AYNI ÇOCUK İÇİN İKİ ÜLKEDE NAFAKA MÜMKÜN MÜ?
Hukuki Yarar Yokluğu ve Derdestlik Sorunu
Uzun süredir yurt dışında yaşayan bir çift düşünelim. Evlilik birliği fiilen sona ermiş, taraflar farklı hayatlar kurmuş, müşterek çocuk ise annesiyle birlikte başka bir ülkede yaşamaktadır. Baba, bulunduğu ülkede çalışmakta ve çocuğu için düzenli olarak maddi destek sağlamaktadır. Hatta bu destek, yaşanılan ülkenin resmi kurumları nezdinde başlatılan bir süreç sonucunda belirli bir sisteme bağlanmış, ödemeler kayıt altına alınmış ve düzenli hâle gelmiştir.
Zaman geçtikçe her şey belirli bir düzene oturur. Nafaka ödenmekte, çocuk için gerekli harcamalar karşılanmakta ve taraflar arasında bu konuda açık bir ihtilaf görünmemektedir. Ancak bir süre sonra beklenmedik bir gelişme yaşanır. Nafaka alan taraf, bu kez Türkiye’de yeniden bir dava açar. Üstelik talep edilen nafaka miktarı, mevcut ödemelerden oldukça farklı ve daha yüksek bir seviyededir.
Bu durum karşısında diğer taraf açısından yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda hukuki bir belirsizlik de ortaya çıkar: Halihazırda işleyen bir nafaka sistemi varken Türkiye’de yeniden dava açılması mümkün müdür? Aynı çocuk için iki farklı ülkede nafaka talep edilmesi hukuk düzeni tarafından korunur mu? Yabancı bir ülkede başlatılmış ve sonuç doğurmuş bir süreç, Türk mahkemelerinde açılan davayı etkiler mi?
İşte bu noktada uyuşmazlık, yalnızca bir nafaka meselesi olmaktan çıkmakta; “hukuki yarar” ve “milletlerarası derdestlik” gibi usul hukukunun temel kavramlarının tartışıldığı daha karmaşık bir hâl almaktadır.
Bu soruların yanıtı, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu kapsamında dava şartı olarak düzenlenen “hukuki yarar” ile usul hukukunun temel ilkelerinden biri olan “derdestlik” kavramları çerçevesinde değerlendirilmelidir.
Hukuki yarar, HMK m.114/1-h hükmü uyarınca bir davanın görülebilmesi için zorunlu olan dava şartlarından biridir. Buna göre, davacının dava açmakta korunmaya değer güncel bir menfaatinin bulunması gerekmektedir. Aynı hukuki sonuca ulaşmayı sağlayan mevcut ve işleyen bir mekanizma varken yeniden dava açılması hâlinde hukuki yararın varlığından söz edilemeyecektir.
Nitekim Yargıtay uygulaması da bu yöndedir. Yargıtay 13. Hukuk Dairesi 31.03.2016 tarihli ve 2015/3945 E., 2016/9154 K. sayılı kararında;
"Dava konusu uyuşmazlık, davacının davalının vekilliğini yaptığı Zwickau Eyalet Mahkemesinin 101786/04 no.lu dosyasında hükmedilen vekalet ücretinin tahsiline ilişkin olup, mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verilmiştır. ...Somut uyuşmazlıkta davacı, Zwickau Eyalet Mahkemesinin 101786/04 no.lu kararına dayalı vekalet ücreti alacağını ilamsız takip yoluyla istemiştir. Davanın devamı sırasında söz konusu mahkeme hükmünün tenfizine karar verilmiş ve bu karar 15.02.2013 tarihinde kesinleşmiştir. Mahkemece, sonradan yabancı mahkeme kararının tenfiz edilmiş olması sonucu değiştirecek bir husus olmadığı, davacı tarafın alacağını tahsil etmek için açtığı itirazın iptali davasında alacağının varlığına, miktarına ilişkin delillerini sunmak ve alacağını ispatlamak zorunda olduğu, mahkeme ilamı da takdiri bir delil olarak diğer delillerle birlikte değerlendirilerek alacağın belirlenmesi yoluna gidildiği belirtilerek takdiren 6.035,96 EURO vekalet ücreti olduğu belirlenip davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Davacı, daha sonra açtığı mahkeme hükmünün tenfizine ilişkin davada davanın kabulüne karar verilmiş ve hüküm kesinleşmiştir. Artık Zwickau Eyalet Mahkemesinin 101786/04 no.lu kararının icra edilebilir kabiliyeti bulunmaktadır. Dolayısıyla davacının bu davayı açmakta hukuki yararı kalmamıştır."
Bu kararda açıkça görüldüğü üzere, yabancı bir mahkeme kararının icra kabiliyeti kazanması hâlinde, aynı alacak için yeniden dava açılmasında hukuki yararın bulunmadığı kabul edilmektedir.
Benzer şekilde, nafaka alacağının niteliği de değerlendirilmelidir. Nafaka, kişiye sıkı sıkıya bağlı haklardan biri olup devredilemez ve kural olarak mirasçılara geçmez. Nitekim Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 13.03.2018 tarihli, 2016/9952 E. ve 2018/2354 K. sayılı kararında;
"..Mirasçının murise ve ailesine karşı kanunen mükellef olduğu aile hukuku vazifelerini büyük bir kusurlu davranışla yerine getirmemesi (MK. 457/2. md.). Örneğin; Medeni Kanunun 151. maddesinde düzenlenen sadakat, yardım, bağlılık, çocuklara itina gösterme görevini yapmaması, Ana baba ve çocukların karşılıklı sevgi ve saygı şefkat bağları, yoksulluğa ve zarurete düşmede yardım yükümlülüğü, nafaka borcu (MK. madde 315) aile birlik ve huzuru bozan davranışlarda bulunmama ilkelerine aykırı hareketler v.b. gibi. Aynı nedenlerle evlatlık da mirasdan iskat edilebilir veya ayını nedenlere dayalı olarak evlatlığın evlatlık ilişkisinin kaldırılması davası da açılabilir (MK. madde 258, 457). Ancak, bu haklar şahsa sıkı sıkıya bağlı haklardan olduğundan mirasçılara geçmez, sadece muris tarafından kullanılabilir. Mirascılar bu konuda açılmış bir dava varsa murisin ölümü halinde bu davalara devam edebilirler.."
şeklinde nafakanın şahsa sıkı sıkıya bağlı haklardan olduğu vurgulanmıştır.
Öte yandan, somut olaylarda yabancı bir ülkede nafaka ilişkisinin kurulmuş ve fiilen uygulanmakta olması, aynı konuda Türk mahkemelerinde açılan davalarda milletlerarası derdestlik itirazını da gündeme getirmektedir.
Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 13.11.1998 tarihli ve 1998/10337 E. ve 1998/12221 K. sayılı kararında;
"...yabancı mahkemede açılmış bir davanın varlığı halinde, Türk mahkemesinde sonradan açılan davada derdestlik itirazı ileri sürülebilmektedir."
denilmek suretiyle, yabancı yargı mercilerindeki davaların derdestlik itirazına konu edilebileceği açıkça kabul edilmiştir.
Ancak milletlerarası derdestlik itirazının kabulü için yalnızca dava konusunun aynı olması yeterli değildir. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 15.06.2010 tarihli, 2009/13541 E. ve 2010/11899 K. sayılı kararında;
"...Yabancı mahkemede açılmış ve görülmekte olan davanın derdestlik itirazına esas alınabilmesi için dava sebeplerinin aynı olması yetmez. Yabancı mahkeme kararının Türkiye'de tenfiz kabiliyetinin olması ve bu hususa ilişkin davanın görüldüğü yabancı Devlet ile Türkiye arasında anlaşmanın bulunması veya Türk Milletlerarası Özel Hukuku'nda bir düzenlemenin varlığı da gerekir."
şeklinde bu husus açıkça ortaya konulmuştur.
Bu noktada, yabancı mahkeme kararlarının Türk hukukunda sonuç doğurabilme kabiliyeti önem arz etmektedir. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 27.05.2013 tarihli, 2013/6886 E. ve 2013/8478 K. sayılı kararında;
"Tenfiz için aranan şartlardan biri, Türk kamu düzeninin müdahalesi ile ilgilidir. 5718 sayılı Kanun'un 54/c maddesine göre, yabancı bir mahkeme ilamının tenfiz edilebilmesi için, bu mahkeme ilamının Türk Kamu düzeninin müdahalesini gerektirebilecek bir 'hüküm' taşımaması şarttır. ... İncelenen yabancı ilamın Türk Kamu düzenine açıkça aykırı olmadığı açıktır."
denilmek suretiyle, yabancı mahkeme ilamlarının belirli şartlar dahilinde Türkiye’de icra kabiliyeti kazanabileceği ifade edilmiştir.
Bu çerçevede değerlendirildiğinde; yabancı bir ülkede nafakaya ilişkin bir kararın mevcut olması ve bu kararın tenfiz edilebilir nitelikte bulunması hâlinde, aynı hukuki ilişkinin Türk mahkemeleri önüne yeniden taşınması usul ekonomisi ve hukuki güvenlik ilkeleriyle bağdaşmayacaktır.
Bunun yanı sıra, mevcut bir nafaka ilişkisinin bulunmasına rağmen yeniden dava açılması, Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesi kapsamında hakkın kötüye kullanılması olarak da değerlendirilebilecektir. Zira bir yandan mevcut bir sistemden yararlanılırken diğer yandan aynı alacak için ikinci bir yargı yoluna başvurulması, dürüstlük kuralı ile bağdaşmamaktadır.
Sonuç olarak; yabancı bir ülkede nafaka ilişkisinin kurulmuş ve fiilen işletiliyor olması hâlinde, aynı alacak için Türkiye’de yeniden dava açılması çoğu durumda hukuki yarar yokluğu ve somut olayın özelliklerine göre milletlerarası derdestlik itirazlarını gündeme getirmektedir. Mahkemelerin bu tür uyuşmazlıklarda yalnızca talep edilen nafaka miktarını değil; mevcut yabancı kararları, bu kararların icra kabiliyetini ve taraflar arasındaki hukuki ilişkinin bütününü birlikte değerlendirmesi gerekmektedir.
Aksi hâlde, aynı hukuki ilişkinin birden fazla yargı merciinde farklı sonuçlara bağlanması, hem taraflar açısından mükerrer yükümlülüklere hem de hukuk düzeni açısından çelişkili kararlara yol açabilecektir. Bu nedenle, yabancı unsurlu nafaka uyuşmazlıklarında dava açılmadan önce hukuki yarar ve derdestlik şartlarının dikkatle değerlendirilmesi ve hak kaybı yaşanmaması için bir avukattan hukuki destek alınması önemlidir.