GİRİŞ
Dolandırıcılık suçu, ceza hukukunun hem normatif hem de uygulamaya dönük yönü bakımından en tartışmalı suç tiplerinden biridir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 157. ve 158. maddelerinde düzenlenen bu suç tipi, malvarlığına karşı işlenen fiiller arasında yer almakla birlikte, hukuki ihtilaflar ile cezai eylemler arasındaki ince çizgide yer alması nedeniyle uygulamada sıklıkla yorum farklılıklarına neden olmaktadır. Özellikle “hileli davranış” unsurunun sınırları, bu suçun oluşup oluşmadığını belirleyen temel faktör olarak öne çıkmaktadır.
Hile, failin mağduru aldatmak amacıyla gerçekleştirdiği davranışların bütününü ifade eder ve suçun oluşabilmesi için bu davranışların mağdurun iradesini fesada uğratacak yoğunlukta olması aranır. Basit bir yalan ile nitelikli bir hile arasında ayrım yapılmakta; yalnızca sözle ifade edilen ve mağdurun denetim yetisini bertaraf etmeyen beyanlar, ceza sorumluluğunu doğuracak nitelikte görülmemektedir. Yargıtay, bu ayrımı yerleşik içtihatlarıyla ortaya koymuş, özellikle aldatma kabiliyeti yüksek mizansenler içeren davranışlara dolandırıcılık suçu kapsamında ceza verilmesi gerektiğini vurgulamıştır [1].
Öte yandan, dolandırıcılık suçunun oluşup oluşmadığına dair değerlendirmelerde yalnızca failin beyanları değil, mağdurun olay karşısındaki konumu, denetim imkanları ve irade serbestisi de dikkate alınmalıdır. Bu nedenle yargı kararları, hem failin kastını hem de mağdurun olayın gelişimindeki konumunu bütünsel olarak ele almakta, failin baştan itibaren edimini ifa etme kastının bulunmaması halinde ve bu kastın gizlenmesi için hileli araçlara başvurulması durumunda cezai sorumluluğun doğacağını kabul etmektedir. Bunun karşısında, failin baştan beri hileyle hareket ettiğine dair delilin bulunmaması ve hukuki ihtilafın bulunduğu durumlarda sanığın beraatine karar verilmesi gerekmektedir [2].
Bu makalede, yalnızca Yargıtay içtihatlarına dayanarak dolandırıcılık suçunun en temel ve belirleyici unsuru olan hileli davranış kavramı sistematik olarak ele alınacaktır. Ticari ilişkilerde hile ayrımı, mağdurun denetim gücü, aktif/ihmali hile ayrımı ve bilişim yoluyla işlenen dolandırıcılık gibi başlıklar altında, ilgili içtihatlar ışığında hilenin nasıl yorumlandığı değerlendirilecektir. Böylece uygulamada hileli davranışın sınırlarının nasıl çizildiği ortaya konacak, hem hukukçular hem de uygulayıcılar için yol gösterici bir çerçeve oluşturulacaktır.
HİLELİ DAVRANIŞIN TANIMI VE KRİTERLERİ
Hileli davranış, dolandırıcılık suçunun oluşumu bakımından vazgeçilmez bir unsurdur. Ancak bu unsurun sınırları gerek teorik tartışmalarda gerekse yargı uygulamasında net olmayan pek çok noktayı içinde barındırır. Türk Ceza Kanunu’nda hile kavramı tanımlanmamış; tanım ve kapsam, içtihatlar ve öğretideki yorumlarla belirlenmiştir. Bu belirsizlik, uygulamada farklı olaylarda farklı sonuçlara yol açan kararlarla kendisini göstermektedir.
Yargıtay hile kavramını, “basit yalanı aşan, mağdurun iradesini fesada uğratmaya elverişli, dış dünyaya yansıyan icrai veya ihmali davranışlar bütünü” şeklinde yorumlamaktadır. Hile, yalnızca bir söz değil; bir mizansenin, failin kasıtlı yönlendirmesinin ve mağdurun algı dünyasını etkileyen görünüşlerin ürünüdür. Bu çerçevede, failin yaptığı eylem mağduru yanıltmalı ve onun zararına ya da failin yararına olacak şekilde bir işlem yapmasına neden olmalıdır.
Yargıtay 2. Ceza Dairesi’nin bir kararında, sanıkların büyü bozulması bahanesiyle dini duyguları istismar ederek mağdurdan altınları alıp bir bohçaya sarmasını istemeleri ve bunu 24 saat açmaması yönünde telkinde bulunmaları, dolandırıcılık suçunu oluşturabileceği şeklinde değerlendirilerek görevsizlik kararı verilmiş ve dosyanın ağır ceza mahkemesine gönderilmesi gerektiği belirtilmiştir. Burada hile, yalnızca sözlü beyanla sınırlı kalmamış, mağdurun inceleme imkanını ortadan kaldıracak şekilde bir mizansenle desteklenmiştir [3].
Yargıtay 13. Ceza Dairesi, cep telefonunu “bilgisayarcıya göstereceğim” bahanesiyle alan sanığın eylemini değerlendirirken, "Yaşı küçük müştekinin olay günü cep telefonunu satmak için tanık Ahmet'e ait işyerine gittiği, tanığın babası ile birlikte geldiği takdirde telefonu satın alacağını söylemesi üzerine müştekinin işyerinden çıktığı, aynı işyerinde cep telefonlarına bakan sanığın da, müştekinin peşinden çıkarak, cep telefonunun bozuk olup olmadığını bilgisayarcıya göstereceğini söyleyerek müştekiden cep telefonunu aldığı ve müştekiye de işyerinde beklemesini söylediği anlaşılması karşısında," gerekçesiyle hile unsurunun oluştuğunu ifade etmiştir [4].
Bu kararlardan hareketle, Yargıtay’ın hileli davranışın varlığı için özellikle “aldatmaya elverişli dışsal davranış” aranması gerektiği yönündeki yaklaşımı dikkat çekmektedir. Yani suçun oluşumu açısından yalana eşlik eden davranış biçimi kritik önemdedir. Bu bağlamda, failin kurduğu mizansenin mağdurun algısını nasıl etkilediği, onun iradesine ne ölçüde yön verdiği ve bu yönlendirmenin mağdurun normal şartlarda vermeyeceği bir kararı vermesine neden olup olmadığı her somut olayda ayrı ayrı değerlendirilmelidir.
Bu yaklaşım, hile kavramını yalnızca yalan beyanlarla sınırlamayıp, davranışsal yönleriyle birlikte değerlendirme gereğini de ortaya koymaktadır. Hileli davranış, failin söyleminden ziyade eylemiyle, görünüş yaratma çabasıyla ve manipülatif kurgusuyla değerlendirildiğinde, ceza sorumluluğunu doğuracak biçimde şekillenir. Yani dolandırıcılık suçunun varlığı için failin amacının yanı sıra kullandığı araçların da hileye dönüşecek düzeyde nitelikli olması gerekir.
TİCARİ İLİŞKİ VE SÖZLEŞME İHLALİ AYRIMI
Dolandırıcılık suçu ile hukuki ihtilaf sınırının en çok zorlandığı alanlardan biri, taraflar arasında mevcut ya da görünüşte var olan ticari ve sözleşmesel ilişkilerdir. Ceza hukukunun müdahalesiyle özel hukuk ilişkileri arasındaki çizginin aşılmaması gerekir. Bu nedenle ceza yargılamasında, sözleşmeden doğan yükümlülüklerin ihlali mi söz konusudur, yoksa baştan itibaren edimi yerine getirmeme kastı taşıyan ve hileli davranışlarla mağduru aldatan bir fail mi vardır, sorusu titizlikle değerlendirilmelidir.
Bu ayrım, yalnızca tarafların hukuki pozisyonlarının değil, failin iradesinin başlangıçtan itibaren nasıl şekillendiğinin anlaşılması açısından da önemlidir. Eğer failin baştan itibaren edimini ifa etme yönünde bir kastı bulunmuyorsa ve bu durumu mağdurdan gizlemek için hileli davranışlara başvuruyorsa, bu durumda dolandırıcılık suçu gündeme gelebilir. Aksi halde, salt sözleşme ihlali dolandırıcılık olarak değerlendirilmemelidir.
Yargıtay 11. Ceza Dairesi, taraflar arasında teslim edilen çekin arkasının imzalanıp ciro edilerek kullanılması olayında, taraflar arasında hizmet, ortaklık ya da benzeri bir ilişki bulunup bulunmadığının araştırılması gerektiğini vurgulamıştır. Nitekim taraflar arasında böyle bir ilişki var ise, eylemin dolandırıcılık değil, güveni kötüye kullanma suçuna vücut vereceği belirtilmiştir. Bu karar, dolandırıcılık ile güveni kötüye kullanma suçlarının ayrımı bakımından da taraflar arasındaki ilişkinin ve failin başlangıçtaki iradesinin belirleyici olduğunu ortaya koymaktadır [5].
Benzer şekilde Samsun BAM 2. Ceza Dairesi, hayvan ticareti yapan sanıkların katılanlardan peşin ödeme alıp senet verdikleri, ancak vadede ödeme yapmadıkları olayda, mağdurun iradesini fesada uğratacak nitelikte bir hile bulunmadığını ve olayın sözleşme ilişkisi kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir [6]. Mahkeme, sanıkların baştan itibaren ödeme kastının bulunmadığına dair herhangi bir somut delil olmadığını vurgulamış; bu durumda cezai sorumluluk değil, özel hukuk yaptırımlarının uygulanmasının uygun olduğunu ifade etmiştir.
Yargıtay 15. Ceza Dairesi’nin bir başka kararında da internet üzerinden araç ilanı veren sanığın, alıcıyla temasa geçtikten sonra buluşma yerine gitmeyip ortadan kaybolduğu olayda, dolandırıcılık suçunun oluşmadığı belirtilmiştir. Kararda, sanığın en baştan itibaren dolandırma kastıyla hareket ettiğine dair güçlü emarelerin bulunmadığı; mağdurun zararının hukuki ihtilaftan kaynaklandığı kanaatine varılmıştır [7].
Yargıtay 11. Ceza Dairesi, kantar görevlisi sanıkların tartı fişlerini gerçekteki tonajdan fazla olacak şekilde düzenledikleri bir olayda; sanıkların eylemlerinin, kendilerine tevdi edilen hizmet gereği kantar sistemini manipüle ederek bilgileri değiştirmekten ibaret olması nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunun oluştuğuna karar vermiştir.[8]. Yargıtay’ın somut olaydaki yorumu, sanıkların kantar sistemini ve fabrikaya gelen malların zilyedliğini devralmış olmaları nedeniyle, güveni kötüye kullanma suçunu oluşturduğuna yöneliktir. Kanaatimizce Yargıtay’ın bu kararı isabetli değildir. Bizim de katıldığımız karşı oy yazısına göre, sanıkların “Katılan firmada, kantar biriminde fabrikaya gelen araçların tartılarak firmanın kullandığı program dahilinde sisteme bilgileri yüklemek görevi dışında görevleri bulunmayan sanıklar ... ve ...'in , bu görevleri dışında fabrikaya gelen mallar üzerinde geçici veya sürekli de olsa hakimiyetlerinin bulunmadığı, söz konusu malların tartım işlemini müteakip depoya yönlendirildiği anlaşıldığından sanıkların söz konusu malların zilyedi olamayacağı, bu nedenle güveni kötüye kullanma suçunun kanuni unsurunun bulunmadığını kabul etmek gerekmektedir... sanıkların sübut bulan eylemlerinin TCK'nin 158/1-f maddesinde düzenlenen bilişim sistemlerinin araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık suçunu oluşturduğu…" kabul edilmelidir.
Bu kararlar, ticari ilişkilerde veya sözleşmeye dayalı işlemlerde cezai sorumluluğun ancak failin baştan itibaren suç kastıyla hareket ettiğinin ve bu kastını gizlemek için hileli davranışlara başvurduğunun açıkça ortaya konulması hâlinde söz konusu olacağını göstermektedir. Aksi takdirde, cezai yaptırım uygulanması hukukun ceza ile korunması gereken son çare (ultima ratio) ilkesine aykırılık teşkil eder. Hukuki ihtilafların, edimlerin zamanında yerine getirilmemesi ya da sözleşmeden doğan borçların ödenmemesi gibi durumların ceza hukukuna taşınması, hem masumiyet karinesine hem de özel hukuk alanının özerkliğine zarar verir.
Dolandırıcılık suçunun sınırlarını genişletmek, ticari hayattaki riskleri cezalandırma aracı hâline getirir. Bu ise ekonomik güvenlik kadar hukuki güvenliği de tehlikeye atar. Bu sebeple mahkemeler, ticari ilişkilerdeki uyuşmazlıklarda failin kastını ve eyleminin aldatmaya elverişli olup olmadığını dikkatle değerlendirmelidir.
AKTİF - İHMALİ HİLE AYRIMI
Dolandırıcılık suçunun oluşmasında failin mağduru aldatmaya yönelik davranışları temel unsurdur. Bu davranışlar genellikle icrai, yani aktif hareketler biçiminde karşımıza çıkar. Aktif hareketten kasıt, failin uhdesinden çıkan ve dış dünyada tesiri olan hareket demektir. Fail, mağduru yanıltacak yalan beyanda bulunur, sahte belge sunar, mizansen kurgular veya sahte bir sıfatla hareket eder. Ancak bazı durumlarda, failin hileli hareketi doğrudan bir eylemle değil, bilgi verme yükümlülüğünü kasten yerine getirmemesiyle, yani susmak suretiyle gerçekleşebilir. Bu tür durumlar doktrinde ve yargı içtihatlarında “ihmali hile” olarak tanımlanmaktadır.
İhmali hile, failin hukuki ilişki, sosyal konum veya önceki eylemleri nedeniyle mağduru aydınlatma yükümlülüğü altında olduğu hâllerde, bu yükümlülüğünü yerine getirmemesi ile ortaya çıkar. Fail bu suskunluğuyla mağdurun hatalı kanaatini sürdürmesini sağlar ve bu yanılgıdan fayda sağlar. Ancak burada ceza sorumluluğunun doğabilmesi için mağduru bilgilendirme yükümlülüğünün hukuken var olması ve failin bu yükümlülüğü bilinçli şekilde ihlal etmiş olması gerekir.
Yargıtay 15. Ceza Dairesi’nin değerlendirdiği bir olayda, sanığın Sulh Hukuk Mahkemesi’ndeki hatadan faydalanarak ölmüş bir kişiye ait taşınmazın satış bedelini tahsil etmesi söz konusudur. Kararda, sanığın dava sürecindeki hatayı fark ettiği hâlde bu hatayı bildirmemesi ve bu şekilde menfaat elde etmesi ihmali hile olarak değerlendirilmiş; böylece aktif bir davranış yerine bilinçli bir suskunluğun dolandırıcılık suçuna vücut verdiği sonucuna varılmıştır [9].
İlgili karar, ihmali davranışların da belirli koşullar altında hile kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini ve ceza sorumluluğunu doğurabileceğini ortaya koymaktadır. Ancak her susma eylemi dolandırıcılık kapsamında değerlendirilemez. Hileli ihmali davranıştan söz edilebilmesi için failin mağduru bilgilendirme yükümlülüğü altında bulunması, bu yükümlülüğü kasten yerine getirmemesi gibi bu suretle mağdurun hatalı kanaatini sürdürmesini sağlaması gereklidir.
Sonuç olarak, dolandırıcılık suçunda yalnızca aktif eylemler değil, belirli koşullar altında susmaya dayalı pasif davranışlar da hileli hareket olarak kabul edilebilmektedir. Yargıtay’ın bu konuda geliştirdiği kriterler, failin içinde bulunduğu konum, ilişkinin niteliği ve olayın gelişim süreci dikkate alınarak susmanın ne zaman cezai sonuç doğuracağını belirlemektedir.
MAĞDURUN DENETİM YETENEĞİ VE HİLENİN ELVERİŞLİLİĞİ
Dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için failin gerçekleştirdiği hileli davranışın mağduru aldatmaya elverişli olması gerekir. Bu elverişlilik hem objektif hem de sübjektif ölçütlerle değerlendirilir. Objektif açıdan, failin eylemi makul dikkat seviyesine sahip ortalama bir kişiyi aldatabilecek yoğunlukta olmalı; sübjektif açıdan ise somut olayda mağdurun gerçekten aldatılması ve iradesinin fesada uğratılması gerekir.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu, sanıkların mağdurdan cep telefonunu almak için pastanede buluşarak kavga çıkaracaklarını söyledikleri, ardından sanıklardan birinin sözde pazarcı rolüyle araya girip telefonunu istediği ve pazarda mizansen bir kavga sergileyerek telefonu alıp kaybolduğu olayda; sanıkların eylemlerinin mağdurun iradesini fesada uğratacak derecede organize ve ustaca olduğunu vurgulamıştır. Kararda, her sanığın farklı rol üstlenerek eylemi planlı şekilde gerçekleştirdiği ve bu mizansenin aldatıcılık kabiliyetinin yüksek olduğu kabul edilmiştir [10].
Yargıtay 15. Ceza Dairesi ise, sanıkların kendilerini polis ya da savcı olarak tanıttığı, telefon görüşmesi sırasında fondan telsiz sesleri dinlettiği, mağdurları korkutarak “FETÖ ile bağlantınız var” diyerek evdeki paraları göndermelerini sağladığı olayda; failin kurguladığı mizansenin mağdurun denetim imkânını ortadan kaldıracak ölçüde olduğunu ifade etmiştir. Kararda, kullanılan ses efektlerinin, tehdit dilinin ve acele ettirmenin mağdurun sağlıklı karar alma kapasitesini ortadan kaldırdığı, dolayısıyla aldatma elverişliliğinin açık şekilde mevcut olduğu sonucuna varılmıştır [11].
Aynı şekilde Yargıtay 2. Ceza Dairesi, bir sanığın markette kasiyeri aldatma amacıyla 100 TL uzatmış gibi yapıp sadece 2 TL verdiği, ardından para üstü olarak 95,5 TL aldığı olayda; mağdurun dikkatini dağıtmak ve hızlı işlem baskısı yaratarak hataya zorlamak şeklindeki davranışın sistematik ve ısrarlı olduğunu belirtmiştir. Kararda, failin hileli davranışının basit bir yalandan öteye geçerek dolandırıcılık suçunun unsurlarını oluşturduğu kabul edilmiştir [12].
Bu kararlar ışığında, dolandırıcılık suçunda mağdurun hatalı davranması ya da yeterince dikkatli olmaması, tek başına hile unsurunu ortadan kaldırmaz. Önemli olan failin eyleminin mağdurun bu dikkat zaafını hedef alacak şekilde planlı ve yönlendirici olmasıdır. Ceza yargılamasında da bu nedenle failin iradesi, mağdurun pozisyonu ve eylemin ortaya çıkardığı algı birlikte değerlendirilir. Mağdurun dikkatsizliği ile failin aldatmaya dönük kasıtlı davranışı birbirinden ayrıştırılarak, ceza sorumluluğuna gidecek sınır belirlenir.
Özellikle çağımızın yoğun bilgi ve iletişim ortamında, bireylerin dikkatinin kolayca dağılabildiği dikkate alındığında, aldatma elverişliliğinin değerlendirilmesi daha önem kazanmakta; sıradan ve basit yalanlardan ayrılan organize dolandırıcılık biçimleri daha yüksek cezai sorumluluk doğurmaktadır. Bu da ceza hukukunun toplumsal koruma işlevi açısından tutarlı bir yaklaşımı yansıtır.
BİLİŞİM YOLUYLA HİLE
Gelişen teknoloji ile birlikte dolandırıcılık suçları da biçim değiştirmiş ve bilişim sistemleri üzerinden işlenen dolandırıcılık fiilleri ceza yargısının gündeminde önemli bir yer tutmaya başlamıştır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 158. maddesinde bilişim sistemlerinin araç olarak kullanılması nitelikli dolandırıcılık hali olarak düzenlenmiştir. Ancak bu durum, her çevrim içi dolandırıcılık eyleminin otomatik olarak TCK m.158 kapsamında cezalandırılacağı anlamına gelmez. Bilişim sistemlerinin dolandırıcılık suçuna vücut verebilmesi için failin eyleminin mağduru yanıltacak nitelikte, sistemli ve hileye dayalı bir yapı içinde gerçekleştirilmiş olması gerekir. [13], [14].
Ayrıca bu tür suçlarda, mağdurların bilgi ve dijital okuryazarlık seviyelerinin düşük olması, failin hileli yapı kurarak teknik üstünlük sağlaması, ceza sorumluluğunu ağırlaştırıcı bir etken olarak kabul edilmektedir.
Sonuç itibariyle, Yargıtay, dijital ortamdaki eylemleri değerlendirirken yalnızca teknolojik araçların varlığına değil, failin eylemlerinin içeriğine, organizasyonuna ve mağdurun üzerinde yarattığı algı etkisine odaklanmakta; bu sayede bilişim yoluyla işlenen dolandırıcılık suçlarında hile kavramının özünü koruyarak yorum yapmaktadır.
HİLELİ DAVRANIŞIN BULUNMADIĞI HALLER VE BERAAT KRİTERLERİ
Dolandırıcılık suçunun varlığı için failin mağdurun iradesini aldatıcı ve etkileyici nitelikte bir hileli davranışta bulunması zorunludur. Bu bağlamda ceza yargılamasında temel sorun, her aldatıcı davranışın hile olarak kabul edilip edilemeyeceği, daha açık ifade ile hangi davranışların dolandırıcılık suçunun unsurlarını oluşturduğu, hangilerinin ise hukukî ihtilaf veya sözleşme ihlali olarak nitelendirilmesi gerektiğidir. Yargıtay içtihatlarında bu ayrımın ölçütü, failin baştan itibaren edimini ifa etmeme kastının varlığı ve bu kastın mağdurdan gizlenip gizlenmediğiyle belirlenmektedir.
Yargıtay 15. Ceza Dairesi, internet üzerinden araç satış ilanı vererek mağdurdan kapora aldıktan sonra ortadan kaybolan sanığın eyleminde dolandırıcılık suçunun unsurlarının oluşmadığını değerlendirmiştir. Mahkeme, sanığın mağdura aracı göstermemiş olmasını hileli davranış olarak görmemiş, ayrıca mağdurun olayın gelişimi süresince tedbir alma imkânına sahip olduğunu belirterek beraat hükmünü isabetli bulmuştur [15].
Yargıtay 13. Ceza Dairesi’nin bir başka kararında, sanığın "bilgisayarcıya göstereceğim" diyerek mağdurdan ödünç aldığı telefonu geri vermemesi üzerine açılan davada, sanığın yalnızca sözlü beyanla hareket ettiği, eylemin herhangi bir mizansen ya da hileli yapı içermediği tespit edilmiştir. Bu doğrultuda sanığın eyleminin dolandırıcılık değil, güveni kötüye kullanma suçu kapsamında değerlendirilmesi gerektiği vurgulanmıştır [16].
Benzer şekilde, ticari ilişkilerde ödeme yapılmaması ya da senetlerin vadesinde ödenmemesi gibi durumların, eğer mağdurun iradesini fesada uğratacak herhangi bir hileli hareketle desteklenmemişse, dolandırıcılık suçunu değil, özel hukuk ilişkilerinden doğan ihtilafları oluşturduğu kabul edilmektedir. Bu çerçevede, sözleşme ihlalleri, dürüstlük kuralına aykırı hareketler veya tacirler arasındaki ödeme temerrütleri ancak baştan itibaren kastla ve aldatmaya yönelik özel eylemlerle desteklenmişse cezai sorumluluğu gündeme getirir.
Yargıtay 2. Ceza Dairesi’nin değerlendirdiği bir olayda, sanığın büyü bozma bahanesiyle altınları bohçaya sararak mağdura verdiği, ancak içini boşaltarak geri sunduğu olayda dolandırıcılık suçunun oluştuğu kabul edilirken[17], sadece sözlü beyanla yapılan aldatmaların bu düzeye ulaşmadığı durumlarda beraat kararı verilmesi gerekir.
Bu kararlar ışığında, hileli davranışın bulunmadığı ve dolayısıyla beraat verilmesi gereken durumlarda öne çıkan bazı kriterler şunlardır:
· Failin yalnızca sözlü beyanda bulunması ve bu beyana eşlik eden bir mizansenin olmaması,
· Mağdurun olay sürecinde inceleme, kontrol ya da geri adım atma imkanına sahip olması,
· Failin eyleminin basit bir sözleşme ihlali veya hukuki yükümlülükten doğan temerrüt niteliğinde olması,
· Başlangıçta edimini ifa etme kastının bulunması ancak sonradan yerine getirilmemesi.
Ceza yargılamasının hukuki ihtilaflardan ayrılması, suç kavramının sınırlarının daraltılması ve “ultima ratio” ilkesine bağlılık açısından bu kriterler büyük önem taşır. Aksi takdirde her tür sözleşme ihlali veya güvene dayalı ilişkinin kötüye kullanılması, ceza yargısının konusu hâline gelir ki bu durum hukukun genel yapısıyla bağdaşmaz.
SONUÇ VE DEĞERLENDİRME
Dolandırıcılık suçu, ceza hukuku ile özel hukuk ilişkileri arasındaki en hassas sınırda yer alan suç tipidir. Suçun temel yapı taşı olan “hileli davranış” kavramı, gerek öğretide gerekse yargı kararlarında dinamik bir biçimde yorumlanmaktadır. Bu nedenle, hile unsurunun varlığı, her somut olayda failin kastı, mağdurun durumu, olayın gelişimi ve kullanılan yöntemlerin değerlendirilmesiyle tespit edilmektedir. İncelemeye konu olan yargı kararları, hilenin salt yalan beyanla değil, failin organize, planlı ve mağduru yanıltmaya dönük davranışlarıyla oluştuğunu göstermektedir. Bazen de taraflar arasında güven ilişkisinin bulunması, zilyedliğin devri gibi hususlar nedeniyle eylemin dolandırıcılık değil, güveni kötüye kullanma suçuna vücut verdiği görülmektedir. Mahkemelerin bu ayrımı yapabilmeleri, hakkaniyetli bir karar verilmesi açısından önemlidir.
Kararlarda öne çıkan ortak nokta, hilenin mağdurun iradesini fesada uğratacak nitelikte olması gerektiğidir. Bu kapsamda mizansen kurularak sahte bir görünüm yaratmak, mağdurun denetim ve kontrol imkanlarını ortadan kaldırmak ya da bilgilendirme yükümlülüğünün kasıtlı olarak ihlal edilmesi gibi davranışlar, dolandırıcılık suçunu oluşturabilir. Buna karşılık yalnızca sözlü beyanlarla desteklenen, mağdurun olağan dikkat ve özenle fark edebileceği aldatmalar genellikle basit yalan sayılmakta ve ceza sorumluluğu doğurmamaktadır.
Özellikle ticari ilişkilerde ya da sözleşmeye dayalı işlemlerde, taraflar arasındaki edimlerin ifa edilmemesi durumu, hileli davranışla desteklenmedikçe dolandırıcılık suçu sayılmamaktadır. Mahkemeler bu tür durumları değerlendirirken, failin baştan itibaren edimini yerine getirme niyeti olup olmadığını ve bu niyetini gizlemek için nasıl bir davranış örüntüsü sergilediğini dikkate almaktadır. Aynı şekilde, bilişim yoluyla gerçekleştirilen dolandırıcılık fiillerinde de hileli yapı, teknik manipülasyon ve mağduru yanıltacak dijital mizansenler temel belirleyicilerdir.
Kararlardan çıkan önemli bir sonuç da şudur: Her türlü kusurlu veya haksız davranış, ceza hukuku yaptırımı gerektirmez. Ceza hukuku ancak aldatma eyleminin belirli bir yoğunluğa ulaşması ve mağdurun iradesinin bu eylem sonucu yönlendirilmesi halinde devreye girmelidir. Aksi takdirde ceza normları, özel hukuk uyuşmazlıklarını cezalandırma aracına dönüşür ve masumiyet karinesi başta olmak üzere ceza hukukunun temel ilkeleri zedelenir.
Bu bağlamda, hâkimlerin ve savcıların, her somut olayda hileli davranışın varlığını yalnızca failin eylemi üzerinden değil, aynı zamanda mağdurun davranış biçimi, irade açıklamasının koşulları ve olayın genel görünümü çerçevesinde bütüncül olarak değerlendirmeleri zorunludur. Böylece hem hukuki güvenlik sağlanacak hem de dolandırıcılık suçunun uygulama alanı, yerleşik içtihatlar doğrultusunda sınırlandırılacaktır.
Sonuç olarak, dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için hilenin belirli nitelikleri taşıması gerekir. Yargı kararları da göstermektedir ki, hileli davranışın tanımı, kapsamı ve sınırları açık şekilde ortaya konmadığı sürece, ceza adalet sisteminin temel ilkeleri zedelenmekte; bireyler cezai yaptırımlarla hukuka aykırı şekilde karşı karşıya kalabilmektedir. Bu nedenle doktrinde ve uygulamada ortaklaşa geliştirilen ölçütlerin istikrarlı biçimde uygulanması, hem mağdur haklarının korunması hem de failin adil yargılanma hakkının güvence altına alınması açısından zorunludur.
KAYNAKÇA(YARGI KARARLARI)
[1] Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 19.02.2013, E.2012/1379, K.2013/60.
[2] Yargıtay 15. Ceza Dairesi, 26.11.2018, E.2018/20, K.2018/8500.
[3] Yargıtay 2. Ceza Dairesi, 03.06.2015, E.2014/11615, K.2015/11395.
[4] Yargıtay 13. Ceza Dairesi, 24.12.2012, E.2012/10275, K.2012/27853.
[5] Yargıtay 11. Ceza Dairesi, 06.06.2024, E.2021/31843, K.2024/7868.
[6] Samsun Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi, 27.10.2017, E.2017/1284, K.2017/1451.
[7] Yargıtay 15. Ceza Dairesi, 17.06.2020, E.2019/7904, K.2020/1066.
[8] Yargıtay 11. Ceza Dairesi, 31.10.2022, E.2021/17150, K.2022/18087.
[9] Yargıtay 15. Ceza Dairesi, 19.01.2012, E.2011/10967, K.2012/1299.
[10] Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 19.02.2013, E.2012/1379, K.2013/60.
[11] Yargıtay 15. Ceza Dairesi, 03.12.2014, E.2014/19118, K.2014/20379.
[12] Yargıtay 2. Ceza Dairesi, 25.03.2024, E.2023/23406, K.2024/4829.
[13] Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 17.01.2017, E.2015/867, K.2017/13
[14] Yargıtay 2. Ceza Dairesi 19.12.2022, E.2022/13584, K.2022/21159
[15] Yargıtay 15. Ceza Dairesi, 26.11.2018, E.2018/20, K.2018/8500.
[16] Yargıtay 13. Ceza Dairesi, 24.12.2012, E.2012/10275, K.2012/27853.
[17] Yargıtay 2. Ceza Dairesi, 03.06.2015, E.2014/11615, K.2015/11395.