MAKALE

12. YARGI PAKETİ VE TAZMİNAT HUKUKUNDA FAİZ REJİMİNİN DEĞİŞİMİ

Abone Ol

Kamuoyunda 12. Yargı Paketi olarak bilinen torba kanun teklifinde, tazminat hukukunu doğrudan ilgilendiren ve uzun yıllar boyunca içtihatlarla istikrar kazanmış olan asıl alacak ile fer'ilerine ilişkin temel bir değişiklik öngörülmektedir. Teklif ile Türk Borçlar Kanunu'nun 55. maddesine 2 yeni fıkra eklenmesi planlanmaktadır.

Bilindiği üzere Türk Borçlar Kanunu'nun 55. maddesi, ölüm ve bedensel zarar nedeniyle talep edilebilecek maddi tazminatın esaslarını düzenlemekte ve tazminat hesaplamalarına ilişkin genel çerçeveyi ortaya koymaktadır. Bu yönüyle 55. madde, yalnızca adli yargı bakımından değil; idari yargı ve tahkim yargılamalarında da uygulanan temel ilkeleri belirleyen, adeta tazminat hukukunun anayasası niteliğinde bir düzenlemedir.

Yargı mercileri ve tahkim kurulları, maddede yer alan genel ilkeleri somut olayın özelliklerine göre yorumlamak suretiyle yıllar içerisinde istikrarlı bir içtihat sistemi oluşturmuş; böylece tazminat hesaplamalarında öngörülebilirlik ve hukuki güvenlik büyük ölçüde sağlanmıştır. Ancak 55. maddeye eklenmesi öngörülen yeni hükümler, bu yerleşik uygulamayı doğrudan etkileyecek ve uzun yıllar içinde oluşan hesaplama sistemini önemli ölçüde değiştirecek niteliktedir.

Haksız fiil sonucunda bir kişinin hayatını kaybetmesi halinde destekten yoksun kalan kişiler; bir kişinin yaralanması nedeniyle çalışma gücünü tamamen veya kısmen kaybetmesi halinde ise zarar gören kişi, kusur ve sorumluluk esasları çerçevesinde zarara sebep olan veya zarardan sorumlu bulunan gerçek ya da tüzel kişilerden maddi ve manevi tazminat talep edebilmektedir.

Uygulamada maddi tazminat hesaplaması yapılırken bilirkişiler, zarar dönemini ikiye ayırmaktadır. Hesaplama tarihine kadar geçen süre "bilinen zarar dönemi", hesaplama tarihinden sonraki dönem ise "bilinmeyen zarar dönemi" olarak adlandırılmaktadır.

Zarar hesabında temel alınan esas, desteğin veya çalışma gücünü kaybeden kişinin kaza tarihindeki geliridir. Bu yöntem hem bilinen hem de bilinmeyen zarar dönemi bakımından geçerlidir. Hatta zarar görenin herhangi bir gelirinin bulunmaması halinde dahi, hesaplama asgari ücret esas alınarak yapılmaktadır.

Mahkemeler tarafından hükmedilecek tazminatın irat şeklinde değil, peşin ve toplu olarak ödenmesi nedeniyle yalnızca gerçekleşmiş zararlar değil, gelecekte doğması beklenen bilinmeyen dönem zararları da bugünden hesaplanarak tazminata dâhil edilmektedir.

Bilinmeyen dönem zararının hesaplanma yöntemi geçmişte çeşitli tartışmalara konu olmuşsa da günümüzde uygulama büyük ölçüde istikrar kazanmıştır. Buna göre zarar görenin geliri asgari ücretin üzerinde ise, ispat edilen kaza tarihindeki gelir ile aynı tarihteki asgari ücret arasında bir oran kurulmakta; elde edilen katsayı, bilinmeyen dönem hesaplamalarında esas alınan asgari ücret verilerine uygulanmaktadır. Böylece zarar görenin gerçek gelir düzeyi geleceğe taşınmakta ve aktif çalışma yaşamının sonuna kadar bu esas üzerinden hesaplama yapılmaktadır.

Yerleşik içtihatlara göre aktif çalışma dönemi, istisnai durumlar saklı kalmak kaydıyla, kural olarak 60 yaşına kadar kabul edilmekte; bu tarihten sonra ise pasif dönem zarar hesabına geçilmektedir.

Yine istikrar kazanmış yargısal uygulama uyarınca, tazminat hesabında zarar gören lehine en güncel ekonomik veriler esas alınmaktadır. Bu nedenle en azından hüküm tarihindeki yürürlükte bulunan asgari ücret, hesaplamalarda dikkate alınmaktadır.

Uygulamada "progresif rant yöntemi" olarak adlandırılan hesaplama tekniğinde ise, teorik olarak gelecekte gelirin artacağı varsayılmakta; buna karşılık tazminatın peşin ve toplu ödenmesi nedeniyle iskonto uygulanmaktadır. Artırım ve iskonto katsayıları birlikte değerlendirildiğinde, matematiksel olarak birbirini dengelemekte ve çarpımları fiilen 1 sonucunu vermektedir. Bu nedenle bilinmeyen dönem zarar hesabında gelir nominal olarak artıyor görünse de, bugünkü değere indirgenmiş tazminat hesabında esas alınan gelir seviyesi fiilen sabit kalmaktadır.

Toplu şekilde ödenmesine hükmedilen tazminatlarda faizin hangi tarihten itibaren işletileceği, doktrinde ve özellikle Yargıtay içtihatlarında uzun yıllar tartışılmış; ancak zaman içerisinde istikrar kazanan uygulama ile birlikte, özellikle belirsiz alacak davasının da hukuk sistemimize girmesinin ardından, haksız fiil tarihi temerrüt tarihi olarak kabul edilmiştir. Sigorta şirketleri bakımından ise temerrüt, ihbar tarihi veya Türk Ticaret Kanunu uyarınca zarar gören tarafından yapılan başvurunun sigortacıya tebliğinden itibaren sekiz günün geçmesiyle başlamaktadır. Esasen haksız fiillerde faiz başlangıcının olay tarihi olması, Roma Hukukundan günümüze kadar gelen "Fur semper in mora" (zarar veren daima temerrüt halindedir) ilkesinin doğal bir sonucudur.

On İkinci Yargı Paketi ile Türk Borçlar Kanunu'nun 55. maddesine eklenmesi öngörülen düzenleme ise şöyledir:

" Çalışma gücünün azalmasından ya da yitirilmesinden doğan kayıplar ile ölenin desteğinden yoksun kalan kişilerin bu sebeple uğradıkları kayıplar nedeniyle, zarar görenin veya destekte bulunan kişinin kazancının bilindiği döneme ilişkin hesaplanan tazminat miktarının toplamına haksız fiil veya zarar doğuran olayın meydana geldiği tarihten; zarar görenin veya destekte bulunan kişinin kazancının bilinmediği döneme ilişkin hesaplanan tazminat miktarının toplamına ise karar tarihinden itibaren kanuni faiz işletilir.."

Bu düzenleme ile hükmedilecek tazminata uygulanacak faiz bakımından ilk kez ikili bir sistem benimsenmektedir. Buna göre, bilinen dönem zararına haksız fiil tarihinden, bilinmeyen dönem zararına ise karar tarihinden itibaren faiz işletilecektir.

Kanun teklifinin gerekçesinde, mevcut uygulamada gelecekte elde edileceği varsayılan kazançların da peşin olarak hesaplanıp tazminata dahil edildiği, bu nedenle bilinmeyen dönem zararına olay tarihinden itibaren faiz işletilmesinin tazminat yükünü gereğinden fazla artırdığı ifade edilmektedir. Bu gerekçeyle, geleceğe ilişkin zararlar bakımından faiz başlangıcının karar tarihine çekilmesi öngörülmektedir.

Kanaatimizce bu düzenleme, evrensel hukuk ilkeleri, Anayasa ve tazminat hukukunun temel prensipleriyle bağdaşmamaktadır.

Öncelikle tazminat hukuku, büyük ölçüde içtihatlarla gelişen ve ekonomik koşullara göre sürekli evrilen dinamik bir hukuk dalıdır. Bu denli dinamik bir alanın, kazuistik yöntemlerle ayrıntılı kanun hükümleri içerisine hapsedilmesi isabetli değildir. Daha da önemlisi, uzun yıllar içerisinde istikrar kazanmış uygulamanın kanun yoluyla değiştirilmesi, hem yeni hukuki tartışmaların doğmasına hem de zarar görenlerin haklarına ulaşmasının daha da güçleşmesine yol açacaktır.

Nitekim uygulamada özellikle trafik ve iş kazalarından kaynaklanan tazminat davaları çoğu zaman yıllarca sürmektedir. İlk derece yargılamasının ardından istinaf, temyiz ve özellikle tehiri icra süreçleri de dikkate alındığında mağdurlar hak ettikleri tazminata uzun yıllar sonra kavuşabilmektedir. Bu süreçte yüksek enflasyon ve ekonomik dalgalanmalar karşısında tazminatın gerçek değeri önemli ölçüde azalmaktadır. İşte bu nedenle, zarar görenin uğradığı ekonomik kaybı dengeleyen en önemli mekanizma, faizin haksız fiil tarihinden itibaren işletilmesidir.

Üstelik bilinmeyen dönem zarar hesabında uygulanan progresif rant yönteminde artış ve iskonto katsayıları birbirini dengelediğinden, geleceğe yönelik zarar hesabında esas alınan gelir fiilen sabit kalmaktadır. Başka bir ifadeyle, zarar gören gelecekteki gelir artışlarından zaten tam anlamıyla yararlanamamaktadır. Böyle bir sistemde, bilinmeyen dönem zararı bakımından faiz başlangıcının karar tarihine ertelenmesi, mağdurun uğradığı zararın önemli bir bölümünün telafi edilmeden bırakılması sonucunu doğuracaktır.

Diğer taraftan, mevcut sistem yalnızca zarar göreni değil, borçluyu da disipline eden bir denge mekanizması kurmaktadır. Olay tarihinden itibaren işleyen faiz, sorumluyu borcunu mümkün olan en kısa sürede ifaya yönlendirmekte; özellikle sigorta şirketleri ve büyük işverenler, faiz yükünün artmaması amacıyla uzlaşma ve ödeme yoluna gitmektedir.

Oysa teklifin yasalaşması halinde bu ekonomik teşvik büyük ölçüde ortadan kalkacaktır. Bilinmeyen dönem zararına karar tarihine kadar faiz işlemeyecek olması, borçlu açısından davanın üç yıl ya da beş yıl sürmesini ekonomik bakımdan önemsiz hale getirecektir. Bunun doğal sonucu olarak dava yolu zarar gören bakımından bir zorunluluk, borçlu bakımından ise adeta bir bekleme stratejisine dönüşecektir. Bu durum yalnızca mağduriyetleri artırmakla kalmayacak, yargının iş yükünü de ciddi şekilde ağırlaştıracaktır.

Hatta borçluların, faiz baskısı ortadan kalkacağı için, gerçek zararın oldukça altında sulh teklifleri dayatmaları kuvvetle muhtemeldir. Böylece zarar görenler, uzun yargılama süreleri ile düşük uzlaşma teklifleri arasında tercih yapmak zorunda bırakılacak ve ikinci kez mağdur edilecektir.

Kanun koyucunun amacı gerçekten bilinmeyen dönem zararının peşin ödenmesinden kaynaklanan dengesizliği gidermek olsaydı, bunu faiz başlangıcını değiştirmek yerine hesaplama yöntemini değiştirerek gerçekleştirebilirdi. Örneğin bilinmeyen dönem zararında iskonto katsayısının kaldırılması, azaltılması veya artış katsayılarının farklı uygulanması gibi yöntemler tartışılabilirdi. Ancak mevcut sistem korunarak tazminatın hüküm tarihindeki ekonomik verilere göre hesaplanması, buna karşılık bilinmeyen dönem bakımından faiz başlangıcının karar tarihine ertelenmesi, tam tazmin ilkesini zedeleyen ve hakkaniyetle bağdaşması güç bir sonuç ortaya çıkarmaktadır. Bu nedenle teklif edilen düzenlemenin, tazminat hukukunun temel mantığıyla ve mağdurun tam olarak eski hale getirilmesini amaçlayan telafi fonksiyonuyla uyumlu olduğunu söylemek oldukça güçtür.

Av. Ahmet AVCI