MAKALE

Sosyal, Ekonomik ve Kültürel Yapının Şiddetle Mücadeledeki Rolü

Abone Ol

Toplumların sosyal, ekonomik ve kültürel yapısı, bireylerin davranış biçimlerini ve birlikte yaşama kültürünü doğrudan etkilemektedir. Ülkemizde bu alanlarda yaşanan dönüşüm, beraberinde önemli fırsatlar sunduğu gibi, bazı yapısal sorunları da görünür hâle getirmektedir.

“Sosyal” kavramı; bireylerin eğitim, sağlık, güvenlik ve adalete erişimini kapsayan sürdürülebilir bir toplumsal düzeni ifade eder. “Ekonomik” yapı ise bireyin yaşamını idame ettirebilmesi, üretime katılabilmesi ve temel ihtiyaçlarını karşılayabilmesiyle doğrudan ilişkilidir. Kültürel yapı ise tüm bu unsurların üzerinde şekillenen değerler bütünüdür.

Bu kavramlar bir arada değerlendirildiğinde, sosyal-ekonomik-kültürel yapı; bireyin toplumsal rollerini, sorumluluklarını ve sınırlarını belirleyen dinamik bir sistemdir. Tarihsel süreçte bu yapının değişimi, toplumsal kurumların işlevlerini de dönüştürmüştür.

Günümüzde şiddet olgusunun yalnızca bireysel bir sorun olmadığı, aksine çok boyutlu bir toplumsal mesele olduğu açıktır. Eğitim düzeyi, ekonomik koşullar, sosyal çevre ve kültürel normlar şiddetin ortaya çıkmasında belirleyici faktörlerdir.

Bu noktada hukuk sistemi, yalnızca yaptırım uygulayan değil, önleyici ve koruyucu bir mekanizma olarak işlev görmek zorundadır.

Ülkemizde 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun ile 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu başta olmak üzere, mağduru korumaya yönelik önemli yasal düzenlemeler mevcuttur. Ancak uygulamada yaşanan sorunlar, bu kanunların koruyucu amacına tam anlamıyla ulaşmasını engelleyebilmektedir.

Bir kadın ya da çocuk, yaşadığı şiddeti dile getirerek kolluk kuvvetlerine ya da adli mercilere başvurduğunda, bu başvurunun “son çare” olduğu gerçeği göz önünde bulundurulmalıdır. Zira birçok mağdur; ailesi, sosyal çevresi, ekonomik bağımlılığı veya çocukları nedeniyle uzun süre sessiz kalmakta, başvuru aşamasına gelene kadar ciddi bir psikolojik eşik aşmaktadır.

Koruma ve uzaklaştırma kararlarının, yalnızca şekli şartlar üzerinden ve kısa sürelerle değerlendirilmesi, mağdurun güvenliğini her zaman sağlamamaktadır. Özellikle şiddetin tekrarı ve failin öfke kontrolü bakımından riskin devam ettiği durumlarda, koruma süresinin otomatik olarak sona erdirilmesi, mağduru yeniden tehlikeye açık hâle getirebilmektedir.

Bu noktada mahkemelerce;

- Sosyal hizmet uzmanı, psikolog veya pedagog raporlarına başvurulması,

- Failin davranış geçmişi ve mağdur üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi,

- Risk analizine dayalı kararlar verilmesi

koruyucu tedbirlerin etkinliği açısından büyük önem taşımaktadır.

Koruma kararının ihlal edilmemiş olması, her zaman riskin ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir. Şiddetin psikolojik boyutu ve failin takıntılı davranışları göz önünde bulundurulduğunda, mağdurun uzun süreli korunmaya ihtiyaç duyduğu durumlar bulunmaktadır.

Avukatlar olarak, adalet sisteminin üç sacayağından biri sıfatıyla, mağdurların yaşadığı korku ve çaresizliğe birebir tanıklık etmekteyiz. Bu nedenle sunulan dilekçelerin, yalnızca dosya üzerinden değil, olayın insani ve toplumsal boyutu da dikkate alınarak değerlendirilmesi gerektiğine inanıyoruz.

Bu yazı, kamuoyuna yansıyan ve yargı mensuplarını da hedef alan şiddet içerikli bir olay üzerine kaleme alınmıştır. Yaşananlar, şiddetin statü, meslek veya makam ayırt etmeksizin herkes için bir tehdit olduğunu bir kez daha göstermiştir.

Şiddetin önlenmesi; yalnızca kanunların varlığıyla değil, bu kanunların etkin, duyarlı ve bütüncül şekilde uygulanmasıyla mümkündür. Mağdurun korunması, hukukun temel amaçlarından biridir ve bu amacın hayata geçirilmesi ortak sorumluluğumuzdur.

Allah’tan rahmet, yakınlarına sabır, diliyorum.

Av. Melis GÜMÜŞTEKİN