Yabancılar hukukunda sınır dışı etme süreci, yalnızca idarenin kamu düzeni ve kamu güvenliği eksenindeki tasarruflarından ibaret değildir. Bu süreç aynı zamanda kişi hürriyeti, insan onuru, kötü muamele yasağı ve etkili başvuru hakkı gibi anayasal güvencelerle doğrudan temas eden, çok katmanlı bir hukuki alanı ifade etmektedir. Özellikle sınır dışı etme kararının icrası aşamasında başvurulan idari gözetim tedbiri ve bu tedbirin fiilen geri gönderme merkezlerinde uygulanması, göç hukukunun en hassas başlıklarından birini oluşturmaktadır.
6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu, sınır dışı etme kararının alınması, uygulanması, idari gözetim kararı verilmesi, bu kararlara karşı başvuru yolları ve geri gönderme merkezlerinde sağlanması gereken asgari güvenceler bakımından temel çerçeveyi çizmektedir. Bununla birlikte uygulamada, geri gönderme merkezlerindeki tutulma koşullarının anayasal standartlara uygunluğu ve bu koşullara ilişkin şikâyetlerin hangi usulle ve hangi merci önünde etkili biçimde ileri sürülebileceği meselesi uzun süredir tartışma konusudur.
Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu’nun İbrahim Muhammed Ali Başvurusu hakkında verdiği ve 26 Şubat 2026 tarihli Resmî Gazete ’de yayımlanan pilot karar, tam da bu yapısal soruna temas etmesi bakımından özel bir önem taşımaktadır. Karar, bir yandan geri gönderme merkezlerinde tutulma koşullarını kötü muamele yasağı bağlamında ele almakta, diğer yandan bu alanda etkili bir iç hukuk yolunun yokluğunu anayasal ölçekte tartışmaktadır. Bu itibarla karar, yalnızca somut başvurunun çözümüne yönelik bir ihlal tespiti değil; aynı zamanda mevzuat ve uygulama bakımından giderilmesi gereken sistemsel eksikliğin de açık biçimde ortaya konulmasıdır.
I. Türk Hukukunda Sınır Dışı Etme Prosedürü
Türkiye’de yabancıların sınır dışı edilmesine ilişkin temel yasal düzenleme 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nda yer almaktadır. Kanunun 52. maddesi uyarınca yabancılar, haklarında verilen sınır dışı etme kararı doğrultusunda menşe ülkelerine, transit gidecekleri ülkeye veya üçüncü bir ülkeye sınır dışı edilebilmektedir. Bu işlem, niteliği itibarıyla idari bir işlem olup 53. madde gereğince Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nün talimatı üzerine veya valiliklerce resen tesis edilebilmektedir.
Kanun koyucu, sınır dışı etme kararını salt idari takdire bırakmamış; buna karşı yargısal denetim yolunu da açık tutmuştur. Nitekim 53. madde uyarınca yabancı, yasal temsilcisi veya avukatı, kararın tebliğinden itibaren yedi gün içinde idare mahkemesine başvurabilmektedir. Dahası, yabancının rızası saklı kalmak kaydıyla, dava açma süresi içinde veya yargı yoluna başvurulmuşsa yargılama sonuçlanıncaya kadar yabancının sınır dışı edilmemesi esası benimsenmiştir. Bu yönüyle sınır dışı etme süreci, idari işlem niteliğini korumakla birlikte, etkili bir yargısal denetime tabi kılınmış bir alan olarak karşımıza çıkmaktadır.
Öte yandan Kanunun 54. maddesi, hakkında sınır dışı etme kararı alınabilecek yabancı gruplarını ayrıntılı biçimde saymıştır. Kamu düzeni veya kamu güvenliği açısından tehdit oluşturanlar, terör örgütleriyle ilişkili olduğu değerlendirilenler, sahte belge kullananlar, vize veya ikamet yükümlülüklerini ihlal edenler ve uluslararası koruma başvurusu reddedilen belirli kişiler bu kapsamda yer almaktadır. Ancak aynı Kanunun 55. maddesi, bu yetkinin sınırsız olmadığını açıkça göstermektedir. Zira gönderileceği ülkede ölüm cezası, işkence, insanlık dışı veya onur kırıcı muameleye maruz kalma riski bulunanlar ile ciddi sağlık sorunları olanlar, insan ticareti mağdurları ve bazı kırılgan gruplar bakımından sınır dışı etme kararı alınamayacağı veya uygulanamayacağı düzenlenmiştir. Bu hüküm, geri göndermeme ilkesinin Türk hukukundaki somut ve bağlayıcı görünümüdür.
II. Sınır Dışı Etme Sürecinde İdari Gözetim
Sınır dışı etme kararının varlığı, her zaman yabancının derhal sınır dışı edileceği anlamına gelmemektedir. Uygulamada kararın icrası için idarenin birtakım güvenlik ve takip tedbirlerine başvurduğu görülmektedir. Bunların başında ise idari gözetim gelmektedir. 6458 sayılı Kanunun 57. maddesi, sınır dışı etme amacıyla idari gözetim uygulanmasını düzenlemektedir.
Buna göre kaçma veya kaybolma riski bulunan, Türkiye’ye giriş ya da çıkış kurallarını ihlal eden, sahte veya asılsız belge kullanan, tanınan sürede ülkeden ayrılmayan ya da kamu düzeni, kamu güvenliği veya kamu sağlığı açısından tehdit oluşturan yabancılar hakkında valilikçe idari gözetim kararı alınabilmektedir. İdari gözetim, niteliği gereği kişi özgürlüğünü sınırlayan ciddi bir tedbirdir. Bu nedenle kanun koyucu bu tedbirin süresini, denetimini ve itiraz usulünü ayrıca düzenleme ihtiyacı duymuştur.
Kanuna göre geri gönderme merkezlerindeki idari gözetim süresi kural olarak altı ayı geçemez; ancak sınır dışı etme işlemlerinin yabancının iş birliği yapmaması veya kimlik ve ülke bilgilerine ilişkin gerekli verileri sunmaması sebebiyle tamamlanamaması hâlinde bu süre en fazla altı ay daha uzatılabilir. Ayrıca idari gözetimin devamında zaruret bulunup bulunmadığının her ay düzenli olarak değerlendirilmesi zorunludur. Bu yönüyle idari gözetim, süresiz ve denetimsiz bir alıkoyma tedbiri değil; yasal şartlara bağlı, periyodik gözetime tabi bir müdahale olarak kurgulanmıştır.
Yine 57. maddenin altıncı fıkrası gereğince idari gözetim altına alınan kişi, yasal temsilcisi veya avukatı, idari gözetim kararına karşı sulh ceza hâkimine başvurabilmektedir. Başvurunun idari gözetimi kendiliğinden durdurmaması, uygulamada hak arama bakımından belirli güçlükler doğurabilmekteyse de, sulh ceza hâkiminin incelemeyi beş gün içinde sonuçlandırmakla yükümlü olması hızlı bir yargısal kontrol mekanizması oluşturma amacını yansıtmaktadır.
III. Geri Gönderme Merkezleri ve Tutulma Rejimi
İdari gözetim kararının en görünür ve en sık rastlanan uygulama alanı geri gönderme merkezleridir. 6458 sayılı Kanunun 58. maddesine göre idari gözetim altına alınan yabancılar geri gönderme merkezlerinde tutulurlar. Bu merkezler esasen Bakanlık tarafından işletilmekte, bazı hâllerde kamu kurumları, Türkiye Kızılay Derneği veya göç alanında uzmanlığı bulunan kuruluşlarla iş birliği yapılabilmektedir.
Kanunun 59. maddesi ise geri gönderme merkezlerinde tutulma sırasında sağlanması gereken temel güvenceleri ortaya koymaktadır. Buna göre yabancılara acil ve temel sağlık hizmetlerinin sağlanması, yakınlarına, notere, yasal temsilcilerine ve avukatlarına erişim imkânı verilmesi, telefon hizmetlerinden yararlandırılmaları, ziyaretçileri ve konsolosluk yetkilileriyle görüşebilmeleri, ayrıca çocukların yüksek yararının gözetilmesi ve eğitim tedbirlerinin alınması gerekmektedir. Görüldüğü üzere kanun, geri gönderme merkezlerini yalnızca yabancıların fiziken tutulduğu mekânlar olarak değil; aynı zamanda temel hak güvencelerinin işletilmesi gereken kapalı idari alanlar olarak tasarlamaktadır.
Ne var ki normatif çerçeve ile uygulama arasındaki mesafe, bu alandaki en temel sorundur. Uygulamada geri gönderme merkezlerindeki kapasite sorunu, hijyen koşulları, kişisel yaşam alanının yetersizliği, sağlık hizmetlerine erişim, açık havaya çıkma imkânı ve şikâyetlerin etkili biçimde incelenmemesi gibi hususlar, bireysel başvurular yoluyla sıklıkla Anayasa Mahkemesi önüne taşınmaktadır. İşte İbrahim Muhammed Ali kararı da bu yapısal bağlam içerisinde değerlendirilmelidir.
IV. Anayasa Mahkemesi’nin İbrahim Muhammed Ali Kararı
Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu’nun verdiği İbrahim Muhammed Ali Başvurusu kararı, 26 Şubat 2026 tarihli Resmî Gazete ’de yayımlanmıştır. Başvurucu Irak vatandaşıdır ve Türkiye’de uluslararası koruma başvurusunda bulunmuştur. Sonrasında hakkında sınır dışı etme kararı tesis edilmiş, buna bağlı olarak da idari gözetim altına alınmıştır. Başvurucu, geri gönderme merkezinde tutulduğu koşulların insan onuruyla bağdaşmadığını, hijyen ve yaşam koşullarının yetersiz olduğunu ve bu koşullara karşı başvurabileceği etkili bir iç hukuk yolunun bulunmadığını ileri sürerek bireysel başvuruda bulunmuştur.
Mahkeme, başvuruyu iki temel anayasal eksen etrafında incelemiştir. Bunlardan ilki, Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan “Kötü muamele yasağı”dır. Anayasa’nın 17. maddesi, herkesin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğunu, kimsenin işkenceye, eziyete veya insan haysiyetiyle bağdaşmayan muameleye tabi tutulamayacağını hüküm altına almaktadır. Mahkeme, geri gönderme merkezlerinde aşırı kalabalık, yetersiz hijyen, sağlık hizmetlerine erişimde sorun, havalandırma ve yaşam alanı eksikliği gibi unsurların belirli bir ağırlık eşiğini aşması halinde bu yasağın ihlali sonucunu doğurabileceğini kabul etmektedir.
İkinci anayasal eksen ise etkili başvuru hakkıdır. Anayasa’nın 40. maddesi, anayasal hakları ihlal edilen herkesin yetkili makama geciktirilmeksizin başvurma imkânına sahip olması gerektiğini düzenlemektedir. Özellikle özgürlüğünden yoksun bırakılan ve kapalı bir idari mekânda tutulan kişiler bakımından bu güvence, soyut bir başvuru hakkından ibaret görülemez; ihlali önleyebilen, devam eden ihlali sona erdirebilen ve gerektiğinde tazmin sağlayabilen gerçek bir hukuk yolunu gerektirir.
Mahkeme kararında, geri gönderme merkezlerindeki tutulma koşullarına ilişkin şikâyetlerin incelenmesini sağlayacak etkili bir iç hukuk yolunun mevcut olmadığı sonucuna ulaşmıştır. Başka bir ifadeyle mevcut başvuru mekanizmalarının, ya ihlali önleyici ve giderici nitelik taşımadığı ya da somut olarak bu tür şikâyetleri doğrudan ve etkili biçimde ele almaya elverişli olmadığı tespit edilmiştir. Bu nedenle Mahkeme, kötü muamele yasağı ile bağlantılı olarak etkili başvuru hakkının ihlal edildiğine hükmetmiştir. Ayrıca karar, bu tür başvuruların münferit ve istisnai olmadığını; aksine çok sayıda benzer başvurunun aynı yapısal eksiklikten kaynaklandığını da ortaya koymaktadır.
V. Kararın Pilot Karar Niteliği ve Önemi
Kararın en dikkat çekici yönlerinden biri, Anayasa Mahkemesi’nin bu başvuruda pilot karar usulünü işletmiş olmasıdır. Pilot karar, bireysel başvurunun ötesinde, çok sayıda benzer ihlale yol açan yapısal veya sistemsel bir sorunun bulunduğu hâllerde Mahkemenin başvurduğu özel bir yöntemdir. Bu usulde amaç, sadece somut olay bakımından ihlal kararı vermek değil; aynı zamanda benzer başvuruların kaynağında yer alan mevzuat veya uygulama eksikliğinin giderilmesini sağlamaktır.
İbrahim Muhammed Ali kararında Mahkeme, geri gönderme merkezlerinde tutulma koşullarına ilişkin şikâyetlerin etkili biçimde incelenmesini sağlayacak bağımsız bir başvuru mekanizmasının oluşturulması gerektiğini açık şekilde ortaya koymuştur. Üstelik Mahkeme, bu mekanizmanın yalnızca şeklen kurulmasının yeterli olmayacağını; geri gönderme merkezi yönetiminden bağımsız olması, şikâyetleri makul sürede ve özenle incelemesi, bağlayıcı kararlar verebilmesi ve ihlal hâlinde uygun giderim yolları sunabilmesi gerektiğini de vurgulamıştır. Mahkeme, önleyici nitelikte bir yolun tutulma koşullarının kötü muamele yasağını ihlal edip etmediğini tespit edebilmesi ve ihlal söz konusuysa koşulların düzeltilmesini sağlayabilmesi gerektiğini; buna ek olarak telafi edici nitelikte bir mekanizmanın da mağdurlara maddi ve manevi zararlarının tazmini imkânını sunması gerektiğini belirtmiştir.
Bu yaklaşım, kararın salt bir hak ihlali tespiti olmaktan çıkarak mevzuat koyucuya ve idareye yöneltilmiş açık bir yapısal reform çağrısına dönüşmesine neden olmaktadır. Dolayısıyla burada söz konusu olan, yalnızca bir başvurucunun geri gönderme merkezindeki yaşam koşullarına ilişkin şikâyetinin değerlendirilmesi değil; göç idaresi pratiğinin anayasal denetime tabi tutulan yapısal bir boyutudur.
Sonuç
İbrahim Muhammed Ali kararı, geri gönderme merkezlerinde tutulma koşullarına ilişkin anayasal denetimin kapsamını netleştiren ve etkili başvuru hakkının bu alandaki zorunlu içeriğini somutlaştıran son derece önemli bir karardır. Karar, öncelikle geri gönderme merkezlerindeki tutulma koşullarının yalnızca idari organizasyon veya hizmet kusuru meselesi olarak görülemeyeceğini; koşulların ağırlığına göre doğrudan doğruya kötü muamele yasağı kapsamında değerlendirilebileceğini ortaya koymaktadır. İkinci olarak Mahkeme, böyle bir alanda etkili başvuru hakkının teorik değil, pratik ve sonuç doğurucu bir başvuru mekanizmasını zorunlu kıldığını açık biçimde kabul etmiştir. Son olarak ise kararın pilot karar niteliği, meseleye münferit bir ihlal perspektifinden değil, sistemsel eksiklik perspektifinden yaklaşıldığını göstermektedir.
Bu nedenle söz konusu karar, yalnızca başvurucu yönünden verilmiş bir ihlal kararı olarak okunmamalıdır. Karar, geri gönderme merkezlerinde tutulan tüm yabancılar bakımından, tutulma koşullarının denetlenmesi ve bu koşullara karşı etkili, bağımsız ve giderim sağlayan başvuru yollarının kurulması gereğini ortaya koyan anayasal bir eşik niteliğindedir. Göç hukuku uygulaması bakımından da bu kararın önümüzdeki dönemde hem idari yapılanma hem de yasal düzenleme düzeyinde önemli yansımalar doğuracağı açıktır.

Av. Betül DEMİRELLER GÜZEL
Aydın Barosu





