Bir icra dairesinin çalışma ortamına adım attığınızda, artık eski dönemin fiziksel dosya yığınlarını görmezsiniz. UYAP sistemi, kâğıdı ekrana dönüştürmüştür. İcra müdürü, artık ayrı bir ofiste değil, dairenin ortak çalışma alanında, bilgisayarının başında oturmaktadır. Her dosya, artık bir veri satırıdır. Ama bu veri satırları, hiçbir zaman tam bir hikaye anlatmaz. Çünkü icra ve iflas hukuku, eksiklikler üzerine inşa edilmiş bir sistemdir. Borçlu, mal beyanında bulunur. Ama bu beyan, gerçekliğin ne kadarını yansıtır? Kimse bilmez. Borçlu, kendisine ait varlıkları, bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde, beyanından dışarıda bırakabilir. Belki de unutmuştur. Belki de kasıtlı olarak gizlemiştir. Belki de varlığın kendisinin ne olduğu konusunda farklı bir anlayışa sahiptir. İcra hukuku, bu belirsizliğin içinde, bir düzen kurmaya çalışır. Ama bu düzen, çoğu zaman, bir illüzyondur. Çünkü gerçeklik, her zaman, hukuki kategorilerin ötesinde kaymaktadır.

Roma Hukuku'nda, borçlu, şahsından icra edilirdi. Corpus obligationis—borç, borçlunun bedenine yapışan bir şeydi. Zamanla, bu barbarlık yumuşatıldı. Artık borçlunun mal varlığı üzerinde icra işlemi yapılıyor. Ama bu yumuşama, aslında, daha sofistike bir kontrol mekanizmasıdır. Çünkü bedeni kontrol etmek, kaçak olabilir. Ama mal varlığını kontrol etmek, daha etkilidir. Mal varlığı, sayılabilir, ölçülebilir, devlet tarafından takip edilebilir. Ya da en azından, takip edilebileceği varsayılır. Osmanlı İmparatorluğu'ndan modern Türkiye'ye uzanan bu geleneğin içinde, hep aynı mantık işliyor: borçlunun ekonomik varlığını, devlet gücüyle, kuşatmak. Ama bu kuşatma, hiçbir zaman tam değildir. Çünkü ekonomik varlık, muğlak bir kavramdır.

Küresel ekonominin karmaşıklığı, bu muğlaklığı daha da derinleştirmektedir. İcra ve iflas hukuku, ulusal sınırlar içinde kurulmuş bir sistemdir. Ama borçlu, artık global bir aktördür. Varlıkları, farklı ülkelerde dağılmıştır. Bir Türk borçlu, Londra'da gayrimenkul sahibi olabilir. Singapur'da kripto varlıkları olabilir. Dubai'de ticari ortaklıkları olabilir. Türk icra hukuku, bu varlıkları, nasıl takip edecek? Uluslararası hukuk, bu soruya, çoğu zaman, net bir cevap veremez. Çünkü her ülkenin, kendi icra hukuku sistemi vardır. Ve bu sistemler, çoğu zaman, birbirleriyle uyumlu değildir. Bir borçlunun, Türkiye'de iflas ilan edilmesi, Londra'daki gayrimenkulünü otomatik olarak satışa çıkarmaz. Çünkü İngiliz hukuku, Türk hukuku tarafından verilen kararı, tanımayabilir. Ya da tanısa bile, uygulaması, çok farklı bir şekilde olabilir. İcra ve iflas hukuku, bu global belirsizliğin içinde, çaresiz bir şekilde çalışmaktadır.

Bir anekdot: 2008 finansal krizinde, uluslararası bankalar, müşterilerinin varlıklarını takip etmekte zorlanmıştır. Bir müşteri, Lehman Brothers'a 10 milyon dolar yatırım yapmıştır. Banka iflasa girmiştir. Müşterinin varlığı, nerede? Hangi ülkenin mahkemesi, bu varlığı takip edecek? Lehman Brothers'ın varlıkları, dünyanın farklı yerlerinde dağılmıştır. Türk icra hukuku, bu durumda, ne yapabilir? Müşteri, Türkiye'de bir mahkemeye gidebilir. Ama mahkeme, Lehman Brothers'ın varlıklarını, nerede arayacak? Uluslararası hukuk, bu soruya, çoğu zaman, "işbirliği" cevabını verir. Ama işbirliği, çoğu zaman, çok yavaştır. Çoğu zaman, eksiktir. Çoğu zaman, yetersizdir. Müşterinin varlığı, bu belirsizliğin içinde, kaybolmuştur. İcra ve iflas hukuku, bu kaybı, kayıt altına almıştır. Ama bu kayıt, gerçekliğin ne kadarını yansıtır?

İcra hukuku, zamanın paradoksunu taşıyor. Borç, geçmişte yapılan bir anlaşmanın, bugün tahsil edilmesidir. Ama bu tahsil, hiçbir zaman tam değildir. Enflasyon, ekonomik krizler, piyasa dalgalanmaları, jeopolitik değişimler—hepsi borç ilişkisini değiştirir. Borçlu, "mal beyanında bulunmak" yükümlülüğü altındadır. Ama bu yükümlülük, ne anlama gelir? Borçlu, hangi varlıkları beyan etmeli? Kripto varlıkları mı? Dijital hesapları mı? Gelecekteki potansiyel gelirleri mi? Offshore hesapları mı? İcra hukuku, bu sorulara, çoğu zaman, net bir cevap veremez. Çünkü varlık kavramı, kendisi, muğlak ve değişkendir. Borçlu, bu muğlaklıktan yararlanabilir. Belki de bilinçli olarak, belki de bilinçsiz bir şekilde. Belki de "mal beyanında bulunmamak" ifadesi, kendisinin bir belirsizliği yansıtır. Çünkü "bulunmamak", sadece kasıtlı gizlemeyi değil, unutmayı, bilmemeyi, farklı bir anlayışa sahip olmayı da içerir.

İcra ve iflas hukuku sisteminin temel karakteri, bir tür "kontrollü belirsizlik" üzerine inşa edilmiştir. Sistem, borçlunun varlıklarını takip etmeye çalışır. Ama bu takip, hiçbir zaman tam değildir. Sistem, bu eksikliği, "makul çaba" kavramıyla meşrulaştırır. Yani, icra müdürü, "makul" bir çaba göstermişse, sorumlu değildir. Ama "makul" nedir? Bu, çok muğlak bir kavramdır. Bir icra müdürü, borçlunun offshore hesaplarını araştırmak için, makul bir çaba göstermiş midir? Yoksa, sadece Türkiye'deki varlıkları araştırmak, yeterli midir? Sistem, bu soruya, çoğu zaman, net bir cevap veremez. Çünkü "makul", bağlama göre değişir. Borçlunun varlıkları, nerede olabilir? Borçlunun kaynakları, nelerdir? Borçlunun uluslararası bağlantıları, nelerdir? Bu sorulara, sistem, çoğu zaman, cevap veremez. Çünkü sistem, ulusal sınırlar içinde kurulmuştur. Ama borçlu, global bir aktördür.

Montaigne, "Hiçbir şey kesin değildir" demiştir. İcra ve iflas hukuku, bu belirsizliğin içinde, bir düzen kurmaya çalışır. Ama bu düzen, çoğu zaman, bir illüzyondur. Sistem, borçlunun varlıklarını takip etmeye çalışır. Ama bu takip, hiçbir zaman tam değildir. Sistem, bu eksikliği, "makul çaba" ve "işbirliği" kavramlarıyla meşrulaştırır. Ama bu kavramlar, çoğu zaman, yetersizdir. Çünkü global ekonomi, ulusal hukuk sistemlerinden çok daha hızlı ve karmaşıktır. Varlıklar, saniyeler içinde, bir ülkeden diğerine transfer edilebilir. Ama hukuk sistemi, bu hızla ayak uyduramaz. Borçlu, bu hızdan yararlanabilir. Belki de bilinçli olarak, belki de bilinçsiz bir şekilde. Belki de borçlu, kendi varlıklarının nerede olduğunu, tam olarak bilmemektedir. Çünkü global ekonomi, çoğu zaman, borçlunun kendisinden daha karmaşıktır.

İcra ve iflas hukuku, hukuk sisteminin puslu şafağıdır. Çünkü orada, hukuk ve gerçeklik, en belirsiz sınırda karşılaşıyor. Sistem, "hukuk" adına, borçlunun varlığını kuşatıyor. Ama bu kuşatma, ne kadar hukuki olursa olsun, bir belirsizlik içinde gerçekleşir. İcra müdürü, devlet gücünün temsilcisidir. Ama bu temsilcilik, çoğu zaman, bir çaresizliğin içinde gerçekleşir. Borçlu, belki de bilinçli olarak, belki de bilinçsiz bir şekilde, gerçekliğin bir kısmını gizleyebilir. Sistem, bu gizlemeyi, çoğu zaman, fark edemez. Çünkü sistem, ulusal sınırlar içinde kurulmuştur. Ama borçlu, global bir aktördür. Sistem, bu global aktörü, takip edemez. Çünkü sistem, global değildir. Ama borçlu, globaldir. İcra ve iflas hukuku, bu puslu şafağın içinde, hukuk ve gerçeklik arasında, hiçbir zaman tam olarak çözülemeyen bir gerilimi taşıyor. Ve belki de bu gerilim, modern hukuk devletinin kalbidir—çünkü sistem, her zaman, biraz eksiktir. Sistem, her zaman, biraz belirsizdir. Sistem, her zaman, biraz çaresizdir. Çünkü gerçeklik, hiçbir zaman, hukuki kategorilere tam olarak uymaz. Özellikle de global ekonomide.

Belki de Kafka'nın dediği gibi, "Hukuk, sadece bir labirenttir. Ve biz, bu labirentte, her zaman, biraz kaybolmış olarak yaşarız." İcra ve iflas hukuku, bu labirentte, en karanlık köşelerinden biridir. Çünkü orada, borç ve varlık, belirsizliğin içinde, hiçbir zaman tam olarak çözülemeyen bir gerilimi taşır. Ve belki de bu gerilim, sadece hukuk sisteminin değil, modern ekonominin kendisinin kalbidir.