GİRİŞ
Uyuşturucu veya uyarıcı madde suçları, ceza hukukunda bireysel bir hukuka aykırılık olmanın ötesinde, toplum sağlığını ve kamu düzenini doğrudan etkileyen suç tipleri arasında yer almaktadır. Bu suçlara ilişkin normatif düzenlemeler incelendiğinde, kanun koyucunun farklı fiil türleri bakımından farklı ceza rejimleri öngördüğü ve bu rejimlerin ceza hukukunun temel ilkeleri doğrultusunda bilinçli bir ayrım üzerine inşa edildiği görülmektedir.
Uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanma fiilleri ile bu maddelerin imal ve ticaretine ilişkin fiiller arasında öngörülen yaptırım farklılığı, yalnızca ceza miktarlarına ilişkin bir tercih olarak değerlendirilmemelidir. Aksine bu ayrım, ceza hukukunun hangi fiile hangi yoğunlukta ve hangi araçlarla müdahale edeceğine ilişkin normatif bir tercihin sonucudur. Bu bağlamda, fiilin hukuki niteliğinin doğru biçimde belirlenmesi, uygulanacak ceza rejimini ve cezai müdahalenin kapsamını doğrudan tayin eden belirleyici bir unsur haline gelmektedir.
Kanaatimizce, uyuşturucu veya uyarıcı madde suçlarında nitelendirme meselesi, salt teknik bir sınıflandırma sorunu olmayıp, ceza hukukunun ölçülülük ve bireyselleştirme ilkeleri bakımından merkezi bir öneme sahiptir.
I. UYUŞTURUCU VEYA UYARICI MADDE KULLANMA FİİLİNİN CEZAİ REJİMİ
5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 191. maddesinde düzenlenen uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanma ya da kullanım amacıyla bulundurma fiili bakımından, klasik cezalandırma anlayışından ayrılan özel bir müdahale rejimi benimsenmiştir. Anılan maddede iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası öngörülmüş olmakla birlikte, ilk kez bu fiil nedeniyle hakkında işlem yapılan kişi bakımından doğrudan cezalandırma yoluna gidilmemektedir.
Bu kapsamda, ilk defa uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanma fiili nedeniyle işlem yapılan kişi hakkında kamu davasının açılmasının ertelenmesine karar verilmekte ve fail, denetimli serbestlik tedbirine tabi tutulmaktadır. Bu düzenleme ile kanun koyucu, cezalandırma yerine koruyucu ve rehabilite edici bir yaklaşımı öncelemiş; ceza hukukunun son çare (ultima ratio) ilkesini somut bir müdahale modeli haline getirmiştir.
Kamu davasının açılmasının ertelenmesine ilişkin bu karar, kanun gereği beş yıllık bir süreyi kapsamaktadır. Bu sürenin ilk aşamasında, kişiye bir yıl süreyle denetimli serbestlik tedbiri uygulanmakta; fail bu süreçte kanunda ve denetim planında öngörülen yükümlülüklere uymakla yükümlü tutulmaktadır. Denetimli serbestlik rejimi, yalnızca şekli bir gözetim mekanizması olmayıp, failin düzenli denetime alındığı, gerektiğinde tedavi ve rehabilitasyon programlarına yönlendirildiği çok boyutlu bir kontrol sistemini ifade etmektedir. Bu bir yıllık süre içerisinde yükümlülüklere uygun davranılması halinde, kişi hakkında herhangi bir cezai yaptırım uygulanmamakta ve ceza yargılaması askıda kalmaya devam etmektedir.
Buna karşılık, denetimli serbestlik süresi içerisinde yükümlülüklere aykırı davranılması ya da yeniden uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanıldığının tespit edilmesi halinde, kamu davasının açılmasının ertelenmesine ilişkin karar kaldırılmakta ve ilk fiile bağlı olarak askıda tutulan ceza yargılaması yeniden işletilmektedir. Bu durumda, Türk Ceza Kanunu’nun 191. maddesinde öngörülen iki yıldan beş yıla kadar hapis cezasını içeren yaptırım rejimi doğrudan uygulanabilir hale gelmektedir.
Denetimli serbestlik süresinin yükümlülüklere uygun biçimde tamamlanması halinde ise, beş yıllık erteleme süresinin geri kalan kısmı bakımından hukuki takip devam etmektedir. Denetimli serbestlik tedbiri sona ermiş olmakla birlikte, bu süre içerisinde kişinin yeniden uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanması ve bu kullanımın tespit edilmesi halinde, söz konusu fiil yeni ve bağımsız bir suç olarak değerlendirilmemekte; ilk fiile bağlı olarak açılması ertelenmiş bulunan kamu davası yeniden gündeme getirilerek açılmaktadır. Bu yönüyle kanun koyucu, uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanma fiilini her tespit halinde müstakil bir cezalandırma sebebi haline getirmemiş; cezai müdahaleyi ilk fiil üzerinden ilerleyen, aşamalı ve bütüncül bir sistem olarak yapılandırmıştır. Böylece ceza hukuku, ani ve tek seferlik bir yaptırım modelinden ziyade, failin davranışlarının devamlılığına bağlı olarak yoğunlaşan kademeli bir müdahale rejimi öngörmüştür.
Uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanımının tespiti, günümüzde yalnızca ceza muhakemesine özgü bir ispat meselesi olarak değil; tıp biliminin sunduğu tanısal ve analitik yöntemlerle doğrudan temas eden çok disiplinli bir inceleme alanı olarak karşımıza çıkmaktadır. Tıpta biyolojik materyaller üzerinden gerçekleştirilen analizler, bireyin vücudunda bulunan psikoaktif maddelerin varlığına, türüne ve kullanım zamanlamasına ilişkin objektif veriler üretmekte; bu veriler, özellikle adli tıp uygulamaları ve adli toksikoloji disiplini aracılığıyla ceza yargılamasına aktarılmaktadır. Bu yönüyle adli toksikoloji, tıbbi bilginin ceza muhakemesi sürecine bilimsel süzgeçten geçirilerek dahil edilmesini sağlayan bir ara alan niteliği taşımaktadır. Söz konusu tıbbi bulgular, denetimli serbestlik rejiminin işletilmesinde yükümlülüklere uyulup uyulmadığının nesnel biçimde değerlendirilmesine imkan tanımakta; ancak cezai sorumluluğu tek başına belirleyen unsurlar olarak değil, hukuki değerlendirmeyi destekleyen ve yargısal takdirin isabetini güçlendiren tamamlayıcı veriler olarak ceza hukuku sisteminde konumlandırılmaktadır. Bu çerçevede tıp bilimi ile ceza hukuku arasındaki ilişki, normatif alanı ikame eden değil; normatif yapıyı bilimsel verilerle besleyen tamamlayıcı bir etkileşim zemini oluşturmaktadır.
II. UYUŞTURUCU VEYA UYARICI MADDE İMAL VE TİCARETİ SUÇLARININ CEZAİ REJİMİ
Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçları, Türk Ceza Kanunu’nun 188. maddesinde düzenlenmiş olup, kanun koyucu bu fiiller bakımından imal, ithal ve ihraç hareketleri yönünden yirmi yıldan otuz yıla kadar hapis cezası ile birlikte yüksek miktarlı adli para cezasını öngörmüş; ülke içinde satış, satışa arz, sevk, nakil, depolama ve benzeri fiiller yönünden ise on yıldan az olmamak üzere hapis cezasına dayanan ağır bir yaptırım rejimi benimsemiştir. Bu yaptırım yapısı, kanun koyucunun söz konusu fiilleri toplum sağlığı açısından yüksek risk taşıyan eylemler olarak değerlendirdiğini ve kullanma fiillerine nazaran çok daha yoğun bir cezai müdahale öngördüğünü açıkça ortaya koymaktadır.
Bu suçlar, bireysel zarar sınırlarını aşan ve kamu düzenini doğrudan etkileyen nitelikleri nedeniyle, ceza hukukunun genel önleme ve caydırıcılık fonksiyonunun ön planda tutulduğu bir müdahale rejimine tabi kılınmıştır. Bu bağlamda, imal ve ticaret fiilleri bakımından erteleme veya rehabilitasyon ağırlıklı bir sistem benimsenmemiş; doğrudan cezalandırma esas alınmıştır.
Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti fiilleri bakımından cezai sorumluluğun ağırlığı, yalnızca fiilin maddi unsurlarından değil, bu fiillerin toplumsal alanda yarattığı yayılma etkisinden kaynaklanmaktadır. Zira bu suç tiplerinde korunan hukuki yarar, bireyin kişisel alanı ile sınırlı olmayıp, kamu sağlığını ve toplumsal düzeni kapsayan geniş bir koruma alanına sahiptir. Bu yönüyle imal ve ticaret fiilleri, bağımlılık sürecinin sürekliliğini sağlayan yapısal bir risk alanı oluşturmakta; ceza hukukunun müdahalesi de bu risk alanının sınırlandırılmasına yönelmektedir.
Bu fiillerin arz boyutunu temsil eden birincil suç tipleri olması da dikkate alındığında, kanun koyucunun bu alanda erteleme veya alternatif müdahale araçlarına yer vermeksizin, doğrudan cezalandırmaya dayalı ağır bir yaptırım rejimi benimsemiş olması sistematik bir ceza politikası tercihi olarak okunmalıdır. Bu çerçevede, ceza hukukunun son çare (ultima ratio) olma ilkesinin koruyucu ve rehabilite edici boyutu geri planda bırakılmış; önleyici ve caydırıcı fonksiyonlar belirgin biçimde öne çıkarılmıştır. Ceza hukuku burada artık bireyin korunmasına değil, kamu sağlığını ve toplumsal düzeni tehdit eden bu yapısal tehlikenin bastırılmasına yönelmiştir.
İmal ve ticaret fiilleri, bağımlılık sürecini besleyen ve çoğaltan yapısı nedeniyle soyut tehlike suçu niteliği taşımakta; bu durum, cezai sorumluluğun belirlenmesinde fiilin sonuçlarından ziyade tehlike yaratma kapasitesinin esas alınmasını beraberinde getirmektedir. Kanun koyucunun ağır yaptırımları tercih etmesi de, bu tehlikenin henüz somut zarara dönüşmeden sınırlandırılmasına yönelik sistematik bir ceza politikası tercihi olarak değerlendirilmelidir.
Uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti suçlarında cezai sorumluluğun belirlenmesinde; fiilin sürekliliği, organizasyonel yapı içerisindeki konum, madde miktarı ve fiilin işleniş biçimi temel belirleyiciler olarak kabul edilmektedir. Uyuşturucu veya uyarıcı maddenin miktarı, fiilin kullanma mı yoksa ticaret amacıyla bulundurma mı olduğunun tayininde önemli bir ölçüt olmakla birlikte, tek başına belirleyici ve mutlak bir kriter değildir. Zira Türk Ceza Kanunu’nda uyuşturucu maddelerin “kişisel kullanım sınırına” ilişkin herhangi bir nicel eşik öngörülmemiş; bu alan Yargıtay içtihatları ve adli uygulama pratiğiyle şekillenmiştir.
Yargıtay kararlarında ve Adli Tıp Kurumu mütalaalarında, bazı uyuşturucu maddeler bakımından yaklaşık kişisel kullanım sınırlarına işaret edildiği görülmektedir. Bu bağlamda, esrar bakımından yıllık 600–700 gram üzerindeki miktarların, eroin ve kokain bakımından yaklaşık 20 gram ve üzerindeki miktarların, sentetik haplar bakımından ise 50 adet ve üzerindeki miktarların ticaret amacına işaret edebileceği yönünde değerlendirmelere rastlanmaktadır. Ancak Yargıtay uygulamasında da açıkça vurgulandığı üzere, miktar ölçütü tek başına yeterli olmayıp; fiilin işleniş biçimi, maddenin ele geçiriliş şekli, paketlenme tarzı, çeşitlilik, sanığın davranışları, ekonomik ve sosyal durumu, uyuşturucu kullanıcısı olup olmadığı ve olayın tüm koşulları birlikte değerlendirilerek fiilin hukuki niteliği tayin edilmelidir.
Bu yönüyle kişisel kullanım sınırı kavramı, mevzuat kaynaklı kesin bir eşik olmayıp; yargısal takdirin somut olay ekseninde kullanıldığı esnek bir değerlendirme alanı olarak kabul edilmektedir.
III. FİİLİN NİTELENDİRİLMESİNİN CEZAİ REJİMLERİN TAYİNİNE ETKİSİ
Uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanma fiilleri ile imal ve ticaret suçları arasında öngörülen cezai rejimler arasındaki belirgin farklılık, fiilin hukuki niteliğinin ceza yargılaması bakımından taşıdığı önemi açık biçimde ortaya koymaktadır. Fiilin hangi suç tipine vücut verdiğinin belirlenmesi, yalnızca uygulanacak yaptırımın ağırlığını değil, soruşturma ve kovuşturma sürecinde başvurulacak koruma tedbirlerinin kapsamını da doğrudan etkilemektedir.
Bu nedenle uyuşturucu veya uyarıcı madde suçlarında nitelendirme yapılırken, fiilin somut görünümü, failin irade yönelimi ve olayın gerçekleşme biçimi birlikte değerlendirilmelidir. Aksi halde, ölçülülük ve bireyselleştirme ilkeleri bakımından uygulamada ciddi değerlendirme sorunları ortaya çıkabilecektir.
SONUÇ
Uyuşturucu veya uyarıcı madde suçlarına ilişkin cezai rejimler incelendiğinde, kanun koyucunun kullanma fiilleri ile imal ve ticaret suçları arasında bilinçli, sistematik ve amaçsal bir ayrım yaptığı görülmektedir. Bu ayrım, ceza hukukunun hangi fiile hangi yoğunlukta ve hangi araçlarla müdahale edeceğini belirleyen normatif bir tercihin sonucudur.
Kanaatimizce, uyuşturucu veya uyarıcı madde suçlarında fiilin hukuki niteliğinin doğru biçimde belirlenmesi, uygulanacak cezai rejimin tayini bakımından ceza hukukunun ölçülülük, bireyselleştirme ve öngörülebilirlik ilkeleri açısından kurucu bir öneme sahiptir. Bu yönüyle, yaptırım rejimlerinin normatif tutarlılığının sağlanması, ceza hukuku sisteminin sağlıklı işleyişi açısından vazgeçilmezdir.
Av. Nur Melisa ÖĞÜT