı yargıya göre ilgili hukuk kısmında belirtilen 5237 sayılı Kanun'un 25. ve 27. maddeleri ile Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararında şartları gösterilen meşru savunmada sınırın aşılması müessesesi -uygulanma koşullarının gerçekleşip gerçekleşmediği ekseninde hiçbir tartışma yapılmadan- tatbik edilmiştir. Özellikle meşru savunma için gerekli olan ve somut olayda başvurucudan kaynaklanması gereken haksız bir saldırının bulunduğunu sergileyen bir açıklama yapılmamıştır. Adli raporlarla karine hâline gelen kötü muamele eyleminde, mevzuattaki somutlaştırılmaya da muhtaç olan meşru savunmayla ilgili düzenlemeler, şüphelinin mesai arkadaşları olan polis memuru tanıkların beyanlarına bir neden gösterilmeden üstünlük tanınmak suretiyle, kötü muameleden sorumlu olduğu tespit edilen kamu görevlisinin hesap vermesini önleyici sonuç doğuracak şekilde ve etkisiz biçimde uygulanmıştır.

93. Etkili soruşturma bakımından son olarak soruşturmanın makul süratte tamamlanması gerekliliğine uyulup uyulmadığı ele alınacaktır. 14/5/2006 tarihinde vuku bulan olayla ilgili soruşturmada 24/5/2007 tarihinde kamu davası açılmıştır. Olayın üstünden yaklaşık bir buçuk yıl geçince 2/12/2008 tarihinde kovuşturma cezasızlıkla sonuçlanmıştır. 5/6/2014 tarihinde yapılan temyiz incelemesiyle kesinleşen olay sekiz yıldan fazla bir sürede neticeye bağlanmıştır.

94. Hukuki meselenin çözümündeki güçlük, maddi olayların karmaşıklığı, delillerin toplanmasında karşılaşılan engeller, taraf sayısı gibi kriterler dikkate alındığında başvuru konusu olay çok da karmaşık bir görünüm arz etmediği gibi başvurucunun yargılamanın uzamasına sebep olacak tutum ve usule ilişkin haklarını kullanırken özensizliğini gösteren bir unsur bulunmayan sekiz yıllık yargı süresinin makul olmayan bir gecikme teşkil ettiği sonucuna varılmıştır.

95. Usul yükümlülüğüne ilişkin olarak yapılan bu tespitlerden sonra insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağının maddi boyutu içinde yer alan devletin negatif yükümlülüğü ile önleme yükümlülüğünün ihlal edildiği iddialarına sıra gelmiştir.

96. Etkili soruşturma yükümlülüğünün incelendiği kısımda yapılan detaylı izahattan anlaşılacağı üzere başvurucunun maruz kaldığı kötü muamele vakasında hiçbir gereklilik bulunmadığı hâlde polis memurunun başvurucuya karşı şiddet kullandığı anlaşıldığından aynı zamanda devletin negatif yükümlülüğünün de ihlal edildiği sonucuna varılmıştır.

97. Başvurucu, insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağının maddi boyutu açısından olay anında sanığın yanında bulunan ve önleme sorumluluklarını yerine getirmeyen diğer üç polis memurunun da yargılanması gerekirken dosyada tanık sıfatıyla yer almalarının önleme yükümlülüğünü ihlal ettiğini ileri sürmüştür.

98. Devletin insan haklarının garantörü olmasından kaynaklanan koruma yükümlülüğü, bu konuda hem hukuki hem de fiilî tedbirler almasını gerektirmektedir. Ancak aniden gelişen ve başvurucunun iddiasına göre sadece omuz ve bacak bölgesine isabetle neticelenen fiilî taarruzun diğer polis memurlarının müdahalesini gerektirecek mahiyette uzun sürdüğüne dair bir kanıt unsurunun bulunmadığı görüldüğünden koruma yükümlülüğünün ihlal edilmediği sonucuna varılmıştır.

99. Sonuç olarak polis memurunun yargılandığı davada başvurucuya karşı kötü muamele oluşturan bazı eylemlerin cezasızlıkla sonuçlanmasından dolayı insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağının maddi -negatif yükümlülük- ve etkili soruşturma usul boyutunun ihlal edildiği neticesine ulaşılmıştır.

100. Açıklanan gerekçelerle Anayasa'nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasında güvence altına alınan insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağının maddi ve usul boyutunun ihlal edildiği sonucuna varılmıştır.

4. 6216 Sayılı Kanun'un 50. Maddesi Yönünden

101. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 50. maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir:

 “(1) Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilir…

 (2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir.”

102. Başvurucu yargılamanın yenilenmesi, 15.000 TL maddi ve 15.000 TL manevi tazminat talebinde bulunmuştur.

103. Başvuruda, insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağının maddi ve usul boyutunun ihlal edildiği sonucuna varılmıştır.

104. 14/5/2006 tarihinde gerçekleşen başvuru konusu olayın üzerinden yaklaşık on iki yıllık süre geçtiğinden yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar görülmemiştir.

105. Yalnızca ihlal tespitiyle giderilemeyecek olan manevi zararları karşılığında başvurucuya talebiyle bağlı kalınarak net 15.000 TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesi gerekir.

106. Anayasa Mahkemesinin maddi tazminata hükmedebilmesi için başvurucunun uğradığını iddia ettiği maddi zarar ile tespit edilen ihlal arasında illiyet bağı bulunmalıdır. Başvurucunun bu konuda herhangi bir belge sunmamış olması nedeniyle maddi tazminat talebinin reddine karar verilmesi gerekir.

107. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 206,10 TL harç ve 1.980 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 2.186,10 TL yargılama giderinin başvurucuya ödenmesine karar verilmesi gerekir.

VI. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. İnsan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

B. Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasında güvence altına insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağının maddi ve usul boyutunun İHLAL EDİLDİĞİNE,

C. Başvurucuya net 15.000 TL manevi tazminat ÖDENMESİNE, tazminata ilişkin diğer taleplerin REDDİNE,

D. 206,10 TL harç ve 1.980 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 2.186,10 TL yargılama giderinin BAŞVURUCUYA ÖDENMESİNE,

E. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,

F. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 9/5/2018 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

---

TÜRKİYE CUMHURİYETİ

ANAYASA MAHKEMESİ

 

 

BİRİNCİ BÖLÜM

 

KARAR

 

EDİP ELMA VE DİĞERLERİ BAŞVURUSU

(Başvuru Numarası: 2015/14826)

 

Karar Tarihi: 18/4/2019

R.G. Tarih ve Sayı: 25/6/2019-30812

 

BİRİNCİ BÖLÜM

KARAR

 

Başkan

:

Hasan Tahsin GÖKCAN

Üyeler

:

Serdar ÖZGÜLDÜR

 

 

Burhan ÜSTÜN

 

 

Hicabi DURSUN

 

 

Kadir ÖZKAYA

Raportör Yrd.

:

Gizem Ceren DEMİR KOŞAR

Başvurucular

:

1. Edip ELMA

 

 

2. Murat TAVŞAN

 

 

3. Naim ERDOĞAN

 

 

4. Yunus DEMİR

Vekili

:

Av. Emrullah BEYTAR

 

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru, polis memurları tarafından darbedilme ve hakarete maruz kalma ile bu olayla ilgili olarak etkili soruşturma yürütülmemesi nedeniyle kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru 2/9/2015 tarihinde yapılmıştır.

3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur.

4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.

5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.

6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş bildirmemiştir.

III. OLAY VE OLGULAR

7. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir:

8. Başvurucular 1/10/2014 tarihinde özel araçlarıyla seyir hâlinde iken Ankara Altındağ Demirfırka Polis Karakolunun bulunduğu sokakta, Motosikletli Timler Amirliğinde görevli polis memurlarının araçtan şüphelenmeleri üzerine durdurulmuşlardır. Polis memurları, başvurucuları araçtan indirerek kimlik kontrolü yapmıştır.

9. Başvurucuların kimliklerini ibraz etmeleri sırasında polis memurları ile aralarında birtakım olaylar yaşanmıştır.

A. Taraf Beyanları

10. Başvurucuların anlatımlarına göre olaylar şöyle gelişmiştir:

i. Naim Erdoğan'ın kimliğini kontrol eden polis memuru, kimlikte belirtilen yaşın gerçekte olduğundan küçük olduğunu düşünerek Naim Erdoğan'a mesleği ve askerlik durumu ile ilgili sorular sormuş, Naim Erdoğan'ın öğrenci olduğunu söylemesi üzerine öğrenci kimliğini görmek istemiştir. Naim Erdoğan'ın öğrenci kimliğini cüzdanının içinden göstermesi üzerine polis memuru sinirlenerek hakaret etmiş ve üstüne yürümüştür.

ii. Polis memurları, araya girmek istemesi üzerine Yunus Demir'in üstüne yürümüş, diğer polisler de yanlarına gelerek kendilerini kelepçelemiş, sinkaflı sözlerle hakaret etmeye başlamış ve fiziksel şiddet uygulamışlardır. Polis memurları bu sırada -özellikle Yunus Demir olmak üzere- kendilerine yoğun miktarda biber gazı sıkmışlardır.

iii. Yunus Demir ekip aracına bindirilmiş ve burada darbedilmiştir. Polis memurları "Burası Bitlis, Iğdır değil." şeklinde de söylemlerde bulunmuşlardır.

iv. Daha önce önden taktıkları kelepçeleri çıkarıp arkadan takarak Yunus Demir dışındakileri araçlarına bindirerek -aracı polislerden biri kullanmak suretiyle- 19 Mayıs Stadyumu içinde bulunan polis merkezine götürmüşlerdir. Götürüldükleri odanın içinde on polis memuru tarafından 4-5 dakika boyunca darbedilmişlerdir. Daha sonra sivil giyimli birinin gelerek "Burada ne yapıyorsunuz, dayak işini bırakın, herkes işini yapsın, işi olmayan dışarı çıksın." demesi üzerine beş altı polis memuru odayı terk etmiştir. Kalan polis memurları kendilerini duvara dayamış ve onlara tekme atarak bacaklarını açtırmış, üst araması yapmışlardır. Bu sırada polis memurları küfretmeye devam etmişlerdir.

v. Yunus Demir diğerlerinden farklı bir polis merkezine götürülmüş ve burada darbedilmiştir. Kafasına ve burnuna darbe almış, aldığı darbeler nedeniyle burnunda kanama meydana gelmiştir.

vi. Diğerlerinin duvar dibine sıralandıkları sırada Yunus Demir de burnu kanar hâlde, gözü kanlanmış ve yüzü kızarmış şekilde yanlarına gelmiştir. GBT kontrolü yapıldıktan sonra iki kişilik araç içine dört kişi bindirilerek adli muayene raporu alınması için muayeneye götürülmüşlerdir.

vii. Sağlık muayenesi sırasında darbedildiklerini beyan etmelerine karşın muayene özenli yapılmamış ve yaralanmalarının neler olduğu kendilerine sorulmuştur. Yaralanmaların belirtileri henüz ortaya çıkmadığından bazı yaralanmaları tespit edilememiştir. Polis memurları sağlık raporlarını düzenleyen sağlık personeli ile görüşmüştür.

11. Polis memurlarının yargılama aşamasında alınan ifadeleri şöyledir:

i. Polis Memuru N.K.nın beyanı şöyledir:

"Olay tarihinde yunus ekibi olarak diğer müşteki sanıkların aracından şüphelendiğimizden araçlarını sağa çekmelerini istedik. Kimliklerini istedik. Bu sırada Naim isimli sanık bize hitaben 'kimlik vermeyiz' şeklinde sinkaflı küfürler etti. Biz kendisini uyardık. Bu sırada araçtan inen diğer 3 müşteki sanık da bizlere karşı sinkaflı şekilde küfürler ettiler. Biz kimlikleri almak için ısrar ettiğimizde sanıklardan Yunus Demir E... arkadaşımızın üzerine yürüyerek kolunu tutup arkadan büktü. Biz de bu nedenle diğer sanıkları ittirdik. Bize karşı fiili saldırıda bulunan Yunus Demir'dir. Aynı zamanda "senin kafanı kopartırım" şeklinde arkadaşımızı tehdit etmişti. Biz kendilerini bu şekilde hareket ettikleri için gözaltına almak için biber gazı sıkmak zorunda kaldık. Kendilerine karşı herhangi bir hakaretimiz olmadı. Sayı itibariyle arabaya sığmayacağımızdan iki grup halinde gittik. Yunus Demir Demir Fırka karakoluna, diğerlerini ise sığmayacakları için ve tutulacak tutanaklar için 19 Mayıstaki toplanma merkezine önce götürdük. Muayene sırasında doktorla ön görüşme yaptığımız doğru değildir. Biz kendilerine vurmadık. Gözaltına almak için görevimizi yaptık. Hakaret de etmedik..."

ii. Sorulması üzerine N.K. "Demir Fırka karakolu olay yerine yakındır. Ancak karakol küçük olup başka yerlerden de olaylar geldiği için tutanak tutma zorluğu nedeniyle önce toplanma yerimiz olan 19 Mayıs merkezine götürdük. Zaten karakola götürdüğümüzde ifadeler alınıp Cumhuriyet Savcısıyla görüşülmeden nezarete alınamayacakları için orada zorluk yaşayacağımızdan önce merkeze götürdük." şeklinde beyanda bulunmuştur.

iii. Polis Memuru İ.Y.nin beyanı şöyledir:

"...Kimlik sormamız üzerine müşteki sanıklardan Naim'in kimliği veriş tarzı ve hakaret etmesi nedeniyle olaylar gelişti. Diğer müşteki sanık Yunus devreye girerek arkadaşımın üzerine yürüyüp kolunu bükmesi ve 'kafanı koparırım' demesi üzerine onu etkisiz hale getirmeye çalıştık. Diğerleri iteklemeye çalıştılar. Biz kendilerine karşı herhangi bir hakarette bulunmadık. Yunus'u da gözaltına almaya çalıştık. Her dört sanık da bize karşı sinkaflı şekilde küfürler ettiler. 19 mayıs toplanma yerine götürmemizin sebebi, tutanakların hazırlanması ve polis merkezine sanıkları hazır halde götürmek üzere çalışma yapmak için götürdük. Orada polis memurlarının kalabalık olmasının nedeni toplanma merkezi olduğu içindir. Toplanma merkezinden çıkardıktan sonra raporları alınmıştır. İddiaları doğru değildir..."

iv. Sorulması üzerine İ.Y."Tutanağın tutulduğu tarih ve saat yazılmıştır. Karakola teslim saati değildir. Bu nedenle sağlık merkezindeki saat ile arasında fark olması normaldir. Ayrıca bizim raporu sanıkların karakola teslim edildikten sonra almamızın nedeni de doğaldır. Zira önce onları teslim ettik. Şikayetimi karakola bildirdikten sonra gidip rapor aldık. Ayrıca Yunus Demir'i Demir Fırka karakoluna önce götürdüğümüzde kalabalık olduğu için herhangi bir kayıt yapmadan önce 19 Mayıs merkezine götürdük." şeklinde beyanda bulunmuştur.

v. Polis Memuru E.A.nın beyanı şöyledir:

"...Kimlik gösterme meselesi yüzünden çıkan tartışmada diğer müşteki sanıklardan Yunus Demir benim üzerime yürüyerek ittirmeye çalıştı. Ben müdahale edince benim üzerime yürüyerek kolumu büküp 'kafanı kopartırım' şeklinde tehditte bulundu. Diğer müşteki sanıklar da birlikte sinkaflı şekilde bizlere hakaret ettiler. Daha sonra kendilerini biber gazı sıkarak gözaltına aldık. Kendilerine karşı herhangi bir hakaretimiz olmadı. Yunus'a da vurmadık. Sadece gözaltına almaya çalıştık..."

vi. Polis Memuru R.A.nın beyanı şöyledir:

"...Önce müşteki sanık Naim'den ben kimlik istedim. Bana ters bir şekilde kimliği yüzüme çarparak gösterdi. Ben de buna tepki gösterdim. Bu sırada Yunus isimli sanık üzerimize yürüdü. E... isimli arkadaşımın kolunu büküp 'kafanı kopartırım, benim savcı tanıdıklarım var' şeklinde tehditlerde bulundu. Her dört sanık da bize hakaret ettiler. Biz kendilerine herhangi bir hakarette bulunmadık. Yunus'a da vurmadık, sadece gözaltına aldık..."

B. Sağlık Raporları

12. Başvuruculardan Yunus Demir hakkında Ankara Ulus Devlet Hastanesinde 1/10/2014 günü saat 15.31'de düzenlenen adli muayene raporuna göre sol gözde sklereda hiperemi, sol burun kökünde ekimoz sol kulak kepçesi ve arkasında palpasyonla ağrı ve hiperemi, nazal yan grafide nazal fraktür tespit edilmiştir. Dışkapı Yıldırım Beyazıt Hastanesinde yapılan kulak, burun, boğaz konsültasyonunda nazal norzumda minimal ekimoz tespit edilmiş, nazal grafide fraktür hattı izlenmediği tespit edilmiştir. Yaralanmanın kişinin yaşamını tehlikeye sokmadığı, basit tıbbi müdahale ile giderilebilir nitelikte olduğu sonucuna ulaşılmıştır.

13. Başvuruculardan Edip Elma hakkında Ankara Ulus Devlet Hastanesinde 1/10/2014 günü saat 15.29'da düzenlenen adli muayene raporuna göre sol tibia-fibula orta hatta kas bölgesinde hassasiyet palpasyonla ağrı tespit edilmiştir.

14. Diğer başvurucuların adli muayene raporları bireysel başvuru dosyası kapsamında sunulmamıştır.

15. Polis Memuru N.K. hakkında Ankara Ulus Devlet Hastanesinde 1/10/2014 günü saat 19.30'da düzenlenen adli muayene raporuna göre sağ omuzda ağrı, sağ el bileğinde ekimoz tespit edilmiştir.

16. Polis Memuru İ.Y. hakkında aynı Hastanede 1/10/2014 günü saat 19.29'da düzenlenen adli muayene raporuna göre sağ el dorselde eritem tespit edilmiştir.

17. Polis Memuru E.A. hakkında aynı Hastanede 1/10/2014 günü saat 19.30'da düzenlenen adli muayene raporuna göre sağ el bilekte ekimoz ve ağrı tespit edilmiştir.

18. Polis Memuru R.A. hakkında aynı Hastanede 1/10/2014 günü saat 19.31'de düzenlenen adli muayene raporuna göre sağ ön kolda ağrı eritem tespit edilmiştir.

C. Adli Süreç

19. Başvurucular 2/10/2014 tarihinde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına verdikleri dilekçeyle polis memurları tarafından darbedildiklerini ve hakarete maruz kaldıklarını ifade ederek memurlardan şikâyetçi olmuşlardır.

20. Yürütülen soruşturma neticesinde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 3/3/2015 tarihli iddianamesiyle polis memurları hakkında hakaret ve Yunus Demir'e yönelik kasten yaralama suçundan, başvurucular hakkında ise görevi yaptırmamak için direnme ve hakaret suçlarından, Yunus Demir hakkında ayrıca tehdit suçundan cezalandırılmaları istemiyle kamu davası açılmıştır.

21. Ankara 7. Asliye Ceza Mahkemesinin 17/6/2015 tarihli kararıyla;

i. Başvuruculardan Naim Erdoğan, Murat Tavşan, Edip Elma'nın görevi yaptırmamak için direnme suçundan beraatlerine,

ii. Yunus Demir'in görevi yaptırmamak için direnme suçundan hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına, tehdit suçundan ceza verilmesine yer olmadığına,

iii. Dört başvurucunun kamu görevlisine hakaret suçundan hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına,

iv. Polis memurlarının başvuruculara yönelik hakaret suçundan adli para cezası ile cezalandırılmalarına ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına,

v. Polis memurlarının başvurucu Yunus Demir'e yönelik yaralama suçundan adli para cezası ile cezalandırılmalarına ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmiştir.

22. Kararın gerekçesi şöyledir:

"Olay tarihinde yunus ekibi olarak nitelenen motosikletli timler amirliğinde görevli polis memurları olan müşteki sanıklar N.K., İ.Y., E.A. ve R.A.'nın diğer müşteki sanıkların içinde bulunduğu araçtan şüphelenerek durdurup kimlik kontrolü yapmak istedikleri sırada müşteki sanıklardan Naim Erdoğan'ın kimliğini göstermesi sırasında tavrı nedeniyle aralarında tartışma çıktığı, bunun üzerine müşteki sanık Yunus Demir'in güvenlik görevlilerinin üzerine yürüdüğü ve müşteki sanık E.A.'nın kolundan tutarak büktüğü ve 'senin kafanı kopartırım' şeklinde tehdit ettiği, diğer müşteki sanıkların da olaya müdahale etmesi üzerine güvenlik görevlilerince biber gazı sıkılarak etkisiz hale getirildikleri, yine bu olayın başlangıcında müşteki sanıkların 'i...ler siz kimsiniz, s.k edin gidin' şeklinde polis memurlarına hakaret ettikleri, polis memurlarının da 'burası Iğdır değil, Bitlis değil' diyerek sinkaflı şekilde küfür ettikleri, müşteki sanık Yunus'u gözaltına almaya çalışırken görev sınırlarını aşarak kamu görevlisinin nüfuzunu kötüye kullanmak suretiyle adli tıp raporunda belirtildiği şekilde yaraladıkları, karşılıklı anlatımlar, adli muayene raporları, olay tutanağı ve dosya kapsamından anlaşılmakla müşteki sanık Yunus Demir'in polis memurlarına karşı tehdit ve cebir suretiyle görevi yaptırmamak için direnme suçunu işlediği, Yunus Demir ile birlikte diğer müşteki sanıklar Naim Erdoğan, Murat Tavşan ve Edip Elma'nın tüm polis memurlarına hitaben alenen hakaret suçunu işledikleri, polis memurlarının da kamu görevlisinin nüfuzun kötüye kullanmak suretiyle müşteki sanık Yunus Demir'in yaralanmasına sebebiyet verme suçunu ayrıca diğer müşteki sanıklara karşı polis memurlarının alenen hakaret suçunu işledikleri anlaşılmakla müsnet suçlardan ayrı ayrı cezalandırılmalarına, polis memurlarının müşteki sanık Yunus Demir'e yönelik yaralama suçunda haksız tahrik altında olayı gerçekleştirdikleri kanaatine varıldığından cezalarında indirim yapılmasına, polis memurları olan müşteki sanıkların diğer müşteki sanıklara, diğer müşteki sanıkların polis memurlarına yönelik hakaret suçlarında kişiye yönelik değil gruba yönelik olarak bir suç işleme kararının icrası cümlesinden olarak zincirleme suç niteliğinde hakaret suçunu işledikleri anlaşıldığından TCK 43 maddesi uyarınca cezalarında artırım yapılmasına karar vermek gerekmiş, her ne kadar müşteki sanıklar Naim Erdoğan, Murat Tavşan ve Edip Elma hakkında polis memurlarına karşı görevi yaptırmamak için direnme suçundan kamu davası açılmış ise de, dinlenen polis memurları ve dosya kapsamından bu müşteki sanıkların söz konusu suçu işlediklerine dair her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delil bulunmadığından beraatlerine karar vermek gerekmiş, keza Yunus Demir'in direnme suçunu tek başına ve müşteki sanık E.A. isimli polis memuruna karşı gerçekleştirdiği anlaşıldığından TCK 265/3 VE 43/2 maddeleri uyarınca cezasında artırım yapılmasına karar verilmemiş, Yunus Demir hakkında tehdit suçundan da kamu davası açılmış ise de, eylemin görevi yaptırmamak için direnme suçunun unsuru olduğu anlaşıldığından bu suçtan ceza verilmesine yer olmadığına dair karar vermek gerekmiş..."

23. Başvurucuların hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararlarına karşı yaptıkları itiraz, Ankara 10. Ağır Ceza Mahkemesinin 14/7/2015 tarihli kararıyla reddedilmiştir.

24. Anılan kararın 6/8/2015 tarihinde tebliğ edilmesi üzerine başvurucular 2/9/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuşlardır.

D. Disiplin Soruşturması

25. Yapılan incelemede başvuruya konu olaya ilişkin olarak ilgili polis memurları hakkında bir disiplin soruşturmasının başlatılmadığı anlaşılmıştır.

IV. İLGİLİ HUKUK

26. 4/7/1934 tarihli ve 2559 sayılı Polis Vazife ve Salâhiyet Kanunu’nun 16. maddesinin ilgili kısımları şöyledir:

"Zor ve silah kullanma

Madde 16-(Değişik: 2/6/2007-5681/4 md.)

Polis, görevini yaparken direnişle karşılaşması halinde, bu direnişi kırmak amacıyla ve kıracak ölçüde zor kullanmaya yetkilidir.

Zor kullanma yetkisi kapsamında, direnmenin mahiyetine ve derecesine göre ve direnenleri etkisiz hale getirecek şekilde kademeli olarak artan nispette bedenî kuvvet, maddî güç ve kanunî şartları gerçekleştiğinde silah kullanılabilir.

İkinci fıkrada yer alan;

a) Bedenî kuvvet; polisin direnen kişilere karşı veya eşya üzerinde doğrudan doğruya kullandığı bedenî gücü,

b) Maddî güç; polisin direnen kişilere karşı veya eşya üzerinde bedenî kuvvetin dışında kullandığı kelepçe, cop, basınçlı ve/veya boyalı su, göz yaşartıcı gazlar veya tozlar, fizikî engeller, polis köpekleri ve atları ile sair hizmet araçlarını,

ifade eder.

Zor kullanmadan önce, ilgililere direnmeye devam etmeleri halinde doğrudan doğruya zor kullanılacağı ihtarı yapılır. Ancak, direnmenin mahiyeti ve derecesi göz önünde bulundurularak, ihtar yapılmadan da zor kullanılabilir.

..."

27. 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 256. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

 “Zor kullanma yetkisine sahip kamu görevlisinin, görevini yaptığı sırada, kişilere karşı görevinin gerektirdiği ölçünün dışında kuvvet kullanması halinde, kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır.”

28. 5237 sayılı Kanun’un 86. maddesinin ilgili kısımları şöyledir:

 “(1) Kasten başkasının vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

 (2) (Ek fıkra: 31/3/2005 – 5328/4 md.) Kasten yaralama fiilinin kişi üzerindeki etkisinin basit bir tıbbi müdahaleyle giderilebilecek ölçüde hafif olması halinde, mağdurun şikayeti üzerine, dört aydan bir yıla kadar hapis veya adli para cezasına hükmolunur.

 (3) Kasten yaralama suçunun;

d) Kamu görevlisinin sahip bulunduğu nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle,

işlenmesi halinde şikayet aranmaksızın, verilecek ceza yarı oranında artırılır.”

29. 5237 sayılı Kanun'un 94. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

"Bir kişiye karşı insan onuruyla bağdaşmayan ve bedensel veya ruhsal yönden acı çekmesine, algılama veya irade yeteneğinin etkilenmesine, aşağılanmasına yol açacak davranışları gerçekleştiren kamu görevlisi hakkında üç yıldan oniki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

30. 5237 sayılı Kanun'un 125. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

"Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden (...) veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır."

31. 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun 231. maddesinin (5), (6) ve (7) numaralı fıkraları şöyledir:

 “…

 (5) Sanığa yüklenen suçtan dolayı yapılan yargılama sonunda hükmolunan ceza, iki yıl(2) veya daha az süreli hapis veya adlî para cezası ise; mahkemece, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilir. Uzlaşmaya ilişkin hükümler saklıdır. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, kurulan hükmün sanık hakkında bir hukukî sonuç doğurmamasını ifade eder.

(6) Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilmesi için;

a) Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamış bulunması,

b) Mahkemece, sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate varılması,

c) Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi gerekir. (Ek cümle: 22/7/2010 - 6008/7 md.) Sanığın kabul etmemesi hâlinde, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmez.

 (7) (Ek: 6/12/2006-5560/23 md.) Açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilen hükümde, mahkûm olunan hapis cezası ertelenemez ve kısa süreli olması halinde seçenek yaptırımlara çevrilemez.

V. İNCELEME VE GEREKÇE

32. Mahkemenin 18/4/2019 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucunun İddiaları ve Bakanlık Görüşü

33. Başvurucular; polis memurları tarafından sözlü ve fiziksel olarak kötü muameleye tabi tutulduklarını, karakol kamera kayıtlarının talep etmelerine karşın dosyaya getirilmediğini, işkence suçunu oluşturmasına karşın kasten yaralama suçundan dava açıldığını, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair karar verilerek faillerin cezasız bırakıldığını belirterek Anayasa'nın 17. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmüş ve manevi tazminat talebinde bulunmuşlardır.

B. Değerlendirme

34. Anayasa’nın iddianın değerlendirilmesinde dayanak alınacak 17. maddesi şöyledir:

 “Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.

...

Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tâbi tutulamaz.

...”

1. Kabul Edilebilirlik Yönünden

35. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan Anayasa'nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

2. Esas Yönünden

a. Anayasa’nın 17. Maddesinin Maddi Boyutunun İhlal Edildiğine İlişkin İddia

i. Genel İlkeler

36. Herkesin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınmıştır. Anılan maddenin birinci fıkrasında insan onurunun korunması amaçlanmıştır. Üçüncü fıkrasında da kimseye işkence ve eziyet yapılamayacağı, kimsenin insan haysiyetiyle bağdaşmayan ceza veya muameleye tabi tutulamayacağı hüküm altına alınmıştır.

37. Devletin bireyin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına saygı gösterme yükümlülüğü, öncelikle kamu otoritelerinin bu hakka müdahale etmemelerini yani anılan maddenin üçüncü fıkrasında belirtilen şekillerde kişilerin fiziksel ve ruhsal zarar görmelerine neden olmamasını gerektirir. Bu, devletin bireyin vücut ve ruh bütünlüğüne saygı gösterme yükümlülüğünden kaynaklanan negatif ödevidir (Cezmi Demir ve diğerleri, B. No: 2013/293, 17/7/2014, § 81).

38. Anayasa’nın 17. maddesinde düzenlenen hak kapsamında ayrıca devletin -pozitif bir yükümlülük olarak- yetki alanında bulunan tüm bireylerin maddi ve manevi varlığını koruma hakkını gerek kamusal makamların ve diğer bireylerin gerekse kişinin kendisinin eylemlerinden kaynaklanabilecek risklere karşı koruma yükümlülüğü bulunmaktadır. Devlet; bireyin maddi ve manevi varlığını her türlü tehlikeden, tehditten ve şiddetten korumakla yükümlüdür (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, B. No: 2012/752, 17/9/2013, § 51).

39. Anılan koruma yükümlülüğü devlete, söz konusu kişilerin işkence ve eziyete ya da insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir ceza veya muameleye maruz bırakılmalarını engelleyecek tedbirler alma ödevini yüklemektedir. Anılan yükümlülük işkence ve kötü muamele yasağının maddi boyutunun bir unsurunu, devletin kişilerin fiziksel ve ruhsal bütünlüklerini idari ve yasal mevzuat aracılığıyla koruma hususundaki pozitif yükümlülüğünü oluşturmaktadır. Koruma doğrultusunda yetkililerin bildikleri ya da bilmeleri gereken bir kötü muamele tehlikesinin gerçekleşmesini engellemek için makul tedbirleri almamaları durumunda devletin Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrası anlamında sorumluluğu ortaya çıkabilecektir (Cezmi Demir ve diğerleri, § 82).

40. Tüm adli kovuşturmaların mahkûmiyet veya belirli bir hüküm alma ile sonuçlanmasına yönelik kesin bir zorunluluk bulunmamakla birlikte mahkemeler hiçbir koşul altında yaşamı tehdit eden suçların, fiziksel ve ruhsal bütünlüğe yapılan ağır saldırıların cezasız kalmasına, af ya da zamanaşımına uğramasına izin vermemelidirler. Adli makamların yetki alanları kapsamındaki kişilerin yaşamları ile fiziksel ve ruhsal bütünlüklerini korumak üzere çıkarılan kanunların koruyucuları olarak sorumlu olanlara yaptırım uygulamakta kararlı olmaları ve suçun ağırlık derecesi ile verilen ceza arasında açık bir orantısızlığa izin vermemeleri gerekir. Aksi hâlde devletin kişilerin fiziksel ve ruhsal bütünlüklerini idari ve yasal mevzuat aracılığıyla koruma hususundaki pozitif yükümlülüğü yerine getirilmemiş olacaktır (Cezmi Demir ve diğerleri, § 77).

41. Öte yandan bir muamelenin Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasının kapsamına girebilmesi için asgari bir ağırlık derecesine ulaşmış olması gerekmektedir. Bu asgari eşik göreceli olup her olayda asgari eşiğin aşılıp aşılmadığı somut olayın özellikleri dikkate alınarak değerlendirilmelidir. Bu bağlamda muamelenin süresi, fiziksel ve ruhsal etkileri ile mağdurun cinsiyeti, yaşı ve sağlık durumu gibi faktörler önem taşımaktadır (Tahir Canan, B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 23). Değerlendirmeye esas alınacak bu unsurlara muamelenin amacı ve ardındaki saik de eklenebilir. Ayrıca kötü muamelenin heyecanın ve duyguların yükseldiği durumda meydana gelip gelmediği de dikkate alınması gereken diğer bir faktördür (Cezmi Demir ve diğerleri, § 83).

42. Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (Sözleşme) tarafından kötü muamele, kişi üzerindeki etkisi gözetilerek derecelendirilmiş ve farklı kavramlarla ifade edilmiştir. Dolayısıyla Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasında geçen ifadeler arasında bir yoğunluk farkının bulunduğu görülmektedir. Bir muamelenin işkence olarak nitelendirilip nitelendirilmeyeceğinin belirlenebilmesi için anılan fıkrada geçen eziyet ve insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele kavramları ile işkence arasındaki ayrıma bakmak gerekmektedir. Bu ayrımın Anayasa tarafından, özellikle çok ağır ve zalimane acılara neden olan kasti insanlık dışı muamelelerdeki özel duruma işaret etmek ve bir derecelendirme yapmak amacıyla getirildiği ve anılan ifadelerin 5237 sayılı Kanun’da düzenleme altına alınmış olan işkence, eziyet ve hakaret suçlarının unsurlarından daha geniş ve farklı bir anlam taşıdığı anlaşılmaktadır (Cezmi Demir ve diğerleri, § 84).

43. Buna göre anayasal düzenleme bağlamında kişinin maddi ve manevi varlığının bütünlüğüne en fazla zarar veren muamelelerin işkence olarak belirlenmesi mümkündür (Tahir Canan, § 22). Muamelelerin ağırlığının yanı sıra İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Aşağılayıcı Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin 1. maddesinde işkence teriminin özellikle bilgi almak, cezalandırmak veya yıldırmak amacıyla ya da ayrımcı bir nedenle kasten ağır acı veya ızdırap vermeyi kapsadığı belirtilerek kasıt unsuruna da yer verilmiştir (Cezmi Demir ve diğerleri, § 85).

44. İşkence seviyesine varmayan fakat yine de önceden tasarlanmış, uzun bir dönem içinde saatlerce uygulanmış ve fiziki yaralanmaya, yoğun maddi veya manevi ızdıraba sebep olan insanlık dışı muameleler eziyet olarak tanımlanabilir (Tahir Canan, § 22). Bu hâllerde meydana gelen acı, meşru bir muamele ya da cezada kaçınılmaz bir unsur olarak bulunan acının ötesine geçmelidir. İşkenceden farklı olarak eziyette, ızdırap verme kastının belli bir amaç doğrultusunda yapılması şartı aranmaz. Fiziksel saldırı, darp, psikolojik sorgu teknikleri, kötü şartlarda tutma, kişiyi kötü muamele göreceği bir yere sınır dışı ya da iade etme, devletin gözetimi altında kişinin kaybolması, kişinin evinin yok edilmesi, ölüm cezasının infazının uzunca bir süre beklenmesinin doğurduğu korku ve sıkıntı, çocuk istismarı gibi muameleler Anayasa'nın 17. maddesinin üçüncü fıkrası bağlamında eziyet olarak nitelendirilebilir (Cezmi Demir ve diğerleri, § 88).

45. Mağdurları küçük düşürebilecek ve utandırabilecek şekilde kendilerinde korku, küçültülme, elem ve aşağılanma duygusu uyandıran veya mağduru kendi iradesine ve vicdanına aykırı bir şekilde hareket etmeye sürükleyen, aşağılayıcı nitelikteki daha hafif muamelelerin ise insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele veya ceza olarak tanımlanması mümkündür (Tahir Canan, § 22). Burada eziyetten farklı olarak kişi üzerinde uygulanan muamele, fiziksel ya da ruhsal acıdan öte küçük düşürücü veya alçaltıcı bir etki oluşturmaktadır (Cezmi Demir ve diğerleri, § 89).

46. Bir muamelenin bu kavramlardan hangisini oluşturduğunun belirlenebilmesi için her somut olay kendi özel koşulları içinde değerlendirilmelidir (Cezmi Demir ve diğerleri, § 90).

ii. Başvurucu Yunus Demir Yönünden İlkelerin Olaya Uygulanması

47. Başvuru konusu olay, polis memurları tarafından darbedildiğini ileri süren başvurucunun kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.

48. Somut olayda, kimlik gösterilmesi istenen başvurucular ile polis memurları arasında yaşanan tartışma sonrasında başvurucu darbedildiğini ileri sürmektedir. Polis memurları ise başvurucuların kendilerine saldırdıklarını, darp iddiasının doğru olmadığını ileri sürmüşlerdir.

49. Soruşturma ve kovuşturma aşamalarında polis memurlarına ait görev çizelgeleri toplanmış, şüpheli ifadelerine ve müşteki beyanlarına başvurulmuştur. Dosyada başvurucunun yaralanmasına ilişkin adli muayene raporu mevcuttur.

50. Ankara 7. Asliye Ceza Mahkemesince yapılan yargılamada, dosya kapsamındaki deliller değerlendirilerek başvurucu Yunus Demir'in polis memurları tarafından darbedildiği sabit görülmüştür.

51. Yunus Demir'in de aralarında bulunduğu başvurucuların olay tarihinde polis memurları tarafından gözaltına alındıklarının sabit olması ve Yunus Demir'in sağlık raporuyla tespit edilen yaralanmaları değerlendirildiğinde Ankara 7. Asliye Ceza Mahkemesinin anılan kabulünden ayrılmayı gerektirir bir durum tespit edilmemiştir.

52. Anayasa Mahkemesi, hukuka aykırı ya da orantısız şekilde gerçekleşen kuvvet kullanımının derece mahkemeleri tarafından tespit edildiği hâllerde Anayasa’nın 17. maddesi kapsamında devletin negatif yükümlülüğüne aykırı davranıldığı sonucuna ulaşmak için başkaca bir değerlendirmeye gerek görmemektedir.

53. Başvuruya konu olayın meydana geliş şekli değerlendirildiğinde -her ne kadar polis memurları tarafından Yunus Demir'in kendilerine saldırdığı iddia edilmiş ise de- Yunus Demir'in fiilî bir saldırısının sabit görülmediği, sağlık raporuyla tespit edilen yaralanmalarının, özellikle baş bölgesine aldığı darbelerin polis memurlarınca açıklanamadığı, başvurucu Yunus Demir'in polis memurları tarafından diğer başvuruculardan ayrılarak farklı bir araçla, farklı bir karakola götürülmüş olduğu, başvurucunun maruz kaldığı eylem nedeniyle burun, göz ve kulağında olmak üzere kafa bölgesinde yaralanmalar meydana geldiği, başvurucunun maruz kaldığı eylemin süresi, amacı, etkisi ve sonuçları birlikte değerlendirildiğinde eylemin eziyet olarak nitelendirilebileceği tespit edilmiştir.

54. Somut olayda anılan eylem nedeniyle ceza kovuşturması yürütüldüğü dikkate alındığında bu durumun başvurucuya yeterli ve etkili bir telafi imkânı sunup sunmadığının, diğer bir ifade ile yargılama sonucunun mağdur sıfatını ortadan kaldırıp kaldırmadığının incelenmesi gerekmektedir. Her ne kadar şahsi cezai mesuliyete ilişkin konulara değinmek ya da kişilerin suçlu olup olmadıklarına yönelik karar vermek Anayasa Mahkemesinin görevi kapsamında değil ise de kamu görevlilerinin işledikleri kötü muamele suçları için yapılan uygulamalara ilişkin olarak suçun ağırlık derecesi ile verilen ceza arasında açık bir orantısızlığın bulunduğu durumlarda Anayasa Mahkemesinin anayasal denetim yapma görevi bulunmaktadır (Cezmi Demir ve diğerleri, § 76).

55. Usul boyutuna ilişkin olarak yapılacak incelemenin de konusu olmakla birlikte bu aşamada, mağdur sıfatının ortadan kalkıp kalkmadığının tespiti açısından gerekli olduğu kadarıyla başvurucu açısından yeterli ve etkili bir telafi sağlanıp sağlanmadığının değerlendirilmesi gerekmektedir. Devletin negatif yükümlülüğüne aykırı eylemlerde bulunduğu tespit edilen sanıklar hakkında başvurucu Yunus Demir'e yönelik eylemleri nedeniyle kamu görevlilerinin nüfuzunu kötüye kullanmak suretiyle kasten yaralama suçundan 180 gün adli para cezası ile cezalandırılmalarına hükmedilmiş, haksız tahrik ve iyi hâl indirimi yapılarak 75 gün adli para cezası ile cezalandırılmalarına, günlüğü 20 TL'den hesaplanarak 1.500 TL adli para cezası ile cezalandırılmalarına ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmiştir. İlgili polis memurları hakkında bir disiplin soruşturması da yürütülmediği anlaşılmıştır.

56. Başvurucunun sağlık raporlarında tespit edilen yaralanmaları ve Anayasa Mahkemesince eylemin eziyet olarak nitelendirildiği dikkate alındığında gerek 1.500 TL sonuç adli para cezasına hükmedilmesi gerek hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumunun uygulanmasının sanıklar açısından caydırıcılık ve başvurucu açısından etkili giderim sağlayacak yeterlilikte olmadığı ve sonuç olarak başvurucu Yunus Demir'in mağdur sıfatının devam ettiği anlaşılmaktadır.

57. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan eziyet yasağının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.

iii. Diğer Başvurucular Yönünden İlkelerin Olaya Uygulanması

58. Başvurucular Edip Elma, Murat Tavşan ve Naim Erdoğan polis memurlarının kötü muamelesine maruz kaldıklarını ileri sürmektedirler. Dosyanın incelenmesinden bu başvurucular yönünden dile getirilen kötü muamele iddialarının -hakaret iddiası dışında- derece mahkemelerince incelenmediği anlaşılmaktadır. Bu iddiaların maddi boyutu yönünden inceleme yapılabilmesi için Anayasa Mahkemesinin elinde yeterli bilgi ve belge bulunmadığından bu başvurucular yönünden incelemenin usul boyutuyla sınırlı olarak yapılması gerektiği ve maddi yönünden bu aşamada değerlendirme yapılamayacağı sonucuna ulaşılmıştır.

b. Anayasa’nın 17. Maddesinin Usul Boyutunun İhlal Edildiğine İlişkin İddia

i. Genel İlkeler

59. Devletin kişinin maddi ve manevi varlığını koruma hakkı kapsamındaki pozitif yükümlülüğünün usul boyutu da bulunmaktadır. Bu usul yükümlülüğü çerçevesinde devlet, doğal olmayan her türlü fiziksel ve ruhsal saldırı olayının sorumlularının belirlenmesini ve gerekiyorsa cezalandırılmasını sağlayabilecek etkili resmî bir soruşturma yürütmek durumundadır. Bu tarz bir soruşturmanın temel amacı, söz konusu saldırıları önleyen hukukun etkin bir şekilde uygulanmasını güvenceye almak ve kamu görevlilerinin ya da kurumlarının karıştığı olaylarda bunların sorumlulukları altında meydana gelen olaylar için hesap vermelerini sağlamaktır (Cezmi Demir ve diğerleri, § 110).

60. Buna göre bireyin bir devlet görevlisi tarafından hukuka aykırı olarak ve Anayasa’nın 17. maddesini ihlal eder biçimde bir muameleye tabi tutulduğuna ilişkin savunulabilir bir iddiasının bulunması hâlinde Anayasa’nın 17. maddesi -“Devletin temel amaç ve görevleri” kenar başlıklı 5. maddedeki genel yükümlülükle birlikte yorumlandığında- etkili bir resmî soruşturmanın yapılmasını gerektirmektedir. Bu soruşturma, sorumluların belirlenmesini ve cezalandırılmasını sağlamaya elverişli olmalıdır. Bu mümkün olmazsa anılan madde sahip olduğu öneme rağmen pratikte etkisiz hâle gelecek ve bazı durumlarda devlet görevlilerinin fiilî dokunulmazlıktan yararlanarak kontrolleri altında bulunan kişilerin haklarını istismar etmeleri mümkün olacaktır (Tahir Canan, § 25).

61. Usul yükümlülüğünün bir olayda gerektirdiği soruşturma türünün bireyin maddi ve manevi varlığını koruma hakkının esasına ilişkin yükümlülüklerin cezai bir yaptırım gerektirip gerektirmediğine bağlı olarak tespiti gerekmektedir. Kasten ya da saldırı veya kötü muameleler sonucu meydana gelen ölüm ve yaralama olaylarına ilişkin davalarda Anayasa’nın 17. maddesi gereğince devletin ölümcül ya da yaralamalı saldırı durumunda sorumluların tespitine ve cezalandırılmalarına imkân verebilecek nitelikte cezai soruşturmalar yürütme yükümlülüğü bulunmaktadır. Bu tür olaylarda yürütülen idari ve hukuki soruşturmalar ve davalar sonucunda sadece tazminat ödenmesi, bu hak ihlalini gidermek ve mağdur sıfatını ortadan kaldırmak için yeterli değildir (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, § 55).

62. Yürütülen ceza soruşturmalarının amacı, kişinin maddi ve manevi varlığını koruyan mevzuat hükümlerinin etkili bir şekilde uygulanmasını ve sorumluların ölüm ya da yaralama olayına ilişkin olarak hesap vermelerini sağlamaktır. Bu bir sonuç yükümlülüğü değil uygun araçların kullanılması yükümlülüğüdür (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, § 56). Dolayısıyla bu kapsamda açılmış olan tüm davaların mahkûmiyetle ya da belirli bir ceza kararıyla sonuçlanması zorunluluğu bulunmamaktadır (Cezmi Demir ve diğerleri, § 127).

63. Ancak usul yükümlülüğünün bir unsuru olarak tespit edilen sorumlulara fiilleriyle orantılı cezalar verilmeli ve mağdur açısından uygun giderim sağlanmalıdır (Şenol Gürkan, B. No: 2013/2438, 9/9/2015, § 105).

64. Cezasızlık, işlenen bir suçun somut olarak cezasız kalmasını ifade etmekte; işkence ve kötü muamele fiillerine yönelik olarak sorumluların adalet önüne çıkarılmaması, işledikleri suçla orantılı bir biçimde cezalandırılmaması veya mahkûm edildikleri cezanın infazının sağlanmaması olarak ortaya çıkabilmektedir (Süleyman Deveci, B. No: 2013/3017, 16/12/2015, § 100).

65. Cezasızlığın önlenmesi durumunda bir yandan mağdurlar açısından gerekli giderim sağlanırken bir yandan yeni ihlallerin gerçekleşmesini engelleyecek caydırıcı bir etkinin ortaya çıkması mümkün olacaktır (Süleyman Deveci, § 101).

ii. Başvurucu Yunus Demir Yönünden İlkelerin Olaya Uygulanması

66. Soruşturma yükümlülüğü bir sonuç yükümlülüğü olmayıp uygun araçların kullanılması yükümlülüğünü oluşturduğundan yargılamanın nihai olarak mutlaka belli bir ceza türüyle sonuçlanması gerektiği söylenemeyecek olmakla birlikte mahkemelerin hukuku, sanıkların fiilen cezasız kalmalarını sağlayacak şekilde uyguladıklarının tespiti hâlinde soruşturmanın etkinliğinin sağlanamadığı sonucuna varılabilecektir (Süleyman Deveci; Yunus Kalkan, B. No: 2013/4383, 18/2/2016; Mehmet Şah Araş ve diğerleri, B. No: 2014/798, 28/9/2016).

67. Bu durumda polis memurları hakkında verilen cezanın sorumlulara fiilleriyle orantılı cezalar verilmesi yönündeki gerekliliği sağlayıp sağlamadığı değerlendirilmelidir.

68. Bu noktada öncelikle ilgili mevzuatın derece mahkemelerine, sanıklara verilecek cezayı takdir etme ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasını uygulama olanağı verdiğini belirtmek gerekir. Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasını uygulamak bir zorunluluk olmayıp bu konuda hâkime tam bir takdir yetkisi tanınmıştır. Hâkimin takdiri ile sanığın beş yıllık deneme süresi içinde yeni bir suç işlememesi durumunda kararın uygulanmaması ve söz konusu davanın ilgili kanun gereğince otomatik olarak düşmesi söz konusudur.

69. Somut olayda, başvurucu Yunus Demir'i -Anayasa Mahkemesince yukarıda eziyet olarak nitelendirilecek şekilde- darbettikleri tespit edilen polis memurlarının her biri hakkında 1.500 TL sonuç adli para cezası öngörülerek hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesi, kamu görevlilerin karıştığı bu tür eylemlere müsamaha gösterildiği veya kayıtsız kalındığı izlenimi oluşturabilir; adalete ve hukuk devletine olan güvenin sarsılmasına yol açabilir.

70. Tespit edilen eylemlerin niteliği karşısında verilen 1.500 TL sonuç adli para cezası ile hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararıyla, incelenen hak yönünden soruşturmanın etkinliğinin sağlanmasının koşullarından biri olan sorumluların fiilleriyle orantılı ceza almaları koşulunun yerine getirilmediği, başvurucu açısından uygun ve yeterli bir giderim sağlanmadığı anlaşılmaktadır.

71. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasının öngördüğü, devletin etkili soruşturma yapma usul yükümlülüğünün ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.

iii. Diğer Başvurucular Yönünden İlkelerin Olaya Uygulanması

72. Başvurucular tarafından Cumhuriyet Başsavcılığına verilen şikâyet dilekçesinde polis memurları tarafından darbedildikleri yönünde iddiaları bulunmasına karşın anılan hususun araştırılmadığı, gerek soruşturma gerek kovuşturma aşamasında bu iddiaların cevapsız bırakıldığı anlaşılmaktadır.

73. Bireysel başvuruya konu edilen adli süreçte polis memurlarının başvurucular Edip Elma, Murat Tavşan ve Naim Erdoğan'a yönelik hakaret suçları nedeniyle iddianame düzenlendiği ve yargılama sonucunda hakaret suçu sabit görülerek polis memurlarının 2.200 TL sonuç adli para cezası ile cezalandırılmalarına, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiği anlaşılmaktadır. Sözlü şiddet iddiası ile sınırlı tutulan yargılamada öngörülen ceza ile hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının yargılamaya konu edilen suçla açıkça orantısız olduğu sonucuna ulaşılmamaktadır. Ancak başvuruculara yönelik darp iddialarının araştırılmamış ve adli sürece konu edilmemiş olması etkili soruşturma yükümlülüğünün ihlali niteliğindedir.

74. Açıklanan gerekçelerle Anayasa'nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasında koruma altına alınan kötü muamele yasağının usul boyutunun ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.

3. 6216 Sayılı Kanun'un 50. Maddesi Yönünden

75. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 50. maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir:

 “(1) Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilir…

 (2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir.”

76. Anayasa Mahkemesinin Mehmet Doğan ([GK], B. No: 2014/8875, 7/6/2018) kararında, ihlal sonucuna varıldığında ihlalin nasıl ortadan kaldırılacağının belirlenmesi hususunda genel ilkeler belirlenmiştir.

77. Mehmet Doğan kararında özetle uygun giderim yolunun belirlenebilmesi açısından öncelikle ihlalin kaynağının belirlenmesi gerektiği vurgulanmıştır. Buna göre ihlalin mahkeme kararından kaynaklandığı durumlarda 6216 sayılı Kanun’un 50. maddesinin (2) numaralı fıkrası ile Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 79. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendi uyarınca kural olarak ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapılmak üzere kararın bir örneğinin ilgili mahkemeye gönderilmesine hükmedilir (Mehmet Doğan, §§ 57, 58).

78. Anayasa Mahkemesinin tespit edilen ihlalin giderilmesi amacıyla yeniden yargılama yapılmasına hükmettiği hâllerde ilgili usul kanunlarında düzenlenen yargılamanın yenilenmesi kurumundan farklı olarak yargılamanın yenilenmesi sebebinin varlığının kabulü ve önceki kararın kaldırılması hususunda derece mahkemesinin herhangi bir takdir yetkisi bulunmamaktadır. Zira ihlal kararı verilen hâllerde yargılamanın yenilenmesinin gerekliliği hususundaki takdir derece mahkemelerine değil ihlalin varlığını tespit eden Anayasa Mahkemesine bırakılmıştır. Derece mahkemesi Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında belirttiği doğrultuda ihlalin sonuçlarını gidermek üzere gereken işlemleri yapmakla yükümlüdür (Mehmet Doğan, § 59).

79. Başvurucular her biri için 200.000 TL manevi tazminat talebinde bulunmuşlardır.

80. Başvurucu Yunus Demir yönünden Anayasa'nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasının maddi ve usul boyutunun; başvurucular Edip Elma, Murat Tavşan ve Naim Erdoğan yönünden Anayasa'nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasının usul boyutunun ihlal edildiği sonucuna varılmıştır.

81. Anayasa'nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunduğundan kararın bir örneğinin Yunus Demir yönünden varılan ihlal sonucu hakkında yeniden yargılama yapılmak üzere Ankara 7. Asliye Ceza Mahkemesine; Edip Elma, Murat Tavşan ve Naim Erdoğan yönünden varılan ihlal sonucu hakkında yeniden yargılama (soruşturma) yapılmak üzere Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine karar verilmesi gerekir.

82. Başvuruculardan Yunus Demir'e 25.000 TL; Edip Elma, Murat Tavşan ve Naim Erdoğan'ın her birine 15.000 TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesi gerekir.

83. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 226,90 TL harç ve 2.475 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 2.701,90 TL yargılama giderinin başvuruculara müştereken ödenmesine karar verilmesi gerekir.

VI. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. Anayasa'nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

B. 1. Başvurucu Yunus Demir yönünden Anayasa'nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasında koruma altına alınan eziyet yasağının maddi boyutunun İHLAL EDİLDİĞİNE,

2. Başvurucu Yunus Demir yönünden Anayasa'nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasında koruma altına alınan eziyet yasağının usul boyutunun İHLAL EDİLDİĞİNE,

3. Diğer başvurucular yönünden Anayasa'nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasının usul boyutunun İHLAL EDİLDİĞİNE,

C. Kararın bir örneğinin Anayasa'nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere -başvurucu Yunus Demir hakkındaki ihlal sonucu gereği- Ankara 7. Asliye Ceza Mahkemesine (E.2015/231, K. 2015/526), -Edip Elma, Murat Tavşan ve Naim Erdoğan hakkındaki ihlal sonucu gereği- Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına (Sor. No: 2014/132409) GÖNDERİLMESİNE,

D. Başvuruculardan Yunus Demir'e 25.000 TL, başvurucular Edip Elma, Murat Tavşan ve Naim Erdoğan'ın her birine 15.000 TL manevi tazminat ÖDENMESİNE, tazminata ilişkin diğer taleplerin REDDİNE,

E. 226,90 TL harç ve 2.475 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 2.701,90 TL yargılama giderinin BAŞVURUCULARA MÜŞTEREKEN ÖDENMESİNE,

F. Ödemelerin kararın tebliğini takiben başvurucuların Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,

G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 18/4/2019 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

---

TÜRKİYE CUMHURİYETİ

ANAYASA MAHKEMESİ

 

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

KARAR

 

İSMAİL GÖKTAŞ BAŞVURUSU

(Başvuru Numarası: 2017/20204)

 

Karar Tarihi: