Giriş

Sürdürülebilirlik üzerine kaleme aldığım ilk yazıyı[1] bir vaatle bitirmiştim: kavramın daha şekli ve teknik bir incelemesini yapmak ve mevzuatımızdaki yerini ele almak. O yazıda meseleye ağırlıkla kurumsal hayatın penceresinden, uyum (compliance), CSR ve ESG gibi raporlama envanterleri ekseninden bakmıştım. Şimdi merceği biraz çevirip kavramı asıl doğduğu zeminden, yani çevreden ve çevre hukukundan okumayı deniyorum. Zira sürdürülebilirlik, şirketlerin gönüllü ya da zorunlu raporlama yükümlülüklerinden çok önce, insanın tabiatla kurduğu ilişkinin bir ismidir; hukuk diline ise en olgun hâliyle “sürdürülebilir kalkınma ilkesi” olarak yerleşti.

İlk yazıda sürdürülebilirliği üç temel başlığa indirgemiştim uluslararası bir referansla: ekolojik, sosyal ve ekonomik gereklilikler. Bu üçlü bir tesadüf değil elbette zira literatürde ve kısmen de aşağıda görüleceği üzere sürdürülebilir kalkınma ilkesinin bizatihi kendi anatomisidir.

Bu yazıda ilkeyi önce içeriği itibarıyla, ardından mevzuatımızdaki dağılımı, idari yargıdaki uygulama örnekleri ve nihayet iklim değişikliği bağlamında ele almaya çalışacağım. Yazının kapsamı içerisinde önemli olduğunu düşündüğüm Türkiye Çevre Ajansı’na da bu bağlamda kısa da olsa yer verdim.

Çevre hukukunun bu en kuşatıcı ilkesini, Danıştay ve idare mahkemelerinin onu nasıl yorumladığını izleyerek somutlaştırmak, kanaatimce kavramı soyut bir temenni olmaktan çıkaracak ve okuyucuya iyi bir izlek sunacaktır. Bunu yaparken kavramın tarihsel seyrini ortaya koymak ve Türkiye’deki kuramsal ve kurumsal dönüşümün takibini yapabilmek gayet keyifli oldu. Birçok tartışmayı da içerisinde barındıran bu yazının gelecek çalışmalara bir havza niteliği taşımasını umut ediyorum.

I. Kavramsal Çerçeve

Sanayi devrimine değin insanlık, çevresel değerleri tükenmez bir hazine gibi düşündü. Kıt kaynakların tükenme emaresi göstermesi ve kirliliğin belirginleşmesiyle bu kanaatin yanlışlığı anlaşıldı. İlk refleks, çevreyi korumak adına ileri sürülen “sıfır büyüme tezi”[2] oldu; ancak kalkınmayı ve ekonomiyi durağanlaştırmayı öngören bu tez itibar görmedi. Bu çıkmazdan çıkış için aranan orta yol, “sürdürülebilir kalkınma” anlayışını doğurdu.[3]

Yabancı kaynaklarda sustainable development olarak geçen ilke, Türkçeye “sürdürülebilir kalkınma” olarak çevrilmiştir. Kentbilim Terimleri Sözlüğü ilkeyi, çevre değerlerinin ve doğal kaynakların bugünkü ve gelecek kuşakların hak ve yararları gözetilerek, ekonomik gelişmeden ödün verilmeksizin akılcı biçimde kullanılmasını esas alan bir dünya görüşü olarak tanımlar[4]; Macmillan Dictionary of the Environment ise kavramı, çevrenin taşıma kapasitesini koruyacak biçimde, yenilenebilir kaynaklara dayanan ve çevre üzerinde sınırlı tahribat yaratan ekonomik büyüme olarak ifade eder.[5]

Bir ilkenin etkin uygulanması, onu oluşturan kelimelerin doğru tanımlanmasına bağlıdır.[6] “Sürdürülebilir”, bir şeyin kesintiye uğramadan varlığını sürdürmesini; “sürdürülebilirlik” ise her şeyden önce kaynakların tükenebileceği gerçeğinin kabulünü anlatır. Bu kabulden, literatürde “3-R” olarak bilinen üçlü doğar: reducing (azaltma), reusing (yeniden kullanım) ve recycling (geri dönüşüm).[7] “Kalkınma” ise 1994 tarihli BM Kalkınma Programı belgesinde “insanların seçim fırsatlarını artırma süreci” olarak tanımlanır.[8]

İlkenin üç temel unsuru vardır: ekonomik, sosyal ve ekolojik sürdürülebilirlik. Ekonomik boyut kıt kaynakların kullanımını; sosyal boyut eğitim, sağlık gibi toplumsal ve beşerî ihtiyaçları; ekolojik boyut ise çevresel değerlerin korunmasını, çevrenin taşıma kapasitesinin aşılmamasını ve kendini yenileyebilmesini ifade eder.[9] Turgut’un isabetle belirttiği üzere ilke, ekonomik büyüme asgariye indirilmezse yaşanacak çevre kalmayacağını savunan “sıfır büyümeci” yaklaşım ile ekolojik ve toplumsal gerekleri yok sayan “geleneksel kalkınmacı” yaklaşım arasında bir uzlaşı kurar.[10]

Tarihsel Seyir

Anlayışın izleri on sekizinci yüzyıl Alman orman hukukuna kadar geri götürülse de asıl varoluşu 1950 sonrasına tekabül eder[11]; ormancılığı düzenleyen 1960 tarihli ABD Çok Yönlü Yararlanma ve Sürdürülebilir Verim Kanunu, ilkeden yararlanılarak hazırlanan ilk kanun kabul edilir.[12]

Burada bir an durup, hukukçu kimliğimin yanında zihnimi besleyen klasik geleneğe bir parantez açmak isterim. Sürdürülebilir kalkınmanın kalbindeki “nesiller arası adalet” fikri, modern çevre hukukunun bir icadı değildir. İnsanın yeryüzündeki konumunu “emanet” ve “istihlâf” (halife kılınma) kavramlarıyla okuyan bir düşünce dünyasında bu fikir zaten mündemiçtir. İnsanın tabiata mâlik değil ona emanetçi olduğu tasavvuru, “gelecek nesillerin hakkını ipotek altına almama” şeklindeki çağdaş formülün kadim bir karşılığıdır. Bu tespiti, ilkenin köksüz[13] bir ithal olmadığını, kendi medeniyet havzamızda da derin karşılıkları bulunduğunu hatırlatmak için yapıyorum.

Şaşırtıcı olan, ilkenin Türk yargısındaki ilk nüvesinin de oldukça erken bir tarihe rastlamasıdır. 1949 yılında, doğal maden sularının kiraya verilmemesine ilişkin bir uyuşmazlıkta Danıştay, henüz ortada bu konuda bir mevzuat ya da doktrin yokken, koruma-kullanma dengesini bambaşka kelimelerle tarif eden bir değerlendirme yapmıştı[14]:

“Maden suları ile kaplıcaların sağlık ve sosyal hayattaki rolleri göz önünde tutularak… tabiatın memleketimize büyük bir cömertlikle verdiği bu millî serveti, bugünün ve yarının ekonomik prensip ve ihtiyaçlarına ve işletmeciliğin rasyonel icaplarına uygun bir şekilde işletmek imkânlarını sağlayacak yeni bir kanun tedvin edilmesi… temenniye şayan görülmüştür.”

Kararda maden sularının çevresel korunması öncelikli tutulmuş; ancak meselenin ekonomik ve kalkınma boyutu da göz ardı edilmemiş, idareye âdeta sürdürülebilir kalkınma temelli bir yasal düzenleme tavsiye edilmiştir. “Bugünün ve yarının” ibaresinin nesiller arası dengeye yaptığı zımni atıf, kavramın resmî doğum tarihinden onlarca yıl öncesine ait bu kararı kıymetli kılmaktadır.

Uluslararası düzlemde 1972 Stockholm Bildirgesi ve 1982 Doğa Şartı’nın, ekonomi-ekoloji gerilimine dikkat çekerek sürdürülebilir kalkınma ilkesine dolaylı atıfta bulunduğunu söyleyebiliriz.[15] İlkenin dünya çapında tanınmasında asıl dönüm noktası, Norveç Başbakanı Gro Harlem Brundtland başkanlığındaki BM heyetinin 1987’de yayımladığı Ortak Geleceğimiz (Brundtland) Raporu oldu. Raporun meşhur tanımı şudur: bugünün ihtiyaçlarını, gelecek kuşakların kendi ihtiyaçlarını karşılama olanaklarını tehlikeye atmaksızın karşılayan kalkınma.[16]

1992 Rio Zirvesi, ilkeyi Gündem 21 ve Sürdürülebilir Kalkınma Komisyonu ile kurumsallaştırdıysa da kuzey-güney ülkeleri arasında uzlaşı sağlanamadığından net bir tanıma ulaşılamadı.[17] 2000 yılındaki BM Milenyum Zirvesi'nde kabul edilen Bin Yıl Kalkınma Hedefleri, çevresel sürdürülebilirliği bir hedef olarak benimsedi. [18]; 2002 Johannesburg Zirvesi’nde ise ilke ilk kez bir ana fikir olarak kabul gördü.[19] 2012 Rio+20 sonrası yayımlanan “İstediğimiz Gelecek” raporunda ilke, “yeşil ekonomi” kavramıyla birlikte anıldı; ne var ki çevre-ekonomi çatışmasında önceliğin yine ekonomiye verilmesi eleştirildi.[20]

Bölgesel düzlemde en kıymetli örnekler Avrupa Birliği nezdindedir. Sands’in işaret ettiği üzere ilkenin dağınık unsurlarını tek bir hukuki metinde toplayan ilk düzenleme, 1989 tarihli Lomé Sözleşmesi’nin 33. maddesidir[21]:

“…çevrenin ve doğal kaynakların korunması ve geliştirilmesi, toprak ve ormanların tahribinin durdurulması, ekolojik dengenin yeniden sağlanması ve doğal kaynakların akılcı bir şekilde kullanılması temel amaçlardır. İlgili taraf devletler… kendi halklarının yaşam koşullarını acilen iyileştirmek ve gelecek nesillerin yaşam koşullarını korumak amacıyla… bunu başarmaya çalışacaklardır.”

İlke, AB’nin 1993 tarihli Beşinci Çevre Eylem Programı ile topluluk çevre politikasının çerçevesine yerleşti[22]; 2009 Lizbon Antlaşması ile mevcudiyetini sürdürdü[23] ve 2010 tarihli AB Temel Haklar Şartı’nın 37. maddesinde anayasal bir değer hâline geldi.[24] Nitekim Almanya, Fransa ve İsveç anayasalarında ilkeye yer verilmesiyle, sürdürülebilir kalkınma birçok ülkede anayasal nitelik kazanmıştır.[25]

II. Sürdürülebilir Kalkınma İlkesinin Mevzuatımızdaki Yeri

“Kalkınma” mı, “Gelişme” mi?

İlkenin uluslararası kullanımı sustainable development şeklindedir ve esasen “sürdürülebilir gelişme” anlamını taşır. İngilizce development kelimesi gelişim, kalkınma, ilerleme, büyüme, yapılanma ve imar gibi zengin bir içeriğe sahiptir.[26] TDK Sözlüğü’nde “gelişmek” ilerlemek, olgunlaşmak, inkişaf etmek; “kalkınmak” ise aşamalı biçimde gelişmek anlamına gelir.[27] Bu hâliyle “gelişme”, “kalkınma”yı da kapsayan daha geniş bir anlam taşır; ilkenin Türkçemizde farklı bir kelime terkibiyle karşılanması da mümkün olmakla birlikte mevzuat ve yargı kararları yerleşik biçimde “sürdürülebilir kalkınma” dediği için, bu metinde de o kullanımı benimsemek gerektiği kanaatindeyim.

Anayasal Zemin ve Çevre Kanunu

İlkenin anayasal dayanağı, 56. maddede güvence altına alınan “sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkı”dır. Üçüncü kuşak (dayanışma) haklarından olan çevre hakkı, özneleri arasında gelecek kuşakları da saymasıyla sürdürülebilir kalkınmanın anayasal yansımasıdır. Sosyal devlet ilkesi (m. 2), devletin temel amaç ve görevleri (m. 5), tabii servet ve kaynaklar ile ormanlar (m. 168-169) ve toprağın verimli işletilmesi (m. 44) hükümleriyle birlikte okunduğunda, ilke anayasal bir değer olarak kendini gösterir.

Pozitif hukukumuzdaki asıl yuva ise 2872 sayılı Çevre Kanunu’dur. İlginçtir, 1983 tarihli ilk metin Brundtland Raporu’ndan dört yıl önce yürürlüğe girdiği için “sürdürülebilir kalkınma” ibaresini içermez; ancak amaç maddesinde “koruma-kullanma dengesi”nden söz edilmiş ve “bugünkü ve gelecek kuşaklar”a vurgu yapılmıştır.[28] 2006 yılında 5491 sayılı Kanunla yapılan kapsamlı değişiklikle ilke Kanun’a dâhil edildi ve çevre korumasını kalkınmanın gerisinde tutan bakış açısı tersine çevrildi.[29] Bu değişikliği ve ifade edilen “tersine çevirme” iddiasını farklı bir biçimde yorumlamak mümkünse de bu hususu başka bir yazıya havale ediyorum.

İlkeye doğrudan ya da dolaylı atıf yapan hükümler Kanun’un 1, 2, 3, 5 ve 9. maddelerinde toplanır. Amaç maddesi (m. 1), çevrenin “sürdürülebilir çevre ve sürdürülebilir kalkınma ilkeleri” doğrultusunda korunmasını esas alır. Tanımlar maddesi (m. 2), sürdürülebilir kalkınmayı “bugünkü ve gelecek kuşakların sağlıklı bir çevrede yaşamasını güvence altına alan çevresel, ekonomik ve sosyal hedefler arasında denge kurulması” olarak tarif eder. Aynı maddedeki “sürdürülebilir çevre” tanımıyla, insan merkezli (antroposentrik) çevre anlayışından uzaklaşıldığı da dikkat çekicidir.[30]

İlkeyi işlevsel kılan asıl hükümler 3. maddededir. (c) bendi, arazi ve kaynak kullanım kararı veren ve proje değerlendirmesi yapan yetkili kuruluşları karar süreçlerinde ilkeyi gözetmekle yükümlü tutar; (d) bendi, ekonomik faaliyetlerin faydası ile doğal kaynaklar üzerindeki etkisinin ilke çerçevesinde uzun dönemli değerlendirilmesini ister. 5. madde Yüksek Çevre Kurulu’nun ekonomik kararlarında ilkeyi gözeteceğini, 9. madde ise “koruma-kullanma dengesi” ile “özel çevre koruma bölgesi” üzerinden ilkeye vurguyu sürdürür.

Çevre Kanunu dışında ilkeye sıkça atıf yapan başka düzenlemeler de vardır: Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu[31], Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu[32], Kara Avcılığı Kanunu[33] ve İmar Kanunu.[34] Kanun altı düzeyde ise ÇED Yönetmeliği, SÇD Yönetmeliği ve Mekânsal Planlar Yapım Yönetmeliği, koruma-kullanma dengesi amacını güderek ilkeden yararlanır. Bu yönüyle sürdürülebilir kalkınma, tek bir maddeye sıkışmayan, tüm çevresel ve ekonomik mevzuata sirayet eden bir “çatı ilke”dir.

Kurumsal Bir Tezahür: Türkiye Çevre Ajansı

Her ne kadar sürdürülebilir kalkınma ilkesine kuruluş kanununda açıkça yer vermese de, bu ilkenin hayata geçirilmesinde hayatî bir rol oynayan ve etkisini giderek artıracağını düşündüğüm Türkiye Çevre Ajansı'na ayrı bir başlık açmayı uygun gördüm. Ancak Ajans'ı; kurumsal yapısı, hâlihazırda icra ettiği ve gelecekte üstleneceği işlevler, kendisine yüklenen misyon ve buna karşılık gelen mevcut kabiliyetleri ile somut tahlil ve önerileri kapsayacak müstakil bir yazıda ele almayı daha doğru buluyorum. Bu nedenle burada yalnızca, ilke ile Ajans arasındaki bağı kuracak kadarıyla yetineceğim.

Bir ilke, ne kadar zengin bir içtihatla donanırsa donansın, onu hayata geçirecek kurumlar olmadıkça soyut kalmaya mahkûmdur; idarece özümsenip pratiğe dökülmedikçe kâğıt üzerinde kalır. Sürdürülebilir kalkınmanın, özellikle döngüsel ekonomi ve sıfır atık boyutunun ülkemizdeki kurumsal karşılığı ise 7261 sayılı Kanunla kurulan Türkiye Çevre Ajansı’dır (TÜÇA).[35]

Kanun, Ajans’ın amacını; çevre kirliliğini önlemek, yeşil alanların korunmasına katkı sağlamak, döngüsel ekonomi ve sıfır atık yaklaşımı doğrultusunda kaynak verimliliğini artırmak ve ulusal ölçekte bir depozito yönetim sistemi kurmak olarak belirler. Böylece TÜÇA, I. bölümde andığım “3-R” (azaltma, yeniden kullanım, geri dönüşüm) mantığını soyut bir ilke olmaktan çıkarıp işleyen bir sisteme dönüştürme görevini üstlenir; depozito yönetim sistemi, bu döngüsel ekonomi yaklaşımının belki de en somut yüzüdür.

Hukukçu gözüyle iki nokta özellikle dikkat çekicidir. İlki, Ajans’ın kendine özgü hukuki yapısıdır: Bakanlıkla ilgili, tüzel kişiliği haiz, ancak kendi kanununda belirtilen hususlar dışında özel hukuk hükümlerine tabi melez (kamu-özel) bir kurum olarak tasarlanmış olması, onu klasik merkezî idare birimlerinden ayırır. İkincisi ve ilke tartışmamız bakımından daha kıymetlisi, TÜÇA’yı kuran aynı 7261 sayılı Kanun’un, Çevre Kanunu’nun genel ilkeleri düzenleyen 3. maddesine “sıfır atığın yaygınlaştırılması, döngüsel ekonomi ilkelerinin uygulanması ve iklim değişikliği ile mücadele edilmesi” ibarelerini eklemiş olmasıdır.[36] Bir başka deyişle Ajans’ın kuruluş kanunu, yalnızca yeni bir kurum yaratmakla kalmamış, sürdürülebilir kalkınmanın çağdaş bileşenlerini doğrudan Çevre Kanunu’nun ilke mimarisine işlemiştir; TÜÇA’nın kuruluş kanununu bu şekilde okuduğumuzda döngüsel ekonomi dağınık bir politika hedefi olmaktan çıkıp artık kanunun genel ilkeleri arasında yer alan bağlayıcı bir esas halini almıştır.

Bu mevzuat zincirinin en yeni ve en bağlayıcı halkası ise, 2 Temmuz 2025'te TBMM'de kabul edilen ve 9 Temmuz 2025 tarihli, 32951 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 7552 sayılı İklim Kanunu'dur.

Türkiye'nin 2053 net sıfır emisyon hedefi doğrultusunda enerji, ulaşım, sanayi ve tarım dâhil tüm sektörleri kapsayan bu çerçeve düzenleme; amacını "yeşil büyüme vizyonu ve net sıfır emisyon" olarak belirlese de, ilkeler maddesinde sürdürülebilirliği, ihtiyatlılığı, iklim adaletini ve adil geçişi esas alarak sürdürülebilir kalkınma anlayışıyla doğrudan örtüşen bir zemine oturur. İlkeyi ilk kez somut bir yaptırım rejimiyle (emisyon ticareti, idari para cezaları) ilişkilendiren bu metni[37], iklim değişikliği bağlamında ilerleyen bölümde ayrıca ele alacağım.

III. İdari Yargıda Sürdürülebilir Kalkınma İlkesinin Uygulama Alanları

İlkenin nihai hedefi, çevre ile kalkınma arasında denge kurmaktır; nüfus artışının denetimi, yenilenebilir kaynakların kendini tamamlayabileceği üretim modellerine yönelme, yenilenemeyen kaynaklar için dengeli kullanım planları ya da ikame kaynak tespiti, ekosistemlerden kapasiteleri ölçüsünde yararlanma ve doğa dostu teknolojilerin tercihi gibi tedbirler bu hedefin uygulama araçlarıdır.[38] İlkenin pratikteki hayatı, büyük ölçüde idari yargı içtihadında somutlaşır.

Çevre-Kalkınma Dengesinin Yargıda Kuruluşu

Karadeniz’de planlanan bir HES projesine ilişkin uyuşmazlıkta idare mahkemesi, ilkenin esaslarını şöyle özetlemiştir[39]:

“…bütün canlıların ortak varlığı olan çevrenin ve doğal kaynakların sürdürülebilir çevre ve kalkınma ilkeleri doğrultusunda korunmasının esas olduğu, gerçekleştirilmesi plânlanan ekonomik faaliyetlerin de çevreye olabilecek olumsuz etkilerin… en aza indirilmesi gerektiği gibi, yapılacak faaliyetlerin faydası ile doğal kaynaklar üzerindeki etkisinin sürdürülebilir kalkınma ilkesi çerçevesinde uzun dönemli olarak değerlendirilmesi gerektiği… söz konusu kaynaklar üzerinde yapılacak düzenlemelerin, ekonomik ve sosyal kalkınma hedefleriyle uyumlu olacak hukuki esaslara göre düzenlenmesi amaçlanmıştır.”

Bir maden arama faaliyetinin iptaline ilişkin uyuşmazlıkta ise mahkeme, “sürdürülebilirlik” kelimesini hiç anmadan, dengeyi belki de en güzel ifadelerinden biriyle kurmuştur[40]:

“…Çevre kirliliğine neden olacak diye, insanlığın ihtiyaçlarının karşılanması, refah düzeyinin artırılması… amacından kaçınılamayacağı gibi, insanların ve toplumun mutluluğunu olumsuz yönde etkileyecek; doğal ve kültürel değerlerin… gelecek kuşaklara bozulmadan aktarılmasına engel oluşturarak çevre kirliliğine de göz yumulamayacağı açıktır. Önemli olan bu konudaki hassas dengenin korunabilmesidir.”

İlkeyi açıkça dayanak alan kararlar da vardır. Aksaray İdare Mahkemesi, kurşun-çinko-gümüş-altın madenciliğine ilişkin bir uyuşmazlıkta, “madenlerin çıkarılmasına karşı çıkmanın gelişmeye ve müreffeh bir toplum düzeyine de karşı çıkmak olduğu”, asıl önemli olanın çevreye bırakılacak etkilerin asgaride tutulması ve gelecek nesillere sağlıklı yaşam alanları bırakılması olduğu yönünde hüküm kurmuştur.[41] Bir başka kararda ise nehir santrallerinin yenilenebilir niteliğine ve “etkin bir koruma-kullanma dengesi”ne vurgu yapılarak, hidroelektrik santrallerin sağlıklı ve sürdürülebilir bir ulusal kalkınma için zorunluluk arz ettiği belirtilmiştir; burada santrale ekonomik boyutundan çok çevre dostu niteliği nedeniyle sıcak bakıldığı dikkat çeker.[42]

Hasılı gelecek kuşakların haklarının gözetilmesi, sürdürülebilir kalkınma ilkesinin temel unsurlarındandır ve yargı kararlarında da açık biçimde zikredilir.[43]

İçtihadın Seyri: Gökova’dan Aliağa’ya

İlkenin yargıdaki seyri tek çizgide ilerlememiştir. Gökova’ya termik santral kurulmasına ilişkin davada Danıştay Tetkik Hâkimi ve Savcısı, baca gazları ve kömür tozlarının çevre ve insan sağlığına vereceği zararı, bölge turizminin yok olacağını gerekçe göstererek davacılar lehine görüş bildirmiş; buna karşın Danıştay davayı reddetmiştir.[44] Kararın Brundtland Raporu’ndan önceye düşmesi, ilkenin göz ardı edilmesinin başlıca nedeni sayılır; Kaboğlu Danıştay’ın siyasi otoritenin baskısına kayıtsız kalamadığını[45], Memiş ise “kalkınma” yöneliminin ağır bastığını ifade etmiştir.[46] Yukarıda doktrinden yaptığım alıntıda da geçen “tersine çevirme” iddiası ve burada da müşahade ettiğimiz “siyasi baskı yahut kalkınma yöneliminin ağır bastığı” iddia ve tartışmaları ayrı bir tartışmanın ve daha derinlikli bir yazının konusudur.

“Aliağa Kararı” olarak bilinen davada ise Danıştay aksi yönde hüküm kurarak, İzmir Aliağa’da sanayi amaçlı serbest bölge kurulmasının ekolojik dengeyi olumsuz etkileyeceği, dolayısıyla kamu yararı bulunmadığı sonucuna varmıştır.[47] Kararda “kamu yararı” yerine, tüm canlı ve cansız varlıkları kapsayan daha geniş bir kavram olan “ekolojik denge” ölçütünün benimsenmesi dikkat çekicidir.[48] Porsuk Baraj Gölü çevresine yapılacak akaryakıt istasyonu ve tesislere verilen iznin iptali davasında da Danıştay, hidrokarbonların suya karışarak halk sağlığına vereceği zararı esas alıp insan sağlığından yana karar vermiştir.[49]

ÇED, Planlama ve İmar

İlkenin en görünür uygulama aracı, Çevresel Etki Değerlendirmesi’dir.[50] ÇED Yönetmeliği’nin tanımı, olumsuz etkilerin önlenmesi ya da en aza indirilmesi için alınacak önlemlerin “seçilen yer ile teknoloji alternatifleri” çerçevesinde değerlendirilmesini öngörerek, çevre ve proje boyutlarını bir arada ele alır.[51]

Geleceği tüm ihtimalleriyle öngörmeyi sağlayan planlama faaliyeti ise ilkenin bir diğer uygulama alanıdır; imar ve çevre düzeni planları, çevreyle barışık kalkınma modelinin başlangıç öğesi sayılır.[52] Danıştay, bir projenin yerinin belirlenmesinde sürdürülebilir kalkınma ve sürdürülebilir çevre dengesini sağlayacak en uygun yerin seçilmesini esas almış[53]; bir başka kararında imar planlarının amacını “toprağın koruma-kullanma dengesini en rasyonel biçimde belirlemek” olarak tanımlamıştır.[54]

Yapı kayıt belgelerine ilişkin bir davada Gaziantep Bölge İdare Mahkemesi, 3194 sayılı İmar Kanunu ile 2872 sayılı Çevre Kanunu’nu genel-özel kanun ilişkisi içinde değerlendirmiştir[55]:

“3194 sayılı İmar Kanunu’nun… genel nitelikte bir kanun olduğu, 2872 sayılı Kanun’un ise… özel nitelikte kanun olduğu, özel kanunlarla belirlenen alanlarda özel kanun hükümlerinin uygulanmasında zorunluluk bulunduğu… İmar Kanunu’nda yer alan hükümlerden ancak özel kanunlarla öngörülen hükümlerin lafzına ve ruhuna aykırılık teşkil etmeyenlerinin tatbik edileceği…”

Karar, yatırım ve imar işlerinde sürdürülebilir kalkınma ilkesinin öncelikli dikkate alınması gerektiğini, çevre mevzuatının özel kanun olarak imar mevzuatına üstünlüğünü ortaya koyması bakımından önemlidir.

İlkeyi çevre lehine işleten başka örnekler de vardır: Muğla’da bir çimento fabrikasına ilişkin davada Danıştay, sanayi tesisinin ilin kültür-turizm ağırlıklı kalkınma hedefleriyle çeliştiğini saptamış[56]; ormanlık alanda golf sahası ve turizm tesisine ilişkin çevre düzeni planını ise “sadece kazanç amaçlı kitle turizmi baskısına teslim edilmiş” bularak, üstün kamu yararına aykırılıktan iptal etmiştir.[57]

Yerindelik Denetimi Sınırı ve En Gelişmiş Teknoloji

Çevreye en az zarar veren, teknolojik olarak en gelişmiş alternatifin seçimi, ilkenin sık başvurulan uygulama alanlarındandır. Yusufeli barajlarına ilişkin uyuşmazlıkta Danıştay 14. Dairesi, idarenin yer seçiminde takdir yetkisi bulunmakla birlikte bunun kamu yararı ve çevresel etkiler gözetilerek kullanılması gerektiğini belirterek işlemi iptal etmiş[58]; ancak İdari Dava Daireleri Genel Kurulu, yargının iki ve üç barajlı sistemler arasında tercih yapmaya zorlanamayacağını, aksinin hukuka uygunluk denetiminin sınırlarını aşacağını gerekçe göstererek Daire kararını bozmuştur.[59]

Kanaatimce burada, yerindelik denetimi yasağı doğru biçimde anılmış olsa da, ilçe merkezine su basma ihtimali karşısında kamu yararı amacının daha güçlü gözetilmesi ve en gelişmiş alternatifi esas alan ilkeye daha sadık kalınması beklenirdi. Buna karşılık İzmir 4. İdare Mahkemesi, ÇED süreçlerini en gelişmiş teknoloji alternatifiyle bağdaştırarak, olası zararların “ulusal ve uluslararası kabul edilebilir değerlerin altında” olup olmadığının keşif ve bilirkişi yoluyla saptanmasına hükmetmiştir.

Bu yaklaşım, ilkenin teknoloji boyutunu usul hukukuna nasıl taşıdığını göstermesi bakımından öğreticidir.[60]

Burada şu kaydı da düşmek isterim zira söz konusu yerindelik denetimi olduğunda mevzunun birden fazla boyutu olduğu da ilgilisinin malumudur. Bu hususu daha önce ele almaya çalıştığım bir yazıda da ifade etmeye çalıştığım üzere “Kural elbette ki idari yargının idarenin yerine geçerek karar vermemesidir. İdarenin bir takdir yetkisini haiz olduğu ve idari yargı mercilerinin yerindelik denetimine başvurmalarının memnu olduğu izahtan varestedir. Fakat idare hukukuna hakim olan ilkelere tam manasıyla vakıf olmak gerektiğini, her kuralın incelikli hususlar barındırdığını ve ancak bu incelikli hususları bilenlerin kuralları hakkıyla uygulayabileceğini unutmamak gerekir.”[61]

Altın Madenciliği ve Siyanür Davaları

Siyanürlü altın madenciliğine ilişkin davalar, ilkenin en keskin sınandığı uyuşmazlıklardır. 1997 tarihli bir kararda Danıştay, projenin ekonomik maliyetini ve sağlayacağı dövizi tek tek hesapladıktan sonra, siyanürün insan ve çevre sağlığına etkilerini değerlendirerek dengeyi insan yaşamından yana kurmuştur[62]:

“…yapılacak faaliyet sonucunda elde edilecek ekonomik değerin, doğada ve doğrudan veya dolaylı olarak insan yaşamı üzerinde risk faktörünün gerçekleşmesi halinde meydana getireceği tahribatın karşılaştırılması halinde, kamu yararının öncelikle insan yaşamı lehine değerlendirilmesi doğaldır.”

Aynı yıl verilen bir başka kararda da Yüksek Mahkeme, Danıştay Savcısı’nın ekonomik katkıyı öne çıkaran mütalaasının aksine, asıl üstün kamu yararının çevre sağlığında olduğuna hükmetmiştir.[63] Buna karşılık, bir maden işletme projesine “ÇED Olumlu” verilmesine ilişkin uyuşmazlıkta İdare Mahkemesi, ÇED taahhütleri nedeniyle çevresel etkilerin sınırlı kalacağını kabul ederek tesisi kamu yararına uygun bulmuş; sürdürülebilirlik iddialarıyla başlayan sürecin ekonomik kaygılar lehine sonuçlanması, kanaatimce çevre ilkelerinin geri plana itildiği bir örnektir.[64]

Son Olarak Manifesto Niteliğinde Bir Karar ve Özel Çevre Koruma Bölgeleri

Yargının kimi zaman idareye yol gösterdiği de olur. Rize İdare Mahkemesi’nin 2013 tarihli kararı, ilkenin yalnızca kâğıt üzerinde kalmaması gerektiğini vurgulamasıyla, tüm çevre hukuku ilkeleri için ufuk açıcıdır[65]:

“…‘Sürdürülebilir Kalkınma’ ve ‘Sürdürülebilir Çevre’ kavramlarının idareler tarafından sadece bir temel ilke olarak kabul edilmesi yeterli olmayıp, bu ilkelerin kamu idareleri tarafından özümsenerek, bütün faaliyetlerinde… hayata da geçirilmesi gerekir. Aksi hâlde… bir söylem olarak dile getirilen bu ilkeler… mevzuat hükümleri arasında kaybolmuş ilkeler olarak kalmaya mahkûm olacaklardır.”

Bu satırlar, bir mahkeme kararının olağan teknik dilini aşar; âdeta bir ilkenin nasıl yaşatılacağına dair bir manifesto niteliği taşır. Mahkemenin asıl söylediği şudur: sürdürülebilir kalkınma, mevzuata girmekle ya da gerekçelerde anılmakla var olmaz; ancak idarenin her somut işleminde bir karar ölçütüne dönüştüğünde gerçekten vardır. İlke ile onun uygulaması arasındaki bu fark, çevre hukukunun kadim sorunudur: kâğıt üzerinde en görkemli ilkeler dahi, idarenin günlük pratiğinde karşılık bulmadıkça "söylem" olmaktan öteye geçemez. Karar, bu nedenle yalnızca sürdürülebilir kalkınma ile birlikte tüm çevre hukuku ilkelerini ilgilendiren bir uyarıdır: bir ilkenin hukuki değeri, ilan edilmesinde olduğu kadar içselleştirilmesindedir.

İlkenin bu şekilde içselleştirilmesi gereken alanların başında, kanun koyucunun özel korumaya değer gördüğü bölgeler gelir. Çevre Kanunu'nun 9. maddesi de bu amaçla.., ekolojik, tarihsel ve kültürel zenginliğin gelecek kuşaklara ulaşmasını güvence altına almak için “özel çevre koruma bölgesi” kategorisini öngörür. UNESCO Dünya Miras Listesi’ndeki Kapadokya’ya ilişkin kentsel dönüşüm planları davasında Danıştay, tüm sit alanlarının birer “yenileme alanı” gibi görülmemesi gerektiğini, aksi hâlde değerlerin gelecek kuşaklara aktarılması hedefinin gerçekleşemeyeceğini belirtmiştir.[66] UNESCO’nun Türkiye’deki ilk “dünya biyosfer rezervi” ilan ettiği Artvin Macahel Vadisi’nde planlanan HES projesine ilişkin davada ise, projenin vadinin ekolojik dengesini bozacağı ve çok değerli bir ekosistemi ortadan kaldıracağı gerekçesiyle biyoçeşitliliğin korunmasında kamu yararı bulunduğuna hükmedilmiştir.[67]

IV. Sürdürülebilir Kalkınma İlkesi ve İklim Değişikliği

Brundtland Raporu’nu özel kılan, “gelecek kuşaklar” üzerine yaptığı vurgu olduğunu ifade etmiştik. Raporun yayımlandığı dönemde iklim değişikliği etkileri yeterince dikkate alınmadı; ancak günümüze yaklaştıkça iklim krizi ile sürdürülebilir kalkınma arasındaki doğrudan ilişki hem hukuki metinlere hem yargı kararlarına yansıdı.[68] Bu ilişkinin en güçlü ekseni insan haklarıdır: Türkiye dâhil birçok ülkenin anayasasında sağlıklı bir çevrede yaşamak bir hak olarak tanımlanmıştır ve iklim davaları büyük ölçüde bu hak üzerine kurulur.[69]

Türkiye 2015’te Paris Anlaşması’nı imzalamış, 2023’te güncellenmiş ulusal katkı beyanını (NDC) sunmuştur. Kendilerini iklim aktivisti olarak tanımlayan üç genç, Türkiye’nin iklim hedefinin yetersizliği iddiasıyla Danıştay’a başvurmuş; bu, ülkemizin ilk iklim davası olarak anılır.[70] Ancak Danıştay esasa girmeksizin, İYUK m. 14/3-(d) uyarınca “ulusal katkı beyanı”nın kesin ve yürütülebilir bir idari işlem olmadığı gerekçesiyle davayı usulden reddetmiştir.[71]

Kanaatimce iklim davalarının esasa girilmeden usul engeline takılması ilkenin yargısal etkisini sınırlandırmaktadır; bu davaların esastan denetime açılması, çevre sorunlarının çözümünde bir dönüm noktası olabilir.[72] Nitekim 2024’te Potsdam İklim Etkileri Araştırma Enstitüsü’nün çalışması, krizin adaletsizliğini gözler önüne sermiştir: iklim değişikliğinden en az sorumlu ve uyum için en az kaynağa sahip ülkeler, yüksek gelirli ülkelere kıyasla %60, yüksek emisyonlu ülkelere kıyasla %40 daha fazla gelir kaybına uğrayacaktır.[73]

Bu küresel perspektif, ilkeyi yalnızca ulusal bir pozisyona mahkum bırakmaz, böylelikle evrensel bir adalet meselesi hâline getirir: gelişmiş ülkelerin büyüme hızlarını dengelemesi, yenilenebilir enerjiye geçişin yaygınlaşması ve gelişmekte olan ülkelere teknolojik, ekonomik ve hukuki destek sağlanması, geleceğimizin güvenliği bakımından elzemdir.[74]

İklim Kanunu ile Açılan Yeni Sayfa

Tam da bu noktada, yukarıda zikrettiğim ilk iklim davasının usulden reddedildiği ve bağlayıcı bir çerçevenin yokluğundan yakınılan tablo, 7552 sayılı İklim Kanunu ile köklü biçimde değişmiştir denebilir. Kanun, sürdürülebilir kalkınma ve net sıfır emisyon hedeflerini merkeze alan, kamu ve özel sektöre birçok sorumluluk yükleyen çok boyutlu bir düzenlemedir.[75]

Kanun’un hukukçular bakımından öne çıkan başlıkları şunlardır:

İlk olarak, iklim politikalarının koordinasyonu, strateji ve eylem planlarının hazırlanması ve karbon piyasalarının düzenlenmesi için geniş yetkilerle donatılmış İklim Değişikliği Başkanlığı kurulmuştur. İkinci olarak, Türkiye’de ilk kez bir Emisyon Ticaret Sistemi (ETS) kurumsallaştırılmıştır; belirli sektörlerdeki işletmeler için idari nitelikte emisyon izni yükümlülüğü getirilmiş, tahsisatların mülkiyet hakkı doğurmadığı, haczedilemeyeceği ve rehnedilemeyeceği açıkça hükme bağlanarak kendine özgü bir idari mal rejimi kurulmuştur.[76] Üçüncü olarak, ithal ürünlerde gömülü emisyonlara yönelik bir Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM) kurulabilmesinin önü açılarak AB’nin CBAM düzenlemesiyle uyum hedeflenmiştir. Dördüncü olarak, yeşil ve sürdürülebilir sermaye piyasası araçları, banka finansmanı ve sigorta sistemlerinin geliştirilmesini öngören bir iklim finansmanı çerçevesi ile döngüsel ekonomi teşvikleri düzenlenmiştir.

Kanun, bir niyet beyanı değildir: yükümlülüklerin ihlali hâlinde yüksek tutarlı idari para cezaları, faaliyet durdurma ve izin iptali gibi ağır yaptırımlar öngörülmüştür. Halihazırda 27 Aralık 2025 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 2026/1 sayılı Tebliğ ile bu cezalar yeniden değerleme oranıyla güncellenerek 1 Ocak 2026’dan itibaren uygulanır kılınmıştır.[77]

Önemle altını çizmek isterim ki ilk yazımdaki kurumsal eksen ile bu yazıdaki çevre hukuku ekseni birleşmektedir. Bir tarafta İklim Kanunu’nun kamu hukuku zemininde getirdiği emisyon, izin ve ceza rejimi; diğer tarafta CSRD’den mülhem, Kamu Gözetimi Kurumu’nun belirlediği Türkiye Sürdürülebilirlik Raporlama Standartları (TSRS) çerçevesinde şirketlere yüklenen finansal olmayan raporlama yükümlülükleri. Sürdürülebilir kalkınma ilkesi, bu iki koridoru — kamusal yaptırım ile kurumsal şeffaflığı — aynı çatı altında buluşturan ortak paydadır.

Sonuç

İlk yazımı “hayat bir bütündür” diyerek bitirmiştim. Sürdürülebilir kalkınma ilkesi de tam olarak bu bütünlüğün hukuk dilindeki ifadesidir: ekonomiyi tabiattan, bugünü gelecekten, kalkınmayı adaletten ayrı düşünmeyi reddeden bir denge fikri. İlke, 1949 tarihli Danıştay kararındaki sezgisel nüveden 2872 sayılı Çevre Kanunu’nun açık hükümlerine, oradan da idari yargının zengin içtihadına ve 7552 sayılı İklim Kanunu’nun bağlayıcı yaptırım rejimine uzanan bir olgunlaşma çizgisi izlemiştir.

Rize İdare Mahkemesi’nin isabetle uyardığı üzere, bu ilkenin yalnızca bir söylem olarak kalmaması; idarece özümsenip her işlem ve eylemde hayata geçirilmesi gerekir. Bize, yani hukukçulara düşen ise ilkeyi ne salt bir slogana ne de bir formaliteye indirgemektir. Sürdürülebilir kalkınmayı hem kendi düşünce geleneğimizdeki emanet[78] tasavvuruyla derinleştirmek hem de pozitif hukukun teknik diline ve idari yargının ölçütlerine sadakatle uygulamak; ilkeye asıl kıymetini bu iki yönlü çaba kazandıracaktır.

Özetle bu yazıda sürdürülebilir kalkınmayı, çoğu zaman yapıldığı gibi soyut bir tanım ve birkaç uluslararası belgeyle geçiştirmek yerine, birbirini tamamlayan birden çok eksende okumaya çalıştım:

– Kavramı önce kendi içinde tarttım: "sıfır büyüme" tezinden üç temel unsuruna, Brundtland'dan Rio'ya uzanan soy kütüğünü izledim ve kısa da olsa kendi düşünce geleneğimizdeki "emanet" köküne bağladım.

– Ardından ilkenin pozitif hukuktaki izini sürdüm: Anayasa'nın 56. maddesinden Çevre Kanunu'na, oradan mevzuat zincirinin en yeni halkası İklim Kanunu'na uzanan hattı çıkardım.

– Bir avukat olarak asıl ağırlığı, ilkenin idari yargıdaki hayatına verdim; 1949'dan bugüne uzanan kararlarda onun nasıl bir koruma-kullanma terazisine dönüştüğünü, Gökova'dan Aliağa'ya, siyanür davalarından Rize'nin manifesto niteliğindeki kararına ve özel çevre koruma bölgelerine kadar somut örneklerde gösterdim.

– Son olarak bu yazının çevre hukuku eksenini ilk yazımın kuramsal ekseniyle birleştirdim: bir yanda İklim Kanunu'nun kamusal yaptırım rejimi, diğer yanda TSRS'nin kurumsal şeffaflık yükümlülüğü; bu iki koridoru aynı çatı altında okudum ve ilkeyi sahada yürüten İklim Değişikliği Başkanlığı ile Türkiye Çevre Ajansı'nı tanıttım.

Kanaatimce ilkeyi hem yere hem köke bağlayan bu çoklu bakış, kavramı tanımıyla, mevzuatıyla, içtihadıyla ve kurumsal karşılığıyla birlikte okuma çabası, onu bir slogan olmaktan çıkarıp işler bir hukuki ölçüte dönüştüren kıymetli bir adımdır. Bu bütünlüğü koruyarak serinin devam eden yazılarını da aynı çizgide ilerletmeye çalışacağım.

Kaynakça

Kitaplar ve Makaleler

Aksoy, M. D. (2024). Çevre Hukuku İlkelerinin İdari Yargı Kararlarına Yansıması, İstanbul.

Alıca, S. S. (2011). Kent-Çevre-Hukuk: Avrupa Birliği Çevre Mevzuatı Çerçevesinde Türk Çevre Mevzuatı, Ankara.

Alıca, S. S. (2019). “İklim Mücadelesinde Ekonomik, Sosyal ve Ekolojik Adalet”, İklim Değişikliği Eğitim Modülleri Serisi 16, Ankara.

Bener, Ö. – Babaoğul, M. (2008). “Sürdürülebilir Tüketim Davranışı ve Çevre Bilinci Oluşturmada Bir Araç Olarak Tüketici Eğitimi”, Hacettepe Üniversitesi Sosyolojik Araştırmalar E-Dergisi.

Bozlağan, R. (2005). “Sürdürülebilir Gelişme Düşüncesinin Tarihsel Arka Planı”, Journal of Social Policy Conferences, S. 50.

Grunwald, A. – Kopfmüller, J. (2006). Nachhaltigkeit, Frankfurt.

Güneş, A. (2023). Çevre Hukuku, Ankara.

Güneş, Y. – Coşkun, A. A. (2004). Çevre Hukuku, İstanbul.

Güven, S. (2008). “Kalkınmada İşbirliğinde Siyasi Koşulluluk: Lomé/Cotonou Ortaklığı – Eleştirel Bakış”, Ankara Üniversitesi Avrupa Toplulukları Araştırma ve Uygulama Merkezi Araştırma Dizisi.

Kaboğlu, İ. (1996). Çevre Hakkı, Ankara.

Kayaer, M. (2012). Hukuksal Araçlarla Çevrenin Korunması, Doktora Tezi, Sakarya.

Keleş, R. – Hamamcı, C. (1993). Çevrebilim, Ankara.

Kloepfer, M. (2004). Umweltrecht, München.

Kluth, W. – Smeddinck, U. (2013). Umweltrecht, Berlin.

Memiş, E. (2006). Çevre ve Çevre İdare Hukuku Teori ve Pratik, İstanbul.

Özdek, E. Y. (1993). İnsan Hakkı Olarak Çevre Hakkı, Ankara.

Ramsauer, U. (2010). Allgemeines Umweltverwaltungsrecht (Koch Hrsg.), München.

Sands, P. – Peel, J. (2012). Principles of International Environmental Law, Cambridge.

Sarıkaya, H. Z. (2004). “Avrupa Birliği Uyum Sürecinde Çevre Politikaları ve Uygulamaları”, Su Kirlenmesi Kontrolü Dergisi, 14(1).

Saygılı, A. (2007). Çevre Hukuku Açısından Çevresel Etki Değerlendirmesi, Ankara.

Turgut, N. (2009). Çevre Politikası ve Hukuk, Ankara.

UN (1994). Report of the Global Conference on the Sustainable Development of Small Island Developing States, New York.

Yazıcı, İ. G. (2018). “Lizbon Stratejisi ve Avrupa 2020 Hedeflerinde Bölgesel Kalkınma ve Sosyal Politikalar”, Uluslararası Yönetim Akademisi Dergisi, 1(3).

Mahkeme Kararları

Danıştay 1. D., E. 1949/13, K. 1949/20, K.T. 13.05.1949.

Danıştay 6. D., E. 1988/2532, K. 1990/425, K.T. 20.03.1990.

Danıştay 6. D., E. 1996/5273, K. 1997/2313, K.T. 13.05.1997.

Danıştay 6. D., E. 1996/2745, K. 1997/2314, K.T. 13.05.1997.

Danıştay 6. D., E. 2005/7663, K. 2006/1042, K.T. 13.03.2006.

Danıştay 6. D., E. 2006/1664, K. 2008/8260, K.T. 26.11.2008.

Danıştay 6. D., E. 2008/7843, K. 2011/5803, K.T. 18.12.2011.

Danıştay 6. D., E. 2011/4773, K. 2014/7690, K.T. 26.11.2014.

Danıştay 6. D., E. 2020/2023, K. 2022/11759, K.T. 21.12.2022.

Danıştay 6. D., E. 2022/4102, K. 2022/7696, K.T. 15.09.2022.

Danıştay 10. D., E. 1984/2739, K. 1986/1951, K.T. 24.06.1986.

Danıştay 10. D., E. 1990/2278, K. 1992/1672, K.T. 28.04.1992.

Danıştay 10. D., E. 2001/2628, K. 2003/5289, K.T. 22.12.2003.

Danıştay 10. D., E. 2023/2600, K. 2023/3568, K.T. 14.06.2023.

Danıştay 14. D., E. 2002/1409, K. 2005/3903, K.T. 01.07.2005.

Danıştay İDDGK, E. 2005/2950, K. 2006/51, K.T. 23.02.2006.

Gaziantep Bölge İdare Mahkemesi, E. 2021/1498, K. 2022/2238, K.T. 28.12.2022.

Aksaray İdare Mahkemesi, E. 2011/1021, K. 2012/1138, K.T. 28.11.2012.

Aksaray İdare Mahkemesi, E. 2012/346, K. 2013/363, K.T. 30.04.2013.

İzmir 1. İdare Mahkemesi, E. 1994/501, K. 1996/537, K.T. 02.07.1996.

İzmir 4. İdare Mahkemesi, E. 2009/42, K. 2012/2443, K.T. 28.12.2012.

Kastamonu İdare Mahkemesi, E. 2013/18 (Y.D.), K.T. 13.12.2013.

Rize İdare Mahkemesi, E. 2011/294, K. 2012/483, K.T. 31.07.2012.

Rize İdare Mahkemesi, E. 2011/769, K. 2013/51, K.T. 14.02.2013.

Trabzon İdare Mahkemesi, E. 2010/1639, K. 2012/450, K.T. 11.04.2012.

Mevzuat

2872 sayılı Çevre Kanunu (RG 11.08.1983, S. 18132; değişik: 26.04.2006, 5491 sayılı Kanun).

2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu (RG 23.07.1983, S. 18113).

3194 sayılı İmar Kanunu (RG 09.05.1985, S. 18749).

4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunu (RG 11.07.2003, S. 25165).

5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu (RG 19.07.2005, S. 25880).

7261 sayılı Türkiye Çevre Ajansının Kurulması ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun (RG 30.12.2020, S. 31350).

7552 sayılı İklim Kanunu (RG 09.07.2025, S. 32951).

7552 sayılı İklim Kanunu Uyarınca Verilecek İdari Para Cezalarına İlişkin 2026/1 sayılı Tebliğ (RG 27.12.2025). (erişim 03.06.2026)

Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) Yönetmeliği.

İnternet Kaynakları

Cambridge Dictionary, “development”, dictionary.cambridge.org (erişim 03.06.2026).

Türk Dil Kurumu Güncel Türkçe Sözlük, sozluk.gov.tr (erişim 03.06.2026).

UNDP, İstediğimiz Gelecek (Rio+20), undp.org (erişim 03.06.2026).

İnsan Hakları Derneği, AB Temel Haklar Bildirgesi, ihd.org.tr (erişim 03.06.2026).

İklim Haber, “Türkiye’nin İlk İklim Davasını Danıştay İncelemeden Reddetti”, iklimhaber.org (erişim 03.06.2026).

İklim Haber, “İklim Değişikliği Her Yıl 38 Trilyon Dolarlık Kayba Neden Olabilir”, iklimhaber.org (erişim 03.06.2026).

-------------

[1] https://www.hukukihaber.net/surdurulebilirlik-ve-hukuk-i-muhammed-ali-ozturk

[2] Meadows, D. H. – Meadows, D. L. – Randers, J. – Behrens, W. W., The Limits to Growth, Universe Books, New York 1972 (Club of Rome raporu). Türkçesi: Büyümenin Sınırları.

Online Erişime Açık Bir Eser Olup İndirme Linki: https://www.donellameadows.org/wp-content/userfiles/Limits-to-Growth-digital-scan-version.pdf

[3]Kayaer, M., Hukuksal Araçlarla Çevrenin Korunması, Doktora Tezi, Sakarya 2012, s. 24.

[4]Keleş, R. – Hamamcı, C., Çevrebilim, Ankara 1993, s. 112 (Kentbilim Terimleri Sözlüğü tanımı).

[5]Bozlağan, R., “Sürdürülebilir Gelişme Düşüncesinin Tarihsel Arka Planı”, Journal of Social Policy Conferences, S. 50, 2005, s. 1012.

[6]Turgut, N., Çevre Politikası ve Hukuk, Ankara 2009, s. 98.

[7]Bener, Ö. – Babaoğul, M., “Sürdürülebilir Tüketim Davranışı ve Çevre Bilinci Oluşturmada Bir Araç Olarak Tüketici Eğitimi”, Hacettepe Üniversitesi Sosyolojik Araştırmalar E-Dergisi, 2008.

[8]UN, Report of the Global Conference on the Sustainable Development of Small Island Developing States, New York 1994.

[9]Güneş, A., Çevre Hukuku, Ankara 2023, s. 79, 86; ayrıca Grunwald, A. – Kopfmüller, J., Nachhaltigkeit, Frankfurt 2006, s. 52.

[10]Turgut, age., s. 94.

[11]Kluth, W. – Smeddinck, U., Umweltrecht, Berlin 2013, s. 3; Kloepfer, M., Umweltrecht, München 2004, s. 183; Güneş, age., s. 79-80.

[12]Güneş, Y. – Coşkun, A. A., Çevre Hukuku, İstanbul 2004, s. 80.

[13] İslamî Bir Çevre Etiğinin İnşasında Tasavvuf = Sufism in the Construction of an Islamic Envirmental Ethics / Haci Sağlık, Rıdvan Yılmaz. -- Ağrı İslâmi İlimler Dergisi (AGİİD): Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi, 2022. --sayı:11,sayfa:65-88
https://makale.isam.org.tr/items/7f4d0640-c120-42f3-84d7-2ae49c9e066c

[14]Danıştay 1. D., E. 1949/13, K. 1949/20, K.T. 13.05.1949.

[15]Güneş, age., s. 80.

[16]Güneş, age., s. 80; rapor hakkında ayrıntı için Grunwald – Kopfmüller, age., s. 20.

[17]Turgut, age., s. 97.

[18]Alıca, S. S., Kent-Çevre-Hukuk: Avrupa Birliği Çevre Mevzuatı Çerçevesinde Türk Çevre Mevzuatı, Ankara 2011, s. 25-26.

[19]Grunwald – Kopfmüller, age., s. 25; Güneş, age., s. 81-82.

[20]Güneş, age., s. 82; rapor için bkz. UNDP, İstediğimiz Gelecek: BM Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı (Rio+20), Rio de Janeiro, 20-22 Haziran 2012 (undp.org, erişim 04.05.2023).

[21]Sands, P. – Peel, J., Principles of International Environmental Law, Cambridge 2012, s. 219. Lomé Sözleşmesi, AB ile 71 Afrika, Karayip ve Pasifik ülkesi arasında imzalanmıştır; ayrıntı için bkz. Güven, S., “Kalkınmada İşbirliğinde Siyasi Koşulluluk: Lomé/Cotonou Ortaklığı – Eleştirel Bakış”, Ankara Ü. ATAUM Araştırma Dizisi, 2008.

[22]Sarıkaya, H. Z., “Avrupa Birliği Uyum Sürecinde Çevre Politikaları ve Uygulamaları”, Su Kirlenmesi Kontrolü Dergisi, 14(1), 2004, s. 3.

[23]Yazıcı, İ. G., “Lizbon Stratejisi ve Avrupa 2020 Hedeflerinde Bölgesel Kalkınma ve Sosyal Politikalar”, Uluslararası Yönetim Akademisi Dergisi, 1(3), 2018, s. 442.

[24]AB Temel Haklar Şartı, m. 37 (Çevrenin Korunması); metin için bkz. ihd.org.tr/avrupa-birligi-temel-haklar-bildirgesi (erişim 04.05.2023).

[25]Ramsauer, U., Allgemeines Umweltverwaltungsrecht (Koch Hrsg.), München 2010, s. 93; Güneş, age., s. 83-84.

[26]Cambridge Dictionary, “development” maddesi (dictionary.cambridge.org, erişim 04.03.2024).

[27]Türk Dil Kurumu Güncel Türkçe Sözlük, “gelişmek” ve “kalkınmak” maddeleri (sozluk.gov.tr, erişim 03.06.2026).

[28]1983 tarihli ilk metin (RG 11.08.1983, S. 18132), çevrenin korunmasını “bugünkü ve gelecek kuşakların sağlık, uygarlık ve yaşam düzeyinin geliştirilmesi ve güvence altına alınması” amacıyla ve “ekonomik ve sosyal kalkınma hedefleriyle uyumlu olarak” düzenlemeyi öngörmekteydi.

[29]Güneş, age., s. 88.

[30]Kayaer, age., s. 159.

[31]RG 19.07.2005, S. 25880.

[32]RG 23.07.1983, S. 18113.

[33]RG 11.07.2003, S. 25165.

[34]RG 09.05.1985, S. 18749.

[35]7261 sayılı Türkiye Çevre Ajansının Kurulması ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, RG 30.12.2020, S. 31350 (Kabul: 24.12.2020).

[36]7261 sayılı Kanun’un 12. maddesiyle 2872 sayılı Çevre Kanunu’nun 3. maddesinin (h) bendinde yapılan değişiklik.

[37] 7552 sayılı İklim Kanunu, RG 09.07.2025, S. 32951. Kanun amacını (m. 1) "yeşil büyüme vizyonu ve net sıfır emisyon hedefi doğrultusunda iklim değişikliğiyle mücadele" olarak belirler. Kanun, "sürdürülebilir kalkınma" kavramını tanımlar maddesinde de doğrudan anar; "yeşil iş"i, çevrenin korunmasına katkıda bulunarak "sürdürülebilir kalkınmayı ve yeşil büyümeyi destekleyen işler" olarak tanımlar (m. 3).

[38]Güneş, age., s. 86-87; ayrıca Kloepfer, age., s. 184.

[39]Kastamonu İdare Mahkemesi, E. 2013/18, Yürütmenin Durdurulması Kararı, K.T. 13.12.2013.

[40]İzmir 1. İdare Mahkemesi, E. 1994/501, K. 1996/537, K.T. 02.07.1996.

[41]Aksaray İdare Mahkemesi, E. 2011/1021, K. 2012/1138, K.T. 28.11.2012.

[42]Rize İdare Mahkemesi, E. 2011/294, K. 2012/483, K.T. 31.07.2012.

[43]Örnek olarak Trabzon İdare Mahkemesi, E. 2010/1639, K. 2012/450, K.T. 11.04.2012: “…milyonlarca yıldır var olan tabii güzelliklerin gelecek kuşaklara en güzel bir şekilde devredilmesine özen gösterilmesi gerekmektedir.”

[44]Danıştay 10. D., E. 1984/2739, K. 1986/1951, K.T. 24.06.1986.

[45]Kaboğlu, İ., Çevre Hakkı, Ankara 1996, s. 127.

[46]Memiş, E., Çevre ve Çevre İdare Hukuku Teori ve Pratik, İstanbul 2006, s. 393.

[47]Danıştay 10. D., E. 1990/2278, K. 1992/1672, K.T. 28.04.1992.

[48]Özdek, E. Y., İnsan Hakkı Olarak Çevre Hakkı, Ankara 1993, s. 167.

[49]Danıştay 6. D., E. 1988/2532, K. 1990/425, K.T. 20.03.1990.

[50]Turgut, age., s. 100; Güneş, age., s. 87.

[51]ÇED Yönetmeliği, m. 4/1-(e).

[52]Güneş, age., s. 87.

[53]Danıştay 6. D., E. 2022/4102, K. 2022/7696, K.T. 15.09.2022.

[54]Danıştay 6. D., E. 2008/7843, K. 2011/5803, K.T. 18.12.2011.

[55]Gaziantep BİM, E. 2021/1498, K. 2022/2238, K.T. 28.12.2022.

[56]Danıştay 6. D., E. 2005/7663, K. 2006/1042, K.T. 13.03.2006.

[57]Danıştay 6. D., E. 2006/1664, K. 2008/8260, K.T. 26.11.2008.

[58]Danıştay 14. D., E. 2002/1409, K. 2005/3903, K.T. 01.07.2005.

[59]Danıştay İDDGK, E. 2005/2950, K. 2006/51, K.T. 23.02.2006.

[60]İzmir 4. İdare Mahkemesi, E. 2009/42, K. 2012/2443, K.T. 28.12.2012.

[61] İdare Hukuku Yazıları - I İdari Yargıda Yerindelik Denetimi Sorunu – Av. Muhammed Ali ÖZTÜRK

https://www.hukukihaber.net/idare-hukuku-yazilari-i-idari-yargida-yerindelik-denetimi-sorunu

[62]Danıştay 6. D., E. 1996/5273, K. 1997/2313, K.T. 13.05.1997.

[63]Danıştay 6. D., E. 1996/2745, K. 1997/2314, K.T. 13.05.1997.

[64]Aksaray İdare Mahkemesi, E. 2012/346, K. 2013/363, K.T. 30.04.2013.

[65]Rize İdare Mahkemesi, E. 2011/769, K. 2013/51, K.T. 14.02.2013.

[66]Danıştay 6. D., E. 2020/2023, K. 2022/11759, K.T. 21.12.2022; benzer yönde Danıştay 10. D., E. 2001/2628, K. 2003/5289, K.T. 22.12.2003.

[67]Danıştay 6. D., E. 2011/4773, K. 2014/7690, K.T. 26.11.2014.

[68]Alıca, S. S., “İklim Mücadelesinde Ekonomik, Sosyal ve Ekolojik Adalet”, İklim Değişikliği Eğitim Modülleri Serisi 16, Ankara 2019, s. 38.

[69]Alıca, agm., s. 70-71.

[70]İklim Haber, “Türkiye’nin İlk İklim Davasını Danıştay İncelemeden Reddetti” (iklimhaber.org, erişim 03.06.2026).

[71]Danıştay 10. D., E. 2023/2600, K. 2023/3568, K.T. 14.06.2023.

[72]Ayrıntı için bkz. Alıca, agm., s. 57-58.

[73]İklim Haber, “İklim Değişikliği Her Yıl 38 Trilyon Dolarlık Kayba Neden Olabilir” (Potsdam Enstitüsü çalışması; iklimhaber.org, erişim 20.04.2024).

[74]Saygılı, A., Çevre Hukuku Açısından Çevresel Etki Değerlendirmesi, Ankara 2007, s. 92-95; Güneş – Coşkun, age., s. 85.

[75]7552 sayılı İklim Kanunu, RG 09.07.2025, S. 32951; iklim hukukunun ilk çerçeve düzenlemesi niteliğindedir.

[76]Geçici hükümlerle ETS’nin pilot uygulamayla başlatılması, cezaların geçici olarak azaltılması ve işletmelere üç yıllık geçiş süresi tanınması öngörülmüştür.

[77]7552 sayılı İklim Kanunu Uyarınca Verilecek İdari Para Cezalarına İlişkin 2026/1 sayılı Tebliğ, RG 27.12.2025.

[78] Principles OF Environmental LAW İn ISLAM,

Haneef, Sayed Sikandar Shah İslâm’da Çevre Hukukunun Prensipleri, Çeviren Abdullah Çolak, İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi, 2008, Sayı: 11, S. 331-346