I. Giriş

Bu yazımızda; ceza muhakemesinde soruşturmanın kanunda öngörülen amaçlara uygun olarak gerçekleştirilmesinden yetkili ve sorumlu olan, yargılama sırasında kamu adına iddia makamını temsil eden, muhakemenin bir süjesi olan Cumhuriyet savcısının hukuki statüsü, taraf olup olmadığı, dosyadan el çekmesi/çektirilmesi, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu m.160 ve m.161 uyarınca yetki ve görevi, CMK m.170 kapsamında düzenlediği ve yol haritası niteliğinde olan iddianamesi kaleme alınmıştır.

II. Cumhuriyet Savcısının Ceza Yargılamasında Yeri

Cumhuriyet savcısı; ceza yargılamasında kamu adına iddia makamını temsil eden, soruşturma ve kovuşturma aşamasında maddi hakikate ve adalete doğru ulaşılabilmesini temin edebilmek amacıyla emir ve talimatı altında bulunan kollukla iş ve işlemlerini yapan, tarafsız olan/olması gereken, kendisine özgü bir statüsü olan, muhakeme sürecinde taleplerde bulunan, bu taleplerle muhakeme sürecini hareket halinde tutan kişidir.

Ceza yargılaması iki aşamadan oluşmaktadır. Bunlardan ilki soruşturma evresi, diğeri ise kovuşturma evresidir. Soruşturma evresinde Cumhuriyet savcısının rolü; CMK m.160 ve m.161 uyarınca emir ve talimatı altında bulunan kolluk görevlileriyle, bir suç işlendiği izlenimini veren hali öğrenir öğrenmez, işin gerçeğini araştırmaya başlamaktır. Kovuşturma evresinde ise; Cumhuriyet savcısının rolü iddia, yani ürettiği tez görevini yerine getirmektir. Ceza Muhakemesi Hukukunda “soruşturmanın ve kovuşturmanın resmiliği” ilkesi geçerlidir. Buna göre, soruşturma faaliyeti sadece Cumhuriyet savcısı ve onun adına kolluk makamları tarafından yerine getirilir. “Soruşturmanın resmiliği” ilkesinin bir diğer uzantısı ise, Cumhuriyet savcısının dava açma tekelinin bulunmasıdır[1].

Cumhuriyet savcısının temel görevi; ihbar veya başka suretle bir suçun işlendiği izlenimi veren hali öğrenir öğrenmez kamu davasını açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere işin gerçeğini araştırmak için harekete geçmektir. Elbette Cumhuriyet savcısı tarafından maddi hakikate ulaşabilmek amacıyla gerçekleştirilen bu araştırma ve incelemeler kapsamında, emrindeki kolluk görevlileri marifetiyle veya bizatihi kendisi, CMK m.160/2 uyarınca şüphelinin lehine veya aleyhine delilleri toplayarak muhafaza altına almak ve şüphelinin haklarını korumakla yükümlüdür. Cumhuriyet savcısı tarafından gerçekleştirilen bu araştırma neticesinde; suçun işlendiğinin ortaya koyulması ve yeterli şüphe sebeplerinin bulunması durumunda, ceza yargılamasında yol haritası niteliğini taşıyan iddianame düzenlenecek ve CMK m.174 uyarınca iddianamede eksiklik bulunmaması halinde de kamu davası açılacaktır.

Soruşturma evresi CMK m.2/1-e uyarınca, yetkili mercilerce suç şüphesinin öğrenilmesi ile başlar. Suç şüphesinin öğrenilmesi ise ihbar, şikayet veya başka şekilde olabilir. Elbette bir soruşturmanın başlayabilmesi için, CMK m.160/1 uyarınca basit şüphenin bulunması yeterlidir. Ancak bazı soruşturma işlemleri yönünden bu basit şüphe yeterli sayılmamakta, koruma tedbirleri yönünden basit şüpheden daha ağır olan makul şüphe veya kuvvetli şüphenin bulunması aranmaktadır. Her bir koruma tedbiri bakımından şüphe derecesi ayrıca düzenlenmiş olup; tutuklama, taşınmaz, hak ve alacaklara elkoyma, bilgisayarlarda, bilgisayar programlarında ve kütüklerinde arama, kopyalama ve elkoyma, iletişimin denetlenmesi, gizli soruşturmacı ve teknik araçlarla izleme tedbirleri bakımından kuvvetli suç şüphesinin bulunması gerekirken, arama koruma tedbiri bakımından makul şüphe yeterli görülmüştür. Nitekim; CMK m.116 uyarınca yakalanabileceği veya suç delillerinin elde edilebileceği hususunda makul şüphe varsa, şüphelinin üstü, işyeri veya ona ait diğer yerler de aranabilir. Adli ve Önleme Arama Yönetmeliği’ne göre makul şüphe; “hayatın olağan akışına göre somut olaylar karşısında genellikle duyulan şüphedir. Makul şüphe, aramanın yapılacağı zaman, yer ve ilgili kişinin veya onunla birlikte olanların davranış, tutum ve biçimleri, kolluk memurunun taşındığından şüphe ettiği eşyanın niteliği gibi sebepleri gözönünde tutarak belirlenir” şeklinde belirtilmiştir. Ancak hayatın olağan akışına aykırılık kavramının Ceza Muhakemesi Hukukunda geçerli olamayacağını, Ceza Hukuku ve Ceza Muhakemesi Hukuku yönünden bunun mümkün olmadığını örnekle ifade edecek olursak; birisinin üç saat sonra İstanbul’dan, Ankara’ya veya Adana’ya gitmesinin hayatın olağan akışına elbette uygun olabileceğini, fakat üç saniye sonra İstanbul’dan Ankara’ya veya Adana’ya gitmesinin hayatın olağan akışına aykırı olacağını, dolayısıyla “hayatın olağan akışına aykırılık” kavramının bu kapsamda değerlendirilmesi gerektiğini ifade etmeliyiz. Esasen “hayatın olağan akışına aykırılık” kavramının; hukuk kuralları ile ilgisi olmayıp, mantıkla ve fizikle ilgisi vardır. Bir başka ifadeyle; “hayatın olağan akışına aykırılık” kavramının ceza yargılamalarında sadece faili cezalandırmak amacıyla genel geçer bir ifade olmaktan çıkarılması gerekmektedir, çünkü bu ve benzeri kavramların işin içinden çıkılamadığında, somut delile ulaşılamadığında, deyim yerinde ise çözüm anahtarı gibi görülüp, şüpheli veya sanık aleyhine kararlar veya hükümler verildiği anlaşılmaktadır. Bu tür soyut ve sübjektif zan veya tahmin içeren değerlendirmelerin İspat Hukukunda karşılığı olmamalıdır. Bu anlayış; iddianameler bakımından CMK m.170/2’ye, mahkumiyet hükümlerinde de CMK m.223/5’e aykırıdır.

III. Cumhuriyet Savcısı Tarafından Soruşturmanın Sona Erdirilmesi

Yetkili merciler tarafından suç şüphesinin öğrenilmesiyle başlayan soruşturma evresi; Cumhuriyet savcısının düzenlediği iddianamenin kabul edilmesi veya Cumhuriyet savcısı tarafından kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmesi üzerine son bulur. Bu doğrultuda; basit suç şüphesi ile başlayan soruşturma sürecinde, CMK m.160/2 uyarınca şüphelinin, hem lehine ve hem de aleyhine delilleri toplayarak maddi gerçeğe ulaşmak ve adil/dürüst yargılanmayı sağlamak adına kolluk vasıtasıyla gerekli araştırmaları yapan Cumhuriyet savcısı, soruşturmanın sonucunda oluşacak delil durumuna göre bir karar verecek ve soruşturmayı sonlandıracaktır.

CMK m.170/1 uyarınca kamu davasını açma, yani kamu davası açılabilmesi için “davasız yargılama olmaz” ilkesi gereğince gerekli iddianameyi/suçlama belgesini düzenleme görevi ile yetkisi Cumhuriyet savcısına verilmiş olup, CMK m.175/1 uyarınca düzenlenen iddianamenin mahkemece kabul edilmesi ile birlikte kamu davası açılmış olur ve böylece soruşturma evresi tamamlanıp kovuşturma evresine geçilir. Kanunda yer alan ifade ile de açıklandığı üzere; iddianamenin düzenlenmesi Cumhuriyet savcısı için bir görev niteliğinde olup, CMK m.170/2 uyarınca soruşturma aşamasında elde edilen deliller neticesinde, suçun işlendiğine ilişkin yeterli şüpheye ulaşıldığı takdirde Cumhuriyet savcısına iddianame düzenleme görevi yüklenmiştir. Bu çerçevede; soruşturma aşamasındaki delillerle yeterli suç şüphesine ulaşıldığına karar vermek Cumhuriyet savcısının takdir yetkisi kapsamında olmakla birlikte, Cumhuriyet savcısının takdiri doğrultusunda yeterli suç şüphesine ulaşıldığı durumda, eğer kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmesini gerektiren bir husus yoksa, iddianamenin düzenlenmesi zorunlu olup, bu konuda bir takdir yetkisi bulunmamaktadır.

Belirtmeliyiz ki; Cumhuriyet savcısı, yeterli araştırma yapıldıktan ve deliller toplandıktan sonra, şüphelinin lehine olan delillerin de değerlendirilmesi ve dikkate alınarak, adil/dürüst yargılanma ilkesini ve lekelenmeme hakkını gözetip, soruşturma neticesindeki şüphe derecesinin yeterli suç şüphesine ulaşıp ulaşmadığına karar vermelidir. "İddianamenin Düzenlenmesi İçin Aranan ‘Yeterli Şüphe’ Şartı”[2] başlıklı yazımızda da ifade ettiğimiz gibi; Cumhuriyet savcısının yeterli şüpheye somut delillere dayanarak ulaşmak zorunda oluğu, ihtimale ve soyut düşünceye dayanan değerlendirme ile yeterli şüphenin varlığının kabul edilemeyeceği, bu şekilde iddianame düzenlenemeyeceği ve böyle düzenlenen bir iddianamenin iade edilmesi gerektiği, bu nedenle düzenlenen iddianamede yüklenen suçu oluşturan olayların mevcut delillerle ilişkilendirilerek açıklanması gerektiği, “yeterli şüphe” kavramının şüphelinin beraat etme ihtimalinin mahkum edilme ihtimalinden düşük olması olarak anlaşılması gerektiği, bununla birlikte, kişiler aleyhine ciddi sonuçlar meydana getirebilen bu kavramın, öngörülebilir ve açık olması gerektiği, bu nedenle Kanunda tanım yapılarak “yeterli şüphe” kavramının belirli hale getirilmesi gerektiği kanaatindeyiz.

CMK m.170/3 ve devamı fıkralarında iddianamede bulunması gereken hususlar ayrıntılı olarak düzenlenmiş olup, bu maddeye aykırı şekilde düzenlenen iddianame CMK m.174/1-a uyarınca iade edilecektir. CMK m.170/3-h uyarınca iddianamede sevk maddelerinin gösterilmesi zorunlu olduğu, yalnızca iddia edilen suça konu fiilin anlatılmasından ibaret bir iddianamenin CMK m.174/1-a uyarınca iade edilmesinin gerektiği, iddianamenin kabul edilmesi halinde kovuşturma aşamasına geçildiğinde sanığın ve müdafinin sevk maddelerine göre savunma yapacağı, CMK m.176 uyarınca savunmaya hazırlık için sanığa iddianamenin tebliğiyle duruşma günü arasında bir haftalık süre bulunmasının zorunlu oluğu, sevk maddesi belirtilmeden düzenlenen iddianamenin kabul edilmesi halinde, sanığın İHAS m.6/3-a uyarınca isnadı öğrenme ve savunma hakkının ihlal edileceği tartışmasızdır[3].

Cumhuriyet savcısı tarafından yeterli suç şüphesine ulaşıldığına karar verilerek düzenlenen iddianame, görevli ve yetkili mahkeme tarafından değerlendirilerek kabul edilebilir veya CMK m.174 uyarınca iddianamenin ve soruşturma evrakının mahkemeye verilmesinden itibaren 15 gün içinde iade edilebilir. CMK m.174/1 hükmünde iddianamenin iadesi sebepleri dört bent halinde ve sınırlı sayıda sayılmış olup, bu sebepler haricinde iddianamenin iade edilmesi mümkün değildir[4]. İddianamede sevk maddelerinin gösterilmesi zorunlu olmakla birlikte, CMK m.174/2 uyarınca suçun hukuki nitelendirmesi sebebiyle, yani iddianamede ileri sürülen sevk maddelerinin doğru olmaması sebebiyle iddianamenin iadesine karar verilemez. Mahkemenin iddianameyi kabul etmesiyle veya 15 günlük süre içerisinde iade edilmeyen iddianamenin CMK m.174/3 uyarınca kabul edilmiş sayılmasıyla kamu davası açılmış olur ve kovuşturma aşamasına geçilir.

Soruşturma aşamasını sonlandıran bir diğer işlemi ise, Cumhuriyet savcısının kovuşturmaya yer olmadığına dair karardır. İddianamenin düzenlenmesi için yeterli suç şüphesinin oluştuğuna kanaat getirilmemesi halinde, Cumhuriyet savcısı tarafından CMK m.172/1 uyarınca kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmelidir. Bu nedenle; soruşturma aşamasında gerekli araştırmaları yapmak ve delilleri toplamak görevlerini taşıyan Cumhuriyet savcısı, şüpheli lehine olan delilleri de araştırmak ve değerlendirmek suretiyle, şüphelinin üzerindeki suç şüphesinin derecesini lekelenmeme hakkı ve adil/dürüst yargılanma hakkı çerçevesinde değerlendirmeli ve yeterli suç şüphesine ulaşılamadığı durumda kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermelidir.

Bunun yanında; yeterli suç şüphesine ulaşılmış olması durumunda dahi, kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmesi gereken hususlar Kanunda düzenlenmiştir.

Bu kapsamda;

- CMK m.171/1 uyarınca, cezayı kaldıran etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanmasını gerektiren koşulların veya şahsi cezasızlık sebebinin varlığı,

- CMK m.171/2 uyarınca, uzlaştırma ve önödeme kapsamında olmayan, üst sınırı üç yıl veya daha az süreli hapis cezasını gerektiren suçlar bakımından, CMK m.171/3’de sayılan şartların da karşılandığı ve CMK m.171/6’da sayılan suçların sözkonusu olmadığı durumda, Cumhuriyet savcısı tarafından kamu davasının açılmasının ertelenmesine karar verilmesi ve 5 yıllık erteleme süresince kasıtlı bir suç işlenmemesi,

- CMK m.253/19 uyarınca, uzlaştırmaya tabi suçlarda uzlaşma gerçekleştiği durumda, şüphelinin edimini bir defada yerine getirmesi,

- TCK m.75 uyarınca, önödemeye tabi suçlarda önödemenin gerçekleşmesi,

Halinde Cumhuriyet savcısı tarafından kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilecektir. Bunlar dışında; suçun işlenmediği, isnat edilen fiilin suç teşkil etmediği veya hukuka uygunluk nedenlerinin varlığı gerekçeleriyle de Cumhuriyet savcısı tarafından kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilebilecektir[5].

Belirtmeliyiz ki; basit suç şüphesi ile soruşturmanın başlamasından, yeterli suç şüphesine ulaşılarak iddianamenin düzenlenmesi ve bunun kabulü ile kovuşturma aşamasına geçilmesine veya kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilerek soruşturmanın sona erdirilmesine kadar olan süreçte, Cumhuriyet savcısının görevinin ve yetkisinin önemi tartışmasız olup, maddi gerçeğe ulaşmak ve ceza adaletini tesis etmek adına gerekli bütün araştırmaların gerçekleştirilmesi, aynı zamanda şüphelinin de lekelenmeme ve adil/dürüst yargılanma haklarının gözetilmesi, her ne kadar kovuşturma aşamasında iddia makamı görevini yürütecek olsa da, Cumhuriyet savcısının görevi gereği tarafsız olması ve şüpheli lehine de olan tüm delilleri toplaması ve dikkate alması, yeterli ve gerekli araştırma yapılmadan iddianame düzenlenmemesi, Ceza Muhakemesi Hukukunun sistematiğine uygun olarak soruşturma aşamasında elde edilebilecek olan tüm delillerin toplanması ve bu şekilde eğer yeterli suç şüphesi oluştuysa kovuşturma aşmasına geçilmesi gerekmektedir.

Ayrıca; “Kamu davasını açmada takdir yetkisi” başlıklı CMK m.171/2’de kamu davasının açılmasının 5 yıl süreyle ertelenmesi müessesi düzenlenmiş olup, aynı maddenin 3. fıkrasında erteleme kararı verilebilmesinin şartları öngörülmüştür. 171. maddenin 6. fıkrasında sayılan suçlar hakkında kamu davasının açılmasının ertelenebilmesi mümkün değildir. Kamu davasının açılmasının ertelenmesi soruşturma aşaması ile ilgili olup, yine Cumhuriyet savcısı tarafından takip edilmesi gereken işlemlerdendir.

IV. İspat Yükünün Cumhuriyet Savcısında Olması

İtham sisteminde; bir suçla itham edilen kimse, suçluluğu ispatlanıncaya kadar suçlu değildir[6]. Bir başka ifadeyle; şüpheli veya sanığın iddia konusu suçu işlediğine dair şüpheyi yüzde yüz yenen, somut delillere dayanan, kuvvetli delillerin varlığı halinde mahkumiyet hükmünün kurulabileceğini, bu aşamaya kadar sanığın Anayasa m.38/4 uyarınca suçsuzluk/masumiyet karinesinin ihlal edilmemesi gerektiğini ifade etmeliyiz. Yeri gelmişken; sosyal medya ve basın yayın organları aracılığıyla algı oluşturulduğunu, adeta sosyal medya yargısının gündeme geldiğini, bunun linç kültürünü oluşturduğunu, şüpheli/sanık haklarını zedelediğini, mahkemelerin suçluluğu ispatlanmayan şüpheli veya sanıklar yönünden kamu vicdanı baskısıyla ceza verilmesine yönlendirildiğini, mahkemelerin hem objektif ve hem de sübjektif duruşlarına da bu şekilde etki edildiğini belirtmeliyiz.

Konumuza dönecek olursak; Anayasa m.38/4 uyarınca suçsuzluk/masumiyet karinesi güvence altına alınmıştır. Buna göre; “Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kimse suçlu sayılamaz”. Suçsuzluk/masumiyet karinesinin bir uzantısı olarak, ceza muhakemesinde ispat yükü iddia makamı olan Cumhuriyet savcısındadır. Bu doğrultuda; suç işlendiği izlenimini veren hali öğrenen Cumhuriyet savcısının araştırmaları neticesinde somut delillere ulaşılması ve şüpheli hakkında yeterli şüphe sebeplerinin bulunması halinde hazırladığı iddianamenin ve topladığı delillerin elbette mahkumiyet için yeterli olması gerekmektedir.

Belirtmeliyiz ki; itham sisteminin kabul edildiği Ceza Muhakemesi Hukukumuzda ispat yükü iddia eden tarafa, yani Cumhuriyet savcısına ve müdahile aittir. Cumhuriyet savcısı iddianamesini hazırlarken CMK m.170’de ve m.174’de öngörülen yasal şartların gereğini yerine getirmekten başka, elbette kamu davası açıldıktan sonra başlayan kovuşturma aşamasında ispat yükünün gereğini de yerine getirmelidir.

CMK m.190/1’e ve m.191’e bakıldığında; “davasız yargılama olmaz” ilkesinin benimsendiği, davanın bir an önce sonuçlandırılmasının hedeflendiği,

CMK m.206, m.207 ve m.216 dikkate alındığında, çelişmeli yargılamadan, sözlülükten tezini ortaya koyan iddia makamının karşısında antitezle savunma yapan sanığın olduğu, mahkemenin ve hakimlerin bu durumda tarafsız kaldıkları,

Hatta 1412 sayılı mülga CMUK m.237/3’de bulunan mahkemenin re’sen araştırma yapıp delil toplayabileceğine dair hükmün 5271 sayılı Kanuna alınmadığı, mahkemenin kovuşturma aşamasında delil toplamasının yasak olduğu, sadece iddianame, duruşma hazırlığı evresi ile sonrasında geç ileri sürülen delillerin ortaya koyulabilmesi için dava dosyasına getirtilmesi talimatı ile yetkili kılındığı,

Yapılan yargılamanın sonucunda mahkemece CMK m.223/5’in dikkate alınacağı, duruşma sırasında mahkemenin tarafsızlığını bozmadan hareket etmesinin zorunlu olduğu, CMK m.217’yi dikkate aldığı, duruşmanın sonunda mahkeme suç sübut etmişse sanığı mahkum edebileceği gibi, aksi durumda sanığın beraatına karar verebileceğini, buradan ispat yükünün ve delil araştırmanın mahkemeye ve hakime yüklendiği gibi bir sonuca ulaşılamayacağı, nitekim 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunun da bu mantıkla ve sistematikle hazırlanmadığı, iddia edenin iddiasını hukuka uygun yol ve yöntemlerle elde edilmiş delillerle kanıtlamasında zorunluluk bulunduğu,

Hususları izahtan varestedir.

V. Savcının Taraf Olup Olmadığı Sorunu

Cumhuriyet savcısı elbette bir taraftır; soruşturma aşamasında soruşturmayı yürütür, suçu ve failini tespit etmeye çalışır, delil toplar, iddianame düzenler, kovuşturma aşamasında ise yine taraf sıfatı ile iddia makamı olarak yer alır. Bu yönü ile Cumhuriyet savcısı suçlayandır, yani taraftır, fakat maddi hakikate ve adalete ulaşılması gayesi nedeniyle de mesleki olarak tarafsız davranır.

Ceza yargılamasında maddi hakikate ve adalete ulaşabilmek amaç olduğuna göre, esasında soruşturmanın ve kovuşturmanın tarafı olan Cumhuriyet savcısının bu amaçla sınırlı tarafsızlığı aranır. Taraf olmadığımız Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni düzenleyen Roma Statüsünün “Savcılık Bürosu” başlıklı 42. maddesinde savcının tarafsızlığından ve reddinden bahsedilmekle birlikte, bu anlamda bir uygulamanın 5271 sayılı Kanunda yer almadığı, bununla birlikte hukukçu olan Cumhuriyet savcısının maddi hakikate ve adalete ulaşılması maksadının gerçekleştirilmesi sırasında elbette tarafsızlığına ihtiyaç vardır, fakat bu tarafsızlık davayı gören hakim veya mahkeme gibi değildir.

Cumhuriyet savcısının soruşturma açıp, araştırıp inceleme, iddianame düzenleme ve davayı kamu adına takip etme yetkileri ile maddi hakikati ortaya çıkarıp adalete ulaşma görevi birlikte düşünüldüğünde, şüphelinin veya sanığın suçsuzluk/masumiyet karinesi olsa da, hedef maddi hakikate ve adalete ulaşılması olarak kabul edilse de, Cumhuriyet savcısı ister istemez dosyanın ve davanın tarafı olacaktır. Dolayısıyla; savcı bakımından tarafsızlık, maddi hakikate ve adalete ulaşılması sırasında şüphelinin ve sanığın haklarının korunması, bu süjelerin suçluluğunu ortaya koyan bulgulara sahip çıkması kadar, suçsuzluğunu ortaya koyanlara da duyarsız kalmaması, maddi hakikate ve adalete ulaşılıp, masum bir insanın hak ve hürriyetlerine sınırlama getirilmemesi gerekmektedir. Cumhuriyet savcısının şüpheli hakkında delilleri toplarken CMK m.160/2 uyarınca, hem sanığın lehine ve hem de aleyhine delilleri toplamakla yükümlü olduğunu, Cumhuriyet savcısının sadece şüphelinin aleyhine delilleri toplamasının, maddi hakikate ve adalete ulaşılması ile sınırlı tarafsızlığına gölge düşüreceğini ve soruşturma sonrasında görülecek davada dürüst yargılanma hakkını ihlal edebileceğini, bu nedenle şüphelinin sadece aleyhine değil, lehine olan delilleri de toplayıp soruşturma dosyasına alması gerektiğini ifade etmeliyiz.

Cumhuriyet savcısının muhakemede taraf olup olmadığı ve tarafsız davranmakla yükümlü olup olmadığı hususu üzerinde doktrinde görüş birliği bulunmamaktadır. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nda Cumhuriyet savcısının tarafsızlığı ile ilgili bir düzenleme bulunmamakla birlikte, uluslararası alanda Cumhuriyet savcısının tarafsız olması gerektiği konusunda düzenlemeler yer almaktadır. Yukarıda değindiğimiz taraf olmadığımız Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni düzenleyen Roma Statüsünün “Savcılık Bürosu” başlıklı 42. maddesinde savcının tarafsızlığının ve reddinin öngörüldüğü, yine 7 Eylül 1990 tarihinde 8. Birleşmiş Milletler Suçun Önlenmesi ve Suçluların Uslandırılması Konferansında kabul edilen “Savcıların Rolüne Dair İlkeler” m.13 ve m.14’de[7] savcıların görevlerini tarafsızlıkla ve objektif bir biçimde yerine getirmeleri gerektiği, 23 Nisan 1999 tarihinde Uluslararası Savcılar Birliği tarafından kabul edilen Savcıların Mesleki Sorumluluk Standartları ile Temel Görev ve Hakları Beyannamesinin 3 numaralı tarafsızlık başlığında[8] Cumhuriyet savcılarının görevlerini korkusuzca ve tarafsızlıkla yerine getirmeleri gerektiği, 6 Ekim 2000 tarihli Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin Cezai Adalet Sisteminde Savcıların Rolü ile İlgili Üye Devletlere Sunduğu 19 sayılı Tavsiye Kararı m.20’de[9] Cumhuriyet savcıların muhakeme işlemlerini gerçekleştirirken objektif olmak zorunda olduklarına yer verildiği görülmektedir[10].

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nda redde ve çekinmeye ilişkin kurallar; sadece hakimler, bilirkişiler ve zabıt katipleri için öngörülmüştür. Cumhuriyet savcısının tarafsızlığını güvence altına almaya yönelik bir düzenleme mevcut değildir. Cumhuriyet savcılarının maddi gerçeği araştırma, bulma, adaleti tesis etme ve objektif davranma yükümlülüklerin bulunduğu, amaçlarının gerçeği araştırmak olduğu, işlendiği iddia edilen suçun “silahların eşitliği” ve “hukuk devleti” ilkeleri ile bağdaşan bir muhakeme neticesinde ispatlanması gerektiği tartışmasızdır.

Cumhuriyet savcısının taraflı olduğunu ve haklarını gözetmediğini düşünen şüpheli/sanık ve/veya müdafinin, dosyanın Cumhuriyet savcısını, bağlı bulunduğu Cumhuriyet başsavcılığına şikayet ederek, yerine başkasının görevlendirilmesini talep edebileceğini, başsavcının amir konumunda olduğunu, diğer Cumhuriyet savcılarını denetleme yükümlülüğünün bulunduğunu, bu doğrultuda dosyadan el çektirme talep edilebileceğini ifade etmek isteriz, çünkü tarafsız ve bağımsız yargılama hem kamu vicdanı ve hem de şüpheli/sanığın hakları açısından elbette kıymetli ve dokunulmazdır.

Sonuç olarak; soruşturma aşamasında deliller toplanırken Ceza Muhakemesi Hukuku kurallarına riayet edilmesi gerektiğini, bu kapsamda CMK m.160/2 uyarınca lehe delillerin de toplanması gerektiğini, soruşturma neticesinde yeterli suç şüphesine ulaşıldığına karar verirken, şüpheli lehine ve aleyhine olan tüm delillerin adil/dürüst yargılanma ilkesi çerçevesinde değerlendirilmesi ve iddianamenin somut delillere dayanması gerektiğini, Cumhuriyet savcısının şüphelinin lehine delilleri de değerlendirmek suretiyle yeterli suç şüphesine ulaşılmadığına kanaat getirmesi halinde, şüphelinin lekelenmeme hakkını da gözeterek kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verebileceğini, sadece cezalandırılsın mantığı ile hareket etmesinin, hem kamu vicdanı ve hem de şüpheli ve sanık haklarını zedeleyeceğini, Cumhuriyet savcısının bağımsızlığını ve tarafsızlığını gölgeye düşürecek iş ve işlemlerden uzak durması gerektiğini, şayet bu tarafsızlığı korumayacağı bir durum varsa dosyada el çekmesi gerektiğini, böylece maddi hakikate ve adalete ulaşılmayı mümkün kılabilecek ceza yargılamasının gerçekleşebileceğini belirtmek isteriz.

Son söz;

Cumhuriyet savcısı tarafından gerçekleştirilen araştırmalar neticesinde, suçun işlendiğinin ortaya koyulması ve yeterli şüphe sebeplerinin bulunması halinde, yol haritası niteliğini taşıyan iddianamesini düzenleyecektir. Ancak bazen Cumhuriyet savcısının iddianamesini, ihtimal eleme yoluyla “şu olmamıştır, bu olmamıştır, somut olayda olsa olsa bu olmuştur” şeklinde düzenlediği[11] görülmektedir. İddianamenin iade edilmesine rağmen birden fazla, ısrarla aynı hususları tekraren yazılması Cumhuriyet savcısının görevinden kaynaklanan yetkileri doğru kullanmasıyla ilgili şüpheye yol açabileceğini, yeterli araştırma yapılmadan ve delil toplanmadan, yalnızca bir başka Ülkeden alınan bilgi notu veya esasen kolluğun düzenleyip göndermesi yasak olan, kimilerince gölge iddianame olarak adlandırılan kolluk fezlekesine dayalı iddianame hazırlanmasının yeterli ve doğru olmadığını, bu doğrultuda CMK m.174/1-b uyarınca suçun sübutuna doğrudan etki edecek delil toplanmaması sebebiyle iddianamenin iade edilmesine dair yasal değişiklikte isabet bulunduğunu, varsayımlar üzerinden iddianamenin düzenlenmemesi gerektiğini, aksi takdirde sadece cezalandırılsın mantığı ile hareket edileceğini, şüphelinin lekelenmeme hakkının gözardı edileceğini, bu durumda Cumhuriyet savcısının fiil ve fail yönünden maddi hakikate ve adalete ulaşılmasında sahip olması gereken tarafsızlığının zedeleneceğini belirtmek isteriz.

Bir hususa değinmek isteriz ki; itham sisteminde şüpheli veya şüphelilere iddia eden tarafından yöneltilmiş suçlama belgesi olan iddianame, CMK m.170'e ve m.174'e uygun düzenlenmek, CMK m.170/4'de, m.174/1,a,b'de gösterilen şartlara uygun olmak zorundadır. İddianamede; sadece soruşturma dosyasının özetini yapmak yerine, şüpheli veya şüphelilere yüklenen suç veya suçlar ile bunlara ilişkin fiil veya fiillere ve bunlar ile deliller arasında illiyet bağını gösteren tespitlere ve bunların gerekli açıklamalarına yer verilmelidir. İddianameyi sadece soruşturma dosyasında yer alan belgeleri özetleyen veya gösteren bir suçlama belgesi olarak nitelendirmek doğru değildir. Özetle; iddianamede Cumhuriyet savcısı tarafından yüklenen suç ile bu suçu oluşturan fiil veya fiillere yer verilmelidir, aksi halde hukuka uygun bir iddianameden ve kamu davasının açıldığından bahsedilemez. Nitekim Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 22.11.2022 tarihli, 2022/3686 E. ve 2022/17296 K. sayılı kararında; Kanuni düzenlemelerde açıkça belirtildiği gibi, hükmün konusu iddianamede gösterilen eylemdir. Ayrıntıları Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun Dairemizce de benimsenen 21.02.2012 gün 4/570-51 sayılı kararında açıklandığı üzere, soruşturma evresinde elde ettiği kanıtlardan ulaştığı sonuca göre iddianameyi hazırlamakla görevli iddia makamı, CMK'nın 225/1. maddesi uyarınca kovuşturma aşamasının sınırlarını belirlemektedir. Bu nedenle iddianamenin ayrıntılı olması, sanığa yüklenen fiilin nelerden ibaret olduğunun hiçbir duraksamaya meydan vermeyecek şekilde açıklanması zorunludur. Sanık sorgusundan önce iddianame okunduğunda yüklenen suçun ne olduğunu anlamalı ve buna göre savunmasını yapabilmeli, fiille ilişkilendirilen kanıtlara karşı kendi kanıtlarını sunabilmelidir. İşlendiği iddia edilen fiil ve yüklenen suç belirsiz olmamalı açık ve net olarak anlaşılmalı, savunma hakkı kısıtlanmamalıdır. İsnat edilen suçun dayanağı olan maddi olaylar (fiil) hakkında sanığın bilgilendirilmemesi, Avrupa İnsan Hakları sözleşmesinin 6/3-a maddesinin açıkça ihlalidir.

Bu açıklamalar ışığında; iddianamede bulunması gereken ‘unsurları gösterilen suça ilişkin fiil’ ile ‘Yüklenen suçu oluşturan olayların, mevcut delillerle ilişkilendirilerek açıklanması’ şeklindeki zorunlu unsurları taşımayan ve mağdur ile sanık ifadesinin doğrudan yazıya alıntılandıktan sonra, ‘şüphelinin müsnet suçtan cezalandırılmasını’ talep eden, bu nedenle de suç yükleme özelliği bulunmayan 05/09/2014 tarih, 2014/24993 soruşturma ve 2014/10985 Esas sayılı iddianame vasfı taşımadığı anlaşılan belgeye istinaden Anayasa’nın 90. maddesi yollamasıyla Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin adil yargılamayı düzenleyen 6. ve CMK’nın 170. ve 225. maddelerine aykırı olarak yargılamaya devamla yazılı şekilde karar verilmesi, Yasaya aykırı, katılan vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan sair yönleri incelenmeksizin hükümlerin bu sebepten dolayı 5320 sayılı Yasa’nın 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken CMUK’nın 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, 22.11.2022 gününde oy birliğiyle karar verildi.” sonucuna varıldığı görülmektedir.

Yargıtay 8. Ceza Dairesi'nin bu kararına katıldığımızı, uygulamada yüklenen suçun iddianamede sadece olay ve tanık anlatımları ile ilişkilendirildiğini, Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin kararında da belirtildiği üzere iddianamenin, soruşturma aşamasında elde edilen delillerle düzenlenmesi gerektiğini, suçun belirsiz olmaması gerektiğini, savunma hakkının kısıtlanmasının İHAS m.6/3-a’ya aykırılık oluşturacağını belirtmek isteriz.

Elbette bazı durumlarda Cumhuriyet savcısı tarafından düzenlenen iddianame bir yana, aynı olay ve dosya üzerinden çelişki oluşturacak şekilde kovuşturmaya yer olmadığına dair karar (KYOK) verilebildiği görülmektedir. Halbuki fiilin tek olduğu ve şüphelilerin ortak fonksiyonel hakimiyet oluşturacak şekilde müşterek fail sıfatıyla hareket ettiklerine dair deliller bulunduğu halde, şüphelilerden birisi hakkında KYOK, diğeri hakkında iddianame düzenlendiği, fakat bu farklılığın neye dayandığı açıklanması gerekirken, hayatın olağan akışına aykırılık, kimse kendisini suçlayıcı beyanda bulunmaz gibi ibarelerle ve esasında fizik kuralları ile alakalı olan cümlelere yer verilerek, şüphelilerden birisi hakkında iddianame düzenlenirken, diğeri bakımından soruşturmanın KYOK'la bitirildiği, hukuka uygunluktan ve eşitlikten bahsedilemez. Esasen haklarında aynı delil durumu bulunanlar hakkında iddianamenin düzenlenmesi, delil takdir ve değerlendirmesinin mahkemeye bırakılması gerekir. Zaten şüphelinin suçu işlediğine dair yeterli şüpheyi gösteren somut delil yoksa, lekelenmeme hakkı gözetilerek KYOK verilmeli, şüpheli hakkında suçlama yöneltmeye elverişli hiçbir delil yoksa, bu durumda da CMK m.158/6 gereğince soruşturma yapılmasına yer olmadığına dair karar (SYOK) verilmelidir.

Yeri gelmişken önemli bir tespiti paylaşmak isteriz:

Kanunun lafzına bakıldığında; CMK m.160/2 gereğince Cumhuriyet savcısının soruşturmada taraf olmadığı, ancak kovuşturmada taraf olduğu, soruşturma sırasında henüz tarafını seçmeden, şüphelinin lehine veya aleyhine olabilecek deliller topladığı, fakat iddianame düzenleyip dava açılmasını sağladıktan sonra artık taraf sıfatını kazandığı, açtığı davayı ve iddiasını sürdürmek durumunda kaldığı, her ne kadar maddi hakikate ve adalete ulaşma yolunda sanığın suçsuzluğunu gördüğünde beraatını talep edecek olsa da, kovuşturma aşamasında sanığın lehine delil ortaya koymak zorunda olmadığını, bu zorunluluğun iddianamenin düzenlenip mahkemece kabul edilmesiyle son bulduğu, bu nedenle Cumhuriyet savcısının taraf sıfatına soruşturma aşamasının değil de, kovuşturma aşamasının uygunluk arz ettiği söylenebilir. Ancak ifade etmek isteriz ki, Cumhuriyet savcısı; kovuşturma aşamasında eline geçen sanığın lehine delili de saklayamaz, yani kovuşturmada lehe olan delili toplama zorunluluğu yoktur, fakat sanığın suçsuzluğunu ortaya koyan veya daha az ceza ile cezalandırılmasını mümkün kılabilecek somut delili dava dosyasına sunmak zorundadır.

Belirtmeliyiz ki;

Suçsuzluk/masumiyet karinesi hakikaten yargılamalarda çok önemli, fakat itham sisteminde iddia edenin iddiasının somut delillerle kanıtlama yükümlülüğü olduğu halde, özellikle bazı konularda, kamuoyuna mal olmuş veya toplumsal hassasiyet taşıyan veya kamu otoritesinin kendisini taraf gördüğü dosyaların şüphelilerine ve sanıklarına karşı bir ön yargının hakimiyet kazandığı, klasik ispat kuralının şüphelinin ve sanığın aleyhine yön değiştirdiği, yapılan hukuki hataların ya fark edilmediği ya da gözardı edildiği, suçsuzluk/masumiyet karinesinin yerini suçluluk karinesinin aldığı, bu hataya soruşturmayı yürüten Cumhuriyet savcısının da düştüğü, daha soruşturmanın başında inanılmaz, hatta telafisi güç veya imkansız zararların ortaya çıkabildiği, şüphelilerin daha yargılanmadan suçlu ilan edildikleri, buna kamuoyunun da iştirak ettiği, iyi ve sağlıklı yürütülmeyen, baskıya ve etkiye maruz kalan soruşturmalarda, sırf beyana dayalı suçlamalardan hareketle koruma tedbirlerinin uygulanıp iddianamelerin hazırlanabildiği, suçsuzluk/masumiyetin karinesinin sadece adının kaldığı ve şüpheliye ve sanıklara yeterli güvence sağlayamadığı, sanıkların ve müdafilerinin dosyada mevcut beyanların çelişkilerini duruşmada ortaya çıkarma gayretine girdikleri görülmektedir. Tüm bu nedenlerle; ceza soruşturmalarının suçsuzluk/masumiyet karinesini de gözeterek, görünür değil gerçek maddi hakikate ve adalete ulaşılmasında iyi yürütülüp, iddianamenin de itina ile hazırlanması çok önem taşımaktadır.

Bir soruşturmada çözümü gereken temel mesele; somut delil var mı, şikayetçinin veya tanığın beyanını destekleyen yan veya tamamlayıcı delil var mı, bu deliller arasında uyum var mı, anlatım ve delil olayın oluşuna, zamana, ortaya çıkan sonuca uygun mu, olay ile fail ve delil arasında illiyet bağı kurulabiliyor mu? Tüm bunlara; “hayatın olağan akışına aykırı olduğundan”, “başka türlü olamayacağından”, “dosya bir bütün olarak incelendiğine” ve sonuca sebebiyet veren kural ihlal eden fiili tespit etmeksizin sırf “kural ihlal edildiğinden” gibi İspat Hukukuna ve “şahsi kusur sorumluluğu” ilkesine ters düşen kriterlerle varılmamalıdır.

Elbette suç işleyen varsa yargılanıp cezasını çekmelidir, toplum düzeni bozulmuşsa, mağdurun hak veya hürriyeti ihlal edilmişse, kanun koyucunun koruduğu hukuki yarara yönelik bir tecavüz varsa bu fiili işleyenin ve işletenin bulunup adalet önüne çıkarılarak hesap vermesi, suçu işlemişse de cezalandırılması gerekir. Bununla birlikte, iddia konusu işlememiş olabileceği de gözardı edilmemelidir, fail peşinen suçlu ilan edilmemelidir. İnsan için soruşturulmak ve kovuşturulmak hiç kolay değildir, bunun sonuçları ağırdır. Bu ağırlık, hem hürriyet ve hem de insanın psikolojik durumu açısından kendisini gösterir. Diğer taraftan; mağdur, onun yakınları ve toplum da elbette gözardı edilemez. Soruşturmayı yürüten Cumhuriyet savcısı ise; soruşturduğu dosyaya dahil ettiği kişilere belki tam manası ile suçsuz gözüyle bakmayabilir, fakat bu onun soruşturmanın kural ve kaideleri görmezden gelmesine yol açmamalıdır. Cumhuriyet Savcılığı ve yargıçlık bıçak sırtı bir iştir, esasında adaleti bulup sahibine teslim etmek çok zor bir iştir, deyim yerinde ise kılı kırk yarmak, çok dikkat etmek, inceleyip sık dokumak gerekir. Yargı mensubu da bir insan olarak duyguları ile hareket etse de; bir yerde somut olayın özelliklerini, kural ve kaideleri, peşinden koştuğu maddi hakikate ulaşıp ulaşmadığını, eğer iddianame düzenlemek için gerekli yeterli şüpheyi gösteren somut delillere ulaşamamışsa, davada şüphede kalmışsa şüphenin suçlananın lehine olduğunu gözardı etmemelidir.

Sonuçta biz ne söylersek söyleyelim ne yazarsak yazalım; genellikle soruşturmalar şu veya bu sebeple “bırakalım bunu mahkeme değerlendirsin” anlayışı ile iddianameye konu edilebiliyor, davayı yürüten hakim savcı rolünü üstlenebiliyor. Bu hatalı rol değişiminin düzeltilmesi gerekir.

Prof. Dr. Ersan Şen

Av. Tamer Bayraklı

Stj. Av. Hurşit Berkay Çalışkan

(Bu köşe yazısı, sayın Prof. Dr. Ersan ŞEN tarafından www.hukukihaber.net sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısının tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısının bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)

-------------------

[1] Veli Özer Özbek, Nihat Kanbur, Koray Doğan, Pınar Bacaksız, İlker Tepe, Ceza Muhakemesi Hukuku, 2. Baskı, Seçkin, 2011, s.193.

[2] Ersan Şen, Alperen Gözükan, İddianamenin Düzenlenmesi İçin Aranan “Yeterli Şüphe” Şartı, 02.11.2022, https://www.hukukihaber.net/iddianamenin-duzenlenmesi-icin-aranan-yeterli-suphe-sarti-1

[3] Ersan Şen, Ali Kemal Yıldız, Erkan Duymaz, Ertekin Aksüt, Mert Maviş, Beyza Başer Berkün, Buğra Şahin, Mehmet Vedat Ervan, Erkam Erdem, Ceza Avukatının Başvuru Kitabı, Seçkin, 5. Baskı, Ankara, 2023, s.256.

[4] Ersan Şen, Hurşit Berkay Çalışkan, YCGK Kararının Görevi Kötüye Kullanma Suçu Bakımından Değerlendirilmesi, 24.02.2024.

[5] Ersan Şen, Ali Kemal Yıldız, Erkan Duymaz, Ertekin Aksüt, Mert Maviş, Beyza Başer Berkün, Buğra Şahin, Mehmet Vedat Ervan, Erkam Erdem, Ceza Avukatının Başvuru Kitabı, Seçkin, 5. Baskı, Ankara, 2023, s.287-288.

[6] Sulhi DÖNMEZER, “Suçsuzluk Karinesi Üzerine Düşünceler”, in: Prof. Dr. Nurullah Kunter’e Armağan, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Eğitim, Öğretim ve Yardımlaşma Vakfı, İstanbul 1998, s.67.

[7] 13. Savcılar görevlerini yaparlarken: a) İşlerini tarafsızlıkla ve her türlü siyasal, sosyal, dinsel, ırksal, kültürel, cinsel veya başka her hangi bir ayrımcılıktan kaçınarak yürütürler; b) Kamu yararını korurlar, objektif bir biçimde hareket ederler, zanlının ve mağdurun durumunu gereği gibi dikkate alırlar ve zanlının yararına veya zararına olup olmadığına bakmaksızın, ilgili her türlü duruma dikkat ederler; c) Görevlerinin icrası veya adaletin ihtiyaçları aksini gerektirmedikçe ellerinde bulunan bilgiyi gizli tutarlar, d) Mağdurların kişisel menfaatlerini etkileyen hususlarda onların görüş TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu 310 ve düşüncelerini dikkate alır ve mağdurları Suçtan ve Yetki İstismarından Mağdur olanlara Adalet Sağlanmasına dair Temel Prensipler Bildirisi’ne göre sahip oldukları haklardan haberdar eder. 14. Savcılar, tarafsız bir soruşturmanın isnadın temelsiz olduğunu göstermesi halinde kovuşturma başlatmaz veya devam etmezler veya muhakemeyi durdurmak için her türlü çabayı gösterirler”.

[8] “Savcılar, görevlerini korkusuzca, ayrımcılık yapmadan ve önyargı olmaksızın yerine getirmeleri gereklidir. Savcılar özellikle de; Görevlerini tarafsız bir şekilde yerine getirmeli”.

[9] 20. Savcılar, muhakeme işlemleri esnasında nesnel ve tarafsız olmalıdırlar. Özellikle, adaletin doğru işleyişi için gerekli ilgili tüm maddi ve hukuki olguların mahkemeye sunulmuş olmasını sağlamalıdırlar”.            

[10] Alp Tolgahan Serttaş, Ceza Yargılamasında Cumhuriyet Savcısının Tarafsızlığı Sorunu, Akdeniz HFD • Y. Aralık 2022- C. 12- s. 2- s.915.

[11] Ersan Şen, Doğa Ceylan, Cesetsiz Cinayet, www.hukukihaber.net/cesetsiz-cinayet-ersan-sen, 12.01.2024.