İhale, etkilediği ve etkilendiği alanlar bakımından çok yönlü, bu itibarla çok renkli ve yaşayan bir fenomendir. Bir iktisatçı mali kaynakların etkin kullanımı açısından ihaleye bakarken, bir siyaset bilimci kamu kaynaklarının ve dolayısıyla politikaların yönünü belirleme cihetinden değerlendirir. Kamunun ve kamu yönetiminin olduğu her yerde esas virtüözlerin hukukçular olduğunu söylemeye ise gerek yoktur.
Kamu erki bir hizmeti doğrudan yerine getirebileceği gibi piyasadan da satın alabilir; bu amaçla çeşitli işlemler ve sözleşmeler gerçekleştirerek birçok türde hukuki ilişki kurabilir. Hizmet ve hizmet sunumlarının çeşitliliği, bu hizmetlerin gerektirdiği farklı mübadeleler de girilen ilişkilerin cins ve mahiyetlerini çoğaltmaktadır.
Genel manasıyla kamu ihalesi, merkezinde para ya da para ile ölçülebilen bir karşılıklılık ilişkisinin tesisi amacıyla kamunun serbest piyasayla kurduğu etkileşime verilen isimdir. Bu ilişki; sınırlı aynî hak tesisi, kiralama, alım ve satım gibi çok sayıda unsuru bünyesinde barındırabilmektedir. Tüm bu unsurların bir arada bulunduğu mübadeleler, uygulamada da buna uygun sorular ve sorunlar üretmektedir.
Özet olarak söylemek gerekirse kamu ihale işlemleri, kamu erkini taşıyan ve kamu namına irade açıklamaya yetkili idarenin kural olarak tacir sıfatını haiz piyasa aktörleriyle hukuki ilişkiye girmesiyle başlar. Bu işlemlerin seyrini bilmek, her safhanın bir diğerinden farkını ve her safhanın kendi içindeki özellikleri kavramak, sorunların çözümünde belirleyici bir yere sahiptir.
Ne kadar karmaşık mevzuat problemleri ve iç içe geçmiş mübadele unsurları olsa da meselenin başını ve sonunu para ile paraya bağlı unsurlar belirler. Demem o ki bir meselenin maddi ve hukuki yapısını anlamak, o meselede paranın niçin, nerede ve nasıl kullanıldığını takip edip kavrayabilmekle doğrudan alakalıdır.
İkili bir ayrım yapıldığında, ihale sözleşmesi idare için gelir getirici de olabilir, harcama yapmayı gerektiren bir nitelikte de. Kirayı istisna tutarsak gelir getirici ihale işlemleri genellikle süreklilik taşımaz; harcama gerektiren işlemler ise çoğunlukla süreklidir ve kamu kaynağının tüketilmesi dolayısıyla kanuni dayanakları bakımından çok daha önemli bir yerde durmaktadır. Bu itibarla kamu ihale hukukunun, kamu harcamalarının tanzimi ile ilgili bir alan olduğu ve merkezinde kamu kaynağının harcanması meselesinin yer aldığı söylenebilir.
Mevcut ihale mevzuatının karşılaşılan sorunlara tam anlamıyla yanıt verdiği söylenemez. Kamu harcamalarının temeli olan mal ve hizmet alımları ile yatırım harcamalarının usullerini düzenleyen genel bir kanunumuz bulunmuyor. Farklı kanun metinleri kamu ihale işlemlerini ayrı ayrı biçimlendirmekte; 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu ile 4735 sayılı Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunu bu düzenlemelerin merkezini oluşturmakla birlikte, 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu da önemini korumaktadır. Bu kanunların kapsama aldığı alanlar kadar istisna tuttukları da büyük önem taşımaktadır. Yap-işlet-devret modelini düzenleyen 3996 sayılı Kanun ve 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu bu tabloya eklenince, kamu ihale hukukunun parçalı yapısı ve istisna yüklü karakteri açıkça ortaya çıkmaktadır.
Bu tespitlere bir de şunu eklemek gerekir: Konu, ilk bakışta idare hukukunun alanına giren bir mesele olarak görünmekle birlikte borçlar hukuku ve ceza hukuku ile de yakından ilgilidir. Farklı disiplinlerin imkân ve düzenlemelerini bilmeden kamu ihale rejimini doğru konumlandırmak mümkün değildir.
Son tahlilde bu alan şu başlıklar altında ele alınabilir: kamu ihalesi kavramının mahiyeti ve genel yapısının tespiti; ihale öncesi hazırlık işlemleri, ihalelerin konusu ve aktörleri; ihale sürecinin kendine has usul ve esasları; taraflar arasındaki uyuşmazlıkların türü ve çözümleri; sözleşmenin akdedilmesinden sonraki sözleşme rejimine ilişkin meseleler; son olarak da ihalelerden kaynaklanan idarî yaptırımlar.
Devlet ile girilen doğrudan ilişkinin en karmaşık çeşitlerinden biri olan ihale ilişkisi, pek çok teknik hususu içinde barındırmaktadır. Kamu tarafındaki hukuk müşavirlerinden Sayıştay uzmanlarına, idari yargı hâkimlerinden akademisyenlere kadar herkesin alanı kendi ölçeğinde çalıştığı bu rejim, genel bir usul kanunundan yoksun, istisna hükümlerle dolu ve yeni model ve ilişki biçimlerinin kapısını sık zorladığı bir yapıya sahiptir. Küllî bir bakış açısıyla, disiplinler arası bir yaklaşımla ve sağlam bir hukuk nosyonuyla çalışılmaya devam edilmesi gereken bu alan için yapılabilecek en iyi şey belki de önce bu karmaşıklığı olduğu gibi kabul etmektir.